Tekil Mesaj gösterimi
Alt 09 Kasım 2013, 13:17   #4 (permalink)
Üye

CloundSand - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: 30 Ekim 2012
Yaş: 22
(Mesajlar): 502
(Konular): 338
İlişki Durumu: Yok
Burç:
Renkli Para : 51030
Aldığı Beğeni: 63
Beğendikleri: 57
Ruh Halim: Seytan
Takım :
ÖdülleriÜye Ödülleri: 1
Oscar Ödülü 
CloundSand - MSN üzeri Mesaj gönder CloundSand - YAHOO üzeri Mesaj gönder CloundSand isimli Üyeye Skype üzeri Mesaj gönder
Standart

3. Hadisin sahabe tarafından rivayeti


İnsan, yaratılışı itibariyle kendisine değer kazandıran ve toplum içe­risinde yüksek mertebelere ulaştıran şeylere karşı sıkı bir bağlılık duyar. Bir pağlüık, çok defa, aşırı derecedeki tutkulara kadar varır. Eğer bu tutkuyu, bir şeye karşı sonsuz derecedeki bağlılık ve ona sahip olma duygusu manâ­lına gelen "hırs" kelimesiyle açıklayacak olursak, bu duygunun, insanı bazan jtötü, bazan da iyi akıbetlere sevkettiği müşahede olunur. Meselâ para ve mal jnülk sevgisi, insanın benliğini kaplar ve onlara sahip olma arzusu "hırs" de­diğimiz dereceye yükselirse, bu arzunun insanda hasislik vasfının belirmesi feir yana, bazan onu hırsız, hattâ kaatil bile yaptığı görülür. Bunun aksine, insanda iyilik etme arzusunun veya ilim öğerenme isteğinin "hırs" haline gel­diği de olur. Bu takdirde insanın ne kadar yüksek mertebeler kazanabileceğini tasavvur etmek güç değildir. Toplumlar da böyledir ve çok defa, onları teşkil eden ferdlerin, çeşitli değer Ölçüleri karşısındaki temayüllerinin vasfını taşırlar. Yukarıda verdiğimiz misali toplum için de tatbik edecek olursak, diye­biliriz ki, ferdleri madde birsiyle yanıp tutaşan toplumlar, ne kadar maddeci olurlar ve onu elde etmek için nasıl her türlü çareyi mubah sayarak bu çarelerin tatbikinde ustalık kazanırlarsa, ferdleri iyilik etme ve ilim öğrenme ar-susunu "hırs*1 haline getirmiş toplumlar da, bu sahalarda temayüz eder ve başarı sağlarlar.
tslâm Öncesinde Arap kavmiyle islâm'dan sonraki müslüman topluluğu, mukayese edilecek olursa, aynı kavmin değişik devirlerinde birbirinden çok farklı, hattâ birbirine zıt görünümler arzettiği kolayca anlaşılır.
Kor bir dalâlet ve koyu bir cehalet içersinde yüzen câhiliye devri Ara-binin en mümeyyiz vasfı, kendi eliyle yaptığı taş veya toprak putlara tapmak idi. Fakirlik ve geçindirememek korkusu ile çevresi içinde ayıplanmak ve şerefini yitirmek duygusu, onları evlâdlarını öldürmeğe sevkedecek kadar şiddetli idi. Kuru ve sert iklim şartlan, geçimlerini topraktan sağlamalarına imkân vermediği için, biribirlerinin ellerindeki mallan kapmak, çalmak veya gasbetmek âdet haline gelmiş; bu maksatla düzenlenen baskınlar, bilhassa ka­bileler arasında şiddetli husumetlerin doğmasına sebep olmuştu. Her halde bu husumetlerin neticesi olacaktır ki, kabileler arasında ortaya çıkan asabi­yet mücadelesi, her bir Arabin kalbinde derin izler bırakmış ve her biri, kendisini diğerlerinin fevkinde görmüştür. Kısacası, câhiliye devri Arapları, büyük ölçüde yokluğunu hissettikleri maddenin esiri olmuşlar ve yaşayış-lannı, onu elde etmek için "hır?" haline getirdikleri duygularının ezici baskısı altında tanzim etmek zorunda kalmışlardır.
Hazreti Peygamberin yeni bir dini tebliğ etmekle görevlendirilmesinden sonra Arap yaşayışında akla durgunluk veren bir değişme olmuştur. Tek Al­lah inancına davetle ve gizli olarak başlayan yeni din, bidayette, Hazreti Peygamberin yakınlarından bir kaç taraftar bulmuş, fakat bu davetin aleniliğe geçmesinden sonra, kurtnluşlannı ve yükselişlerini Peygamberin kendilerine tebliğ ettiği Kur'ânı Kerîmde ve onun beyanı demek olan Sünnette gören Araplar, fevc fevc, yeni dine intisab etmeğe başlamışlardır. Onların islâm'ı kabullerinde her hangi bir tehdid veya zorlamanın bulunabileceğini düşün­mek mümkin değildir. Aksine, islâm'ın sessiz, fakat süratle yayılmasında istikballerinin kötü akıbetini gören mekkeli müşrik reisleri bu gelişmeyi önle­mek için her türlü hakaret ve işkenceyi Peygamber ve ashabına reva gör­müşlerdir. Ne var ki bu zulüm, müslümanlarm sayıca artmalarına engel olama­mış, fakat onları, kuvvetli bir îmanla ve sarsılmaz bir inançla Hazreti Pey­gamberin etrafında toplanmalarına yardım etmiştir. Ana ve babalarla evlâd-ları arasında görülen sevginin çok daha üstünde bir sevgiyle ona bağlanan müslümanlar, dinin irşadına uyarak Kur'ânı Kerîmden nazil olan âyetleri ve onların beyanı mahiyetinde olan Hazreti Peygamberin sözlerini hıfzetmeyi ihmal edilmez bir görev telakki etmişlerdir. Mekke'den Medine'ye hicretleri, bu görevin ifasında, onlara daha geniş ve daha rahat imkânlar sağlamış; bu suretle câhiüye devrinin koyu dalâleti, yerini, İslâm'ın insanları ilme teşvik rden aydınlık yoluna terketmistir.
Filhakika, Hazreti Peygambere ve onun tebliğ ve beyan ettiği Kur'ânı Kerîme büyük bir îmanla bağlanmış olan ilk müslümanlar "de ki: Bilenlerle bilmeyenler eşit olur mu?"", "Allah, içinizden îman etmiş olanları ve kendilerine ilim verilenleri derece derece yüceltsin", "Mü'minlerin hepsi birden sefere çıkacak değiller; fakat her fırkadan bir gurup bir araya gelseler dinde derinleşip, sefere çıkanlar geri dönüp geldiklerinde, kavimlerini uyarsalar.. Böylece onlar da belki sakınırlar" âyetleriyle ifade edilmek istenen manâyı anlamakta güçlük çekmemişler, dinle ilgili bilgilerini artırmak ve onda derin leşmek için Hazreti Peygamberin etrafında daha sıkı bir ilim halkası vücuda getirmişlerdir. Onların öğrenmek arzusunu bizzat Hazreti Peygamber de "her kim ilim elde edeceği bir yola girerse, Allah bununla, onu cennete götüren yolu kolaylaştırır". "Allah, her kim hakkında hayır murad ederse, onu dînde fakîh kılar" gibi sözleriyle teşvik ve tahrik etmiştir.
Hazreti Peygamberin, ashabına öğretim yapacağı bir mederesesi veya bir «kulu yoktu. Bununla beraber o, seferde hem ordusunun kumandanı, hem Öğretmeni îdi. Va(z ve irşadlanyla bir taraftan askerlerinin hamaset duygula­rını harekete getirirken, diğer taraftan cihadın hükümlerini ve dindeki yerini onlara öğretiyordu. Hazarda ise, hem ev halkının, hem de diğer müslüman-ların imamı ve muallimi idi. Evde ve sokakta, ihtiyaç sahibi herkes onu dur­duruyor, soruyor ve öğreniyordu. Evinin bitişiğinde olan mescit), hem beş vakit namazın eda edildiği ve hem de ilim meclislerinin akdedildiği bir yerdi ve bu meclisler çok defa vakit namazlarının kılınmasından sonra akdedili­yor; sahabe yorgunluk ve usanç hissetmeden Hazreti Peygamberi dinliyor; Hazreti Peygamber de aynı şekilde sahabenin suallerine cevap veriyordu. El-Buhâri'nin İbn MesSid'tan naklettiği bir haberden de öğrendiğimiz gibi. "Hazreti Peygamber, va'zlarla ashabını usandırmamak için uygun ve belirli günleri kolluyordu.
Hicretten sonra Medine'de inşa edilen mescidin geri bir köşesinde üstü örtülü bir gölgelik daha yapılmıştı. Hazreti Peygamberin ashabından bir çoğu ziraat veya ticaretle uğraşırlar, gerek kendilerinin ve gerekse ailelerinin maişetlerini kazanırlardı. Fakat bunların arasında hayatlarını ilim ve irfana vakfeden sahabiler de vardı. Bunlar daima Hazreti Peygamberin refakatinde bulunurlar, onun ilminden istifade ederlerdi. Geçimlerini temin edecek her hangi bir işleri de bulunmadığı için ashabın en fakir kimseleri idiler. îşte, mes­cidin geri bir köşesine inşa edilen bu gölgelik bunlara tahsis edilmişti. Bu sa­habeler, "Şuffe" denilen bu yerde barınırlar ve diğer sahabîlerin verdikleri yiyeceklerle geçinirlerdi. Hazreti Peygamber, el-Buhârî'nm bir rivayetinden Öğrendiğimize göre, "iki kişilik yiyeceği olan bir kimsenin (onlardan) üçün­cüsünü, üç kişilik yiyeceği olan kimsenin dördüncüsünü, beş kişilik yiyeceği olan kimsenin de onlardan altıncısını alıp evine götürmesini'* emretmiş; bir defasında Ebü Bekr de Şuffe ehlinden üçünü, Hazreti Peygamber ise onu­nu flhp evlerine götürmüşler ve onların karınlarını doyurmuşlardı .
Şuffeyi, tslâmiyetin ilim tedris eden ilk üniveristesi olarak kabul etmek bile mümkindir. Çünkü Ahmed tbn Hanbel'e göre 70-80 kişinin barındığı bu yerde, Hazreti Peygamber tarafından tayin edilen hocalar vasıtasıyle Kur'ân ilimleri, akaid, yazı ve kıraat öğretilirdi. (Abdullah îbn Sa'id tbnfl-cÂs bu­rada yazı sanatını öğreten bir hoca idi ve Hazreti Peygamber tarafından bu iş için görevlendirilmişti.
Hazreti Peygamberin sohbetinden ve sık sık akdettiği ilim meclislerinden en çok mahrum olanlar, şüphesiz ki Medine dışında oturanlardı. Fakat bunlarda, gerek vukubulan bir hâdisenin hükmünü öğrenmek ve gerekse dinle ilgili gelişmelerden haberdâr olmak için, develerini Medine'ye koşturmakta tered­düt göstermiyorlardı. Nitekim Ihâb tbn tAzIa'in kızı ile evlenen cUkba îbnu'l-Hârig, hem kendisinin ve hem de karısının bir kadın tarafindan emzîrildik-lerini ve süt kardeşi olduklarını öğrenince devesine binip Mekke'den Medine-ye gelmiş ye durumla ilgili hükmü Hazreti Peygamberden öğrendikten sonra da karısından ayrılmıştı.
Hazreti Peygamberi dinlemek ve dinin hükümlerini öğrenmek yalnız erkeklere hâs bir iş değildi. Kadınlar da onun va*z ve irşadlanndan istifade edi­yorlar, lüzum hissettikleri zamanlarda müşkillerinin halli için ona başvuruyorlardı. Nitekim bir defasında toplu olarak ona müracaat etmişler ve erkek­lerin kendilerine galip gelip daima onu meşgul ettiklerinden şikâyetle, bir gününü de kadınlara ayırmasını istemişlerdi. Hazreti Peygamber onlara söz vermiş, tesbit edilen günlerde de va'ss ve nasihatlarda bulunmuştur.
islâm, ilim elde etmek ve dinden bir şeyi öğrenmek bahis konusu olduğu zaman hayâ'a yer vermemiştir. Bunu bilen müslüman kadınlar, her hangi bir müşküle karşılaştıkları zaman, Hazreti Peygambere başvurmuştur ve hiç çekinmeden müşkiUerini ona arz etmişlerdir. Filvaki, Ummu Suleym, bir gün "yâ Rasûla'llah, Allah hakkı açıklamaktan haya etmez. Acaba bir kadın ihti-lâm olursa gusletmesi gerekir mi ?*' diye sormuş, Hazreti Peygamber de onun bu sualine şu cevabı vermiştir: "Suyu gördüğün zaman (evet)". Kadınların Hazreti Peygambere yönelttikleri bu çeşit sualler pek çok olacaktır ki, el-Bu-hâri'nin ta'lîk ettiği bir haberden anlaşıldığına göre Hazreti (Aişe, Ensar kadınlarım medhetnuş ve "ne güzel, onların dinî meselelerde derinleşmelerine haya engel olmuyor" demiştir.
Yukarıdan beri birer misal vererek zikrettiğimiz bu açıklama, ilk müs-lümanların, bütün yaşayışlarında Hazreti Peygamberi örnek aldıklarını ve hayatlarını onun talimatına uygun olarak düzenlediklerini göstermeğe kâ­fidir. ŞüpheBİz bu yaşayış, ona olan inançlarının bir neticesidir. Bu inanç olmaksızın ona tâbi olmak, dinî işlerinde olduğu kadar dünyevî işlerinde de onun direktiflerine göre bareket etmek mümkin değildir. İşte, gerek bu inanç ve gerekse bu inancın gereği olan hayat tarzı, sahabeyi, Hazreti Peygamber­den görüp işittikleri fiil ve sözleri, büyük bir titizlikle muhafaza etmeğe eev-ketmiştir. Bu, aynı zamanda hadîsin, Hazreti Peygamber devrinde başlamış olan toplanması faaliyetinin en açık delilini teşkil eder.
Ne var ki, hadîs toplama ve onları muhafaza etme işi, Hazreti Peygam­ber devrinde yalnız hafızaya tevdi edilmiş, bu hususta yazıdan istifade etmek mümkin olmamıştır. Çünki el-Belâzurî'nin kaydına göre, islâm'ın başlangıcında Kureyş kabilesinden okuma yazma bilen 17 kişi müstesna di­ğer müslümanlar yazı bilmiyorlardı. Bu bakımdan her hangi şifahî bir met­nin muhafazası, ancak hafızanın yardımıyle mümkin olabiliyordu. Maamafih yazıdan faydalamlmadığı zamanlarda hıfzetme melekesinin büyük ölçüde geliştiği ve kuvvet kazandığı gozönünde bulundurulursa, pek çok metnin bu yolla muhafaza edilmesinin imkân dahiline girmiş olabileceğini kabul etmek gerekir. Nitekim neaeblerini, menkıbelerini, şiirlerini ve hutbelerini büyük bir titizlikle muhafaza ettikleri bilinen câhiliye devri Araplarından İslâm devri­ne büyük bir edebiyat intikal etmiş bulunmaktadır. Öyle bir edebiyat ki, içerisinde her katiliye şeref kazandıran neseb medhiyesiyle ilgili haberler ya­nında, muarız kabileleri zemmeden haberler bile mühim ölçüde yer işgal eder. Şifahî olarak rivayet edilen câhiliye edebiyatının, Üstün oluşu sebebiyledir ki, İslâm'ın başlangıcıyle nazil olmağa başlayan Kur'ânı Kerîm, gerek ifade ve gerekse uslûb yönünden bir mucize olarak diğerlerinin çok üstünde bir mevki almış bulunmaktadır.
İşte, câhiliye devrinde kazanılmış olan hafıza ile ilgili olan bu meleke, İslâm devrinin başında, Hazreti Peygamberden görülüp işitilen fiil ve söz­lerin güvenilir bir muhafaza vasıtası olmuştur.
Hazreti Peygamber hayatta olduğu müddetçe hadîs, sahabe arasında do­laşmış, müzakere ve münakaşa edilmiştir. Hatta zaman ilerledikçe yeni yeti­şen genç sahabîler arasında okuyup yazmayı öğrenenler çıkmış, yazı ile hâfızalarındaki hadiseleri perçinleme gayretine girişmişlerdir. Maamafik bu devirde, daha sonraki devirlerde ortaya çıkan çeşitli tehlikeler hadis için henüz bahis konusu değildir. Bir taraftan Hazreti Peygamberin hayatta oluşu, diğer taraftan vahyin devam edişi, hadîse musallat olabilecek tahrif, tashîf ve vazc (uydurma) gibi her çeşit tehlikeye karşı en emin koruyuculuk görevi ifa et­miştir. Çünkü Hazreti Peygamberin hayatta oluşu, sahabîlerin ondan işitmiş oldukları hadîsleri aralarında müzakere ederken hasıl olan tereddütlerde ona başvurmak ve sözün doğrusunu öğrenmek imkânını sağbyordu. Müzakere sırasında her hangi bir sahabî, Hazreti Peygamberden işittiğini söylediği bir hadîsin naklinde her hangi bir hataya düşmesi halinde, o hadîsi bilen diğer sahabîlerin hemen itirazına uğruyor, eğer sözün doğrusu üzerinde ittifak hasıl olmazsa Hazreti Peygambere müracaat ediliyordu. Meselâ Hişâm tbn Hakîm'ın FurkSn sûresini değişik bir kıraatla okuduğunu gören cOmer Îbnu'l-Hattâb, onu eteğinden tutup Hazreti Peygambere götürmüş ve ona "bu, senin bana okuduğundan başka bir şekilde okuyor" demişti. Hazreti Peygamber, her iki­sine de mezkûr sûreyi okuttuktan sonra, her iki kıraatin da doğru olduğunu söylemiş ve Kur'ânı Kerîmin "yedi harf üzerine nazil olduğunu'* sözlerine ilâve etmiştir. Sahabenin bu türlü davranışı, aslında, Kur'ânı Kerîmin "bir şeyde ihtilâfa düştüğünüz zaman onu Allah'a ve Peygambere götürün (onlara baş­vurun)", âyetindeki emre uymaktan başka bîr manâya gelmez.
Hazreti Peygamberin sağlığında, hadîsleri üzerinde koruyuculuk görevi yaptığını yukarıda kaydettiğimiz ikinci husus da vahyin devam edişidir. Filhakika daha sonraki devrelerde görülen hadîs metinleri üzerindeki tah­rif ve tasniflere, yahut vaz* hareketlerine, Hazreti Peygamberin hayatta bu­lunduğu devirlerde rastlanmaz. Esasen bu hareketleri, Peygambere inanmış ve onun etrafında bir ilim halkası meydana getirmiş olan sahabîlerden ummak mümkin değildir. Bununla beraber, bu gibi hareketlere tevessül edebilecek kimselerin bulunabileceği ve bununda, sayıları fazla olmasa bile, müslüman-ları bir hayli üzüntüye sokmuş olan münafıklar cihetinden geleceği düşünü­lebilir. Fakat şurası muhakkaktır ki, bu münafıklar, müslümanlar tarafından ferden ferda tanınmış ve onların hadîs alış verişiyle ilgilenmelerine meydan verilmemiştir. Esasen onlardan din ve toplum aleyhine sadır olan veya olması muhtemel bulunan her türlü hareket vahiy yolu ile teşhir edilmiş ve müna­fıklar, daima korku ve endişe içerisinde yaşamak zorunda kalmışlardır. On­ların, bu haleti ruhiye içinde iken hadîse musallat olup ona yalan karıştır­maya cüret edemiyecekleri mantıkî bir neticedir ve Kur'ânı Kerîmde onlarla ilgili olarak yer alan şu âyet de, bu neticenin en açık delilini teşkil eder: "Münafıklar, kalplerinde (gizledikleri) şeyi haber verecek bir sûrenin indiril­mesinden korkarlar". İşte bu korkudur ki, münafıkların dinî meselelere el
atmalarına ve bilhassa Hazreti Peygamberin hadîsleri üzerinde keyiflerince tasarrufta bulunmalarına engel olmuştur.
Kur'ânı Kerimden nazil olan âyetlerde ve Hazreti Peygamberden sâdır olan hadîslerde, zaman zaman "ilim" iden, "fikıh" veya "tefafckuh" tan bah­sedilmesi, yukarıda da kaydettiğimiz gibi, sahabenin dini meselelerde bilgi sahibi ve hattâ kudretleri nisbetinde bu meselelerin inceliklerine vâkıf olma arzularını kamçılamış, bazıları mesâilerini Kur'ânın muhkem ve müteşâbih âyetlerini anlamaya hasrederken, diğer bazıları da, yalnız sünnetle meşgul olmağa ve Hazreti Peygamberden görüp işittikleri fiil ve sözleri toplamağa gayret sârfetmişlerdir. Bu devirde, her ne kadar, Hazreti Peygamberin hayat­ta olması dolayısıyle, âyet ve hadîslerden hüküm istihracı sahabeyi doğrudan doğruya ilgilendiren bir husus olmasa bile, bunun yollarını, usûl ve kaidelerini ondan görüp öğrenmişler, ileride onun yokluğu halinde toplam ihtiyaçlarına cevap verebilecek bir seviyeye gelmişlerdir. Sahabenin Kur'ân ve Sünnet üzerindeki bu çalışması, İslâm'ın bu iki kaynağına dayalı bir ilmin vücut bul­masına yol açmıştır. Bu ilim, başlangıçta ne kadar basit bilgi kırıntılarından ibaret olursa olsun, gelecek için gelişmeğe ve yükselmeğe müsteıd bir hüviyete sahip bulunuyordu ve bu da, onun gelecek nesillere sağlam ve sıhhatli bir şe­kilde intikali ile mümkin olacaktı. Kur'ânı Kerîmden bu konuda da nazil olan âyetler, mülüsmanlara düşen görevi açıklıyor, ilmin başkalarına öğretilme­sini tavsiye ve telkin ederken, Onu gizleyenleri şiddetli bir dille lanetliyordu:
"İndirdiğimiz apaçık delilleri ve doğru yolu göstereni, Kitapta insanlara açıklamamızdan sonra gizleyen kimseler, işte onlara hem Allah lanet eder, hem de lânetçiler lanet eder". Sahabe, bu âyetin ifade ettiği manâ içerisinde dinin ikinci kaynağını teşkil eden Sünnetin de mündemiç bulunduğunu anla­makta güçlük çekmemiş, onu da bilmeyenlere öğretmeyi, ihmal edilmez bîr vazife telâkki etmiştir. Nitekim çok hadis rivayet ettiği için itiraza uğrayanEbû Hurayra'nın, bu itirazlara cevaben "eğer Kur'ânda şu iki âyet olmasaydı hiç bir hadîs rivayet etmezdim" demesi, sahabe arasında Sünnetin nakliyle ilgili olarak yerleşmiş olan kanaati açıklaması bakımından büyük bir ehem­miyet taşır. Maamafih sahabeyi. Sünnetin nakline ve başkalarına da öğretil­mesine sevkeden başka âmiller de vardı ve bunların başında bizzat Hazreti Peygamberin kendisi ve sahabeyi hadîs rivayetine teşviki gelir. Nitekim on­dan rivayet olunan bir haberde şöyle denilmiştir:
"Şâhid olan gâib olana tebliğ etsin; olabilir ki, kendisine tebliğ olunan onu işitenden daha anlayışlıdır". Bir başka rivayette de, Hazreti Peygam­ber şöyle buyurmuştur:
"Allah, bizden bir hadîs işitipte onu hıfzeden, sonra da başkasına tebliğ eden kimseyi güzelleştirsin. Bazan ilim (fıkıh) sahibi kimse, kendisinden daha âlim olan kimseye onu nakletmiş olur; bazan ilim (fıkıh) yüklü kimse âlim (fakîh) olmayabilir".
Hazreti Peygamberin, sahabeyi hadîs rivayetine teşvik etmesi, gelecek nesillerin islâm'ı kusursuz anlamaları gayesine matuftur. Nitekim hadîsin değerini belirtirken de açıkladığımız gibi, İslâm'ın ilk kaynağım teşkil eden Kur'ânı Kerîmden bazı âyetleri, Hazreti Peygamberin izahatı olmaksızın an­lamak mümkin değildir. Bu bakımdan hadîs veya sünnet, Kur'ânı Kerimin tefsiri olduğu gibi", Hazreti Peygamber de İlk müfessir olarak kabul edilmiştir.
Ancak, Hazreti Peygamberin ashabını hadis rivayetine teşvik etmesine rağmen, onun vefatından sonra bazı sahabîlerin, çok hadis rivayet eden diğer bazı sahabîleri rivayetten menetmeleri, yahut onlardan hadîs riveyetini azalt­malarını istemeleri, çelişkili bir konu olarak karşımıza çıkabilir. Filhakika Haz­reti Peygamber vefat ettikten sonra, meselâ cOmer İbnu'l-Hattâb, *Irâk*a gitmek üzere yola çıkan Karaia tbiı KaVa "gittiği yerde hadîs rivayet edip halkı Kur'ân okumaktan alıkoymamasını" söylemiş, fazla hadîs rivayet
eden üç kişinin, tbn MesSid, Ebu'd-Derdâ1 ve Ebû Zerr'in Medine dışına çık­malarına da isin vermemiştir. Ebû Hurayra ise, daha sonraları, 'Ömer İbnu'l-Hattâb devrini bahis konusu ederek "onun zamanında bugünkü gibi hadîs rivayet etseydim, cOmer, kılıcıyle boynumu uçururdu" demiştir.
Hilâfeti *Omer lbnu'1-Ha.ttâb'a tekaddüm eden Ebü Bekr eş-Şıddîk da, Hazreti Peygamberle sohbetinin çokluğuna ve ondan pek çok hadîs işitmiş olmasına rağmen az hadîs rivayet edenlerdendi. Cennetle tebşir olunanlardan Sa*ıd İbn Zeyd'in ise iki veya üç hadîsten fazla rivayeti bilinmemektedir. 8u konuda diğer bazı sahabîlerden gelen haberler de gözönünde bulunduru­larak, hadîs rivayetinin azaltılması hakkında, ortaya çıkan görüşün Hazreti Peygamberin rivayeti teşvik eden sözleriyle tenakuz teşkil etmediğini kabul etmek gerekir. Aslında bu görüş, rivayeti azaltmak ve ona engel oitnak manâ­sında değil, hadîsin değerine paralel olarak, fazla rivayet edilmesi halinde zu­hur edebilecek hata veya kusurları önlemek manâsında değerlendirilmelidir; bir başka ifade ile, henüz yazıyle de tesbit edilmemiş olan ve hafızadan şifahî olarak rivayet edilen hadîsi korumak arzusunun bir neticesidir. Nitekim Zeyd îbn Erkam'm, hadîs dinlemek için etrafına toplananlara "biz ihtiyarlardık ve unuttuk; Rasûlu'llahtan hadîs rivayet etmek güçtür", İbn cAbbâs'm "biz, Önceleri ondan hadis rivayet ediyorduk; o zamanlar unun üzerine yalan söy­lenmiyordu. Fakat, ne zaman ki halkın durumu değişti, biz do ondan rivayeti terkettik" ve Mu'âviye'nin de Dımaşk minberinde halka hitap ederek "Ra-sûrallahtan hadîs rivayetini azaltınız. Sîz, hiç yeri olmayan hadîsleri rivayet ediyorsunuz. Eğer muhakkakrivayet elmek isterseniz, "Omer İbnu'l-Hattâb zamanında dolaşan hadîsleri rivayet ediniz; çünkü o, halkın içerisinde Allah-tan en çok korkan kimse idi" demeleri, hadîsi korumak arzusunun cıı açık delilini teşkil eder. Sahabenin Hazreti Peygamberden işitmiş oldukları "her kim bana yalan isnad ederse cehennemdeki yerine hazırlansın" hadîsi­nin dehşet verici manâsını anlamamış, hadîs rivayet etmekle ne derece büyük bir mes'ûliyet altına girdiklerini idrak etmemiş olmaları mümkiıı değildir. Biraz önce zikrettiğimiz hadîs gibi, "bir kimsenin, bütün işittiklerini rivayet etmesi kizb için kâfidir" hadîsi de, sahabeye hadîs rivayetindeki mes'ûliyel-lerini hatırlatan bir başka örnektir. Filhakika insan çok şey işitebilir; bunlar ne kadar doğru olursa olsun, aralarına girmiş bazı yanlış şeylerin bulunmasın­dan emin olunamaz. Hepsinin rivayetiise, insanı, istemese bile hazan yalancı mevkiine düşürebilir. Bu bakımdan işitilen şeylerin rivayetinde ihtiyatlı dav­ranmak da, rivayet kadar önemli bir din görevidir.
Sahabeye hadîs rivayetini azaltmalarını tavsiye eden ve hattâ bu konuda biraz da şiddet gösteren cOmer Ibnu'l-Hattâb'ın "Fera'iz ve Sünneti, Kur'ânı Öğrendiğiniz gibi öğreniniz demesi de meseleye bir başka yönden ışık tuta­cak mahiyettedir, öyle anlaşılıyor ki sahabe, Hazreti Peygamberden teşrii gerektiren hadîsler kadar, teşrii gerektirmeyen ve Peygamberin günlük ko­nuşmalarından alınan sözlere, hattâ peygamberlik gelmeden önceki sözlerine de büyük değer vermiş; onları da aynı titizlik içinde muhafaza ve müzakere etmiş, bilâhara rivayet sahasına çıkarmıştır. Bu suretle hadîs sayısı artmış ve hâûza, büyük bir yükü kaldırmak zorunda bırakılmıştır. Böyle durumlarda hataya düşme ihtimalinin de fazlalaşacağı gözönünde bulundurulursa, Sun-rtetin de Kur'ân gibi öğrenilmesini tavsiye eden *Omer Îbnu'l-Hattâb'ın. ve onun gibi düşünen diğer bazı sahabîlerin, teşrii gerektirmeyen ve dinî mahi­yeti bulunmayan hadîslerin rivayetindeki aşırılığı tahdid etmek istemeleri nor­mal karşılanmak icabeder. Nitekim, bizzat Hazreti Peygamber de wben de bir beşerim. Size dininizden bir şey emrettiğim zaman onu alınız; kendi re'yim-den bir şey emredersem (biliniz ki) ben de bir beşerim buyurmak suretiyle, dine taalluk eden ve teşrii gerektiren hadîsleriyle, bunlar dışındaki hadîsleri arasında ayırım yapmış ve bu ikinci derecede olanları alıp almamak hususunda sahabeyi muhayyer bırakmıştır. Binâenaleyh bazı sahabenin hadîs rivayetini azaltma görüşünün, yine bu çeşit hadislere münhasır kaldığını kabul etmek, mantıkî bir sonuç olarak görülmektedir. Yoksa, gerek cOmer İbnu'l-Hattâb'ın ve gerekse Ebü Bekr'in hilâfetleri sırasında karşılaştıkları ve çözümünü Kur­anı Kerîmde bulamadıkları bir çok mesele hakkında Hazreti Peygamberin Sünnetine başvurup onu delil olarak kullanırlarken, yine bu Sünnetin rivayetini menettikleri ve gelecek nesillerin onu öğrenmesine engel oldukları düşünülemez.






Bir seçenek değil, mecburiyetsin.
CloundSand isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı