Forum Renkli - Türkiye`nin En Renkli Eğlence ve Bilgi Paylaşım Platformu  



"Taklitler, Asıllarını yaşatırmış."
Go Back   Forum Renkli - Türkiye`nin En Renkli Eğlence ve Bilgi Paylaşım Platformu > Spor > Beşiktaş
Ücretsiz Kayıt ol veya Üye Girişi yapın.
Beşiktaş ÇARŞI !

Forum Renkli - Türkiye'nin En Renkli Eğlence ve Paylaşım Platformuna Hoşgeldiniz.
Forum Renkli'ye Hoşgeldiniz. Forumumuza ücretsiz KAYIT olarak, forumumuzda bilgi alışverişi yapabilir ve aramıza katılıp samimi dostluklar kurabilirsiniz.

Forumumuzda bizimle birlikte paylaşıma katılmak için buradan üye olabilirsiniz.



veya Facebook üyeliğiniz ile sitemize kayıt olabilirsiniz.
Etiketli Üyeler Listesi

Yeni Konu Aç Cevap Yaz
 
LinkBack Seçenekler Stil
Alt 11 Mart 2013, 18:57   #1 (permalink)
Fasl-ı Kırmızı

DoLaNTiN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: 05 Mart 2013
Nerden: unrealden
(Mesajlar): 3.058
(Konular): 2015
İlişki Durumu: Evli
Burç:
Renkli Para : 315426
Aldığı Beğeni: 166
Beğendikleri: 22
Ruh Halim: Huzurlu
Takım :
Bjk Forumrenkli ♥Bizimkisi Bir AŞK Hikayesi ♥

Bir Beşiktaş destanı

Beşiktaş... Tam 100 yıl önce temelleri atılmış, Türk Spor Tarihi’nin ulu bir çınarı... Bugünlerde şampiyonluğun coşkusu yaşanıyor Siyah-Beyazlılar’da...
Şampiyonluk... Sadece müzeye katılan bir kupa daha... Beşiktaş’ın müzesinde o kupalardan düzinelerce var oysa.
Bu öykü, “Ben Beşiktaşlıyım” diyen herkesin büyük bir keyifle, büyük bir gururla okuması gereken bir öykü...
Bu öykü, Beşiktaş’ın sadece bir spor kulübü olmadığını, bir toplumun kâbustan uyanmasına önderlik eden isimlerin bugünlere bıraktığı bir miras olduğunu anlatıyor.
Bu öyküyü kaleme alan Göksel Duyum’a her Beşiktaşlı’nın mutlaka teşekkür etmesi gerekiyor...
Boğaz bir nehir gibi akıyordu Marmara’ya doğru... İstanbul’un üzerine çöken o kurşuni havayı, manevi ağırlığı kaldıracak bir evliya beklentisi vardı sokaklarda... Karayelden esen rüzgâr, yağmur getirecekti şehit mezarlarına...
Bu dünya güzeli şehir, beş yüzyıl sonra, kansız savaşsız İngilizler’e teslim edilmişti bir mayıs sabahı... Dolmabahçe önünde son birlik de silahlarını teslim ediyordu. Yüzbaşı Şeref ve birliği, manga manga tüfeklerini, tabancalarını, hatta süngülerini İngiliz subaylarına makbuz karşılığında verdiler. Bu sıkıntılı işin sonu geldiğinde, İngiliz çavuş, Yüzbaşı Şeref’e seslendi:
- Sör! Tabancanız...
Şeref hiddetle döndü, elini kaldırdı, çavuşa vuracak oldu. İngiliz binbaşı araya girdi ve “Tabancanız kalsın, mermileri boşaltınız yüzbaşı” dedi.
Şeref hiddetle tabancasını çekti, ateş edebileceğini düşünen İngiliz askerleri silahlarını ona doğrulttular.
Şeref ‘altıpatlar’ını gökyüzüne çevirdi, tambur pimini çekti, pirinç kovanlı ve uçları çentikli altı mermi iki metre yükseklikten yere boşaldı. Sonra kabzası laz işi, baba yadigârı tabancasını kılıfına soktu, asker dönüşüyle birliğinin karşısına geçti.
Hazırolda bekleyen 120 asker yumrukları sıkılı, dişleri kenetli, Galiçya’dan Hicaz’a, Trablusgarp’tan Fizan’a peşinden gittikleri bu mert adamın ağzının içine bakıyordu. Bir emir verse, evet, o bir emir verse bir avuç züppe İngiliz’i elleriyle boğabilirlerdi.
- Şimdi dağılıyoruz arkadaşlar. Sizi on yıldır sabırla bekleyenlerin yanına gidin.
Ama unutmayın, bu iş daha bitmedi, bu millet esaretini yenmek için sizin gibi yiğitlere ihtiyaç duyacaktır. Bana hakkınızı helâl eder misiniz?
Bir an sessizlik oldu. Elleri cebinde ve avucunda yuvarlak ****l çerçeveli gözlüğü olduğu halde bekledi... Birliğin çavuşu bir adım öne çıktı:
- Bizim helâlimiz seninle şehit düşmektir komutanım.
Hiç istemediği halde Şeref’in gözlerinden iki damla yaş süzüldü, elinde tuttuğu gözlük tuzla buz olmuştu, avuç içi kanıyordu. Daha sert bir sesle bağırdı:
- Hakkınız helâl midir bana?
Yağmur başlamıştı. Gökyüzündeki martılar birkaç dakika önce yaşadıkları gökgürültüsünden beter bir “Helâl olsun!” sesiyle irkildiler, havalanıp kaçıştılar.
Kan damlaları Dolmabahçe’den Beşiktaş’a doğru birer metrelik aralıklarla takip ediyordu Yüzbaşı Şeref’i...
Neden sonra elinin kanadığını fark etti. Dolmabahçe Sarayı’nın duvarı dibinde durdu, omuzundaki apoletleri söküp eline sardı. Kanı emen apoletin ipek örtülü yıldızları kıpkırmızı oluverdi. Şeref birkaç dakika sonra Beşiktaş’a vardı. Balıkçı kahvesinde oturmak istedi ancak “Hırpani halim bir Türk subayına yakışmaz” diye düşünerek sahile indi.
Çakılların üzerine oturup, teknesinin altını onaran bir balıkçıyı seyre daldı.
Kan çanağına dönen gözlerini uzaklara dikmişti, bahar yağmurunun anlatılmaz hüznüne... İçinde fırtınalar kopuyordu. Sırtına dokunan bir elle irkildi. Kafasını kaldırdı. Biraz önce teknesini onarırken seyrettiği denizci bir şeyler söylüyordu.
Ama Şeref duyamıyordu onu. Sararmış dişlerine bakarak denizcinin, anlamaya çalıştı söylediklerini.
- Asker ağa, asker ağa...
- Efendim.
- Okuman, yazman var mıdır?
- Evet. Hayrola?
- Ağam be, teknenin adını yazsan olur mu?
- Tamam. Nedir teknenin adı?
- Kardelen
- Yavuklunun adı mı?
- Hee... Nerden bildin?
Harp Okulu’nda aldığı ‘hat’ dersi ilk kez işine yarıyordu. Şeref, kardelen şekline benzer bir motifle yazdı tekneye denizcinin sevgilisinin adını...
- Ya ağam, çok güzel oldu. Sana borçlandım şimdi ben.
- Olsun, bir gün ödersin. Nerelisin sen?

- İnebolulu’yum. İstanbul’daki Rum meyhanelerine tuza basılmış torik getiririz biz. Fener’i dönerken teknenin altını vurdum. Burada onarıyorum. Kısmetse öğlen namazı tekneyi indirip İnebolu’ya yelken basacağım.
Yüzbaşı Şeref, Akaretler Yokuşu’nu tırmandı, Osmanoğlu Konağı’nın kapısını çaldı.
- Hoşgelmişsin Şeref Beyim.
Şeref, Beşiktaş Jimnastik Kulübü’nün Divan Kurulu üyesiydi. Eskrim takımında kılıç hocasıydı ve futbol takımında da kalecilik yapıyordu. Konağın ahşap merdivenlerini hışımla çıkıp, çatıdaki malzeme deposuna girdi. Tabancasını çıkardı. Cepkenindeki enfiye kutusunu eline aldı. Kutuyu kulağına götürüp iki salladı.
Sedef kakmalı enfiye kutusu tıkırdamaya başladı. Kutuyu açtı, içinden pamuğa sarılmış gümüş bir kurşun çıktı. Kurşunu çizme derisine süre süre iyice parlattı. Kurşunu tabancasının tamburuna sürdü, tamburu hızla çevirip kapattı. Kırlaşmaya başlayan şakaklarına götürdü. “Affet” dedi.
Tık! Boş...
Tık! Boş...
Tık! Yine boş...
Tam o sırada kapı hiddetle açıldı. Ahmet Fetgeri içeri girip, 4. Kez tetiğe basmak üzere olan Şeref’in elindeki silahı kaptı. Şeref kendinden geçmiş, ağlamaya başlamıştı.
- Ne yapıyorsun sen, delirdin mi?
Cevap yerine tavanarasını dolduran hıçkırıklar vardı. Sarıldılar. Ahmet Fetgeri, Şeref’i ayağa kaldırdı, koluna girip aşağıya indirdi. Sade kahve ile birer sigara içtiler. “Her şey bitti” dedi Şeref.
- Daha değil. Dün akşam Mustafa Kemal ve arkadaşları, Anadolu’da mücadeleyi başlatmak için gemiyle Samsun’a doğru yola çıktılar.
Gözleri parladı Şeref’in. Birkaç dakika önce Azrail’le Rus ruleti oynayan o değildi sanki... Bir kuş olup o gemiye yetişmeyi geçirdi aklından...
- Ben de gitmek istiyorum.
- Çok zor. Salmazlar seni İstanbul’dan.
Birden Kardelen geldi Şeref’in aklına. Kardelen vardı ya İnebolu’ya giden. “Neden olmasın?” diye söylendi. “Dur, celallenme hemen” diyen Fetgeri’ye Kardelen’i anlattı.
Artık Şeref’i durdurmanın imkânı yoktu. Yukarı çıktı, üç beş parça eşyasını bez asker torbasına sıkıştırdı. İki dost sarıldılar. “Şu torbayı da al, lazım olur belki” dedi Fetgeri.
“Nedir bu?” diye sordu Şeref. “Denize açılıncaya kadar sakın açma” cevabını aldı.
Kardelen denize inmişti. Tam yelken açmaya hazırlanırken, bir sesle irkildi denizci:
- Tayfa lazım mı?
- Buyur ağam. Hayırdır, nereye?
- Senin gittiğin yere. Hatırlarsan bana borcun vardı, ödeşmiş oluruz.
Kardelen, Anadolu Feneri’ni geçip Karadeniz’e açılırken; Şeref, Boğaz’ın süsü erguvanlara son kez baktı. Bu güzelim renkleri İngilizler’e bırakıyordu. Yaralı elini Karadeniz’in az tuzlu sularında yıkadı. Temiz bir bez parçası aradı sarmak için... Fetgeri’nin verdiği çantanın düğümünü açtı.
İçinde beyaz bir beze sarılı yuvarlak bir şey vardı. Açtı bezi ve o anda Kardelen’in içine bir futbol topu yuvarlandı. Gözlerine inanamadı. Bu top, mahalli ligde gol yemeden şampiyon oldukları ve hatıradır diyerek sakladıkları “Erthold” marka, içten lastikli pahalı futbol topuydu. “Ah be Fetgeri!” dedi içinden. Gülümsedi...

Ara sıra esen sert rüzgâr ve serpiştiren yağmura rağmen Şile açıklarını neşeyle geçtiler, hava kararırken Ağva limanında demirlediler. Torik lakerdanın satılmamış kısmıyla, mısır ekmeği akşam yemekleriydi. Erik rakısı da çilingir sofrasını tamamladı.
Şeref, gece denizci gence Beşiktaş’ı, can arkadaşı Ahmet Fetgeri’yi ve futbol topunun hikâyesini anlattı hiç susmadan... Sonra bir köşeye kıvrıldı. Sabah yüzüne doğan yakıcı güneşle uyandı. Kardelen, Pazarbaşı burnunu aşmış, yelkenlerini Karasu’ya doğru dolduruyordu.
Teknenin genç reisi, Asiye türküsünü söylüyor, bir yandan da yanıbaşlarındaki yunuslara mısır ekmeği atıyordu. Arasıra da “Kardelenim... Sevdiğim...” gibi mırıldanmalarla yavuklusunu anıyordu. O gece Akçakoca, ertesi gece Amasra limanında yattılar.
Amasra limanı çıkışı denizci gözlerini ufka dikerek “Hava patlayacak ağam” dedi. Şeref baktı, baktı... Keyifli ve güneşli bir 19 Mayıs sabahından başka bir şey göremiyordu. Önemsemedi.
Öğlene doğru deniz kararmıştı. “Karadan neden bu kadar uzaklaştık?” diye sordu Şeref.
- Ağam kaba dalga vuruyor, burnu çevirdim.
Bir süre sonra öyle bir fırtına başladı ki, Şeref’in içi dışına çıktı. “Yelken ipinden uzak dur ağam, ayağına dolanmasın” dedi reis. Bir büyük dalga geçti üzerlerinden. Sonra bir daha... Dümen tutan avuçları ezilmişti denizcinin.
Şeref yelken ipini tutmaya çalışsa da, direk kopup, denize düştü. Denizcinin çığlığı yağmura karıştı.
- Ağam ipi sal!
Şeref duyamadı, boyunun neredeyse beş katı bir dalga, sancak tarafından tekneyi alabora etti. Dalga çukurunun dibindeki tekne, denizin altında kaldı.
Denizci büyük bir çeviklikle kendini yukarı itip sudan çıktı. Yüzbaşı Şeref su çekmiş asker üniformasının ağırlığı ve çizmesine dolanan yelken ipiyle, hızla dibe batıyordu. Yarım dakika kadar süren bu dalış, ayağından çözülen iple durdu. Artık teknenin ağırlığından kurtulmuştu ama üzerindeki büyük mavilikle boğuşacak gücü kalmamıştı.
Bulanık denizin derinliklerinde gözleri açık çırpınıp dururken, yanından geçen beyaz bir şey gördü. Bu, yukarı doğru hızla çıkan Erthold marka futbol topuydu. Beşiktaş’ın gol yemez kalecisi Şeref topa doğru uzandı, uzandı...
Kerempe Burnu’nda baygın yatan denizcinin genç bedeni, kumsalda dalgalarla birlikte salınıyordu. Hemen yanında bir futbol topu vardı. Genç denizci yüzünü paramparça eden kayalıkların üzerine çıkıp bağırdı:
- Ağam! Ağam!
Cevap gelmedi. Yüzbaşı Şeref, hayatının golünü Karadeniz’in soğuk sularında yemişti. Yanından geçip su yüzüne doğru yükselen topa yetişememiş ve karanlıklar birkaç saniye sonra onu dibe çekmişti.
1924 yılında bir gün, Fetgeri’nin Akaretler’deki konağına bir kadın geldi.
Elinde bir torba vardı. Ahmet bey, bu beklenmedik misafirin getirdiği torbadan çıkan futbol topuna uzun uzun baktıktan sonra sordu:
- Nedir bu bacım, nerden buldun bu topu?
- İstiklal Savaşı’nda şehit düşen kocamın vasiyetiydi, ona bir şey olursa bu topu mutlaka size vermemi istemişti.
- Senin adın ne bacım?
- Kardelen...




DoLaNTiN isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı
Alt 11 Mart 2013, 18:57   #2 (permalink)
Fasl-ı Kırmızı

DoLaNTiN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: 05 Mart 2013
Nerden: unrealden
(Mesajlar): 3.058
(Konular): 2015
İlişki Durumu: Evli
Burç:
Renkli Para : 315426
Aldığı Beğeni: 166
Beğendikleri: 22
Ruh Halim: Huzurlu
Takım :
Standart

Bir klasik mehdi

Istanbul otogari viyaduklerin cevreledigi bir orumcek agidir. Aglarina
yalniz bahtsizlar takilir. Parasi olmayanlarin kaderleri degismesede
yerlerinin degistigi bir baslangic, yada sondur burasi. Hele oglen kalkan
yada oglen ulasan otobuslerin yolcusuysaniz bu hayata sarilma
direncinizin ilk test yeri yine bu otogardir. Oglen ezani okunuyordu.Nisandi ama
hala kaskollara sarilmis insanlar,cigerlerinden cikan havayi kaskolun
icine ufleyerek isinmaya calisiyorlardi. Artvin'e gidecek otobus
yolculari sigaralarindan son bir firt cekip, otobusun basamaklarini
cikiyorlardi. Muavin bagaj kapaklarini kapatti, peron gorevlisi icerideki
yolculari sayip, kafasini arka kapidan uzatip bagirdi.
-22 numara, 22 numara....
22 numara yoktu. Tam o sirada bir ambulans yanasti yan perona.
Ambulanstan gÖzaltina kadar sakalli bir adam indi.Muavine el kol yapip otobusu
durdurdu.Muavin
-Bagaj var mi ?
Adam
-Yok,ama cenazem var
Dedi.
Muavin yikildi. Cunku agzina kadar dolu bagaji indirip, tekrara
yerlestirmek demekti bu. Peron zili çaldığı halde Artvin otobusu hala
bagajlarini topluyordu. Tabut orta kisma suruldu, ambulans sessizce
ayrildi yan perondan. Yolcular cama dayanmis, efkarli gozlerle izliyordu
olan biteni. Terden pembelesmis yuzuyle muavin adami buyur etti iceri,
otobus yola dustu. 22 numara yolcusunu merakla suzdu otobus. Musade
isteyip yerine oturdu.Yanindaki yolcu merakini kustu hemen,
-Allah rahmet eylesin, yakinin miydi ?
Adam dusundu uzun uzun,"Mehdi" benim neyim oluyor diye. Icini cekip,
-Kardesim di
Dedi.Otobus kopru uzerinden geciyordu. Adam icinden," Mehdi, son kez
hisset bogazi" diye gecirdi. Uzun yol basliyordu.Adam kitabini acip
okumak istiyordu ama yanındaki yolcu kipir kipirdi.Surekli icleniyor, vah
vah cekiyordu.
-Kac yasindaydi
Diye sordu yolcu. Adam,
-Tam olarak bilmiyorum, ama ben yaslarindaydi
-Yahu kardesim diyorsun yasini bilmiyorsun
Diyerek hayret dolu cikisti yolcu.
-Kardesim dediysem, oyle degil
Diye cevap verdi adam.
Ya nasil
Dedi yolcu.Uzun bir sohbet basliyordu, Otobus Istanbul sinirlarindan
cikarken.
-Mehdi'yi ilk kez hapishanede gardiyanlarla dovusurken gordum. Alt
koguslarda, 1980 fraksiyonunun koguslarinda kaliyordu. Orada kavaga
cikinca bizim kogusa postaladilar. 1980 fraksiyonu ile bizim kogusun
gorusleri ters oldugundan kimse yuzune bakmadi Mehdi'nin. En dipte benim
ranzanin sag altina yatirdilar onu. Birkac ay kimseyle konusmadi. Yemek
yapti, topladi,cay dagitti. Havalandirmada yalniz dolasirdi. Kogus
egitimlerimize katilmazdi, annamam oyle seylerden der kenara cekiilirdi.
Anladim ki fraksiyoncu filan degil. Bir harita metod defterine gazetelerden
resimler kesip yapitirirdi geceleri. Her kogus baskininda Jandarma o
defteri bulur yirtardi. Bizim zulayi bilmediginden her seferinde yeni
defter bulur, bir dahaki baskina kadar calismasina devam ederdi. Bir
sonraki baskin tiyosu geldiginde haline aciyip, defterini bizim zulaya attim.
Jandarma dosek altini acip defteri bulamayinca Mehdi hayretler icinde
kaldi. Ona aldigimi soylemedim, merak ediyordum cunku deftere neler
yapistirdigini. Herhalde kari kiz resimleridir, hela icin malzeme
yapiyorudur diye dusunuyordum. Oyle ya Jandarma bulur bulmaz paramparca ediyordu
defteri. Isiklar sonunce zuladan cikardim defteri. Gozlerime
inanamamistim. Kogusta kimsenin okumayip bir kenara attigi, ziyaretlerde don,
sigara sarilip getirilen, iase sandiklarinin uzerinde gelen ne kadar spor
sayfasi varsa ayiklanmis, iclerinden ne kadar Beşiktaş ile ilgili haber
varsa kesilip bu deftere yapistirilmisti. Resimlerin kimilerinin
uzerinde domates cekirdegi vardi, kimileri sonradan utu vurulup duzlestirimis
burusukluktaydi. Ama herbirinin altinda tarihi dusulmus, onemli
yerlerinin alti cizilmisti. Ilginc gelmisti bana Mehdi. Bir sabah yoklamasinda
yaninda durdum. Pantolunuma soktugum defteri arkadan sikistirdim eline.
Sasirdi. Cocuk gibi sevindi. Tesekkur etmek istedi, konusmadim onunla.
Ajan damgasi yiyebilirdim kogusta. Havalandirmada yolumu kesti."Sagol"
dedi. Sigara tuttum ona. Comeldik."Kimsin, necisin, neariyorsun
siyasilerin mapushanesinde"dedim."Vallahi bende bilmiyorum, necioldugumu bende
bilmiyorum" dedi Mehdi."Peki anlat o zaman" dedim.Kimseye demek yok
ama, soz mu" dedi."Soz" dedim.Eylul 80 yiliydi.Malumstad bir tane. Ulke
bir savas yasiyor ama bizimderdimiz kapaliyikaptirmama savasi. Aksamdan
yigildik, sabahliyoruzkapalinin kapisinda.Kimimizin koynunda sarap,
kiminde emanet, kimindeyarim somunekmek. Baskin yemeyelim diye ucer ucer
erketeye cikiyoruz Mackatarafina, Dolambahceye, spor sergiye. Ben gece uc
gibi Mackadayim.Motorcular geliyordu asagidan. Son seferinde karsidan
grup indirmis,numayis yapacaklarmis dikkat et dediler. Bickin
delikanliyiz ozamanlar,semtimizde numayise tahammulumuz yok elbet. Bir o
sokagadaliyorum, bir busokaga derken bir baktim, o grup duvara tezahurat
yaziyor. Allah dedim,cektim emaneti uzerlerine yurudum. On kisiydiler, dayak
yerim ama hic olmazsa bir ikisini iyilestiririm dedim ama beni gorunce
ocu gormus gibi kacamaya basladilar, bende arkalarindan. Meger benim
hemen arkamda Polis varmis, ben onlari kovaliyorum, kosuyorum, polis
hepimizin arkasindan kosuyor. Girdik bir cikmaz sokaga, cocuklar durdular,
elleri havada, ben hala bana teslim oldular diye havalardayim, Polis
arkadan isik tutunca uyandim, elimde emanet, kolum havada, megafondan "at
elindeki silahi" diye bagiriyor, ben kala kaldim. Icimden sictik simdi
dedim ama yirtariz. Cocuklar bilmem ne orgutunden, ben orada saf saf
bir adam, polis minibusunde Gayrettepeye vardik. Nezarete oturduk, gecmis
olsunlastik. Cocuklar duvara yazi yazacakalarmis meger, ben onlari ne
zannettim, guldum kendi kendime, bir an once salsalarda maca yetissem
diyorum hala. Nezarette cocuklardan ayrilip duvara yaslandim, sabah
oluyordu, sigara tuttu arkamdan biri. Uzandim aldim, hirsizmis, basilmis
evde salak. Durumu anlattim guldu bana. Rakip takimi tutuyormus, iyi
beklememissin maci nasilsa koyacaz size dedi. Agirima gitti zirtapoz
hirsizin lafi, koyum kafayi burnunun ustune, dagildi agzi burnu. Apar topar
cikardilar disari. Tehditler savurdu bana. Hadi lan ikile, kodumun
hirsizi dedim arkasindan. Sabah dokuz gibi sorguya aldilar teker, teker. Sira
bana geldi. Klasik sorgu odasi iste. Icim rahat, ifadeyi verip
gidecegim maca. Aaa, bir baktim bizim hirsizida aldilar odaya, oturdu karsimda.
Burnu tamponlu, sargi icinde. Noldu lan yetmedi dedim. Koltugunun
altindaki silahi gorunce yikildim. Sivilmis meger, nezaretten laf almaya
karismis, nasil yedim bu numarayi diye kendi kendime kizdim. Diger
cocuklari salmislar mahkemeye kadar, ama bizim kirik burun davasindan " memura
karsi koyma ve darptan" kalakaldik. Mac gitti, ama asil giden benim
hayatimdi. Asker ertesi gun darbe yapti. Memurun raporuna gore hala ben
orgut uyesi zanlisiydim. Darbenin ilk gunlerinde kurulan mahkemelere
cikartildim. Konusturmadilar bile. Sonrasi o kogus senin, bu kogus benim.
Her kogus derdimi anlattikca bana ajan muamelesi yaptilar. Bende
kimseyle konusmamaya basladim. Disarida hala bizim tribunden avukat cocuklar
ugrasiyormis ama yakalandigim grup cok sivriymis, cok vukuati varmis,
yirtamaz demisler. Bende bir umuttur bekliyorum iki yildir, ama su
gardiyanlara gicik oluyorum, ne oldugumu bildiklerinden ne zaman mac kaybetse
Beşiktaş abuk subuk hareket yapiyorlar, bende daliyorum, sonrasi
jandarma dayagi, biktim, agzimda dis kalmadi.Otobus otobani bitirmis, yola
doner donmez, mola vermisti. Yolcuya kalsa hikayenin devamini dinlemek
icinaltina isemeye raziydi. Ikide bir vah, vah diyor, yorum yapmak
istiyordu. Adam asagi indi, bir sigara yakti. Hava sogumaya baslamisti. Bagaj
sicakmidir,diye dusundu. Oluler usumezdi oysa.Caylarla birlikte ust
uste, hizli,hizli sigaralar icildi. Ananons yapildi,otobus mola yerinden
ayrildi. Merakli kulaklar dikildi, VCD'de oynayan filmi kimse seyretmez
olmustu. Adam devam etti. Mehdi'nin bir arkadasi olmustu artik. Ben.
Okumamisti, ama hayat onu yetistirmisti. Bize katil dedim ona. Anlamam o
islerden, sevmem o isleri dedi. Olsun vakit baska turlu gecmez, gel
otur aksamlari sende tartis bizimle dedim. Kogus sorumlumuza durumu
anlattim. Ajan olabilir dedi. Ben kefil oldum Mehdi'ye. Oturdu o aksam
bizimle. Kismetsiz Mehdi'nin ilk geceside sanssiz baslamisti aramizda. Okuma
yapilacakti. Zuladan kitaplar cikti. Herkes haril haril okumaya
basladi. Yan gozle Mehdi'yi seyrediyordum, okumak ne kelime, kitaba bakmiyordu
bile, sonra harita metodunu soktu kitabinin arasina, yine kendi
dunyasina daldi. Ama onu bekleyen bir supriz vardi ki, okunan kitabin bolumu
hakkinda tartisma yapilacakti geceyarisi. Okuma bitti. Bolum bolum
herkes kogus sorumlusunun sorudugu sorulara yanit veriyordu. Sira Mehdi'ye
geldi. Ben gozlerimi kapadim, cikacak cumbusu ve Mehdi'nin
sorumlulugunun bende oldugunu dusunerek basima gelecekleri dusunuyordum. Kogus
sorumlusu sordu " Mehdi,teoride yenilmek kisi benliginde ideolojiyi
zedelermi?" Ben yer yarilsada icine girsem diye dusunurken Mehdi girtlagini
temizledi, konusmaya basladi, kulaklarimi tikadim." Bir harekete taraf
olmak, eger ona aşk ile baglanmamissan sana kaçacak çok firsat birakir.
Insanin kendi dunyasi bencillik uzerine kuruludur.Benlik, bencillikten
turemistir. Teori diye tanimlanan hareket, insanin bencilligini
beslemezse kaybolur gider. Iste insanoglu harekete saygini yitirmemek icin aski
dogurmustur, beyninde ask olmazsa benlik yada bencillik, teoriyi
zorunluluk haline getirir. Teoride yenik dusmek, eger teorinin insana
salgiladigi ask yoksa yenilmektir. Ben sevdalarima hic yenilmedim" Sessizlik
oldu. Kulaklarimi diktim sessizlige. Felsefenin temel ilkeleri,bir
adamin sozleri karsisinda yenik dusmustu. Isiklar sondu, herkes o gece
ogretilen teoriyle askini koydu teraziye. Birkac gece gecti. Kogus sorumlusu
Mehdi'yi istedi yanina. Ajan olup olmadigini disaridan sorgulamisti.
Hicbir kayit yoktu.Direk sorgu yapacakti. Havalandirma sirasinda ben,
Mehdi'yi karsisina oturttu, hikayesini onada anlatti Mehdi."Peki, sen
bunca felsefe kitabiyla bogusup vardigimiz yargilari, bir aska baglayip
nasil sonladin Mehdi " dedi kogus sorumlusu. "Siz hic Beşiktaşlı oldunuz
mu?" diye cevap verdi Mehdi ve devam etti. " Yasadigimiz bu hayati nasil
yasayacagimizi biz kitaplardan ogrenmedik veya su dogrudur diye kimse
bize destur vermedi. Hayati egrisiyle dogrusuyla yasadik dibine kadar.
Ve bizim yasayislarimizin bize gosterdigi dogrular oldu, yeri geldi
bizim yanlislarimizi dogru uygulamasi icin abi olduk. Bir felsefemiz oldu
yalniz yasanmisliklardan. Simdi siz baskalarinin hayat deneyimlerinden
turettigi felsefe ile degil kendinizinkini , bir ulkenin kaderini cizme
yarisina giriyorsunuz. Peki kendinizi, yeteneklerinizi ve harekete olan
askinizi ne kadar biliyorsunuz. Veya bu cografyada yasiyanlar sizin
icin ne ifade ediyor" diye konustu Mehdi. Ben yanilmistim. Universiteler
okumustum, kitaplar yutmustum, makalelerim cikmisti dergilerde ama
Mehdi'nin Besiktaslilik uzerine yaptigi kucuk bir yorum bile felsefemizin ne
kadar kitaba ve teoriye bagli oldugunu bana gostermisti. Ileriki
gunlerde Mehdi o bize biraz sig ve argo jargonu ile Besiktasliligi anlatti. O
zamana kadar sporu, hele hele futbolu kucuk burjuva eglencesi olarak,
toplumun afyonu sayan bizler, Besiktaslilik cfelsefesi icinde fanatik
bir taraftar olup cikmistik. Simdi anlayabiliyorduk Mehdi'yi, bu kadar
bir futbol takimini sevip, maclardan, seyirden, gazetelerden, radyodan bu
kadar uzak kaldigi halde Beşiktaş bu kadar sevebilmesini. Cunku sahada
oynanan oyun degil, taraf olmanin hazzi yakiyordu ve bagliyordu
beynini. 82 yilinda durusmalarimiz hizlanmisti. Karari cikan kendi memleketine
yakin cezaevine naklini istiyor, orada daha rahat edecegini
dusunuyordu. Mehdi'ye yapisan orgut davasi cok dallanmis, hakkinda agir kararlar
cikar hale gelmisti. Cok idam vardi ve Mehdi hala sucsuzlugunu
kanitlayamiyordu. Bu arada cok uzun yillardir sampiyon olamayan Beşiktaş
sampiyonluga kosuyordu. Aksam saat yedide herkes haberlere kulak kesmisken
Mehdi bir an once spor haberlerinin gelmesini bekliyordu. Yaza dogru karar
cikti, devlet duzenini degistirmek amacli suc orgutune uye olmaktan
idami istenmisti Mehdi'nin. Hakim daha once islenmis sucu olmadigindan
hafifletici sebeblerle cezasini muebbete cevirmisti. Bu tam bir yikimdi.
Mehdi'yi sakinlestirmek icin yanina gittim. Zaten sakindi ama
huzunluydu. "Simdi olacak sey mi bu muebbet. Yani ben bir daha hic Beşiktaş maci
seyredemeyecekmiyim simdi?" dedi Mehdi ve devam etti. "Birde benim
sevdigim vardi biliyormusun. O benim sevdigimin farkimda bile degildi ama
ben onu cok severdim, bir veda bile edemedim." Mehdi sevdigi kizi uzun
uzun anlatti bana. Yuzunu anlatti, ellerini anlatti, gulusunu anlatti,
evinin yonunu anlatti, bakislarini anlatti. Beynimde zehirli bir
dusunce, o anlatirken, kizin resmini cizmisti gozumun onune. Soyleyemedim ama
bende asik olmustum o kiza, Mehdi'nin kizina. Karara ciktiktan sonra
temyiz istedi ama nafile. Artik buralarda kalmasinin anlami yoktu. Nakil
istedi. Hemde kimselerin tahmin edemedigi bir yere, Eskisehir'e. Ki en
kotu sartlardaki cezaeviydi o donemin. Ama Beşiktaş orada oynayacakti,
sampiyon olacagi maci. Idare seve seve kabul etti, bir ilk yaz gunu
elinde bavul, ardinda bizleri birakip cekip gitti. Giderken sanki
mahpusluga degil, Istanbuldan Es-es deplasmanina giden cocuklar gibi bir
tebessum vardi yuzunde. Otobus geceyarisi Samsun otogarina girdi. Uykudan
agirlasmis gozlerde bir huzun vardi. Butun otobus bu hikayeyi dinler
olmustu artik. Yemekler yenildi otogarin lokantasinda, adam hurmet
goruyordu ve soforlerin masasindaydi artik. Biran once otobuse donup Mehdi'yi
dinlemek istiyorlardi.Oysa Mehdi bagajda kendi hikayesinden habersiz,
oylesine cansiz topraga dogru seyrine devam ediyordu. "Sonra ne oldu,
gorusebildiniz mi?"diye sordu sofor.Adam kaldigi yerden devam etti. Bizim
kogus az bir ceza ile yirtti bu isten. Ucer beser yil yatip cikacaktik.
Bu sevince birde Beşiktaş'in Eskisehiri 3-0 hukmen yenip sampiyon
olusuda eklenince, o gece hem Mehdi'yi anmak, hemde sampiyonlugu kutlamak
icin eglence tertip ettik. Bir hafta sonra bende ayrildim oradan.Bursa
hapisanesinde sevk oldum, iyi bir yerdi. Ama Eskisehir' den inanilmaz
haberler geliyordu. Kiyim vardi, cok zor haber alabiliyorduk. Mehdi gelen
sevklerle iyi haberlerini gonderiyordu, birde boncukculuga merak
sarmis, cakmak kilifiydi, anahtarlikti, siyah beyaz hediyeler gonderiyordu
bana. Ara sira mektupta yaziyordu, ama yarisi yirtik, karalanmis ve
silinmis sekilde. Silinmeyen yerlerinde o kizdan bahsediyordu yine.Kucuk bir
isyan var diye duyduk Eskisehir'de. Icim icimden gitti Mehdi dedim.
Birsey olmamis ama surmusler doguda bir yere, heber gelmedi sonralari. Ben
tahliye oldum. Mehdi'yi aramaya koyuldum ama nafile. Eskisehirdeki
isyani o baslatmis. O yuzden gittigi yeri soylemiyorlardi. Avukatlar
tuttum, isi kovaladim ama devir bizim devrimiz degildi. Caresiz Istanbul'a
dondum. Icim icimi yiyordu. Mehdi'yi bulamiyordum. Arkadaslarini buldum,
Beşiktaş'ta. Onlarda kovaliyorlardi isi ama nafile. Birden karsima o
cikti. O kiz. Mehdi'nin sevdigi kiz, Mehdi'yi sordu. Buyulenmistim.
Konusamadim bir sure. Bir muhallebicide oturduk, uzun uzun anlattim ona olup
bitenleri. Ama icimin yaglari eriyordu ona baktikca. Sik gorusmeye
basladik, bir sure sonra Mehdi'den cok birbirimiz hakkinda konusmaya
baslamistik. Adam bunlari anlatirken bir homurtu oldu otobuste, yapilir mi bu
diyordu bir kismi, diger yandan niye olmasin diyordu arka taraftakiler.
Otobus Karadenize paralel virajlari ala ala, saatler sabaha karsi
Vakfikebire ulasmislardi.Adam devam etti, Onunla evlendim. Beşiktaş'ta ev
tuttuk. Mehdi'den haber yoktu. Issizdim. Zor geciniyorduk. Ozal zamanina
cabuk uymustu kogus arkadaslarim. Reklamci oldular, gazetelerde yazar
oldular, hepsi yolunu buldu. Mehdi geliyordu aklima ve soyledikleri.
Hani o benlik bencillige donmesi, aski,sevdasi. Nerede kalmisti o yuce
teoriler. Hepsini bir cirpida silmisti mahpus dostlarim. Cocuguz da oldu
bu sikisiklikta, adini koymakta tereddut etmedik. " Mehdi" Onun
aliskanliklari bana gecmisti sanki. Tribun tayfasi olmustum, bir is buldum
sonralari.Kalem katipligi gibi birsey belediyede. Yillar gecti, Mehdi'den
haber yoktu. Kimileri gordugune yemin ediyordu, yeni acikta. Ama ben
gormedim. Izini surmeyi biraktim.Yillar gecti aradan. Bu sene bir macta
yeni acikta bayragini siyahbeyaza ceviren partililerin arasinda gorur
gibi oldum sanki . Saclari beyazlamis bir adam pesinden kostum,
yetisemedim.O muydu, degilmiydi, cok kuskulandim. Tekrar klima dustu Mehdi.
Arastirmaya koyuldum ve buldum onu. Dosyasini cabuk cabuk okudum. Mardinde, Antepte,
Bingolde yatmis. Hastalanmis. Yaralanmis. Onceden suc isledigi maddeler Avrupa Birligi
uyum yasalariyla ortadan kalkmasiyla suclarida ortadan kalkmis, sonrada Rahsan Hanim
affindan saliverilmis. Demek dogruymus, oymus. Sonra muhtarliklari dolasip kaydini aradim.
Bulamadim. Ta ki gecen haftaya kadar. Uyku cokmustu otobuse. Artvin gozukuyordu ama viraj,
viraj, viraj. Ulasilamayan bir kartal yuvasini andiriyordu Artvin. Adam yorgunluktan kisilan
sesi ile bitiriyordu hikayesini. Gecen hafta iki polis geldi evime. Polis gelince bir korku
aldi beni, mahpusluktan kalma aliskanlikla. Bir kagit tutusturdular elime. Istinye Devlet
hastanesinden cagiriyorlardi beni. Ne icin diye sordum, tesbit dediler. Ceketimi aldim ciktik.
Hastanenin bodrum katina indirdiler beni. Morg odasina bir surgu acilmis, beyaz bir carsafin
basinda bekliyordu morg bekcisi beni. Carsafi kaldirdi, yatan Mehdi'ydi. Oylesine yaslanmis,
saclari beyaz, mutlu ve ihtiyar ceset yatiyordu sedyede. "Basiniz sagolsun,
giris kaydina sizin isminizi yazmis yakini olarak, kardesinizmis, Allah
sabirlar versin" Morg kadar sogumustu damarlarimdaki kan. Yillardir
aradigim adam karsimdaydi, sarildim ona caresiz . Evraklari hazirladilar,
islemleri yaptirdim. Ben ve bir tabut gecenin yarisi basbasa kalmistik.
Dogum yeri gozume carpti Mehdi'nin. Artvin. Ertesi gun onu Artvin'e
goturup gommeye karar verdim. "Peki kimi kimsesi kalmamis mi garibin
Istanbul'da"dedi muavin. "Yok, olmus hepsi, enistesi de devlet memuru
oldugundan basim belaya girmesin diye bulasmadi cenazeye" diye cevap verdi adam. Artvin
otogarina girdi otobus. Omuzlar uzerine alindi Mehdi. Yukari mahallede bir camiye goturduler.
Otobus yolculari cemaat olmustu. Imam sordu, "Nasil bilirdiniz?" Hepbir agizdan "iyi bilirdik" sesi
yankilandi. Yalcin bir kayalik gibi mezarlikta, kartal yuvasinda bulustu
toprakla Mehdi. Ama aşki hic olmedi.




DoLaNTiN isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı
Reklam Alanı
Alt 11 Mart 2013, 18:57   #3 (permalink)
Fasl-ı Kırmızı

DoLaNTiN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: 05 Mart 2013
Nerden: unrealden
(Mesajlar): 3.058
(Konular): 2015
İlişki Durumu: Evli
Burç:
Renkli Para : 315426
Aldığı Beğeni: 166
Beğendikleri: 22
Ruh Halim: Huzurlu
Takım :
Standart

BİR EFSANE TARAFTAR “AYI HALUK


Futbol... Belki de Türkiye’de yaşayan milyonlarca insanın “Spor” denilince aklına gelen ilk şey. Sımsıcak bir tutku, amansız bir çoşku, bazen şiddet bazen de hüzün... Futbol tüm dünyayı esareti altına almış bir realite ama sanki Türk insanının duygularına biraz daha fazla hükmediyor gibi. Son günlerde Türk futboluna dair olumlu gelişmeler yaşanmasa da, her hafta tribünlerde tatsız olaylar cereyan etse de bu spor hepimizin vazgeçilmezi. Peki neler oluyor futbol dünyasında? Bir bakıyoruz Türkiye’nin dev kulüplerinin başkanları kendi aralarında münakaşa ediyor, bir bakıyoruz Türkiye Futbol Federasyonu eleştiriliyor. Şike, teşvik iddiaları havada uçuşuyor, sürekli birileri “başarı engellemekle”, “düşmanlıkla” itham ediliyor. Tüm bunların neticesinde bir sürü tatsız olay vuku buluyor, gün geliyor statlarda kan dökülüyor. Elbette tüm bu yaşananlardan en çok takımlarını desteklemek için sabahın erken saatlerinde tribün önlerinde toplanan, kar-kış yağmur demeden statları dolduran futbol sevdalıları, sporun ruhuyla çelişen görüntülere malzeme oluyor. Taşlanan otobüsler, savaşa gider gibi deplasmana gidenler, rakip takımın taraftarına ağza alınmayacak küfürler edenler ne yazık ki günden güne çoğalıyor. Bu artışın bizi fazlasıyla kaygılandırdığı günümüzde sizlerle hüzün dolu bir taraftar hikayesi paylaşmak istiyorum. Belki bu hikaye takım tutmanın inceliğini, yitip giden değerlerimizi, gerçek bir spor seyircisi olmanın güzelliğini hatırlatacaktır.

Bildiğiniz gibi Beşiktaş tribünleri her zaman rakiplerinden farklı olmuştur. Sanki başka bir bağlılık başka bir aşk vardır Kara Kartal ile seyircisi arasında. En güzel sloganlar, futbolcuları kendinden geçiren çoşkulu tezahüratlar, en duygulu marşlar, şaşkınlık yaratan vefa duygusu her zaman İnönü Stadı’nda ayyuka çıkmıştır. Hele hele maçı İnönü’de seyretmek bambaşka bir zevktir. Hayattaki en büyük keyfi ve tutkusu Beşiktaş’ı sevmek olan taraftar Haluk da 1980’li yıllarda Beşiktaş’ın her maçını statta izleyen taraftar kitlesinden sadece biridir. Öyle ki Haluk, kâh parasız olduğu için kilometrelerce yürüyerek Beşiktaş’a gelir, zorlukla biriktirdiği biriktirdiği ya da borç aldığı parasıyla bilet alarak maça girer, kâh cebindeki tüm parasını kendisi gibi koyu birer Beşiktaş’lı olan dostlarına bilet alarak harcar.

Koca gövdesiyle heybetlidir Haluk. Hayli de yakışıklı. Düzenli, olarak tirübüne girer, sessizce oturur ve inanılmaz bir konsantrasyon ile maçı izler. Bu değişmez bir tribün sahnesidir artık İnönü’de. Gol olunca yerinden kalkar, gür sesiyle “Gooollll... Yürüyün be Kartallarım.” diye coşkuyla bağırır ve yerine usulca oturup maçı izlemeye devam eder. Mutluluğunu yaşarken hep dozunu ayarlar. Sevinci gözlerinde pırıltıya dönüşür. Ama asla taşkınlığa değil. Zamanla neredeyse tüm tirübün onu tanır, sessiz ama derin coşkusuna, tarifsiz Beşiktaş sevdasına büyük saygı duyar. Haluk artık tirübünlerin vazgeçilmez bir portresidir. Onsuz bir iç saha maçı düşünülemez. Koskoca gövdeli Haluk’a, lakap bulmakta rakipsiz olan Beşiktaş taraftarı hemen “Ayı Haluk” lakabı takmıştır bile. Her maçta yerini alır ve sahadaki Kartallarını ruhuyla sessizce destekler. Maç kazanılmışsa sevincini yine kendisi gibi sıkı Beşiktaşlılar’la futbol kritiği yaparak kutlar, gür kahkahalar atar ve evinin yolunu tutar. Herkes onu sevmiştir ama o, en çok Beşiktaş’ı...

Bir hafta sonu Beşiktaş yine kendi evinde rakibini ağırlamaktadır. Herkes statta yerini almıştır. Lakin Ayı Haluk’un yokluğu hemen farkedilir. Gözler uzun müddet sağı solu tarar. Bir tuhaflık vardır. Zira Haluk hep aynı yerde oturur. Başka bir yerde oturması imkan dahilinde değildir. Bir hafta geçer. Bir hafta daha... Yoktur Haluk. Tribün sanki öksüz kalmıştır. Herkes onun nerede olduğunu tarifsiz şekilde merak eder. Ancak o bir türlü ortaya çıkmaz. Hasta olduğu günlerde bile Beşiktaş’ını yalnız bırakmayan ve yaşadığı acıları gizleyen Ayı Haluk, ansızın hakkın rahmetine kavuşmuştur. Ölesiye sevdiği evlatlarını ve şanlı Beşiktaş’ını geride bırakıp ebediyete intikal etmiştir. Ailesi ve dostları kahrolmuştur. Koca gövdeli, koca yürekli, iyi kalpli Haluk, artık yoktur. Geriye kalan tek şey onun efsaneleşmiş Beşiktaş aşkıdır. Sedvdikleri, yitip giden Haluk’a ahiret durağında bir jest yapmak ister. Zira büyük sevdası, annesi başta olmak üzere tüm yakınları tarafından bilinmektedir. Karar verilir. Mezar taşı siyah-beyaz olacaktır. Hemen sipariş verilmek üzere bir taş ustasına gidilir. Cevap ne yazık ki olumsuzdur. Taş ustası yapamayacağını söyler. Soluğu hemen bir başkasında alırlar. O da aileyi istemeyerek de olsa üzer. En sonunda bir mermer ustası Ayı Haluk’a siyah-beyaz ve üzerinde Beşiktaş amblemi olan bir taş yapabileceğini söyler. Hemen fiyatta anlaşılır. Usta iki hafta sonraya söz verir. Zaman su gibi akar ve mevtanın yattığı yere taşı yerleştirme vakti gelir çatar. Anne, oğluna yapacağı belki son iyiliği gerçekleştirme arzusuyla taş ustasının yolunu tutar. Atölyeden içeri girer ve ustayla selamlaşır. Hemen taşı görmek ister ama aldığı yanıt canını çok sıkar. Taş yapılmamıştır. Lakin bir nedeni vardır. Taş ustasının içine bir kurt düşmüştür. Çünkü acılı anne merhumun adının Haluk olduğunu söylemiştir. Taş ustası, siparişi aldıktan birkaç gün sonra vefat edenin tirübünlerin vazgeçilmez ismi “Ayı Haluk” olduğunu hisseder. Fakat emin olabilmek için merhumun annesini bekler. Acılı anne evladının mezar taşını almak için geldiğinde de bunu hemen sorar. Aldığı yanıt hislerinin doğru olduğunu gösterir. Evet vefat eden kişi tüm Beşiktaşlılar’ın ağabeyi, sakin, duygulu, vefakâr ağabeyi “Ayı Haluk”tur. Taş ustasının yüreği sızlar ve ağzından şu sözler dökülür:

“Teyzeciğim! Her maçta gözlerimi onu arıyor. Herkes yerine oturup sakin ama içinde heyecan fırtınaları koparcasına maçı izleyen Haluk ağabeyi soruyor. O hepimize örnekti. Herkesi severdi. Bilirdik ki cebinde parası olmasa bile sadece bilet parasını tedarik eder yürüyerek de olsa maça gelirdi. Onun Beşiktaş sevdası hepimize örnek oldu”....

Karşılıklı olarak hem Haluk’un annesi hem de taş ustasının gözlerinden birkaç damla yaş süzülür. Ve tıpkı Haluk gibi bir Beşiktaş aşığı olan taş ustası, tribünlerin sessiz kralına itinayla siyah-beyaz renklerden oluşan bir mezar taşı hazırlar. Beşiktaş aşkını taşlara işleyerek ve bu büyük taraftara saygıyla....

Mustafa BÜYÜKSİPAHİ




DoLaNTiN isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı
Reklam Alanı
Alt 11 Mart 2013, 18:57   #4 (permalink)
Fasl-ı Kırmızı

DoLaNTiN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: 05 Mart 2013
Nerden: unrealden
(Mesajlar): 3.058
(Konular): 2015
İlişki Durumu: Evli
Burç:
Renkli Para : 315426
Aldığı Beğeni: 166
Beğendikleri: 22
Ruh Halim: Huzurlu
Takım :
Standart

Che ya da Feyyaz


Yıllar önceydi. Bir akş** uzun zamandır görmediğim annemleri ziyarete gittim. Gece, o zamanlar 12 yaşlarında filan olan kardeşimin odasını paylaştık. Yerimi yadırgadığım için sabah ezanında uyanmışım. Evdekileri uyandırmamak için kalkamadım tabii ve yatağımda, sessizlik içinde beklemeye başladım...

Sıkıntıdan yıllar önce benim, artık kardeşimin olan odamızı incelemeye, burada geçmiş yıllarımı, gençliğimi, anılarımı düşünmeye başladım. Benden sonra pek bir şey değişmemişti. Köşede eski bir büfe, üstünde yattığımız karşılıklı iki çekyat, yerde çocukluğumdan beri kullandığımız Isparta halısı ve boyaları dökülmüş duvarda bir benim, bir de Che'nin gençlik fotoğrafları...

Tek değişiklik ikisinin ortasına özenle asılmış büyükçe bir posterden yarısı ayakta, yarısı oturarak bana bakan, üstlerinde siyah beyaz çubuklu formalarıyla Beşiktaşlı futbolculardı...

Ben de Beşiktaşlı sayılırdım ama o zamanlar futbolla da, futbolcularla da pek aram yoktu. İçlerinden bir tek arada bir üniversitede gördüğüm Metin Tekin''i tanıdım. Tam posteri incelemeye başlamış, futbolculara, formalarına filan dalmıştım ki, bir anda içim ürpererek tam karşımda yatan kardeşimi fark ettim. Bana doğru yan yatmış ve gözleri açıktı. Ne bir kıpırtı, ne de bir hayat belirtisi olmadan öylece bana, aslında beni de aşıp ötelere bakıyordu. Nasıl korktuğumu anlatamam...

Uzun süre hareket edemeden, bir tek kelime söyleyemeden, aklıma gelen bin bir kötü düşünceyle bekledim. Ve sonunda kendimi toparlayıp usulca "Cemil" diyebildim. Cemil bir ölünün canlanışı gibi yavaşça kıpırdadı ve daldığı yerden sıyrılıp sessizlikte fısıldadı.

"Efendim abi " Rahatladım. "Napıyorsun sen, uyumuyor musun?"

"Yok abi..."

"Oğlum n''oldu, korkutma beni, sabahın bu vaktinde ne düşünüyorsun?" Cemil biraz bekledi ve seslendi "abi, Feyyaz na'pıyordur şimdi?"

Che kıskanırdı.

Cemil''in ne kadar kendine dönük, ne kadar saf bir çocuk olduğunu biliyordum, ama duyduğuma yine de inanamadım uzun süre cevap veremeden öylece yüzüne baktım sonra başımı kaldırıp duvardaki postere... Önce bu Feyyaz'ın, bu siyah beyaz çubuklu formalının içlerinde hangisi olduğunu bulmaya, sonra da bir futbolcu parçasının beni, belki Che'yi bile kıskandıracak bir biçimde bir çocuğun kalbine, düşlerine, hayallerine böylesine nasıl girebildiğini anlamaya çalıştım... Ama bunu anlamak zordu. Hele benim gibi kendini beğenmiş bir solcunun anlaması daha da zordu. Çünkü bunu anlamak için maç sabahları erkenden ve kalbin ağrıyaark uyanmak gerekiyordu. Sıkıntı içinde, sinirle maç saatini beklemek, çubuklu olmasa bile siyah ya da beyaz bir forma giyip kar demeden, çamur demeden yollara düşmek gerekiyordu. Bunu anlamak için Dolmabahçe'ye yakınlaşıp tezahüratları duyduğunda panik olmak, geç kaldım endişesi ile adımları sıklaştırmak gerekiyordu. Bunu anlamak için yağmurda bilet kuyruğu beklemek, en acısı yemeden içmeden bütün hafta biriktirdiğin harçlıklarınla açlıktan da olsa bir bilet alıp İnönü'de mümkünse Kadıköy''de ya da başka bir yer, mesela İzmir'de, bir FB maçında Beşiktaş'lı bir taraftar olmak gerekiyordu...

Neyse Cemil şimdi 30'un üstünde. İşsiz. Onun bu Feyyaz sevgisi yetmezmiş gibi üstüne bir de Sergen Yalçın, ''O'' Metin, İlhan Mansız ve Pascal Nouma sevgisi de eklenince kaldıramadı çocuk kendisi de çok çekti, bize de çok çektirdi. Beşiktaş'ta oynayabilmek için çok ter döktü, çok çalıştı, stad kapılarında ömrünü yedi. Ama bu a...na koyduğumun hayatı fenere''e bir gol atma fırsatı vermedi çocuğa. Olsun hiç önemli değil. İyi, dürüst ve namuslu bir adam oldu cemil. Hiç yoldan çıkmadı. Bendeniz abisi, arkadaşları ve ailesi onu seviyor. Ama bu aralar sabahları pek erken kalkmıyormuş. Duyduğuma göre 4 Mayıs sabahını bekliyormuş...

Madem bu hikâyeyi anlattım şunu da eklemeden geçemeyeceğim. Biz, Cemil büyüdükten sonra birbirimize ilk kez İnönü'de, kapalıda, bir FB maçında Carew gol attığında uzun uzun sarıldık ve ikimizde neredeyse ağlayacaktık.

Büyük Beşiktaş’ımızın sevgili futbolcularına...

(zeki demirkubuz)




DoLaNTiN isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı
Alt 11 Mart 2013, 18:58   #5 (permalink)
Fasl-ı Kırmızı

DoLaNTiN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: 05 Mart 2013
Nerden: unrealden
(Mesajlar): 3.058
(Konular): 2015
İlişki Durumu: Evli
Burç:
Renkli Para : 315426
Aldığı Beğeni: 166
Beğendikleri: 22
Ruh Halim: Huzurlu
Takım :
Standart

Büyük Beşiktaşlı Babama Mektup

O güzelim, o unutulmaz büyük yeşil plastik topumla sen öğrettin bana topa vurmayı, şut atmayı, şut kurtarmayı, top “istop” etmeyi, “göğüs istopu”nu, iç vurmayı, dış vurmayı, kafa topuna çıkmayı. Velhasıl, “top” oyunu ilgili herşeyi.

Futbolcu değildin..Biliyordum, çocukluğunda, delikanlılığında da çalışmaktan, çalışmaktan ve çalışmaktan başka hiçbir işe vakit bulamadığın için ağız tadı ile top oynayamamıştın. Zaten, benimki kadar bile mütevazı yeşil bir topun bile olmamıştı..

- Benimle top oynarken o günlerin acısını çıkarıyordun sen de.. Birlikte yaşıyorduk, senin çocukluğunu da, benimkini de.. Bana “top”u, “topçu”ları da sen öğrettin.. Şimdiki gibi televizyondan internetten filan değil.. Gazetelerin arka sayfalarındaki resimlerden ve getirdiğin çikletlerden çıkan Sanlı’ların, Vedat’ların, Yusuf’ların, Küçük Ahmet’lerin, Necmi’lerin soluk renkli fotoğraflarından.

- Beni, sen Beşiktaşlı yaptın.. Valideçeşme’nin arsalarında, o zamanki adı ile Mithatpaşa Stadyumu’nun açık tribünü alt katında.. O futbol mabedine ikinci devrede, kapılar açılıp beleşçiler kategorisinden girip, omuzunun üzerinde izlettiğin maçlarla.. Hafta sonlarında kapısında bilet kestiğin güzelim Şeref Stadı’nın kumlu çakıllı zemininde.. Oraya gelip giderken kapıda görmeye çalıştığımız Beşiktaşlı “ikona”larımızı sen tanıttın bana.. Ve, pek çok güzel değerle birlikte, bana Beşiktaş’ı ve Beşiktaşlılığı bırakıp gittin genç yaşta..

- Seninle birlikte kutladığımız ilk ve son şampiyonluktu 1967’deki...Ondan sonrakine de sen yetişemedin. Ben, senin için de kutladım. 1982’dekini ve sonrakileri..

- Ama bu yılkini görecektin, be babacığım !

- 100’ncü yılını kutluyordu, senin bana bıraktığın miras.. İlkokula yeni başlayan çocuklar, senin gibi babaların Beşiktaşlı yaptığı çocuklar, daha görmemişlerdi şampiyonluk denen şeyi.. Onlar hep ikinciliklere, şerefli ikinciliklere aboneydiler 7 yıldır.. Arkadaşlarının arasında, hep “birgün belki siz de..” diye avunuyorlardı. Futbolcu trafiği, senin bıraktığın yıllara göre biraz fazlaca “yoğun”du. Bir 11 kişilik kadro sayamıyorduk doğru dürüst. Gelen giden teknik direktörlerin bile sayısını tutamadık.

- Ama bu yıl, 100’ncü yıl kutlamalarını taçlandırmak gerekiyordu ille de..

- Herkese inat, herşeye inat, “pırıltılı ve yaldızlı” isimlerden olmasa da iyi bir kadro ve istikrarlı bir oyunla herkese parmak ısırttı senin takımın.. Ezeli ve ebedi rakiplerini hem kendi sahalarında, hem de bizim “Mithatpaşa”da yenerek öne geçti. Hep önde götürdü yarışı. Avrupa’da bile, ilk kez “İlkbahar’ı gördü !”..

- Sen bilmezsin tabii.. Senin zamanında futbolcular, hocalar ve kaptanlar vardı.. Pırıl pırıl cinsinden.. Sen yokken, herşeyin olduğu gibi futbolun da modaları türedi.. Futbolda bir “imparator” modası çıktı. Şampiyon olmak için bir “imparator” almak gerekiyordu. Bazılarına göre. Bir de, “Yolunu bulmak.. Adamını bulmak.. İşini ayarlamak..” Gerisi hikayeydi.. “Herkes, sadece kazananı hatırlar..” deniyordu.. Sahte imparatorlara tapınır olmuştu alem.. Futbol oynamak, yani herşeyi sahada yapmak ve sahada bitirmek “demode” sayılıyordu. Senin anlayacağın “Mithatpaşa Stadyumu” dönemleri geride kalmıştı.. Senin varolduğun yıllarda..

- 100’ncü yılında senin Beşiktaşın, ne yapıp etti o ruhu canlandırdı yeniden. Mithatpaşa Stadyumu ruhu’nu.. Oraya gelenler, belki de çok özlediğimiz o Akaretler-Valideçeşme-Dolmabahçe ruhunu harekete geçirdiler ve herkese inat, herşeye inat şampiyon oldular.. Başlarında öyle “imparator mimparator” da yoktu.. Biraz futboldan anlayan bir mütevazı “hoca” vardı.. Yöneticisi, ve taraftarı ile de, koskocaman milyonlarca yürek “ittiriyor”du arkadan, sahadaki topçuları..

- Uzun yıllar sonra ilk kez, “yüzüp yüzüp kuyruğuna getirip, oradan kaçırmak” psikozunu da atmıştı senin takım.. Zaten o yüzden, 25 mayıs günü yaşanan tarihi “final”de 70’nci dakikada, maç daha 0 - 0 giderken ve “herşey olabilecek” iken bile, alışılmamış biçimde “hiç korkmadan” maytapları yakıverdi “seninkiler”...

- Gerisini de (Sergen diye sevimli fırlama bir çocuk var, sen bilmezsin) sahadakiler getirdi.. Alıp götürdüler malı.. Herkese ve herşeye inat !


- Kutlamaları bir görmeliydin babacığım.. Sanki, senin ebedi mekanına bile duyurmacasına inledi yer ve gök... Akaretler’den bizim eve çıkarken kullandığın yolu, sizin oralardan bile görülecek denli süslediler.. Köyiçi’ni, Maçka’yı, her yeri..


- Eskiden de görmüştün belki böyle manzaları.. Hatta, daha ben ortalarda bile yokken.. Ama şimdilerde biraz farklı bu işler.. Şimdilerde rakipler biraz daha mı hazımsız ? Yoksa bana mı öyle geliyor ? Temiz başarıları pek anlamıyorlar mı ? Çekemiyorlar mı ? Bilmem.. Ama boşver.. Seninkiler alıştılar bunlara.. Ağızlarının tadını kimse kaçıramaz. Doya doya kutluyorlar buralarda.. Sesleri geliyor mu bilmiyorum oralara kadar ?

- Ama en güzeli ne, biliyor musun ?

- Başları dik, alınları açık, ve şampiyonlukları tertemiz..

- Lekesiz.. Pırıl pırıl..

- Hani o , senin çok iyi anımsayacağın “Mithatpaşa” yılları, Şeref Stadı yıllarındaki gibi..

- O yüzden rahat uyu.. “Seninkiler” modaya uymadılar.. Eskisi gibiler.. Birlikte kutladığımız 1967’deki gibiler.. Müsterih ol




DoLaNTiN isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı
Alt 11 Mart 2013, 18:58   #6 (permalink)
Fasl-ı Kırmızı

DoLaNTiN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: 05 Mart 2013
Nerden: unrealden
(Mesajlar): 3.058
(Konular): 2015
İlişki Durumu: Evli
Burç:
Renkli Para : 315426
Aldığı Beğeni: 166
Beğendikleri: 22
Ruh Halim: Huzurlu
Takım :
Standart

Efendim
- İyi akşamlar.. Salih beyle mi görüşüyorum?
- Evet, buyrun
- Merhaba, ben Taksim ilkyardım hastanesinden nöbetçi doktor Uygar Yorulmaz, bu saatte sizi rahatsız ediyorum fakat şu an hastanemizde bulunan bir hasta var.. Kendisi baygın, üzerinde kimlik bulamadık yalnızca sizin kartınız vardı. Acaba hastaneye gelebilmeniz mümkün mü? Hastanın durumu pek iyi değil de.
- tabi gelirim..peki nasıl biri
- valla 70 yaşlarında olmalı, giyim kuş**ına bakacak olursak sanırım uzun zamandır evsiz diye tanımlayabileceğimiz birine benziyor.. Anlıyor musunuz.. Yani saçı, sakalı temizliği ve görünümü pek iyi değil.
- anladım hemen geliyorum..

………………………………

Kimine göre Taksim, kimine göre İstiklal Caddesi, bana göre de Beyoğlu denilen yerdeyim.. Vakit gece yarısını geçmiş..kafam atmış, klasik bir Haziran gecesi.. Iki duble yaptım 6-7 Türkü dinleme süresinde.. Yapayalnız iniyorum Beyoğlu’ndan aşağıya doğru.. Mendilci çocuklar, piyangocu amcalar, kestaneciler sağlı sollu dizilmişler sokak kenarlarına.. Biraz vakit geçsin şunları izleyeyim..gençler içince sapıtmışlar yine, kızlı erkekli gruba sataşan kızsız grup, abazalık da değil bu, tamamen kıskançlık, laf atmalar sevgilileri küçük düşürmeler..nerede kaldı delikanlı gençler..gene kimsenin yemedi yumruğunu kaldırmak, uzlaşıldı, devriyeye gerek kalmadan..

Yürümeye devam ediyorum, saat de epey kabardı, eve gitmeli, ışığı üfleyip zıbarmalı derken çakır keyif kafamla, kaldırımın kenarında gözüm ilişti bi şarapçıya.. Oldum olası sevdim ben bu tipleri, takıntısız, alakasız, dünyasız tipler, adam gibi isterler şarap parası var mı diye.. Sömürmezler yani kimseyi, “bi ekmek parası” diyen duygu sömürüleri yok bunlarda.. Bakıyım bir cebe varsa bozuk veriyim bi şarap parası diyerekten yaklaşıyorum yanına.. Durum vahim, saç sakal girmiş birbirine, eğiliyorum..

- hoopp.. Abi.. Kalk üşüycen git bi şarap iç.

İplemiyor, baygın bayık halde suratıma bakıyor..ısrar ediyorum kalk kalk diye.. Dizime tutunup ayaklanmaya çalışırken pardösüsünün önü açılıyor.. üzerinde rengi gitmiş eski beyaz bir atlet görüyorum.. Pardösüyü aralayıp göğsüne doğru bakıyorum, kalp tarafındaki BJK amblemi çarpıyor gözüme..

- vay Beşiktaşlısın demek.. Al şimdi sana bi şarap parası daha..

korsan da olsa tanırım aslında bütün Beşiktaş formalarını ama bunu ilk defa görüyorum o an..

- o sadece Beşiktaş forması değil diyor ilk konuşmasında
- nerden buldun bu formayı?
- benim
- nerden aldın?

Amcam kızdı, sanane der gibi
- Yusuf’tan aldım.. Tanır mısın?
Canı yanıyordu, üzüldüm durumuna, keyfim de yok ama, niye sordum bilmiyorum..
- baba be.. Arkadaş olsana bana, bi meyhaneye gidelim.. Bir büyük yapalım senle, bulursak sıcak bişeyler de yeriz..
bu sefer salak der gibi baktı, haklıydı ne işim vardı ki evsiz biriyle..
- iyi dedi gel gidelim..
Epeyce yürüdük, karanlık sokaklardan geçip girdik izbe bir meyhaneye.. Nerden geldi bu cesaret bilmiyorum, aklıma da gelmiyor mekanına ___ürüp gasp yapma ihtimali.. Aklım formada kalmış, abuk sabuk gittim yine de..

Pek konuşmuyor, birinci büyüğün son dublesine kadar laf etmedik, sonra konuştu;
- sen de iyi içermişsin.
- çocukluktan be baba.
İkinciyi açtık.. Kafa epey doldu..
- kızmazsan sana bişey sorucam
- kafasıyla ileri geri olur verdi
- nerden buldun o farmayı?
Gene sustu.. Bir saat konuşmadık yine
- Evlat.. Sene 1967.. 25 yaşındayım.. Geceden çıktık yola.. Deplasmana.. Bilir misin deplasmanı.. Yollar, o zamanki yollar, git git bitmez.. Sonra yendik Göztepeyi İzmirde Şampiyon olduk.. Atladım sahaya, gencecik yeni yıldız Yusuf tan kaptım formayı.

Elimde bardak kalakaldım, pat diye anlattı, konuşamadım.
- yaaa dedi. Bu forma 28 yaşında..
kekeledim bir an.. Nassıl nasssıl..

Anlattı tüm olanları.. Almışlar maçı.. Tüm kara gözüyle almış formayı.. Sonra ertesi gün geri gelmiş mahalleye, sırtında forma tüm havasıyla koşa koşa gidiyormuş evine.. Oğluna gösterekmiş.. Gitmeden deplasmana, 7 yaşında oğlu kızmış buna, niye götürmüyor beni de İzmire diye.. Oğlum diyordu affedicek ona verince bu formayı.. Eve vardığında her şey bitmiş.. Gece evleri yanmış, karısı ve oğlu dumanlar içinde boğularak can vermişler.
O gün lanet etmiş her şeye, vurmuş kendini sokaklara..

Biraz toparlandıktan sonra..
- peki baba nasıl korundu bu forma yıllarca..
- bu gün ayın kaçı?
- 4 Haziran da 5’i oldu artık
4 Haziran da şampiyon olmuş Beşiktaş, o gece kaybetmiş ailesini.. Ve o günden beri sadece 4 Haziranda sırtına geçirmiş formayı.. Kulübesi varmış Dolapdere taraflarında, bir de yatak, orada saklamış yıllarca, yırtılmış, sökülmüş ama gene de korumuş formanın özünü.

Baba be.. şurdaki tekelle konuşacam, sana günde 3 şarap alacam, her ay gelip önceden vericem parasını.. Olmaz dedi acıyamazsın bana..

Cüzdanıma uzanıp bir resim çıkardım.. Bak dedim benim oğlum, geçen gün benden Dünyanın en değerli Beşiktaş formasını istedi, aldım bir forma, verdim.. Ne bilirdim her forma aynıdır dedim.. Senden baba, bu formayı oğluma miras bırakmanı istiyorum, senden Dünyanın en değerli formasını istiyorum..
- Adı ne oğlunun?
- Kartal.. Kartal Yusuf Aral..
- oğlun için içeriz şarabı be evlat
- Ama bana Beşiktaşlı sözü ver, günde üç şaraptan fazla yok.. Dışardan bulsan da içmeyeceksin.
Mırın kırın etti.. Söz be dedi.. Beşiktaşlı sözü..
- üzerinde ev telefonumun da olduğu kartlardan birini verdim.. Bakmadan koydu cebine.


Aradan 4 ay kadar geçti.. Arada bir buluşup içiyoruz.. Her gün üç şarabını içiyor.. Buluştuğumuzda bile üçten başka içmiyordu..

Bir akş** çıktım.. Koca Beyoğlu’nu dolaştım bulamadım.. Sordum soruşturdum, kulübesini buldum.. Etraf çok kötü kokuyordu, yatağında sızmış.. Kaldırdım.. Yüzüme baktı tersledi beni, defol git diyerek kovdu.. Baba dedim bişey mi oldu.. Defol **** diye ittirdi yine.. 3 şarap aldın diye sahibimiz mi oldun.. şaşırdım kaldım.. Bir müddet oturdum yanında
- forma nerde?
- yok.. Bilmiyorum
- nasıl bilmezsin diyerek yapıştım yakasına
- ehh be diyerek başladı küfürlere.. Napiyim **** dedi.. üşüdüm bir gece yaktım ısındım.
- beynimden vurulmuşa döndüm.. çıldırdım..
- sen dedim adam değilmişsin.. Beşiktaşlı hiç değilmişsin.. Sana da içkine de diyerek çıkarken kapıdan sordu..
- o sözü tutacak mıyım hala
- tutma dedim..iç iç geber.

Kızdım sonra kendime, bir forma için mi yapmıştım bunları.. Hayır sadece bir forma değildi o.. O formada hatıralar vardı acılar vardı..28 yaşında bir çınardı o forma..ve Bir Beşiktaş forması yok olamazdı.

…………………………………………

Gece yarısı üç filan.. İstanbul boşalsa da bu Beyoğlu hiç dinmiyor be.. Kalabalıktan sıyrılıp vardım hastaneye..dile kolay tam 9 yıl oldu, o olmalıydı.
Demlik bir hastane kokusu, pek alışkın değilim bu havalara, sıkıntı verir çoğu kez, acının tazelenmesine. Hemşireye tarif ettim, Doktor Uygar beyin hastasıydı galiba diyerekten..
-Evet dedi, 1 saat önce hastanenin karşısında yatarken bulmuş doktor bey.. Içeri alıp ilgilendi bizzat.. şu odaya aldılar..siz burada bekleyin, ben doktor beye haber veriyim

yok, bekleyemezdim, kızgınlığım geçmişti ve ne de olsa baba dediğim bir adamdı.. Içeri girdim.. Karnı şiş, kir pas içinde yatıyordu bir yatakta.. Yaklaştım yanına.. Elini tutarak baba dedim ben geldim..gözler açıldı birden.. Evlat dedi.

Kalk dedim gidiyoruz, bir iki kadeh atalım..yok dedi..
Belli konuş**ıyor, iyice tüketmiş yılları, yudum yudum seçiyor harfleri konuşmaya zorlarken kendini, dikmiş gözleri havaya yüzüme doğru bakamıyor yine de. Dişlerini sıkarak çekti elini.. örtüye uzandı.. Bir eliyle kaldırmaya çıkarırken örtüyü omzunu geriye doğru çekti. Sımsıkı tuttuğu beyazlığı gösterdi bana.. Al dedi.. Ordaydı, ellerinin arasındaydı forma..
- baba dedim sarıldım boynuna.. Neden ?dedim neden?..
- günnn..deee.. üç. Şaarrap yetm..e…di … be ev..lat

ne demekti bu..günde 3 şarabın yetmemesi.. Tamam ben demiştim ama yine de bulurdu sağdan soldan içerdi yine.. Bu olamazdı ki..

- nasıl?
- söö..zz verr..mişş..tim

Evet söz vermişti, Beşiktaşlılık sözüydü o.. Ve bozulamazdı.. Yalan söylemişti bana, ve sözü geri çektirmişti.. Daha çok içebilirdi.
Artık yıkılmıştı barajlar, gözlerim dayanamadı daha fazla.. Elime uzandı..tüm gücüyle sıkmaya başladı. Gözleri açıktı hala ama belliydi..kalmamıştı direnci..
- Evlat dedi..beeen gidiiii..yorum.. Karı..mın yanı..na.. Oğlu..mun yanı..na.. Siya..hı yaşarken gör..düm.. şim..di beya..za doğ..ru gidi...yorum.. Beyaza…. Be…ya..za ………bey..a…za.




DoLaNTiN isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı
Alt 11 Mart 2013, 18:59   #7 (permalink)
Fasl-ı Kırmızı

DoLaNTiN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: 05 Mart 2013
Nerden: unrealden
(Mesajlar): 3.058
(Konular): 2015
İlişki Durumu: Evli
Burç:
Renkli Para : 315426
Aldığı Beğeni: 166
Beğendikleri: 22
Ruh Halim: Huzurlu
Takım :
Standart

İyi kötü alıştığı bu ortamdan ayrılma düşüncesi keyfini kaçırmıştı. İtiraz etmekse anlamsızdı. Sigarasını yaktı. Karyolasının demirine yaslandı. Rutubet kokan bu yere ilk geldiği günü anımsadı. Geçmiş olsun sesleri bir kez daha kulaklarında yankılandı. Onu buraya sürükleyen neydi? Sadece düşünmüş ve yazmıştı.

Döndü eşyalarına şöyle bir baktı. Aslında alacak pek fazla şeyi yoktu. Bir iki gömlek, bir eşofman, bir kaç kitap. Bir de İsmail’in hediye ettiği siyah beyaz el emeği, göz nuru bileklik.

Bir hüzün kaplamıştı koğuşu. Kasvet yüklüydü saatler. Hüzün kokuyordu veda sözcükleri. Ayrılık vaktiydi. Hayatından akıp giden dört yılı unutma vaktiydi. Sarılıp, kucakladı dostları. Elveda dedi. Ağlayamadı.

Yola çıktılarında sabahın altısıydı. Mis gibi toprak kokuyordu tabiat. Ciğerleri zonkladı. Arabanın camından dışarıyı izledi. Dört yıldır hasret kaldığı dünyasını. Görebiliyordu. Demir parmakların arkasından. Sesler işitiyordu zaman zaman. Mırıltılar, arabalar, atlar, bisikletler. Gezintiye çıkmış insanlar, çocuk kahkahaları. Sarmaş dolaş sevdalılar. Ardı ardına hızla kayboluyorlardı.

Zorunlu, uzun bir yolculuktu bu. Ellerinde kelepçe, bir yemek molası. Sonra bir sigara bitimince sohbet. Ardından yine yalnızlık, kilometreler ve yine bilinen bir yöne doğru yolculuk başladı.

İzmir’e vardıklarında akş** oluyordu. Uzaktan görebiliyordu titreşen ışıkları.Cezaevinin bahçesinden içeri girdiklerinde titredi. Bir kapı açıldı ardına kadar. Bir kapı, bir kapı daha. Son kapıdan geçtiğin de o bildik, tanıdık nemli havayı hissetti ciğerlerinde. Tuhaf diye düşündü. Şehirler ayrı, bölgeler ayrı. Ama kodesler her yerde aynı.

Bildik bir kalabalık vardı. Yine geçmiş olsun diyorlardı. Bir sigara uzandı, çekti aldı. Ardından bir çay tabağını tuttu parmakları. Anlattı. Anlattı. Herkes yanı başında, herkes etrafındaydı. Sonra onu gördü bir köşede yapayalnız. Üzerinde siyah beyaz çubuklu eski bir forma vardı. Aşina. Ona takıldı gözleri. Bakıştılar. Gözleriyle selamlaştılar. O bakışları yüreğinde hissetti. Bir dost, bir arkadaş, bir kardeş kadar sıcaktı. Ama bir tek o laf atmadı. Nedenini anlayamadı.

Ranzası koğuşun sonundaydı. Birkaç parça eşyasını yerleştirdi çabucak. İsmail’in verdiği siyah beyaz bilekliği taktı. Baş ucuna yine Beşiktaş posterini astı. Sağ yanında kartal amblemi, sol yanında İnönü’nün resmi vardı. Bir gece maçında çekilen. Yine sızlamıştı sol yanı. Yine o hasret yüreğini yaktı. Yine herkes uyuyacak, yine ışıklar kapanacak, o her zaman olduğu gibi kilometrelerce öteden Beşiktaş’ı yaşayacaktı.

Düşlerle yaş** arası bir yerler de. Bir dokunuşla uyandı. Usulca gözlerini açtı, baktı. O bakışlar şimdi yanı başındaydı. Sanki yıllardır tanıyor gibiydi. Sanki oldum olası akrabaydı. “Merhaba” dedi usulca. “Hoş geldin ağabey. Adım Metin”

Olduğu yerde doğruldu. “Hoş bulduk Metin, bende Şeref, memnun oldum” Bir yandan onunla konuşurken, bir yandan yüzünü inceliyordu. Yirmi beş yaşlarında, kumral,oldukça zayıf ve çelimsiz bir çehresi vardı. Ama bakışları, görünüşünün aksine, insana yanında olmaktan güven veren, bir dürüstlük, bir onurlu duruşun tevazusunu taşıyordu.

Yüz ifadesine baktı. Dürüsttü. Dosttu. Beşiktaşlıydı. Uzun uzun konuştular. O gece yaşamlarında bir miladın başlangıcıydı sanki. Belki de bir efsanenin geri dönüşü. Sonra kan kardeş oldular.

Sohbetlerinin tamamıydı Beşiktaş. Bazen de el radyosundan dinledikleri maçlar ayrı bir haz katıyordu dostluklarına. Kaçıp giden şampiyonluklara birlikte ağladılar. Aylar günleri, yıllar ayları tüketti. Transferler yapıldı, kadrolar değişti. Onlar uzaktaydı. Ama Beşiktaş onlara bir nefes kadar yakındı. Bir de sık sık “kartal başlı gümüş bir yüzükten” söz ederdi Metin. Hayatta sahip olmayı istediği tek hediyeden.Bir arkadaşında görmüş, bir daha da unutamamıştı.

O artık koğuşun Şeref ağabeyi olmuştu. Eski anılarını anlatırken çıt çıkmazdı koğuşta. Çay ocağının üzerinde kaynayan çaydanlığın hırıltısından başka. Masanın etrafına otururdu herkes. Eller çay bardağının ince belinde. Ağız ile çay tabağı mesafesi gidip gelirdi sadece. Kül tablasında kafa kafaya vermiş sigara izmaritleri giderek çoğalırdı. İçlerinden birinin tespihi fazla ses çıkardığında şöyle bir bakarlar, sustururlardı. Bir tek Metin katılmazdı onlara. Ranzasının bir köşesine yaslanır, bir yandan elindeki siyah beyaz tespihin taneleriyle oynar, bir yandan gözleri duvardaki İnönü stadının resmine dalardı.

Hepsini severdi. Ama Metin’in yeri ayrıydı. Bu kadar dürüst, bu kadar uysal, bu kadar sessiz bir çocuk nasıl olurda hapse girmişti. Bu güne kadar ona hiç sormadı. Çayından aldığı son yudumun ardından usulca kalktı sandalyeden.Yanına sokuldu. Saçlarını karıştırdı. “Sen ne yaptın da buradasın be Metin, bunu sana hiç sormadım bunca zamandır, ama merakta etmedim anlamına gelmez bu” dedi yüksek sesle.

Şimdi koğuştaki herkes onlara bakıyordu. Yıllardır burada olmasına rağmen kimse hakkında bir şey bilmiyordu. Yutkundu önce bir. Boğazını temizledi. Anlatmaya başladı.

“Üniversiteye yeni başlamıştım. İlk yılımdı. Bir Pazar günü. Arkadaşlarla maça gidiyorduk. Maçımız İstanbul da ama deplasmandaydı. Stada yakın bir sokakta, bir grup taraftarın saldırısına uğradık. Kavga çıktı. Biz sadece beş kişiydik, Onlar belki on, belki yirmi. Öldüresiye vuruyorlardı. O karambol de elimdeki Beşiktaş bayrağını çekti aldı birisi. Yırttı, parçaladı yere attı. Tükürdü. Sonra üzerine basıp çiğnedi ve ardından işedi. Bir yandan kahkahayla gülüyor, bir yandan “Ne işiniz var lan sizin maçta, s… gidin buradan” diyorlardı. Gözüm döndü.Yaptığı hakaretlere daha fazla dayanamadım. Hırsla üzerine atladım. Yerden aldığım taşı hızla kafasına vurdum.Yere düştü. Hareketsiz öylece yatıyordu. Kafasının yanından ince bir kan şeridi yere doğru süzülüyordu. Diğerlerinin kaçtığını fark ettim. Yanımda her tarafı kanlar içinde kalmış arkadaşlarım vardı. Onlar da şaşırmış, bir bana, bir yerde yatana bakıyorlardı. Orda öylece kalakaldık. Sonra birbirimize kuvvetle sarıldığımızı hatırlıyorum ve polis arabasının acı sirenini, buradayım işte” Gözleri dolmuştu. Ama ağlamıyordu.

Şeref sustu, kaldı. Ne diyebilirdi ki? Anlattığı olay seneler önce yaşanmıştı. Ama ortalık hala sporun kardeşlik, dostluk, barış olduğunu anlamayanlarla doluydu. Dışarıda hala provokatörlüğe soyunmuş kuş beyinliler dolaşırken, hala futbol uğruna canlara kıyılırken, hala tribünlerde şiddet ve terör estirilirken ne diyebilirdi bu konuda? Geçmiş olsun demekten başka. Ateş düştüğü yeri yakıyor, ölen öldüğünle kalıyor, suçlu en büyük cezayı hapse girmekle değil, gönül verdiği renklerin maçlarına gidememekle, takımını tribünden destekleyememekle çekiyordu.

Bu hikayenin üzerinden iki yıl geçmişti. O günlerde ağır bir gribe yakalandı Metin. Sonra hastalığı zatüreye çevirdi. Günlerce ateşler içinde yattı. Gümüş yüzüğü sayıkladı. Ardından hastaneye kaldırdılar. Bir hafta ondan haber bekledi koğuş halkı. Şeref daha fazla dayanamadı. Tahliyesine üç ay vardı. Ceza evinin müdürüyle görüşüp, resmi makamlardan onay alındıktan sonra refakatçi olarak yanında kaldı.

Bilinci yerinde olmadığı anlarda Beşiktaş’ın marşlarını dinletti ona. Eski tribün hikayelerini anlattı kulağına sabahlara dek. Üzerinde ki siyah beyaz eşofmanı, örttüğü Beşiktaş battaniyesi ve kan kardeşi derdinin dermanı olmuştu. Zor da olsa, iyileşmişti. Hastane odasında söz verdi ona. Şeref sözü. Hapisten çıkınca o çok istediği “kartal başlı gümüş yüzüğü” alacaktı.

Üç ay çabuk geçmişti. Hapisten çıkacağı gün yüreği hüzün doluydu. Sevinemiyordu. Hayatında ilk defa ağladı ve utanmadı. Belki de yılların birikimi olan göz yaşları onunla birlikte tahliye olmuş, özgürlüğüne kavuşmuştu. Yüreğinden bir parçayı, kardeşi kadar sevdiği Metini orada bırakıyordu. Kader sanki siyahla beyazı ayırıyordu. Son bir kez daha sarıldı. “Geleceğim, sana istediğini alıp getireceğim” diyebildi.

Yolculuk boyunca dostlarını düşündü. Hapiste geçen senelerini. Kan kardeşini. Mola verdiklerinde bir sigara yaktı. Çakmağı ceketinin cebine koyarken bir kağıt parçasına değdi eli. Özenle iç içe konularak katlanmış, paralar ve kısa bir not yanın da. “Canım ağabeyciğim. Bu yıllardır biriktirdiğim paranın tamamıdır. Gümüş yüzük için. Kardeşin Metin”

İstanbul’da yeni bir hayata başladı. Ailesiyle, sevdikleriyle geçirdiği günler ve haftalar. Ardından İnönü stadı ve Beşiktaş’ıyla özlem dolu kavuşmanın mutluluğu. Ne olduğunu bile anlayamadan ayaklarının şiddetle sürükleyip götürdüğü deplasmanlar.Sonrasında bir gazeteden gelen teklif üzerine yazmaya başladığı hapishane anılarıyla dolu bir roman.

Farkına bile varmadan su gibi akıp giden koca iki yıl. Ancak son zamanlarda kabuslar görüyordu. Uykularını bölen kötü rüyalar. Karabasanlar. Sabahlara dek süren sinir bozucu sayıklamalar ve gecenin bir vakti yatağından kaldıran o ses. Giderek huzursuz olmaya başlamıştı. Neredeyse uyku bile uyuyamıyordu.

Ailesinin ısrarıyla gittiği psikiyatrisin verdiği ilaçlar bile fayda etmiyordu. Herkes yaşadığı bu durumu cezaevinde kalmasına bağlıyordu.

Yaz bitmiş, sonbaharın sarı yüzü kendini göstermeye başlamıştı. Arka bahçeye dökülen kurumuş yaprakların, rüzgarın etkisiyle hafiften oynaşarak ritmik hışırtılar çıkardığı, yağmurlu bir ikindi vaktiydi.Odasına kapanmış, bitmek üzere olan kitabının son rötuşlarını yapıyordu. Ani bir hisse kapılarak karşısındaki pencereye çevirdi bakışlarını. Sanki birisi durmuş kendisini izliyordu. Kalktı. Pencereyi açtı. Kafasını uzattı, sağa sola baktı. Etrafta çiseleyen yağmur ve kurumuş ağaçların dallarından başka bir şey yoktu.

Artık kabuslar rahat vermiyordu. Giderek artmaya başlamıştı. O sesi duyuyordu sürekli. Onu çağırıyordu. Evet yanılmıyordu. O ses Metine aitti.. İki yıldır aramadığı kan kardeşi Metine.. Ter içinde uyandı.

Kendinden utandı. Söz vermişti ona, sık sık ziyaretine gidecekti. Çok istediği “kartal başlıklı gümüş yüzüğü” götürecekti. Yüzük! Kütüphanesinde ki kitabın arasına koyduğu parayı hatırladı. Yerinden kalktı, kitabı yerinden aldı. İşte oradaydı.

İzmir’e doğru yola çıktığında sabahın ilk ışıklarıydı. Heyecanlıydı. Elinde tuttuğu küçük pakete baktı. Sonra gülümseyerek ceketinin cebine koydu. Kim bilir nasıl sevinecekti onu görünce? Bu yüzüğe bayılacaktı. Özel olarak yaptırmıştı, gümüşçüye. Geniş kocaman bir halkanın ortasında, siyah kare bir zeminin içinde, beyaz mineli bir kartal başı vardı. Tam istediği” gibi diye düşündü.

Terminalde bir taksiye bindi. Vakit geçirmek istemiyordu. Cezaevine geldiğinde kalbi hızla çarpmaya başladı. Bahçenin demir kapısı yanında, nizamiye de bekleyen nöbetçiye bir şeyler söyledi. İçeri telefon edildi. Kimliğini bıraktı, ziyaretçi kartını aldı. Basamaklara vardığında kalbi duracaktı. Müdür bey karşıladı onu kapıda. Sonra odasına geçtiler. Sıcak bir çayın eşliğinde eski günlerden söz ettiler.

Arkadaşlarını sordu. İki yılın ardından kimler gitmiş, kimler gelmiş, kimler tahliye olmuştu. Merak ediyordu. Ancak herkesten ayrıntıyla bahseden müdür, söz Metine gelince konuyu değiştiriyor, bakışlarını ondan kaçırıyordu. Daha fazla dayanamadı.

“Şeref bey, nasıl söyleyeceğimi bilmiyorum. Metin senin ardından ikinci kez zatüreye yakalandı. Ancak bu defa vücudu da, beyni de iyileşmek için hiçbir çaba göstermedi. Hastalığı ilerledi. Sanki ölümü bekledi. Yapılan tedaviye yanıt vermedi. Kısa süre sonrada hastane de öldü”

Dünyası başına yıkılmıştı. Beyni acıyla uyuşmuş, yüreğine bir ateş düşmüştü. Canı acıyordu. Şoktaydı. Çaresizlik umutların yerini almıştı. “Nerede, nereye gömüldü?” diye sordu ağlayarak. “İstanbul’a, vasiyeti üzerine ailesi İstanbul’a götürdü” dedi müdür bey. Küçük bir kağıda bir şeyler karaladı. Artık orada durmanın anlamı yoktu. Vakit kaybetmeden İstanbul’a geri döndü. Yıkılmıştı. Perişan olmuştu. Vefasızlık yapmış, dostluğuna ihanet etmişti. Sahip çıkamamıştı işte kardeşine.

Kabristana geldiğinde ayakta duracak hali yoktu. Bekçiye elindeki kağıdı gösterdi. “Metin dedi, kardeşim, yeri neresi?” Bekçi ona şöyle bir baktıktan sonra “Beyim sen iyi değilsin. Gel biraz dinlen, sonra birlikte varırız yanına” dedi. Hemen görmeliydi. “Hayır hemen, lütfen”

Dar bir toprak yolda yürümeye başladılar. Etrafını göremiyordu gözleri. Bekçi bir şeyler söylüyor ama o zor anlıyordu. Son kelimeler beyninde takıldı kaldı. “ Beyim ne yapıp ettiysem, rahmetlinin toprağını dikleyemedim. Ben düzeltiyorum o çöküyor. Babası da çok uğraştı. Fidan dikiyoruz, çiçek ekiyoruz ama bir türlü tutmuyor”

Mezarın başına geldiğinde bekçinin dediği gibi içeri doğru göçüktü toprak. Üzerine kapandı. Dakikalarca ağladı. “Söz kardeşim, bu kez sözümü tutacağım, seni her gün görmeye geleceğim” diye hıçkırdı. Ceketini çıkardı. Bekçiyle birlikte toprağı doldurdu, yükselti. Birkaç fidan dikti. Çiçek tohumu serpti. Saatlerce yanında kaldı. Bekçiye para verdi. “Ben her gün uğrayacağım, ona iyi bakacaksın, düzeltecek, çiçekleri sulayacaksın baba. Söz ver bana” dedi.

O günden sonra da Metini her gece rüyasında görmeye devam etti. Sürekli ondan bir şey istiyordu. Elini uzatıyor, tutacakken kayboluyordu. Ertesi gün onu ziyaretine gittiğinde mezarın toprağını göçmüş buluyordu. Ne yaparsa yapsın, ne kadar uğraşırsa uğraşsın düzelmiyordu.

Vicdan azabı onu yiyip, bitiriyor kendisinin sebep olduğunu düşünüyordu. Yine sakinleştirici kullanmaya başlamıştı. Her gece “Yalvarırım kardeşim, bana yardımcı ol, bu azaptan beni kurtar” diye sayıklayarak uykuya dalıyordu.

O gece yine rüyasına girmişti. Karşısında duruyor, ona gülümsüyordu. Parmağını işaret ediyordu. Sıçradı. Nefes alamıyordu. Sonra telaşla yataktan fırladı. İzmir’e giderken ceketinin iç cebine koyduğu yüzüğü hatırladı. Anlamıştı.

Sabah kabristana geldiğinde gözlerine inanamadı. Ç** fidanları yeşermiş, mezarın üstünde renkli çiçekler bitmişti. Ama öyle bir tanesi vardı ki içlerinde. Beyaz, bembeyaz bir kardelendi. Kışı beklemeden, vakitsiz açmıştı. Bekçi hayret dolu gözlerle bir mezara bir ona bakarken, usulca dizlerinin üstüne çöktü. Kardelenin dibine küçük bir çukur kazdı. “Kartal başlı gümüş yüzüğün” üzerini toprakla örterken onun kulağına fısıldadı.

Yaşamla ölümü ayıran o ince çizgi, siyahla beyazı ayıramaz ki..

Mine Soyer




DoLaNTiN isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı
Alt 11 Mart 2013, 18:59   #8 (permalink)
Fasl-ı Kırmızı

DoLaNTiN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: 05 Mart 2013
Nerden: unrealden
(Mesajlar): 3.058
(Konular): 2015
İlişki Durumu: Evli
Burç:
Renkli Para : 315426
Aldığı Beğeni: 166
Beğendikleri: 22
Ruh Halim: Huzurlu
Takım :
Standart

-Solunla vur şu topa!
-Solumla vurdum zaten baba.
-Ben kör müyüm? Bir de utanmadan solumla vurdum diyorsun.
-Ama baba sağıma gelmişti.
-Sus! Hala yalan konuşuyor. Ben topu attığım yeri bilmiyorum sanki. Cin olmadan şeytan çarpmaya mı çalışıyorsun sen? Topu soluna doğru atıyorum, sen sağın dışıyla vuruyorsun. Onu da nerden öğrendiysen.
-Ama baba solumla vurunca kötü gidiyor top.
-Vurmasını bilmediğinden. Sana elli kere gösterdim. Hala vuramıyorsun.
-Ama baba ben solak değilim ki!
-Solak değilsen sol ayağında mı yok?
-Vaar.
-Kullan o zaman onu.
-Tamam baba.

Ankara’da o gün maç yoktu. Çünkü maç olsa bu ikili sabah erkenden 19 Mayıs’a koşmuş olurlardı. Maçlar o zamanlar öğleyin oynanırdı. Futbol bugünkü kadar endüstriyelleşmemişti. Yani maç biletleri ucuzdu. İsteyen herkes maça giderdi. Stada girmek genelde zor olmuyordu. Bilet bulmak da. 3 büyüklerden birinin maçı değilse tabi. Onlar geldiği zaman sabah ezanı stadda dinlenirdi. Bilet kuyrukları geceden oluşturulurdu. Beşiktaş Ankara’ya gelmişse bu kuyrukda bu ikili de olurdu. Kalabalık sıklaştığı zaman Yusuf babasının omzuna çıkardı. İçeriye öyle girerlerdi.

Rasim Bey memurdu. Memuriyetine Ankara’da başlamış ve ertesi yıl oğlu dünyaya gelmişti. Gençliğinde top peşinden koşturmuş, hatta alt liglerde oynamıştı Rasim Bey. O’nu seyredenler sağlam bir sağ bek olduğunu anlatırlardı. Ama futboldan ekmek yiyememiş memuriyete devam etmişti. Oğlu dünyaya gelince O’na Beşikataşlı Yusuf’un, Yusuf Tunaoğlu’nun adını vermişti. Kendisi sağ bekti ama oğlu mutlaka ortasaha olacaktı. İki ayağını da kullanacaktı. Beşiktaş’ın zaten her daim bir sol açık sıkıntısı olmuştu.

Yusuf konuşmaya başlamadan Beşiktaş’la, yürümeye başlamadan topla tanışmıştı. Ağzından hikaye kahramanlarının değil Metin-Ali-Feyyaz’ın isimleri dökülüyordu. O yıllar bu 3lünün yıllarıydı. Kaç kere stadda seyretmişti onları. Babası maçtan önce bütün Beşiktaşlı futbolcuları tanıtırdı Yusuf’a. 1-Bako 2-Recep 3-Mutlu 4-Gökhan 5-Ulvi 6-Zeki 7-Feyyaz 8-Rıza 9-Mehmet 10-Ali 11-Metin…İçlerinden en çok Metin’i överdi Rasim Bey. Sadece o değil bütün stad ‘Sarı Fırtına’yı hayranlıkla seyrederdi. Oğlunun da ‘Metin’ olmasını isterdi. O’na hep ‘Sakın sağ bek falan olayım deme. Sağ beke değil, sol açığa adam lazım’ diyordu.

-Ne o Rasim? Sağ bek mi yetiştiriyorsun Beşiktaş’a?

Komşuları Rasim Bey’e sık sık takılırlardı. O’nun oğlu top oynarken yaşadığı heyecanla dalga geçer gibiydiler. Yusuf’un futbolcu olabilme ihtimali yoktu onlara göre.

-Hee sağ bek yetiştiriyorum.
-Aman diyim Rasim. Sizin takıma bir tane takoz yeter.
-3 yıldır takozla kazmayla şampiyon biz oluyoruz ama.
-Bu yıl siz olamayacaksınız ama.
-3 hafta kaldı. Hile hurda yapmazsanız 4lüycez kupaları.
-Ne hilesi be Rasim? Ne zaman gördün Galatasaray’ın şikesini?
-Malatyalılara sormak lazım onu.
…


92-93 sezonunun son haftası. Beşiktaş İstanbul’da Gençlerbirliği’ni 4-1; Galatasaray ise Ankara’da Ankaragücü’nü 8-0 yenmiş averajla şampiyonluğu kazanmıştı. Rasim Bey sinirli ve üzgündü. ‘Rengi bozuklar’ diyordu. Yusuf ilk kez Beşiktaş’ın şampiyon olamadığı bir sezon görmüştü. Ama henüz kazanmayı ya da kaybetmeyi anlayamamıştı.


Tarih: 09 Temmuz 2011
Bir gazetenin spor sayfasının manşeti:

BEŞİKTAŞ SAĞINI KAPATTI!!!
Transferin en çok konuşulan ismi Yusuf, Beşiktaş’a 3 yıllık imza attı. Gençlerbirliği’nde gösterdiği başarılı performansla milli takıma kadar yükselen sağ kanat savunmacısı, 2 numaralı formayı sırtına geçirdi ve ‘Artık hayallerimin takımındayım. Doğduğumda babamın sırtıma geçirdiği bu formada ismimin yazmasından çok mutluyum’ dedi…


Yusuf babasının istediği gibi sol açık olamamıştı. Hatta babasının hiç istememesine rağmen sağ bek olmuştu. Takoz Recep’in 2 numarasını giymişti. Rasim Bey, Yusuf’u Gençlerbirliği’nin altyapısına yazdırdığı gün, kayıt formuna oyuncu mevkii olarak ortasaha yazmıştı. Yusuf o gün bir antreman maçına çıkmış, ilk yarı ortasaha oynamış, 2. Yarı ise sağ beke çekilmişti. Antrenörler maçtan sonra kayıt formunda düzeltme yaptılar. Ortasahayı çizip yerine sağ kanat-defans yazdılar. O günden sonra da minik takım, yıldız takım, genç takım, paf takım derken Gençlerbirliği’nin A takımına kadar yükselmişti. İlk maçına çıkarken hocasının verdiği 2 numarayı tam 13 sene giymişti. 23 yaşına geldiğinde ise milli takımın ve Beşiktaş’ın sağ bekiydi artık.


Tarih:25 Mayıs 2012
Bir gazetenin spor sayfasının manşeti:

KARTAL SON DARBE İÇİN HAZIR!!!
Ligin bitimine 2 maç kala, şampiyonluk yolundaki tek rakibi Galatasaray’ın 1 puan önünde olan Beşiktaş bu akş** İnönü’de rakibini devirirse şampiyonluk turunu atacak…


…Türkiye nefesini tuttu, bu yarışın son düzlüğünü bekliyor. Takımlar top ve kale seçiminin ardından hakemin başlama düdüğünü bekliyor. Tribünlerdeki Beşiktaşlılar şampiyonluk için sabırsızlanıyorlar…

Radyodaki sesin sahibi Ercan Taner’di. Yusuf küçüklüğünde maçları O’nun anlatmasını isterdi hep. O anlatırken maçı gözünün önüne getirebiliyordu. Evlerde, kahvelerde, barlarda, sokaklarda… yani Türkiye’nin her yerinde hayat durmuştu. Her yerinde…



…70. Dakikadan artık yavaş yavaş çıkıyoruz. Golsüz eşitsizlik devam ediyor. İki takım da kontrollü oyununa devam ediyor. Galatasaray mutlak kazanmak zorunda. Bu dakikadan sonra daha açık bir oyun sergileyebilirler…

Yusuf ve sahadaki diğer 21 oyuncu sağlam bir mücadele içindeydiler. Gol pozisyonu yok denecek kadar azdı maçta. Sadece duran toplarda bir iki kez heyecan yaşanmıştı o kadar. Yusuf sağ kanadı tamamen tıkamıştı. Pek fazla ileri çıkmıyordu. Ne organize ataklarda ne de duran toplarda. Hızlı olduğu için geride hep O kalıyordu. Zaten profesyonel kariyerinde sadece 3 golü vardı.

…Maçta normal sürede son 10 dakika. Artık yenecek ya da atılacak 1 gol, bütün sezonun kaderini çizecek. Tribünlerde meşaleleri yakmaya başladı Beşiktaş taraftarı. Şampiyonluk şarkıları söyleniyor İnönü’de…

Yusuf, aynı maçı bundan 8 sene önce de yaş**ıştı. 2002-2003 sezonunun sonunda yine böyle bir senaryo vardı. Gülen taraf Sergen’in golüne sevinenler olmuştu. Ama bu kez maç çok daha sıkı oluyordu. Beşiktaş tamamen kapanmaya başlamış, ilerde tek forvet bırakmıştı. Beraberlik son haftaya bırakacaktı işi ama kaybetmek her şeyi bitirecekti.

…İbrahim Akın. İbrahim kaleye vurduuuu!!! Korner. Savunmaya çarpan top Galatasaray kalesinde tehlike yarattı. Dakika 85. Sağ taraftan köşe vuruşu kullanacak Beşiktaş. 2,4,6 kişiyle geldi Beşiktaş. Köşe vuruşunu İbrahim Akın kullanıyor. İbrahim, penaltı noktasına inen top, savunma vurdu kafayı, gelişine bir vuruuuş!!! Gooooooooollll!!!. Goooool!!! Gol Gol Goool!!! Yusuf attı. Yok böyle bir gol. Şampiyonluğu getiren gol. Topun gelişine, sol ayağının içiyle mükemmel vurdu, o kalabalıktan geçen top, direğin içine vurdu ve ağlara gitti. Harika vurdu harika. Beşiktaş’ın sağ beki soluyla şampiyonluğu getirdi. İnönü yıkılıyor, Dolmabahçe yıkılıyor, İstanbul, tüm Türkiye yıkılıyor.

Soluyla vurmuştu Yusuf. Tam Rasim Bey’in gösterdiği gibi yapmıştı. Top yere değdiği anda basmıştı plaseyi. Hafif sağına doğru esneyerek vurmuştu. Deniz tarafındaki fileleri ilk kez havalandırmıştı hayatında. Golün sevincini yaşamak için kapalı tribüne doğru koşmaya başlamıştı ki yakaladı takım arkadaşları. Bir anda yere yatırıp üstüne atladılar. 10 kişinin altında kalmıştı Yusuf. Ama acı hissetmiyordu. Hissettiği tek şey gururdu. Babasının sözünü yerine getirmişti. Gözündeki yaşların sebebi belki de buydu.

…Dolmabahçe’de nefes almak artık çok zor. Kalp atışları zirvede. Hakemin bitiş düdüğünü bekliyor onbinler. Stadda onbinler, dışarıda milyonlar. 90+3deyiz artık. Hakem her an Beşiktaş’ın şampiyonluğunu ilan edebilir. Herkes omuz omuza. Ve maç bitiyor. 2011-2012 sezonu şampiyonu Beşiktaş. Tebrikler Beşiktaş…

İki kere seviniyordu Yusuf. Hem taraftar olarak hem de futbolcu olarak. Kutlamalar sevinç gözyaşları stada uzunca bir süre devam etti. Futbolcular tek tek alkışlandı. Şampiyonluğa emek veren herkesi taraftar bağrına bastı. Ülkenin dört bir yanında Beşiktaşlılar sokağa aktı. Staddan çıkan futbolcular ise bir gece kulübünde aldılar soluğu. Tüm kanallar canlı yayınla eğlenceyi ekranlara taşıdı.

…
-Şimdi eğlencenin doruğa çıktığı gece kulübünde bulunan arkadaşımız Onur’a bağlanıyoruz. Evet Onur. Gördüğümüz kadarıyla orada müthiş bir coşku var. Bize orada olup bitenleri anlatır mısın?
-Gerçekten de burada coşkudan öte şeyler var. Ligin bitimine 1 hafta kala şampiyonluğunu ilan eden futbolcular, teknik kadro ve yönetim zafer sarhoşu olmuş durumda. Herkes burada ama bir tek eksik var. O da bu gecenin kahramanı Yusuf. Yöneticilere sorduğumuzda Yusuf’un kendilerinden izin aldığını, çok daha önemli bir işinin olduğunu söylediler…

Çok daha önemli bir iş? Evet. Yusuf babasının yanına gidiyordu. Beşiktaş aşığı olan Rasim Bey, oğlunun da formasını giydiği takımının şampiyonluk maçına gelmemişti. Şimdi Yusuf O’na gidiyordu. Arabasında dinlediği radyodan arkadaşlarının eğlencenin doruğunda olduğunu öğrenmişti. Sonra hafif müzik yayını başladı. Sesi biraz daha açtı. Arabada yalnızdı ama yine de ağladığını gizlemeye çalışıyordu. Çünkü ‘Erkek adam ağlamazdı’.

2 saat sonra Ankara sınırına girmişti. Şehir çoktan uyumuştu. Rasim Bey şehrin biraz dışındaydı. Çok komşusu vardı. Hatta şehrin en kalabalık yeri belki de O’nun olduğu yerdi. Yusuf, babasına yaklaştıkça ‘Solumla vurdum. Bu sefer gerçekten solumla vurdum’ diyordu. ‘Ödevimi gerçekten bitirdim baba’ der gibiydi sanki. Hatta bu sefer takdir de almıştı. Belgeyi bir hafta sonra havaya kaldıracaktı.

Arabasını yolun sağına bıraktı. Farları kontrol etti ve arabadan indi. Kumandayla değil anahtarla kilitledi kapıları. Sonra tekrar açtı. Arka kapıyı açıp maçta giydiği formasını aldı. Kapıları bir kez daha kilitledi. O tüm bunları yaparken güvenlik görevlisi de yanına gelmişti. Yusuf’la göz göze geldiler. Elindeki fenerin aydınlığında O’nu kolayca tanıdı. Bir an söyleyecek bir şeyler aradı. ‘Hoşgeldiniz’ dedi. Yusuf belli belirsiz başını salladı. Omzuna eliyle dokundu ve içeri girdi. Babası her zamanki yerindeydi. Hafif aydınlıkta Rasim Bey’i buldu. Akıtacak pek fazla gözyaşı kalmamıştı. Formasını sıktı. Terini hissetti. Yatıyordu babası. Yanına iyice yaklaştı. Söyleyecek pek de fazla bir sözü yoktu. Onca yolu bir kaç kelime için gelmişti. Dudaklarından kendiliğinden döküldü o sözler.

-Solumla vurdum baba. Tıpkı senin gösterdiğin gibi yaptım. Gelişine vurdum hem de. Senin istediğin gibi. Solak değilim hala ama solumu kullanabiliyorum baba. Gerçekten. Şampiyon olduk hem de. Galatasaray’ı İnönü’de yendik. Görsen ne kadar sevindirdik taraftarı. Sen de sevindin değil mi baba? Benimle gurur duydun değil mi baba? Seyretseydin beni sen de alkışlardın. Senin istediğin gibi bir orta saha olamadım ama çok iyi bir sağ bek oldum. Tıpkı senin gibi. Senin gibi ben de 2 numara giydim. Bak sana formamı getirdim baba. Haftaya kupayı da alacağız. Ben senin ismini yazdıracağım formama. İnönü’de sen şeref turu atacaksın.

Söylemek istediği belki başka şeylerde vardı Yusuf’un. Ama sözün bittiği noktaya gelmişti. Rasim Bey’in yanına uzandı. Kulağına fısıldamaya devam etti.

Sabah olduğunun farkına vardığında hemen kalktı. Güvenlik görevlisi radyoyu açmış, sabah haberlerini dinliyordu. Yine Yusuf’tan bahsediyorlardı. Ama Yusuf bunu duyabilecek durumda değildi. Dalmış, bir gül ağacını seyrediyordu. Beyaz açmıştı gül. Beyaz?

-Usta bakar mısın bi?

Güvenliğe seslenmişti.

-Geliyorum Yusuf Bey…Buyurun bir isteğiniz mi var?
-Yok. Bir şey soracaktım ben sana.
-Tabi buyurun.
-Bu gül ağacı kırmızı açmaz mıydı?
-Evet.
-Ama şimdi beyaz açmış.
-Allah Allah. Olacak iş değil!

Yusuf bir süre daha baktı güle. Neden sonra radyoyu fark etti. Güvenlik görevlisine döndü…

-Akş** maçı dinledin mi?
-Evet. Tebrik ederim sizi de. Anladığım kadarıyla çok güzel bir gol attınız. Bizim oğlan da…
-Sesi böyle açık mıydı yine?
-Evet açıktı. Sürekli orada duramıyorum. Dolaşırken sesini duymak için açmıştım.

Yusuf, görevlinin son kelimelerini duymamıştı bile. Babasının mezarının başına tekrar çöktü. ‘Duydun de mi baba sen de? Dinledin sen de maçı. Kapalı siyah derken sen de yeni açıkla birlikte BEYAZ dedin de mi baba?

Mezarlık görevlisi olanları anlamıştı. Gözyaşlarını tutamadı. Sessizce uzaklaştı oradan. Baba-oğul sarmaş dolaştı yine. Tıpkı bir golü kutlar gibiydiler. Kulübesine girdi. Uzaktan onları seyretmeye devam etti. Yusuf bir şeyler söylüyordu halen ama duyamıyordu. Derken Yusuf bağırmaya başladı.

-SİYAAAAAAAAAHHHH!!!




DoLaNTiN isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı
Reklam Alanı
Alt 11 Mart 2013, 18:59   #9 (permalink)
Fasl-ı Kırmızı

DoLaNTiN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: 05 Mart 2013
Nerden: unrealden
(Mesajlar): 3.058
(Konular): 2015
İlişki Durumu: Evli
Burç:
Renkli Para : 315426
Aldığı Beğeni: 166
Beğendikleri: 22
Ruh Halim: Huzurlu
Takım :
Standart

Benden seni anlatmamı isteselerdi;

Önce bir yürek çizerdim kocaman. Sonra içine bir dünyayı sığdırabilirdim. O sınırsız sevgi deryasında taşar, sular seller olurdun. Irmaklar olurdun, pınarında çağlayan. Yatağına sığmaz, taşar taşardın. Yüreğindeki vefa seviyesinden.

Benden seni yazmamı isteselerdi;

Sabahlara kadar yazardım. Ama ne kelimeler yeterli kalırdı. Ne noktalı virgüller. Çünkü anne sevgisi kadar kutsal olan bu sevdan. Karşılıksız, çıkarsız. Kayıtsız şartsız. Öylesine saf, öylesine duru, öylesine berrak ki. Her türlü cefaya göğüs verirdin. Annenin ak sütü kadar helalinden.

Benden seni çizmemi isteselerdi;

Beyazın üzerine siyahı çizerdim. Bilirdim en karanlık günlerinde dahi bu yola her pahasına baş koyduğunu. Bilirdim kabusların ardında korkusuz, tek yürek olduğunu. Asla pes etmezdin bilirdim. Tıka basa yola çıkarken gemi, Beşiktaş iskelesinden.

Benden sana beste yapmamı isteselerdi;

Önce seni dinlerdim Kapalıdan, açıktan. Alayına giderken kürdili hicazkar makamından. En güzel güfteleri yazan da, en anlamlı besteleri söyleyen de sen. Bir elin parmakları kadardı oysa sayınız.Rakip stadları Kartal gol gol diye inletirken.

Benden seni kıyaslamamı isteselerdi;

Aramazdım. Bir eşini daha bulamazdım milyonların içinden. Her türlü güzelliğin yanında, her türlü çirkinliğin karşısında sen. Nasılda pırıldardı gözlerin. Ağaçlı yoldan mabedinin kollarına koşarken. Beşiktaşlı olmasam. Anlayamazdım.Bir dost, bir arkadaş, bir anne kadar sevecen alnından öperken. Beşiktaşlı olmasam. Böylesine içten ağlayamazdım.

Ölesiye sevmek nedir deseler bana;

Önce seni söylerdim. Tribündeki yerini koşulsuz dolduran. Yağmuru, çamuru, yazı, kışı senin yüreğinde tadardım. Dört mevsim sevdiğinin yanında o’dur. Sahadaki Beşiktaş’a gönül bağını haykırırdım sonra. İşte derdim onun bakış açısı budur.

Beşiktaşlı olunmaz.

Beşiktaşlı doğulur.




DoLaNTiN isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı
Alt 11 Mart 2013, 18:59   #10 (permalink)
Fasl-ı Kırmızı

DoLaNTiN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: 05 Mart 2013
Nerden: unrealden
(Mesajlar): 3.058
(Konular): 2015
İlişki Durumu: Evli
Burç:
Renkli Para : 315426
Aldığı Beğeni: 166
Beğendikleri: 22
Ruh Halim: Huzurlu
Takım :
Standart

"Pascal ile bara gidiyoruz"

Turkcell Süper Ligi baslamisken, ortada birçok yazilacak konu varken nereden çikti bu Pascal Nouma yazisi demeyin lütfen. Ingiltere'den Emre Aytekin'in gönderdigi aniyi okurken Türk Futbolu'nun gelmis geçmis en farkli kisiligini, Inönü'nün çimlerini midesine götüren, taraftarlari discoya götüren Pascal Nouma'yi hem daha çok sevecek hem de kendinizi ayni barin bistrosunda hissedeceksiniz.
Öncelikle kendimi tanitayim biraz. Ben 5 yildan beri Londra’da yasiyorum. Grafik tasarimcisiyim, Izmirliyim ve tam bir futbol tutkunuyum. Zamaninda Galatasaray ve Fenerbahce için forma, esorfman, taraftar aksesuarlari tasarimlari filan yaptim. Birçok kez spor spikerligi icin basvurmadigim TV kanali kalmadi. Simdi ise Londra’da iyi kötü yasiyorum.
Gelelim benim anima...
Londra’da bes yildizli bir otelde 2 yil kadar barmenlik yaptim. Otelin ismi Selsdon Park Hotel. Burasi Londra’nin güney semtinin en eski ve en ünlü oteli. Ayrica Crystal Palace futbol takiminin da yabanci futbolculari barindirdigi yer. Crystal Palace ile maç yapan bütün takimlar bu otele geliyorlar. Ben de bu sayede Crystal Palace ile mac yapan birçok takimin futbolculariyla sohbet etme ve de imzali formalarini alma firsatim oldu. Içlerinden en önemlileri Guus Hiddink, Graeme Souness, Brad Friedel, Alan Shearer gibi.
Ama, hatirladikça tüylerimi diken diken tanisma olayini ise geçen sene Agustos ayinda yasadim.
O zaman herkes otelde kalan siyahi futbolcuyu konusuyor. Neymis Crystal Palace denemek için getirmis, oteldeki bütün güzel kizlara asiliyormus. Ben bu söylenenleri pek dikkate almamistim, çünkü pek sevdigim takim degildir Crystal Palace.
Bir gün barda servis yapiyorum, garip kiyafetli bir adam bara geldi. Kafasinda kirmizi bir sapka, kirmizi bir kemer ve de kirmizi Reebok marka ayakkabi giymis siyahi bir eleman. Dedim ki kendi kendime kesin bu eleman o bahsettikleri futbolcu. Benden içki istedi kötü bir Ingilizce ile. O sirada ben içkiyi doldururken yakamdaki ismime dikkatle bakiyordu. Bende biraz rahatsiz oldum ve de kafami kaldirdim ters bir sekilde. Bir de ne göreyim tanidik bir yüz. Sonra birden gülümseyerek ve kollarini açarak bana aynen söyle dedi:
“Emre, kardesim..."
Ben sok oldum, adam beni barin öteki tarafindan kucakladi resmen. Karsimdaki kisi Pascal Nouma idi. Biranin parasini ödemek istedi, ben kesinlikle olmaz dedim. Sonra basladik muhabbete. Ama, o ne guzel Turkçe öyle, söyledigi her seyi kelimesi kelimesine anladim. Bir de bir güzel küfürler ediyor, yerlere yatarsaniz gülmekten. O an fazla durmadi orada, yarin gene gelcem dedi, sakin gazetecileri çagirma diye de espri yapti.

Ertesi gün, ben gene barda calisiyorum. Barin kapisinin önünde bagiran bir ses duydum, Emre buraya yumruk havaya diye. Ben resmen sok olmustum, koskocaman bir otelde Türkce tezahürat yapan birini ilk kez duydum, hem de benim ismimi söyleyerek. O an attigim havayi düsünemezsiniz. Neyse, bara oturdu, ona güzel bir yemek siparisi verdim, bes kurus para almadi. Bana birçok sey anlatti. Fenerbahce maçinda yaptigi hareketin sebebini anlatti, taninmis mankenlerle olan iliskilerini, Türkiye’de ünlü ne kadar futbolcu, manken, is adami varsa onlarin bütün bilinmeyen taraflarini anlatti. Anlattiklari hiç de abarti gelmedi. Hepsi de inandirici seylerdi. Ama en çok anlattigi sey, bir türlü unutamadigi Beşiktaş taraftari, en yakin arkadasi Ahmet Dursun, sürekli gittigi kelle paça çorbacisi ve de Çagla Sikel...

Ama maalesef Crystal Palace takimi onu begenmedi ve ertesi gün ülkesine gitmek için otelden ayrildi. Otelden ayrilmadan once, beni resepsiyondan aradilar, burada seni birisi görmek istiyor diye. Kostüm, gittim baktim, Pascal Nouma karsimda gene bagiriyordu. Size yemin ediyorum soyle diyordu: Fransa’da dogdu, Beşiktaşlı oldu, helal olsun sana PASCAL NOUMA PASCAL NOUMA...

Sonra bir Türk gibi sarildik, öpüstük ve vedalastik...

Gerçekten de anlatildigi gibi deli bir adamdi, ama tam bir Türk gibiydi... Konusmasi, her bes dakikada bir bana kardesim demesi, bilinen küfürleri ve argo laflari sürekli söylemesi beni gerçekten cok sasirtmisti...

(Bu makale yazarin superspor.com'a özel olarak yazmis oldugu bir yazidir. Kesinlikle herhangi bir basin-yayin organindan alinti degildir.)




DoLaNTiN isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı
Yeni Konu Aç Cevap Yaz

Etiketler
, ♥bizimkisi, aå�k, ♥, ♥bizimkisi, aşk, bir, hikayesi


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık


Forum Renkli Sosyal Medya
Forumrenkli Facebook Forumrenkli Twitter Forumrenkli RSS
Forum Renkli Desteklediklerimiz

Forum Renkli Yasal Uyarı!

Forum Renkli Türkiye'nin en renkli eğlence ve bilgi paylaşım platformudur. Hukuka, yasalara, telif ve kişilik haklarına bağlıdır. "5651 sayılı yasada" belirtilen "Yer Sağlayıcı" olarak hizmet sunmaktadır. İlgili yasaya göre site yönetiminin tüm içerikleri kontrol etme yükümlülüğü yoktur. Bu sebep ile sitemiz, uyarıları dikkate alarak yasa dışı paylaşımlar hakkında gerekli işlemleri yapmaktadır. Oluşabilecek yasal sorumluluklar "Üyelerimize" aittir.

Forum Renkli; Arkadaşlık, Dostluk, Eğlence, Paylaşım, Msn Nickleri, Msn Sözleri, Msn Avatarları, Ödüllü Yarışmalar, Msn Sözleri, Şiirler, Şarkılar, Moda, Sağlık, Tv, Dizi, Film, Komik, Komik Resimler, Komik Videolar, Haberler, Spor Haberleri ve Güncel Bilgi Paylaşımı gibi konuların kullanıcıları tarafından önceden onay almadan anında yayınlayabildikleri bir forumdur.

Copyright© 2011 - 2013, ForumRenkli.com® Tüm Hakları Saklıdır.


Forum Renkli Alexa Forum Renkli Sitemap



vBulletin® Version 3.8.7 ile güçlendirilmiştir.
Copyright ©2000 - 2017, Jelsoft Enterprises Ltd
Inactive Reminders By Realdizayn

Search Engine Optimization by vBSEO 3.6.1 ©2011, Crawlability, Inc.

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222 223 224 225 226 227 228 229 230 231 232 233 234 235 236 237 238 239 240 241 242 243 244 245 246 247 248 249 250 251 252 253 254 255 256 257 258 259 260 261 262 263 264 265 266 267 268 269 270 271 272 273 274 275 276 277 278 279 280 281 282 283 284 285 286 287 288 289 290 291 292 293 294 295 296 297 298 299 300 301 302 303 304 305 306 307 308 309 310 311 312 313 314 315 316 317 318 319 320 321 322 323 324 325 326 327 328 329 330 331 332 333 334 335 336 337 338 339 340 341 342 343 344 345 346 347 348 349 350 351 352 353 354 355 356 357 358 359 360 361 362 363 364 365 366 367 368 369 370 371 372 373 374 375 376 377 378 379 380 381 382 383 384 385 386 387 388 389 390 391 392 393 394 395 396 397 398 399 400 401 402 403 404 405 406 407 408 409 410 411 412 413 414 415 416 417 418 419 420 421 422 423 424 425 426 427 428 429 430 431 432 433 434 435 436 437 438 439 440 441 442 443 444 445 446 447 448 449 450 451 452 453 454 455 456 457 458 459 460 461 462 463 464 465 466 467 468 469 470 471 472 473 474 475 476 477 478 479 480 481 482 483 484 485 486 487 488 489 490 491 492 493 494 495 496 497 498 499 500 501 502 503 504 505 506 507 508 509 510 511 512 513 514 515 516 517 518 519 520 521 522 523 524 525 526 527 528 529 530 531 532 533 534 535 536 537 538 539 540 541 542 543 544 545 546 547 548 549 550 551 552 553 554 555 556 557