Forum Renkli - Türkiye`nin En Renkli Eğlence ve Bilgi Paylaşım Platformu  



"Taklitler, Asıllarını yaşatırmış."
Go Back   Forum Renkli - Türkiye`nin En Renkli Eğlence ve Bilgi Paylaşım Platformu > Dini Bölüm > Dini Bilgiler
Ücretsiz Kayıt ol veya Üye Girişi yapın.
Dini Bilgiler Dinimiz hakkındaki tüm bilgilere buradan ulabilirsiniz.

Forum Renkli - Türkiye'nin En Renkli Eğlence ve Paylaşım Platformuna Hoşgeldiniz.
Forum Renkli'ye Hoşgeldiniz. Forumumuza ücretsiz KAYIT olarak, forumumuzda bilgi alışverişi yapabilir ve aramıza katılıp samimi dostluklar kurabilirsiniz.

Forumumuzda bizimle birlikte paylaşıma katılmak için buradan üye olabilirsiniz.



veya Facebook üyeliğiniz ile sitemize kayıt olabilirsiniz.
Etiketli Üyeler Listesi

Yeni Konu Aç Cevap Yaz
 
LinkBack Seçenekler Stil
Alt 09 Kasım 2013, 14:09   #1 (permalink)
Üye

CloundSand - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: 30 Ekim 2012
Yaş: 21
(Mesajlar): 502
(Konular): 338
İlişki Durumu: Yok
Burç:
Renkli Para : 51030
Aldığı Beğeni: 63
Beğendikleri: 57
Ruh Halim: Seytan
Takım :
ÖdülleriÜye Ödülleri: 1
Oscar Ödülü 
CloundSand - MSN üzeri Mesaj gönder CloundSand - YAHOO üzeri Mesaj gönder CloundSand isimli Üyeye Skype üzeri Mesaj gönder
Standart Hadis Tarihi ( 09.11.2013 )

<------- Konuyu okuyan arkadaşlar sizden ricam konu tamamlanana kadar mesaj yazmayınız. ------->

<------- Konu çok uzundur konular mesajlar halinde yazılacaktır. ------->



ÖNSÖZ


Hadis ilmi, üçüncü Hicrî asnn sonunda bütün konulan ile teşekkül et­miştir. Her ne kadar, bu konuları içine alan kitapların telifi bir müddet daha gecikmiş olsa bile, usûl ve kaidelerin, tabir ve tariflerin birinci asnn sonundan itibaren hadîs imamları arasında kullanılması, ikinci asırda ise, hiç bir kayda tâbi olunmaksızın münakaşa edilmesi, bu ilmin bir hayli erken bir devirde teşekkül ettiğini gösterir. Zaten en mükemmel hadîs mecmualarının bu eserde "altın çağ*1 olarak tavsif ettiğimiz üçüncü asırda tasnif edilmesi de, bunun bir başka delilini teşkil eder; zira bir ilmin usûl ve kaideleri belirlenmeden o usûl ve kaidelere uygun mükemmel eserler tasnif edilmesi mümkin değildir.
tşte biz, hadîs ilminin, üçüncü asnn sonunda teşekkülünü tamamladı-ğını gözönnndc bulundurarak, eserimizi, bu ilk üç asırdaki hadîs tarihine tahsis ettik. Bununla beraber, hadîs tarihi, bu ilk üç asırla elbette tamam olmuş değildir. Zira bunu takip eden asırlarda daha binlerce eser, telif ve tasnif edil­miştir. Bunlan teker teker ele almak ve hadîs tarihi içinde bibliyografik bir araştırmanın neticesi olarak konu ile ilgilenenlerin istifadesine sunmak bir iki cildlik eserle gerçekleştirilebilecek bir iş değildir.
Şimdilik biz bu eserimizi, hadîs tarihinde bir deneme olarak kabul ediyor ve niyet ettiğimi* daha geniş bir araştırmayı, Allah'ın lütuf ve ina-yetiyle gerçekleştirebileceğimi* ileri bir tarihe bırakıyoruz.






Bir seçenek değil, mecburiyetsin.
CloundSand isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı
Alt 09 Kasım 2013, 14:11   #2 (permalink)
Üye

CloundSand - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: 30 Ekim 2012
Yaş: 21
(Mesajlar): 502
(Konular): 338
İlişki Durumu: Yok
Burç:
Renkli Para : 51030
Aldığı Beğeni: 63
Beğendikleri: 57
Ruh Halim: Seytan
Takım :
ÖdülleriÜye Ödülleri: 1
Oscar Ödülü 
CloundSand - MSN üzeri Mesaj gönder CloundSand - YAHOO üzeri Mesaj gönder CloundSand isimli Üyeye Skype üzeri Mesaj gönder
Standart

I. BÖLÜM


A. HADİSİN MENŞEİ ÖNEMİ VE TEKÂMÜLÜ


1. Hadîsin lügat ve ıstılah manâsı


Gerek lügat ve gerekse ıstılah yönünden hadîs kelimesinin arzettiği ma­nâlar arasında bir hayli farklılıklar mevcuttur. Lügat yönünden kadim (eski) in zıddı cedtd (yeni) manâsına gelen hadîs, aynı zamanda haber manâsına da gelir ve bu kelimeden müştak bazı fiiller, haber vermek, tebliğ ve nakletmek gibi manâlarda kullanılır. "Bu söze inanmayanların ardından üzülerek nere­deyse kendini mahvedeceksin" mealindeki Kur'ân âyetinde gördüğümüz "hadîs" kelimesi, söz veya haber manâsında kullanılmış ve bununla Kur'ânı Kerîm kaydedilmiştir. Bir başka âyette ise, bu kelimenin müştakki olan bir fiil, "haber ver", "tebliğ et" manâsında kullanılmıştır: "Rabbraın nimetlerini de tahdîs et (haber ver)'.
Daha sonralan, kelimenin istimalinde bası inkişaflar görülmüş, umumî manâsında her hangi bir değişiklik olmamakla beraber, dinî çevrelerde ban haber nevilerine ıtlak olunan hususî bir manâ kazanmıştır. İbn Mes'üd'tan nakledilen bir haberde bu manâ açıkça görülür: "Muhakkak kî sözün en gü­zeli Allah'ın Kitabıdır.
Istılah yönünden hadîsi umumiyet itibariyle Hazreti Peygamberin »öz­lerine ıtlak olunmakla beraber, İslâm uleması arasında yine aynı manâda kul­lanılan kelimenin medlulünü tarif bahis konusu olduğu zaman, bası farklı görüşler ortaya çıkmıştır. Buna göre, ban usûl ulemasının tarifinde hadis»
Hazreti Peygamberin söz, fiil ve takrirlerine ıtlak olunmuştur; bu bakımdan kelime, aynı manâda kullanılan suntın müradifidir. Bazı hadîs uleması ise, hadis lafzım, yalnız Hazreti Peygamberin sözlerine değil, sahabe ve tâbi-ûııdaıı nakledilen mevfcüf ve makfü* haberlere de ıtlak etmişlerdir; buna göre kelimenin ifade ettiği manâ, haber kelimesiyle kasdolunau manânın müra­difidir. Bu manâ içerisinde Hazreti Peygamberin, peygamberlikten önceki sözleri de mündemiçtir. Bazıları da, hadisi yalnız Hazreti Peygamberin söz­lerine tahsis etmişler, başkalarından gelen sözlere de haber demişlerdir. Bu takdirde hadisle haber arasında belirli bir farkın mevcudiyeti kolayca anla-Şihr. Nitekim Hazreti Peygamberin hadîslcriyle meşgul olanlara muhaddis denildiği halde, başkalarından gelen tarih, kısas ve benzeri nakillerle uğra­şanlara da ahbâri denilmiştir.
Diğer bazıları ise, haberle hadîs arasında umûm husus mutlak bulundu­ğunu söyliyerek, her bir hadîsin haber olduğunu, fakat her çeşit habere ha­dîs demlemeyeceğini beyan etmişlerdir. Bu görüşe göre, haber daha umumî bir manâ taşımakta ve Hazreti Peygamberin sözleriyle birlikte sahabe ve tâbi'ûndan yahutta başkalarından nakledilen sözler de bu manânın şümu­lüne girmektedir.
Hadîsin tarifiyle ilgili bu görüşler ne kadar değişik bir mahiyet arzederse etsinler, şurası muhakkaktır ki, hadis denildiği zaman, daima hazreti Peygam­berden nakledilen bir söz, yahut bir fiil, yahutta bir takrir akis gelmiştir. Bu bakımdan hadisin, söz, fiil ve takrirden ibaret olan sünnetin müradifi olması keyfiyeti, bu konuda kuvvet kazanan başlıca manâ olarak tezahür etmiştir. Şurasını da hatırdan uzak tutmamak gerekir ki, hadîsin, sünnetin müradifi olarak kazanmış olduğu bu manânın tarihi, Hazreti Peygamberin hayatta bulunduğu devreye kadar iner. Meselâ meşhur saİıabî Ebü Hurayra taraûn-dan sorulan bir soruya Hazreti Peygamberin vermiş olduğu cevapta geçen hadis kelimesi, bunun en açık delilini teşkil eder. Ebü Hurayra bu sualinde şöyle demiştir: "Kıyamet günü senin şefaatine nail olacak en mee'ûd kimse kimdir, yâ Rasûla'llah?". Hazreti Peygamber, Ebü Hurayra *nın bu suâline şu cevabı vermiştir: "Senin hadîse karşı olan iştiyakım bildiğim için, bu hadîs hakkında hiç kimsenin bana senden evvel sual sornııyacağım tahmin ediyor­dum. Kıyamet günü benim şefaatime ıtâil olacak en mes'ûd kimse Lâ İlahe İllallah diyen kimsedir".
Hadîs tarihiııde, hadîse karşı büyük tutkusuyle şöhret kazanan Ebü Hurayra'ııın bu tutkusu bizzat Hazreti Peygamber taraündan teyid edilirken, hadis lafzının her hangi bir izahtan uzak olarak zikredilmesi, onun, Hasre­ti Peygambere hâs manâyı daha islâm'ın ilk günlerinde kazanmış olduğunun en açık delilidir.
Keza bazı sahabenin Hazreti Peygambere başvurarak hadîs yazmak için izin istemeleri, yahut işittikleri hadîsleri hıfzedemediklerini söyliyerek ha­fızalarından şikâyet eden bazı sahabeye, Hazreti Peygamberin hadîs yaz­maları tavsiyesinde bulunması ile ilgili haberlerde, hadîs lafzının delâlet ettiği manâ, biraz önce işaret ettiğimiz manânın aynıdır; yani hadîs» Hazreti Peygamberden söz, fiil ve takrir olarak rivayet edilen sünnetin hiç bir tered­düde mahal bırakmayacak kadar kusursuz, tam bir karşılığıdır. Bu bakımdan bizim, hadisin İslâm Dinindeki yeri, sahabe arasındaki rivayeti, yahut tedvini gibi başlıklar altında hadîsi ve hadisle ilgili meseleleri incelerken, kelimeyi, rivayet edilmiş sünnet manâsında kullandığımızı belirtmemizde, konunun daha iyi anlaşılması yönünden büyük bir fayda bulunduğuna şüphe yoktur.






Bir seçenek değil, mecburiyetsin.
CloundSand isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı
Reklam Alanı
Alt 09 Kasım 2013, 14:13   #3 (permalink)
Üye

CloundSand - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: 30 Ekim 2012
Yaş: 21
(Mesajlar): 502
(Konular): 338
İlişki Durumu: Yok
Burç:
Renkli Para : 51030
Aldığı Beğeni: 63
Beğendikleri: 57
Ruh Halim: Seytan
Takım :
ÖdülleriÜye Ödülleri: 1
Oscar Ödülü 
CloundSand - MSN üzeri Mesaj gönder CloundSand - YAHOO üzeri Mesaj gönder CloundSand isimli Üyeye Skype üzeri Mesaj gönder
Standart

2. Hadisin değeri


Hadîsin sünnete müradif bir manâya sahip olarak sahabe devrinde ve müteakip nesiller arasında rivayet edildiği kabul edilirse, İslâm Dininde onun kazandığı ehemmiyet derecesini ve Dinin tekemmülünde oynadığı rolü tayin ve tesbit etmek çok daha kolaylaşmış olacaktır. Çünkü İslâm teşriinde sün­netin, Kitap (Kur'ân) dan Bonra ilk kaynağı teşkil ettiği, bu konuya eğilmiş olanlarca bilinen hususlardandır. Bu bakımdan, onun fıkıh uleması yönünden islâm teşrüudeki değeri, bîr bakıma, hadisin aynı sahada sahip olduğu değer manasındadır. Bu değer, Hazreti Peygamberin rîsalet göreviyle birlikte or­taya çıkmış ve yine bu görevin değeri nisbetinde yükseklik kasanmıs.tır. Hadişin kazandığı bu yüksek değeri tesbit edebilmek için, Hazret İ Peygamberin risalet görevini ve bu görevin ehemmiyet derecesini daima gösönünde bulun­durmak lâzımdır.
Hasreti Peygamberin görevi, genel manâda ve İslâm'ın koyduğu pren­sipler çerçevesi içinde, insanları tek Allah inancına davetten ibarettir. Bir bakıma bu görev, kendisinden önce gelmiş geçmiş peygamberlerin görevlerin­den farklı değildir. Bununla beraber görevin yürütülüşü yönünden diğerler-rinden ayrılan pek çok noktaları bulunduğuna da şüphe yoktur. Bu ayrılığın mühim bir kısmı, ona inzal olunan Kur'ân cihetinden gelir. Filhakika Allah Ta'âlâ, Hazreti Peygamberi, Kur'âm Kerîmi tebliğ etmekle görevlendirmiş ve bu hususta ona şu emri vermiştir:
"Ey Peygamber, Rabbından sana indirileni tebliğ et; eğer (bunu) yap­mazsan O'nun peygamberliğim yapmamış olursun". Bu açık emirden an­laşıldığına göre, Hazreti Peygambere tevdi olunan tebliğ görevinin taalluku, kendisine inzal olunan Kur'âm Kerimin insanlara duyurulması veya öğretil­mesi ve dolayısıyle onların, Kur'ânm emir ve nehiylerine uymalarının sağ­lanmasıdır. Çünkü Kur'ân dinin esasıdır ve dinin hayatiyyeti, ancak, onun getirdiği emir ve nehiylere ittiba etmek suretiyle gerçekleşir.
Hasreti Peygamber Rabbından aldığı emre uyarak, Kur'âm Kerîmden kendİBİne inzal olunan âyetleri müslümanlara tebliğ etmiş ve bu suretle pey­gamberlik görevini yerine getirmiştir. Ancak, bu görevin mücerred tebliğ görevine münhasır kalması halinde, müslümanlarm büyük müşkülede karşı­laşmış olacaklarını hatırdan uzak tutmamak gerekir. Çünkü Hazreti Peygam­ber tarafından tebliğ olunan ve tatbiki istenen bazt âyetler, mücmel gayri mufassal, yahut mutlak gayri mukayyed olarak nazil olmuştur. Meselâ namaz kılınmasını emreden âyetler mücmel olarak gelmiş, fakat rik'atlannın adedi, şekli ve vakitleri Kur'ânda beyan edilmemiştir. Kesa zekât verilmesini em­reden âyetler mutlak olarak gelmiş, zekâtı gerektiren maun asgari haddi tak-yid ve tahdid, miktarı ve şartları beyan edilmemiştir. Kur'âm Kerimde bunun gibi, şekli, şariı ve erkânı beyan edilmedikçe tatbiki mümkün olmayan daha bir çok hükümler vardır ve bunların beyanı için yine Hasreti Peygambere başvurmaktan başka çare yoktur. Nitekim Allah Ta'âlâ da bu yönden Hazreti Peygambere ikinci bir görev vermiş ve şöyle demiştir:
"İnsanlara, kendilerine indirileni beyan edesin diye sana Zikr (Kur'ân)i indirdik. Ola ki onlar da düşünürler". Görülüyor ki, Hazreti Peygamber bir
taraftan kendisine indirilenle!i insanlara tebliğ etmekle, diğer taraftan da tebliğ etlikleri arasında muslümanlar için anlaşılması ve tatbik edilmesi güç olanları açıklamakla görevlendirilmiştir. Onun bu görevi, şu âyette daha açık bir şekilde görülür:
"Allah, mü'minlere âyetlerini okuyan, onları tezkiye eden, onlara Kitap ve Hikmeti öğreten kendi aralarından bir Peygamber göndermekle lütufta bulunmuştur; halbuki onlar Önceden apaçık sapıklıkta idiler".
Bir çok İslam uleması, zikrettiğimiz hu âyette geçen Hikmet kelimesinin buradaki manâsı üzerinde durmuşlar ve Allah'ın isminden sonra Peygam­berin zikred ilişine ve Allah'a îmandan sonra Peygambere îmanın şart koşulusuna kıyasla, Kur'ândan sonra Hikmetin zîkredilişini gözonünde tutarak bunun Sünnetten başka bir şey olmadığı görüşü üzerinde ittifak etmişlerdir. Eş-Şâfi'I bu hususta şöyle demiştir: Kur'ân ilmine vîkıf kimselerden işittiğime göre, Hikmet, Hazreti Peygamberin Sünnetidir; çünkü, önce Kur'ân zikredil­miş, onu Hikmet takip etmiştir, Allah, insanlara Kitap ve Hikmeti öğretmek suretiyle onlara yaptığı büyük lütûftan bahseder. Bu balamdan Hikmetin Sünnetten başka bir şey olduğunu söylemek mümkin değildir. Zira Hikmet, Kitapla birlikte zikredilmiştir. Aynı Zamanda Allah, Peygaberine itaati ve emirlerine ittibaı farz kılmıştır. Peygamberine îmanı, kendisine îman ile bir­likte farz kılınan şeyin de Peygamberin Sünnetinden başka bir şey olmadığı anlaşılır.
Gerek yukarıda zikrettiğimiz Kur'ân âyetinden ve gerekse eş-ŞâficInin bu âyetle ilgili açıklamasından anlaşılıyorki, Hazreti Peygambere Kitapla birlikte Sunnetlt ifade edebileceğimiz bir de Hikmet verilmiş ve muslümanlar, ht-'r ikisine de ittiba ile emrolunmuşlardır. Çünkü Allah'a ittiba, bir bakıma O'nun Kitabınaittibadır;Peygamberineittibada,ona verilmiş olan hem Ki­taba ve hem de Hikmet veya Sünnete ittihada n başka bit şey değildir. Kur'âm Kerimde de açıklandığı gibi Hazreti Peygamber: "Kendisine tâbi olanlara marufu emreder, munkerden nehyeyler; temiz şeyleri helâl, murdar şeyleri haram kılar; yüklerini indirir, ağırlıklarını hafifletir". Hazreti Peygambe­rin bu âyet mealinde belirtilen görevlerinin kaynağı Kitap (Kur'ân) olduğu kadar Sünnet veya Hikmettir de. Nitekim bir hadîsinde Hazreti Peygam­ber, kendisine Kitapla birlikte, ittiba yönünden Kitap ayarında olan bîr başka şeyin daha verildiğini açıklamıştır ki, bunun Sünnetten başka bir şey olması mümkin değildir.
Kemlisine Kitapla birlikle bir ile Sünnet verilmiş olan Hazreti Peygam­bere itaati emreden Kur'ân âyetlerinin sayısı pek çoktur. Biz, bunlardan bir kaçını misal olarak zikretmeyi faydalı buluyoruz: "Allah'a ve Pevgambere itaat ediniz; ola ki rahmet olunursunuz". "Kim Peygambere itaat ederse Allah'a itaat etmiş olur". Ey Paygamber( de ki: Eğer Allah'ı seviyor­sanız bana ittiba ediniz ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı affetsin". "Ey Peygamber, de ki: Allah'a ve Peygambere İttat ediniz; eğer yüz çevirirseniz (biliniz ki) Allah kâfirleri sevmez". "Peygamber size neyi getirmişse onu alı­nız; neden sizi nehyetmİşse ondan da sakınınız".
Bir kaçını misal olrak zikrettiğimiz bu âyetler Hazreti Peygambere itaa­tin zorunlu olduğunu açık bir şekilde ortaya koymaktadırlar. Bu, tslâmın ve îmanın bir gereğidir. Bu olmaksızın ne Islâmâan ve ne de îmandan eser kal­maz. Hazreti Peygambere itaat ise, onun sünnetine, ittibadan başka bir ma­nâya gelmez. Binâanaleyh sünnete ittibaın, Islâmın ve îmanın bir gereği olduğu anlaşılır. İşte bu sebepledir ki, o henüz hayatta iken sahabe» Kur'ân ahkâmının tefsirinde, müşkİlinin beyanında, aralarında meydana gelen fikir ayrılıklarının ve husumetlerin hallinde ona başvurmayı dinin bir gereği say­mışlar; din işlerinde, onun "namazı benim kıldığım gibi kılınız" emrine uya­rak namazın şeklini, vaktini, rikatlarının adedini ondan almışlar; onun "hacc ınenâsikini benden alınız" emrine uyarak menâsikin şartlarım ondan öğren­mişler; keza sahip oldukları maldan verecekleri zekâtı, onun tayin ettiği mik­tarlar üzerinden ödemişlerdir. Bu bakımdan Hazreti Peygamber, en geniş ma­nâsıyla teşri'î kuvveti elinde bulunduran yegâne otorite olarak kabul edil­miştir. Kitap ve Sünnet ise, yukarıda da belirttiğimiz gibi bu teşriin, iki kay­nağı olmuştur. Çünkü her hangi bir ihtilâf veya bir hâdise, yahutta bir sual veya fetva talebiyle teşrii gerektiren, bir şey zuhur etse, Allah Ta'âlâ, elçisine, hükmü bilinmek istenen mesele hakkında hüküm getiren bir veya bir kaç âyet indirmiş, Hazreti Peygamber de vahyedilen bu âyetleri uyulması gerekli (vâcib) bir kanun olarak müslümanlara tebliğ etmiştir. Eğer teşrii gerektiren bir hâdise olmuş, fakat Allah Ta'âlâ bu hâdise ile ilgili hükmü beyan edecek bir âyet vahyetmemiş&e, Hazreti Peygamber, bu hükmün bilinmesi için ieti-hadda bulunmuş ve bu içtihadın ona Bağladığı netice ile hüküm vermiş, yahut sual veya istiftaya icabet etmiştir, tetihad eseri olarak ondan sadır olan bu hüküm veya ervap, ilahî vahye istinatl etlen -hükümler «ibİ, uyulması gereken bir kanun olmuştur.
Hazreti Peygamberin, dinin çeşitli meselelerine taalluk eden ictîhad-lari, çok defa ilâhî ilhamın bîr neticesidir. Bu bakımdan bunları ittiba yö­nünden Kur'ânla sabit olmuş diğer ahkâmdan ayırt etmek mumlun değildir. Her n« kadar kaynağı ilâhî ilham olmayan bazı söz ve ictihadlar da mevcut idiyse de, Hazreti Peygamberin bunlardaki isabeti vahiy yolu ile teyid, bir beşer olması hasebiyle hataya düştüğü noktalar olmuş ise, yine vahiy yolu ile lashih edilmiştir. Bu itibarla, ilham-ı ilâhîden sadır olmayan ictihad-ı nebevî hükmü ile ilham-ı ilâhîden sadır olan ictihad-i nebevi hükmü arasında tefrik yapmağa mahal yoktur.
tşte, ilk devirde söz, fii) ve takrir olarak Hazreti Peygamberden sadır olan her şey, Kur'ânı Kerîmin "(Peygamber) kendi hevasından konuşmaz; (o her ne soylemişse) kendisine vahyolunan bir vahiydir" âyetiylede şehadette bulunduğu gibi, yukarıda izahını verdiğimiz şekilde kabul edil­miş ve sahabe, dinî ve dünyevî yaşayışlarına düzen veren Sünneti büyük bir titizlikle muhafaza etmeğe koyulmuşlardır. Sünnet ise, daha Önceki bahiste de açıkladığımız gibi, söz, fiil ve takrir olarak Hazreti Peygamberden rivayet edildiği müddetçe, badısın, isim yönünden bir başka ifade şekli olmuştur.






Bir seçenek değil, mecburiyetsin.
CloundSand isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı
Reklam Alanı
Alt 09 Kasım 2013, 14:17   #4 (permalink)
Üye

CloundSand - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: 30 Ekim 2012
Yaş: 21
(Mesajlar): 502
(Konular): 338
İlişki Durumu: Yok
Burç:
Renkli Para : 51030
Aldığı Beğeni: 63
Beğendikleri: 57
Ruh Halim: Seytan
Takım :
ÖdülleriÜye Ödülleri: 1
Oscar Ödülü 
CloundSand - MSN üzeri Mesaj gönder CloundSand - YAHOO üzeri Mesaj gönder CloundSand isimli Üyeye Skype üzeri Mesaj gönder
Standart

3. Hadisin sahabe tarafından rivayeti


İnsan, yaratılışı itibariyle kendisine değer kazandıran ve toplum içe­risinde yüksek mertebelere ulaştıran şeylere karşı sıkı bir bağlılık duyar. Bir pağlüık, çok defa, aşırı derecedeki tutkulara kadar varır. Eğer bu tutkuyu, bir şeye karşı sonsuz derecedeki bağlılık ve ona sahip olma duygusu manâ­lına gelen "hırs" kelimesiyle açıklayacak olursak, bu duygunun, insanı bazan jtötü, bazan da iyi akıbetlere sevkettiği müşahede olunur. Meselâ para ve mal jnülk sevgisi, insanın benliğini kaplar ve onlara sahip olma arzusu "hırs" de­diğimiz dereceye yükselirse, bu arzunun insanda hasislik vasfının belirmesi feir yana, bazan onu hırsız, hattâ kaatil bile yaptığı görülür. Bunun aksine, insanda iyilik etme arzusunun veya ilim öğerenme isteğinin "hırs" haline gel­diği de olur. Bu takdirde insanın ne kadar yüksek mertebeler kazanabileceğini tasavvur etmek güç değildir. Toplumlar da böyledir ve çok defa, onları teşkil eden ferdlerin, çeşitli değer Ölçüleri karşısındaki temayüllerinin vasfını taşırlar. Yukarıda verdiğimiz misali toplum için de tatbik edecek olursak, diye­biliriz ki, ferdleri madde birsiyle yanıp tutaşan toplumlar, ne kadar maddeci olurlar ve onu elde etmek için nasıl her türlü çareyi mubah sayarak bu çarelerin tatbikinde ustalık kazanırlarsa, ferdleri iyilik etme ve ilim öğrenme ar-susunu "hırs*1 haline getirmiş toplumlar da, bu sahalarda temayüz eder ve başarı sağlarlar.
tslâm Öncesinde Arap kavmiyle islâm'dan sonraki müslüman topluluğu, mukayese edilecek olursa, aynı kavmin değişik devirlerinde birbirinden çok farklı, hattâ birbirine zıt görünümler arzettiği kolayca anlaşılır.
Kor bir dalâlet ve koyu bir cehalet içersinde yüzen câhiliye devri Ara-binin en mümeyyiz vasfı, kendi eliyle yaptığı taş veya toprak putlara tapmak idi. Fakirlik ve geçindirememek korkusu ile çevresi içinde ayıplanmak ve şerefini yitirmek duygusu, onları evlâdlarını öldürmeğe sevkedecek kadar şiddetli idi. Kuru ve sert iklim şartlan, geçimlerini topraktan sağlamalarına imkân vermediği için, biribirlerinin ellerindeki mallan kapmak, çalmak veya gasbetmek âdet haline gelmiş; bu maksatla düzenlenen baskınlar, bilhassa ka­bileler arasında şiddetli husumetlerin doğmasına sebep olmuştu. Her halde bu husumetlerin neticesi olacaktır ki, kabileler arasında ortaya çıkan asabi­yet mücadelesi, her bir Arabin kalbinde derin izler bırakmış ve her biri, kendisini diğerlerinin fevkinde görmüştür. Kısacası, câhiliye devri Arapları, büyük ölçüde yokluğunu hissettikleri maddenin esiri olmuşlar ve yaşayış-lannı, onu elde etmek için "hır?" haline getirdikleri duygularının ezici baskısı altında tanzim etmek zorunda kalmışlardır.
Hazreti Peygamberin yeni bir dini tebliğ etmekle görevlendirilmesinden sonra Arap yaşayışında akla durgunluk veren bir değişme olmuştur. Tek Al­lah inancına davetle ve gizli olarak başlayan yeni din, bidayette, Hazreti Peygamberin yakınlarından bir kaç taraftar bulmuş, fakat bu davetin aleniliğe geçmesinden sonra, kurtnluşlannı ve yükselişlerini Peygamberin kendilerine tebliğ ettiği Kur'ânı Kerîmde ve onun beyanı demek olan Sünnette gören Araplar, fevc fevc, yeni dine intisab etmeğe başlamışlardır. Onların islâm'ı kabullerinde her hangi bir tehdid veya zorlamanın bulunabileceğini düşün­mek mümkin değildir. Aksine, islâm'ın sessiz, fakat süratle yayılmasında istikballerinin kötü akıbetini gören mekkeli müşrik reisleri bu gelişmeyi önle­mek için her türlü hakaret ve işkenceyi Peygamber ve ashabına reva gör­müşlerdir. Ne var ki bu zulüm, müslümanlarm sayıca artmalarına engel olama­mış, fakat onları, kuvvetli bir îmanla ve sarsılmaz bir inançla Hazreti Pey­gamberin etrafında toplanmalarına yardım etmiştir. Ana ve babalarla evlâd-ları arasında görülen sevginin çok daha üstünde bir sevgiyle ona bağlanan müslümanlar, dinin irşadına uyarak Kur'ânı Kerîmden nazil olan âyetleri ve onların beyanı mahiyetinde olan Hazreti Peygamberin sözlerini hıfzetmeyi ihmal edilmez bir görev telakki etmişlerdir. Mekke'den Medine'ye hicretleri, bu görevin ifasında, onlara daha geniş ve daha rahat imkânlar sağlamış; bu suretle câhiüye devrinin koyu dalâleti, yerini, İslâm'ın insanları ilme teşvik rden aydınlık yoluna terketmistir.
Filhakika, Hazreti Peygambere ve onun tebliğ ve beyan ettiği Kur'ânı Kerîme büyük bir îmanla bağlanmış olan ilk müslümanlar "de ki: Bilenlerle bilmeyenler eşit olur mu?"", "Allah, içinizden îman etmiş olanları ve kendilerine ilim verilenleri derece derece yüceltsin", "Mü'minlerin hepsi birden sefere çıkacak değiller; fakat her fırkadan bir gurup bir araya gelseler dinde derinleşip, sefere çıkanlar geri dönüp geldiklerinde, kavimlerini uyarsalar.. Böylece onlar da belki sakınırlar" âyetleriyle ifade edilmek istenen manâyı anlamakta güçlük çekmemişler, dinle ilgili bilgilerini artırmak ve onda derin leşmek için Hazreti Peygamberin etrafında daha sıkı bir ilim halkası vücuda getirmişlerdir. Onların öğrenmek arzusunu bizzat Hazreti Peygamber de "her kim ilim elde edeceği bir yola girerse, Allah bununla, onu cennete götüren yolu kolaylaştırır". "Allah, her kim hakkında hayır murad ederse, onu dînde fakîh kılar" gibi sözleriyle teşvik ve tahrik etmiştir.
Hazreti Peygamberin, ashabına öğretim yapacağı bir mederesesi veya bir «kulu yoktu. Bununla beraber o, seferde hem ordusunun kumandanı, hem Öğretmeni îdi. Va(z ve irşadlanyla bir taraftan askerlerinin hamaset duygula­rını harekete getirirken, diğer taraftan cihadın hükümlerini ve dindeki yerini onlara öğretiyordu. Hazarda ise, hem ev halkının, hem de diğer müslüman-ların imamı ve muallimi idi. Evde ve sokakta, ihtiyaç sahibi herkes onu dur­duruyor, soruyor ve öğreniyordu. Evinin bitişiğinde olan mescit), hem beş vakit namazın eda edildiği ve hem de ilim meclislerinin akdedildiği bir yerdi ve bu meclisler çok defa vakit namazlarının kılınmasından sonra akdedili­yor; sahabe yorgunluk ve usanç hissetmeden Hazreti Peygamberi dinliyor; Hazreti Peygamber de aynı şekilde sahabenin suallerine cevap veriyordu. El-Buhâri'nin İbn MesSid'tan naklettiği bir haberden de öğrendiğimiz gibi. "Hazreti Peygamber, va'zlarla ashabını usandırmamak için uygun ve belirli günleri kolluyordu.
Hicretten sonra Medine'de inşa edilen mescidin geri bir köşesinde üstü örtülü bir gölgelik daha yapılmıştı. Hazreti Peygamberin ashabından bir çoğu ziraat veya ticaretle uğraşırlar, gerek kendilerinin ve gerekse ailelerinin maişetlerini kazanırlardı. Fakat bunların arasında hayatlarını ilim ve irfana vakfeden sahabiler de vardı. Bunlar daima Hazreti Peygamberin refakatinde bulunurlar, onun ilminden istifade ederlerdi. Geçimlerini temin edecek her hangi bir işleri de bulunmadığı için ashabın en fakir kimseleri idiler. îşte, mes­cidin geri bir köşesine inşa edilen bu gölgelik bunlara tahsis edilmişti. Bu sa­habeler, "Şuffe" denilen bu yerde barınırlar ve diğer sahabîlerin verdikleri yiyeceklerle geçinirlerdi. Hazreti Peygamber, el-Buhârî'nm bir rivayetinden Öğrendiğimize göre, "iki kişilik yiyeceği olan bir kimsenin (onlardan) üçün­cüsünü, üç kişilik yiyeceği olan kimsenin dördüncüsünü, beş kişilik yiyeceği olan kimsenin de onlardan altıncısını alıp evine götürmesini'* emretmiş; bir defasında Ebü Bekr de Şuffe ehlinden üçünü, Hazreti Peygamber ise onu­nu flhp evlerine götürmüşler ve onların karınlarını doyurmuşlardı .
Şuffeyi, tslâmiyetin ilim tedris eden ilk üniveristesi olarak kabul etmek bile mümkindir. Çünkü Ahmed tbn Hanbel'e göre 70-80 kişinin barındığı bu yerde, Hazreti Peygamber tarafından tayin edilen hocalar vasıtasıyle Kur'ân ilimleri, akaid, yazı ve kıraat öğretilirdi. (Abdullah îbn Sa'id tbnfl-cÂs bu­rada yazı sanatını öğreten bir hoca idi ve Hazreti Peygamber tarafından bu iş için görevlendirilmişti.
Hazreti Peygamberin sohbetinden ve sık sık akdettiği ilim meclislerinden en çok mahrum olanlar, şüphesiz ki Medine dışında oturanlardı. Fakat bunlarda, gerek vukubulan bir hâdisenin hükmünü öğrenmek ve gerekse dinle ilgili gelişmelerden haberdâr olmak için, develerini Medine'ye koşturmakta tered­düt göstermiyorlardı. Nitekim Ihâb tbn tAzIa'in kızı ile evlenen cUkba îbnu'l-Hârig, hem kendisinin ve hem de karısının bir kadın tarafindan emzîrildik-lerini ve süt kardeşi olduklarını öğrenince devesine binip Mekke'den Medine-ye gelmiş ye durumla ilgili hükmü Hazreti Peygamberden öğrendikten sonra da karısından ayrılmıştı.
Hazreti Peygamberi dinlemek ve dinin hükümlerini öğrenmek yalnız erkeklere hâs bir iş değildi. Kadınlar da onun va*z ve irşadlanndan istifade edi­yorlar, lüzum hissettikleri zamanlarda müşkillerinin halli için ona başvuruyorlardı. Nitekim bir defasında toplu olarak ona müracaat etmişler ve erkek­lerin kendilerine galip gelip daima onu meşgul ettiklerinden şikâyetle, bir gününü de kadınlara ayırmasını istemişlerdi. Hazreti Peygamber onlara söz vermiş, tesbit edilen günlerde de va'ss ve nasihatlarda bulunmuştur.
islâm, ilim elde etmek ve dinden bir şeyi öğrenmek bahis konusu olduğu zaman hayâ'a yer vermemiştir. Bunu bilen müslüman kadınlar, her hangi bir müşküle karşılaştıkları zaman, Hazreti Peygambere başvurmuştur ve hiç çekinmeden müşkiUerini ona arz etmişlerdir. Filvaki, Ummu Suleym, bir gün "yâ Rasûla'llah, Allah hakkı açıklamaktan haya etmez. Acaba bir kadın ihti-lâm olursa gusletmesi gerekir mi ?*' diye sormuş, Hazreti Peygamber de onun bu sualine şu cevabı vermiştir: "Suyu gördüğün zaman (evet)". Kadınların Hazreti Peygambere yönelttikleri bu çeşit sualler pek çok olacaktır ki, el-Bu-hâri'nin ta'lîk ettiği bir haberden anlaşıldığına göre Hazreti (Aişe, Ensar kadınlarım medhetnuş ve "ne güzel, onların dinî meselelerde derinleşmelerine haya engel olmuyor" demiştir.
Yukarıdan beri birer misal vererek zikrettiğimiz bu açıklama, ilk müs-lümanların, bütün yaşayışlarında Hazreti Peygamberi örnek aldıklarını ve hayatlarını onun talimatına uygun olarak düzenlediklerini göstermeğe kâ­fidir. ŞüpheBİz bu yaşayış, ona olan inançlarının bir neticesidir. Bu inanç olmaksızın ona tâbi olmak, dinî işlerinde olduğu kadar dünyevî işlerinde de onun direktiflerine göre bareket etmek mümkin değildir. İşte, gerek bu inanç ve gerekse bu inancın gereği olan hayat tarzı, sahabeyi, Hazreti Peygamber­den görüp işittikleri fiil ve sözleri, büyük bir titizlikle muhafaza etmeğe eev-ketmiştir. Bu, aynı zamanda hadîsin, Hazreti Peygamber devrinde başlamış olan toplanması faaliyetinin en açık delilini teşkil eder.
Ne var ki, hadîs toplama ve onları muhafaza etme işi, Hazreti Peygam­ber devrinde yalnız hafızaya tevdi edilmiş, bu hususta yazıdan istifade etmek mümkin olmamıştır. Çünki el-Belâzurî'nin kaydına göre, islâm'ın başlangıcında Kureyş kabilesinden okuma yazma bilen 17 kişi müstesna di­ğer müslümanlar yazı bilmiyorlardı. Bu bakımdan her hangi şifahî bir met­nin muhafazası, ancak hafızanın yardımıyle mümkin olabiliyordu. Maamafih yazıdan faydalamlmadığı zamanlarda hıfzetme melekesinin büyük ölçüde geliştiği ve kuvvet kazandığı gozönünde bulundurulursa, pek çok metnin bu yolla muhafaza edilmesinin imkân dahiline girmiş olabileceğini kabul etmek gerekir. Nitekim neaeblerini, menkıbelerini, şiirlerini ve hutbelerini büyük bir titizlikle muhafaza ettikleri bilinen câhiliye devri Araplarından İslâm devri­ne büyük bir edebiyat intikal etmiş bulunmaktadır. Öyle bir edebiyat ki, içerisinde her katiliye şeref kazandıran neseb medhiyesiyle ilgili haberler ya­nında, muarız kabileleri zemmeden haberler bile mühim ölçüde yer işgal eder. Şifahî olarak rivayet edilen câhiliye edebiyatının, Üstün oluşu sebebiyledir ki, İslâm'ın başlangıcıyle nazil olmağa başlayan Kur'ânı Kerîm, gerek ifade ve gerekse uslûb yönünden bir mucize olarak diğerlerinin çok üstünde bir mevki almış bulunmaktadır.
İşte, câhiliye devrinde kazanılmış olan hafıza ile ilgili olan bu meleke, İslâm devrinin başında, Hazreti Peygamberden görülüp işitilen fiil ve söz­lerin güvenilir bir muhafaza vasıtası olmuştur.
Hazreti Peygamber hayatta olduğu müddetçe hadîs, sahabe arasında do­laşmış, müzakere ve münakaşa edilmiştir. Hatta zaman ilerledikçe yeni yeti­şen genç sahabîler arasında okuyup yazmayı öğrenenler çıkmış, yazı ile hâfızalarındaki hadiseleri perçinleme gayretine girişmişlerdir. Maamafik bu devirde, daha sonraki devirlerde ortaya çıkan çeşitli tehlikeler hadis için henüz bahis konusu değildir. Bir taraftan Hazreti Peygamberin hayatta oluşu, diğer taraftan vahyin devam edişi, hadîse musallat olabilecek tahrif, tashîf ve vazc (uydurma) gibi her çeşit tehlikeye karşı en emin koruyuculuk görevi ifa et­miştir. Çünkü Hazreti Peygamberin hayatta oluşu, sahabîlerin ondan işitmiş oldukları hadîsleri aralarında müzakere ederken hasıl olan tereddütlerde ona başvurmak ve sözün doğrusunu öğrenmek imkânını sağbyordu. Müzakere sırasında her hangi bir sahabî, Hazreti Peygamberden işittiğini söylediği bir hadîsin naklinde her hangi bir hataya düşmesi halinde, o hadîsi bilen diğer sahabîlerin hemen itirazına uğruyor, eğer sözün doğrusu üzerinde ittifak hasıl olmazsa Hazreti Peygambere müracaat ediliyordu. Meselâ Hişâm tbn Hakîm'ın FurkSn sûresini değişik bir kıraatla okuduğunu gören cOmer Îbnu'l-Hattâb, onu eteğinden tutup Hazreti Peygambere götürmüş ve ona "bu, senin bana okuduğundan başka bir şekilde okuyor" demişti. Hazreti Peygamber, her iki­sine de mezkûr sûreyi okuttuktan sonra, her iki kıraatin da doğru olduğunu söylemiş ve Kur'ânı Kerîmin "yedi harf üzerine nazil olduğunu'* sözlerine ilâve etmiştir. Sahabenin bu türlü davranışı, aslında, Kur'ânı Kerîmin "bir şeyde ihtilâfa düştüğünüz zaman onu Allah'a ve Peygambere götürün (onlara baş­vurun)", âyetindeki emre uymaktan başka bîr manâya gelmez.
Hazreti Peygamberin sağlığında, hadîsleri üzerinde koruyuculuk görevi yaptığını yukarıda kaydettiğimiz ikinci husus da vahyin devam edişidir. Filhakika daha sonraki devrelerde görülen hadîs metinleri üzerindeki tah­rif ve tasniflere, yahut vaz* hareketlerine, Hazreti Peygamberin hayatta bu­lunduğu devirlerde rastlanmaz. Esasen bu hareketleri, Peygambere inanmış ve onun etrafında bir ilim halkası meydana getirmiş olan sahabîlerden ummak mümkin değildir. Bununla beraber, bu gibi hareketlere tevessül edebilecek kimselerin bulunabileceği ve bununda, sayıları fazla olmasa bile, müslüman-ları bir hayli üzüntüye sokmuş olan münafıklar cihetinden geleceği düşünü­lebilir. Fakat şurası muhakkaktır ki, bu münafıklar, müslümanlar tarafından ferden ferda tanınmış ve onların hadîs alış verişiyle ilgilenmelerine meydan verilmemiştir. Esasen onlardan din ve toplum aleyhine sadır olan veya olması muhtemel bulunan her türlü hareket vahiy yolu ile teşhir edilmiş ve müna­fıklar, daima korku ve endişe içerisinde yaşamak zorunda kalmışlardır. On­ların, bu haleti ruhiye içinde iken hadîse musallat olup ona yalan karıştır­maya cüret edemiyecekleri mantıkî bir neticedir ve Kur'ânı Kerîmde onlarla ilgili olarak yer alan şu âyet de, bu neticenin en açık delilini teşkil eder: "Münafıklar, kalplerinde (gizledikleri) şeyi haber verecek bir sûrenin indiril­mesinden korkarlar". İşte bu korkudur ki, münafıkların dinî meselelere el
atmalarına ve bilhassa Hazreti Peygamberin hadîsleri üzerinde keyiflerince tasarrufta bulunmalarına engel olmuştur.
Kur'ânı Kerimden nazil olan âyetlerde ve Hazreti Peygamberden sâdır olan hadîslerde, zaman zaman "ilim" iden, "fikıh" veya "tefafckuh" tan bah­sedilmesi, yukarıda da kaydettiğimiz gibi, sahabenin dini meselelerde bilgi sahibi ve hattâ kudretleri nisbetinde bu meselelerin inceliklerine vâkıf olma arzularını kamçılamış, bazıları mesâilerini Kur'ânın muhkem ve müteşâbih âyetlerini anlamaya hasrederken, diğer bazıları da, yalnız sünnetle meşgul olmağa ve Hazreti Peygamberden görüp işittikleri fiil ve sözleri toplamağa gayret sârfetmişlerdir. Bu devirde, her ne kadar, Hazreti Peygamberin hayat­ta olması dolayısıyle, âyet ve hadîslerden hüküm istihracı sahabeyi doğrudan doğruya ilgilendiren bir husus olmasa bile, bunun yollarını, usûl ve kaidelerini ondan görüp öğrenmişler, ileride onun yokluğu halinde toplam ihtiyaçlarına cevap verebilecek bir seviyeye gelmişlerdir. Sahabenin Kur'ân ve Sünnet üzerindeki bu çalışması, İslâm'ın bu iki kaynağına dayalı bir ilmin vücut bul­masına yol açmıştır. Bu ilim, başlangıçta ne kadar basit bilgi kırıntılarından ibaret olursa olsun, gelecek için gelişmeğe ve yükselmeğe müsteıd bir hüviyete sahip bulunuyordu ve bu da, onun gelecek nesillere sağlam ve sıhhatli bir şe­kilde intikali ile mümkin olacaktı. Kur'ânı Kerîmden bu konuda da nazil olan âyetler, mülüsmanlara düşen görevi açıklıyor, ilmin başkalarına öğretilme­sini tavsiye ve telkin ederken, Onu gizleyenleri şiddetli bir dille lanetliyordu:
"İndirdiğimiz apaçık delilleri ve doğru yolu göstereni, Kitapta insanlara açıklamamızdan sonra gizleyen kimseler, işte onlara hem Allah lanet eder, hem de lânetçiler lanet eder". Sahabe, bu âyetin ifade ettiği manâ içerisinde dinin ikinci kaynağını teşkil eden Sünnetin de mündemiç bulunduğunu anla­makta güçlük çekmemiş, onu da bilmeyenlere öğretmeyi, ihmal edilmez bîr vazife telâkki etmiştir. Nitekim çok hadis rivayet ettiği için itiraza uğrayanEbû Hurayra'nın, bu itirazlara cevaben "eğer Kur'ânda şu iki âyet olmasaydı hiç bir hadîs rivayet etmezdim" demesi, sahabe arasında Sünnetin nakliyle ilgili olarak yerleşmiş olan kanaati açıklaması bakımından büyük bir ehem­miyet taşır. Maamafih sahabeyi. Sünnetin nakline ve başkalarına da öğretil­mesine sevkeden başka âmiller de vardı ve bunların başında bizzat Hazreti Peygamberin kendisi ve sahabeyi hadîs rivayetine teşviki gelir. Nitekim on­dan rivayet olunan bir haberde şöyle denilmiştir:
"Şâhid olan gâib olana tebliğ etsin; olabilir ki, kendisine tebliğ olunan onu işitenden daha anlayışlıdır". Bir başka rivayette de, Hazreti Peygam­ber şöyle buyurmuştur:
"Allah, bizden bir hadîs işitipte onu hıfzeden, sonra da başkasına tebliğ eden kimseyi güzelleştirsin. Bazan ilim (fıkıh) sahibi kimse, kendisinden daha âlim olan kimseye onu nakletmiş olur; bazan ilim (fıkıh) yüklü kimse âlim (fakîh) olmayabilir".
Hazreti Peygamberin, sahabeyi hadîs rivayetine teşvik etmesi, gelecek nesillerin islâm'ı kusursuz anlamaları gayesine matuftur. Nitekim hadîsin değerini belirtirken de açıkladığımız gibi, İslâm'ın ilk kaynağım teşkil eden Kur'ânı Kerîmden bazı âyetleri, Hazreti Peygamberin izahatı olmaksızın an­lamak mümkin değildir. Bu bakımdan hadîs veya sünnet, Kur'ânı Kerimin tefsiri olduğu gibi", Hazreti Peygamber de İlk müfessir olarak kabul edilmiştir.
Ancak, Hazreti Peygamberin ashabını hadis rivayetine teşvik etmesine rağmen, onun vefatından sonra bazı sahabîlerin, çok hadis rivayet eden diğer bazı sahabîleri rivayetten menetmeleri, yahut onlardan hadîs riveyetini azalt­malarını istemeleri, çelişkili bir konu olarak karşımıza çıkabilir. Filhakika Haz­reti Peygamber vefat ettikten sonra, meselâ cOmer İbnu'l-Hattâb, *Irâk*a gitmek üzere yola çıkan Karaia tbiı KaVa "gittiği yerde hadîs rivayet edip halkı Kur'ân okumaktan alıkoymamasını" söylemiş, fazla hadîs rivayet
eden üç kişinin, tbn MesSid, Ebu'd-Derdâ1 ve Ebû Zerr'in Medine dışına çık­malarına da isin vermemiştir. Ebû Hurayra ise, daha sonraları, 'Ömer İbnu'l-Hattâb devrini bahis konusu ederek "onun zamanında bugünkü gibi hadîs rivayet etseydim, cOmer, kılıcıyle boynumu uçururdu" demiştir.
Hilâfeti *Omer lbnu'1-Ha.ttâb'a tekaddüm eden Ebü Bekr eş-Şıddîk da, Hazreti Peygamberle sohbetinin çokluğuna ve ondan pek çok hadîs işitmiş olmasına rağmen az hadîs rivayet edenlerdendi. Cennetle tebşir olunanlardan Sa*ıd İbn Zeyd'in ise iki veya üç hadîsten fazla rivayeti bilinmemektedir. 8u konuda diğer bazı sahabîlerden gelen haberler de gözönünde bulunduru­larak, hadîs rivayetinin azaltılması hakkında, ortaya çıkan görüşün Hazreti Peygamberin rivayeti teşvik eden sözleriyle tenakuz teşkil etmediğini kabul etmek gerekir. Aslında bu görüş, rivayeti azaltmak ve ona engel oitnak manâ­sında değil, hadîsin değerine paralel olarak, fazla rivayet edilmesi halinde zu­hur edebilecek hata veya kusurları önlemek manâsında değerlendirilmelidir; bir başka ifade ile, henüz yazıyle de tesbit edilmemiş olan ve hafızadan şifahî olarak rivayet edilen hadîsi korumak arzusunun bir neticesidir. Nitekim Zeyd îbn Erkam'm, hadîs dinlemek için etrafına toplananlara "biz ihtiyarlardık ve unuttuk; Rasûlu'llahtan hadîs rivayet etmek güçtür", İbn cAbbâs'm "biz, Önceleri ondan hadis rivayet ediyorduk; o zamanlar unun üzerine yalan söy­lenmiyordu. Fakat, ne zaman ki halkın durumu değişti, biz do ondan rivayeti terkettik" ve Mu'âviye'nin de Dımaşk minberinde halka hitap ederek "Ra-sûrallahtan hadîs rivayetini azaltınız. Sîz, hiç yeri olmayan hadîsleri rivayet ediyorsunuz. Eğer muhakkakrivayet elmek isterseniz, "Omer İbnu'l-Hattâb zamanında dolaşan hadîsleri rivayet ediniz; çünkü o, halkın içerisinde Allah-tan en çok korkan kimse idi" demeleri, hadîsi korumak arzusunun cıı açık delilini teşkil eder. Sahabenin Hazreti Peygamberden işitmiş oldukları "her kim bana yalan isnad ederse cehennemdeki yerine hazırlansın" hadîsi­nin dehşet verici manâsını anlamamış, hadîs rivayet etmekle ne derece büyük bir mes'ûliyet altına girdiklerini idrak etmemiş olmaları mümkiıı değildir. Biraz önce zikrettiğimiz hadîs gibi, "bir kimsenin, bütün işittiklerini rivayet etmesi kizb için kâfidir" hadîsi de, sahabeye hadîs rivayetindeki mes'ûliyel-lerini hatırlatan bir başka örnektir. Filhakika insan çok şey işitebilir; bunlar ne kadar doğru olursa olsun, aralarına girmiş bazı yanlış şeylerin bulunmasın­dan emin olunamaz. Hepsinin rivayetiise, insanı, istemese bile hazan yalancı mevkiine düşürebilir. Bu bakımdan işitilen şeylerin rivayetinde ihtiyatlı dav­ranmak da, rivayet kadar önemli bir din görevidir.
Sahabeye hadîs rivayetini azaltmalarını tavsiye eden ve hattâ bu konuda biraz da şiddet gösteren cOmer Ibnu'l-Hattâb'ın "Fera'iz ve Sünneti, Kur'ânı Öğrendiğiniz gibi öğreniniz demesi de meseleye bir başka yönden ışık tuta­cak mahiyettedir, öyle anlaşılıyor ki sahabe, Hazreti Peygamberden teşrii gerektiren hadîsler kadar, teşrii gerektirmeyen ve Peygamberin günlük ko­nuşmalarından alınan sözlere, hattâ peygamberlik gelmeden önceki sözlerine de büyük değer vermiş; onları da aynı titizlik içinde muhafaza ve müzakere etmiş, bilâhara rivayet sahasına çıkarmıştır. Bu suretle hadîs sayısı artmış ve hâûza, büyük bir yükü kaldırmak zorunda bırakılmıştır. Böyle durumlarda hataya düşme ihtimalinin de fazlalaşacağı gözönünde bulundurulursa, Sun-rtetin de Kur'ân gibi öğrenilmesini tavsiye eden *Omer Îbnu'l-Hattâb'ın. ve onun gibi düşünen diğer bazı sahabîlerin, teşrii gerektirmeyen ve dinî mahi­yeti bulunmayan hadîslerin rivayetindeki aşırılığı tahdid etmek istemeleri nor­mal karşılanmak icabeder. Nitekim, bizzat Hazreti Peygamber de wben de bir beşerim. Size dininizden bir şey emrettiğim zaman onu alınız; kendi re'yim-den bir şey emredersem (biliniz ki) ben de bir beşerim buyurmak suretiyle, dine taalluk eden ve teşrii gerektiren hadîsleriyle, bunlar dışındaki hadîsleri arasında ayırım yapmış ve bu ikinci derecede olanları alıp almamak hususunda sahabeyi muhayyer bırakmıştır. Binâenaleyh bazı sahabenin hadîs rivayetini azaltma görüşünün, yine bu çeşit hadislere münhasır kaldığını kabul etmek, mantıkî bir sonuç olarak görülmektedir. Yoksa, gerek cOmer İbnu'l-Hattâb'ın ve gerekse Ebü Bekr'in hilâfetleri sırasında karşılaştıkları ve çözümünü Kur­anı Kerîmde bulamadıkları bir çok mesele hakkında Hazreti Peygamberin Sünnetine başvurup onu delil olarak kullanırlarken, yine bu Sünnetin rivayetini menettikleri ve gelecek nesillerin onu öğrenmesine engel oldukları düşünülemez.






Bir seçenek değil, mecburiyetsin.
CloundSand isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı
Alt 09 Kasım 2013, 14:19   #5 (permalink)
Üye

CloundSand - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: 30 Ekim 2012
Yaş: 21
(Mesajlar): 502
(Konular): 338
İlişki Durumu: Yok
Burç:
Renkli Para : 51030
Aldığı Beğeni: 63
Beğendikleri: 57
Ruh Halim: Seytan
Takım :
ÖdülleriÜye Ödülleri: 1
Oscar Ödülü 
CloundSand - MSN üzeri Mesaj gönder CloundSand - YAHOO üzeri Mesaj gönder CloundSand isimli Üyeye Skype üzeri Mesaj gönder
Standart

B. HADİSLERİN YAZILMASI


1. Hadis kitabetinin yasaklanması


ilk devirde, Hazreti Peygamberden iştilip muhafaza edilen hadislerin tedvin edilmediği, yani bir kitap halinde toplanıp yazılmadığı bir gerçektir. Her şeyden önce şunu belirtmek gerekir ki, bu devirde sahabenin yazı bilgisi, buna imkân vermiyecek derecede kıttı. Maamafih ilk devirdeki yazı durumu, hadis tedvinini engelleyen bir âmil sayılmasa bile, nübüvvetin başlangıcın­dan itibaren, Hazreti Peygamberin, dinin şerh ve izahı mahiyetinde olan bü­tün konuşmalarını kâğıt yerine kullanılan hurma yaprağı, deri, geniş kemik­ler ve lâvha halindeki taşlar üzerine yazmanın, sonra da bunları muhafaza et­menin güçlüğü, hadis tedvinini engelleyebilecek ilk âmillerden sayılmak icabeder. Bununla beraber, daha Hazreti Peygamber hayatta iken, hadîs yaz­mağa teşebbüs eden ve iktidarları nisbetinde saftı/eler vücûda getiren sana-bîler de yok değildir. İşin güçlüğüne rağmen bu sahîfelerin meydana çıkarıl­ması bile, ilk devirde hadîsin kazandığı değeri göstermeğe yeter bir delil sa­yılmalıdır.
Kaynaklar, Hazreti Peygamber hayatta iken başlayan hadîs kitabetini iki devre içerisinde mütalâ ederler. Birincisi, hadis yazmak için kendisine müracaat eden aahabilere, Hazreti Peygamberin izin vermediği devredir. İkin­ci devrede ise bu yasak ruhsata inkılâb etmiş ve hadis yazmak isteyen saha-bîler, biraz önce işaret ettiğimiz saftı/elerini yazmağa başlamışlardır.
Hadis yazmayı yasaklayan en meşhur hadîs, Ebü Sa*id el-Hudrî tarafın­dan rivayet edilmiştir. Bu hadîsinde Hazreti Peygamber şöyle buyurmuştur:
"Benden (bir şey) yazmayınız. Kim benden Kur'ândan başka bir şey yazdı ise onu imha etsin. Benden rivayet ediniz, bir beis yoktur. Kim benim üzerime kasden yalan söylerse cehennemdeki yerine hazırlansın". Yine Ebû Sa'îd el-Hudrî'den rivayet edilen bir haberden öğrenildiğine göre, bu şahabı "hadîs yazmak için Hazreti Peygamberden izin istemiş, fakat o, bu izui vermekten çekinmiştir".
Hazreti Peygamberin, hadîslerin yazılmasını iyi karşılamadığım gös­teren bir başka haber, Ebü Hurayra'dan rivayet edilmiştir: "Biz hadîs ya­zarken Hazreti Peygamber yanımıza geldi ve: Yazdığınız şey nedir? dedi.
Senden işittiğimiz hadîsler, dedik. Hazreti Peygamber: Allah'ın Kitabından başka kitap mı istiyorsunuz ? Sizden evvelki milletler Allah'ın Kitabı yanında başka kitaplar yazdıkları için dalâlete düştüler, dedi.
Kitabetle ilgili bu türlü ^asak haberlerinin sahabe arasında yayılmasın­dan sonra, hadîs yazmak isteyen bazı sahabîler, arkadaşları tarafından dur­durulmuş ve onlara Hazreti Peygamberin hadîs yazmağa izin vermediği ha­tırlatılmıştır. Zeyd Ibn Sâbit'in, bu yasağı hatırlatarak Mu'âviye'yi hadîs yazmaktan menetmesi, aynı konuda rivayet edilmiş çeşitli haberlerden bir örnek teşkil eder.






Bir seçenek değil, mecburiyetsin.
CloundSand isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı
Alt 09 Kasım 2013, 14:20   #6 (permalink)
Üye

CloundSand - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: 30 Ekim 2012
Yaş: 21
(Mesajlar): 502
(Konular): 338
İlişki Durumu: Yok
Burç:
Renkli Para : 51030
Aldığı Beğeni: 63
Beğendikleri: 57
Ruh Halim: Seytan
Takım :
ÖdülleriÜye Ödülleri: 1
Oscar Ödülü 
CloundSand - MSN üzeri Mesaj gönder CloundSand - YAHOO üzeri Mesaj gönder CloundSand isimli Üyeye Skype üzeri Mesaj gönder
Standart

2. Yasak kararının sebepleri


a. Yazı


Kaynaklarda hadîs kitabetiyle ilgili bu yasağın sebepleri hakkında çe­şitli görüşler ileri sürülmüş, bu konuda gelen haberlerle kitabete izin veril­diğini gösteren haberler ele alınarak, araları çeşitli yönlerden telif edilmeye çalışılmıştır. Meselâ Ibn Kuteybe'ye göre hadîs yazma yasağı, iyi yazı bil­meyenlere mahsustur; çünkü bu devirde Arap yazısı henüz tam manisiyle gelişmiş değildir. Diğer taraftan, az yazı bilenlerin de hatadan salim olarak yazacaklarından emin olunamaz. Hazreti Peygamber bu gibi kimselere hadîs yazmayı yasaklamıştır. İzinle ilgili hadîsler ise iyi yazı bilenler içindir. Hazreti Peygamber bu gibi kimselerin hadis yazmalarına izin vermiştir.
Filhakika, tslâmiyetin başlangıcında Arap yazısı, tbn Kuteybe'nin de belirttiği gibi, tam manâsıyle gelişmiş değildir. El-BeUgurî'nin, bu yazının çıkışı ve gelişmesiyle ilgili olarak, Muhammed îbn Sa4d el-Kelbî'den naklet­tiği bir haberden anlaşıldığına göre, Tayy kabilesine mensup üç şahıs Mekke-de toplanarak hattı vazetmişler ve kelimeleri de Süryanî kelimelere göre düzenlemişlerdir. El-Belâzurî'ye göre bu, Arap yazısının başlangıcıdır ve şöyle yayılmıştır: Enbâr ahalisinden bazı kimseler, yazıyı vazeden bu üç kişiden öğrenmişler, onlardan da Hîreliler almışlardır. Cendel vak'ası kahraınanlarıh-dan Ekeydir Ibn tAbdi1-MeIik'İn kardeşi Bişr Ibn 'Abdİl-Melİk Hfre'de kal­dığı müddet zarfında yazıyı Hirelilerden -öğrenmiş, sonra da bazı işleri dola-yısıyle Mekke'ye gitmiştir. Mekke'de Sufyân Ibn Umeyye ve EbûKays Ibn Abdi Menâf, Bişr'in yazı bildiğini görünce, kendilerine de öğretmesini iste­mişlerdir. Bişr, onlara harfleri ve kelimeleri Öğretmiştir. Daha eonra bu üç Şahıs {Bişr, Sufyân ve Ebü Kay»), ticaret maksadıyle Tâ'ife gelmişlerdir.
Yolda kendilerine refakat eden Gaylân İbn Seleme eg-Şakafî de onlardan yazıyı öğrenmiştir. Bişr, bilâhara ayrılarak Muzar diyarına geçmiş, orada *Amr İbn Zurâre'ye yazıyı Öğretmiştir. (Amr, yazıyı öğrendikten sonra "kâ­tip" adım almıştır- Daha sonra Bişr, Şam'a gelmiş ve burada bir çok kimse­ye yazı öğretmiştir".
Buna benzer bir haberin, İbnu'n-Nedîm tarafından İbn cAbbâs tarikiyle nakledildiğini görüyoruz.Bununla beraber yine Îbnu*n-Nedîm tarafından nakle­dilen değişik rivayetler ve bu rivayetlerden önce, Arap yazısının vaz'ı hakkın­da görüş ayrılıkları bulunduğunun bilhassa belirtilmesi, bu konuda kesin bir bilginin mevcut olmadığı kanaatim uyandırır. Arap yazısı hakkında kaleme alınan bir makalede "Fihrist müellifi, Hişâm el-Kelb"nin otoritesine istinaden bu hususta hayal mayal bir hatırayı kaydetmektedir: İlk arapça yazanlar Ebû Cad Huvvâz, HuttI, Kelemün, Sa'ğaz, Kurîsût idiler. Bunlar Bulut gü­nünde (Kur'ânı, XXVI, 189) mahvolan Medyen hükümdarlarının isimleridir, diyor. Bu memleket, Nabatîler memleketi olan Medyen'den çıktığını göster­mesi itibariyle doğru bir hatırayı ihtiva etse gerektir" denilmekte ve "bitişik Nabatî yazısının, Arap yazısına doğru değişme veya sadeleşmesi Milâdî IV. ve V. asırlarda vukubulmuş olduğu" ileri sürülmektedir. Yine aynı makale iahi-bine göre yeni yazı, Milâdî VI. asırdan itibaren Süriyenin Şimal ve Cenubuna «loğru aynı surette yayılmağa başlamıştır.
VI. asırda Arabsilan yarımadasında yayılmağa başlayan yazının, Vll. asrın başlarında, İslâmiyctin gelişine kadar tam manâsıyle inkişaf ettiği ileri sürülemez. Yazı hakkında bir fasıl ayıran İbn Haldun, Arap yazısının, iftlâmİyctin ilk günlerinde sağlam bir surette işlenmemiş, iyi ve güzel bir hale gelmemiş, hattâ orta dereceye bile varmamış olduğunu kaydeder. Sahabenin yazdığı mu-shafları bahis konusu ederek, hatlarında kusurlar bulunduğunu, sağlam bir usûl ile iyi bir surette yazılmadığını söyler. Bununla beraber îs-lûmiyetin daha ilk günlerinden itibaren yazıya büyük bir ehemmiyet veril­diğine şüphe yoktur. Bunun en güzel misali, Bedir savaşında esir edilen müş­riklerden her birinin, on miislüman çocuğuna okuyup yazma öğretmesi şartıyle serbest bırakılmasıdır. Hazreli Peygamber tarafından ileri sürülen bu şart, şüphe yok ki yerine gelrilmiş ve im suretle bir çok müslüman çocuğu yazı öğrenmiş olacaktır.
El-Belü/urî, İslâmiyet girdiği zaman, Kurcyşlilerdrn on yedi kişinin yazı bildiğini söyler ve bunların isimlerini verir: tOmer Îbııu'l-Hattâb, cAlî ibn Ebİ Tâlib, 'Oşmân İbn <Affân, Ebü 'Ubeyde İbnu'l-Cerrah, Talhâ, Yezîd îbn Ebî Sufyân, Ebü Huzeyfe İbn cUtbe İbn Rabfa, Süheyl îbn cAmr'in kar­deşi Hâtıb İbn fAmr, Ebû Seleme İbn (Abdi'l-Esed el-Mahzümî, Ebân îbn Sacİd îhniVÂs ve kardeşi Hâüd İbn Sa'id, 'Abdullah îbn Sacd İbn Ebi Şerh, Huveytıh İbn 'Abdi'l-'Uzzâ, Ebü Sufyân İbn Harb îbn Umeyye, Mu'âviye İbn Ebî Sufyân, Cuheym İbnu'ş-Şalt ve el-cAlâJ ibnu'l-Ha?ramîYine el-Belâşşuri'ye göre, kadınlar içerisinde Hazreli Peygamberin zevcesi Hafşa, Kerîme Bint Mikdâd yazı biliyorlardı. cA'işe ve Ummu Seleme ise oku­yor fakat yaza iniyorlardı. Bunlardan başka Hazreti Peygamberin vahiy kâtipliğini yapan bazı kimseler daha. vardı. El-Vâkıdî rivayetine göre Hazreti Peygamberin ilk kâtibi. Kureyşten 'Abdullah îbn Sa'd İbn Ebî Şerh idi; fakat sonradan irtidad etmiştir. Hazreti Peygamberin Medine'ye gelişlerinde bu vazifeyi Ubeyy îbn Kacb üzerine almıştır. Ubeyy bulunmadığı zamanlarda Hazreti Peygamber Zeyd tbn Şâbit'i çağırır ve ona yazdırırdı.
Naklettiğimiz bu haberlerden anlaşıldığına göre, Islâmiyetin ilk devir­lerinde yazı, tam a manâsıyle inkişaf etmemişti ve yazı bilenlerin sayısı da son derece azdı. Fakat Hazreti Peygamberin, ashabım hadîs yazmaktan menet­mesi üzerinde, her halde yazı bilenlerin azlığından ziyade yazının tam olarak inkişâf etmemiş ve yazı bilenlerin de hatadan galim olarak yazamamış olma­ları rol oynamış olacaktır. Bununla beraber, Hazreti Peygamberin yasaklama kararını, yalnızca yazının gelişmemiş olmasına bağlamak ve yukarıda, zik­rettiğimiz İbn Kuteybe'nin telifini gerçeğe uygun kabul etmek bir hayli güç­tür; zira yasakla ilgili meşhur hadîste bu görüşü teyid edecek hiç bir husus mevcut değildir. Hazreti Peygamber, bu hadîsinde iyi yazı bilmeyenleri kas-detmiş olsaydı, onların Kur'ânı Kerimi de yazmalarına izin vermezdi. İyi yazı bilmediklerinden dolayı hadiseleri hatalı yazmaları ihtimaline karşı hadîs yazmayı yasaklamak bir ihtiyat tedbiri ise, Hazreti Peygamberin, bu tedbiri hadîsten önce Kur'ân için alabileceğini düşünmemek mümkin değildir. Oysa ki o, mezkûr hadîsinde, kendisinden Kur'ândan başka bir şey yazılma-masını istemiştir. Bu bakımdan, hadîs kitabetinden nehyin, yazının az geliş­mişliğinden ziyade bir başka sebebe dayandığı anlaşılmaktadır.






Bir seçenek değil, mecburiyetsin.
CloundSand isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı
Alt 09 Kasım 2013, 14:21   #7 (permalink)
Üye

CloundSand - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: 30 Ekim 2012
Yaş: 21
(Mesajlar): 502
(Konular): 338
İlişki Durumu: Yok
Burç:
Renkli Para : 51030
Aldığı Beğeni: 63
Beğendikleri: 57
Ruh Halim: Seytan
Takım :
ÖdülleriÜye Ödülleri: 1
Oscar Ödülü 
CloundSand - MSN üzeri Mesaj gönder CloundSand - YAHOO üzeri Mesaj gönder CloundSand isimli Üyeye Skype üzeri Mesaj gönder
Standart

b. Kurânla karışma tehlikesi


Hadîs kitabetinin yasaklanmasında en mühim sebeb, hadîs sahîfeleriyle Kur'ân sahîfelerinin karışması tehlikesidir. El-Hatîbu'I-Bağdadî, kenuyle ilgıİİ olarak sahabe vr tâbi'undan gelen kitabetin leh ve aleyhindeki haberleri sıraladıktan sonra, hadîs yazmanın yasaklanmasına, Arapların çoğunun fakîh olmamalarını, Kur'ân âyetleriyle diğer elfazı birbirinden ayırt edememlerini, Kur'ana idhal edilecek her hangi bir lafzı Allah kelâmı zannetmek tehlikesine maruz bulunmalarını belli başlı sebepler olarak ileri sürer. El-Hatîb'in bu görüşü, genellikle üzerinde ittifak edilen bir görüş olarak tezahür eder.
Islâmjyetin Araplar arasında günden güne kuvvet kazanması, islâm ül­kesinin Mekke ve Medine hudutlarım aşıp geniş bir sahayı kaplaması, buna parelel olarak müsliimanlar arasında yazı bilenlerin çoğalması ve yazının inkişâfı, çok kısa bir zamanda, bu günün insanlarını bile hayrete düşürecek bir şekilde süratlenmişti. Kur'ândan nazil olan âyetler, vahiy kâtipleri tara­fından muntazaman kaydediliyor, bununla da iktifa olunnuyarak hafızlar tarafindan hıfzediliyordu. Artık Kur'ânm kaybolma tehlikesi, yazılması ve hıfzedilmesiyle ortadan kalkıyordu. Böyle bir durumda hadîslerin de yazıl­masında bir mahzur kalmıyordu, îslâmiyetin intişariyle birlikte daha geniş bir düşünce sahasına kavuşan sahabe, her gün biraz daha geçmiş günlerin ce­haletinden kendisini kurtarıyor, âyet ve hadîsi birbirinden ayırt edebilecek bir kültüre doğru süratle ilerliyordu, işte biz, bundan sonradır ki Hazreti Pey­gamberin hadîs yazanlara mani olmadığını, yazmak isteyenlere izin verdiğini, hadîsleri hıfzedemiyenlerin şikâyetleri karşısında yazmalarını tavsiye ettiğini görüyoruz. Kaynaklarda bu konuyle ilgili pek çok haber bulmak mümkiııdir.






Bir seçenek değil, mecburiyetsin.
CloundSand isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı
Alt 09 Kasım 2013, 14:23   #8 (permalink)
Üye

CloundSand - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: 30 Ekim 2012
Yaş: 21
(Mesajlar): 502
(Konular): 338
İlişki Durumu: Yok
Burç:
Renkli Para : 51030
Aldığı Beğeni: 63
Beğendikleri: 57
Ruh Halim: Seytan
Takım :
ÖdülleriÜye Ödülleri: 1
Oscar Ödülü 
CloundSand - MSN üzeri Mesaj gönder CloundSand - YAHOO üzeri Mesaj gönder CloundSand isimli Üyeye Skype üzeri Mesaj gönder
Standart

3.Yasağın kaldırılması


Hazret i Peygamberin, hadislerin yazıbnasıyle ilgili müsadesi hakkında çeşitli haberler vardır. El-Buhârî tarafından nakledilen bir haberden öğren­diğimize göre, Huzâ'ahlar, Mekke'nin fethi sırasında, daha önceleri Öldürülen bir Huzâ'alıya karşılık Benû Leyg'ten birini öldürmüşlerdi. Bu hâdise Haz-reti Peygambere haber verilince hayvanına binmiş \e mekkelilere hitaben, Mekke şehrinde adam öldürmenin, hatta dikenini kesmenin, yitirilmiş malına el uzatmanın kendisi için bile haram kılındığına dair bir hutbe irad etmiştir. Hutbeyi dinleyenlerden Ebü Şah. isminde bir Yemenli, Hazreti Peygambere başvurarak hutbenin kendisi için, yazılmasını istemiş, Hazreti Peygamber de ""Ebü Şah için hutbeyi yazınız" demiştir.
Ebü Hurayra'dan rivayet edilen bir habere göre, ismi açıklanmayan bir şahıs, Hazreti Peygambere hafızasından şikâyet etmiş, Hazreti Peygamber de onu "elinden yardım iste", .yani "yaz" demiştir.
Râfic Ibıı Hadîc de, hadîs yazmak için Hazreti Peygamberden izin iste­miş ve "yâ Rcsûla'Hah, senden bir çok şeyler işitiyoruz; onları yazalım mı?" demiş, Hazreti Peygamber de "yazınız, bir beis yoktur" cevabını vermiştir.
Ebh Hurayra'nm, "Hazreti Peygamberin ashabı içinde, (Abdullah Ibn 'Amı müstesna, benden daha çok hadîse sahip olan kimse yoktu. 'Abdullah hadîsleri yazardı, ben ise yazmazdım" demesi, * Abdullah Ibn 'Amr'm hadîs yazdığına delâlet ettiği gibi, işi, Hazreti Peygamberden aldığı müsade ile yaptığını gösteren haberler de vardır. Bu haberlerden birinde cAbdullah hikâyesini şöyle anlatmıştır: "Hazreti Peygamberden işittiğim her şeyi yazıyordum. Gayem bunları hıfzetmekti. Kureyşliler beni bu işten menettiler ve sen Peygamberden işittiğin her şeyi yazıyorsun; halbuki o bir beşeridir ve rıza halinde olduğu gibi gadab halinde iken de konuşabilir, dediler. Bunun üze­rine yazma işini durdurdum. Sonradan kureyşlilerin bu sözünü Hazreti Pey­gambere zikrettim. Bana: Yaz, nefsim yed-i kudretinde olan Allah'a yemin ederim ki, benden yalnız hak (doğru) olan sâdır olur, dedi. Abdullah Ibn cAmr'in hadîs yazmak için Hazreti Peygamberden izin aldıktan sonra yaz­mağa başladığını ve bin kadar hadîsi ihtiva eden bir sahîfe vücûda getirdiğini ileride göreceğiz.
Hadîslerin yazılmasına cevaz vermeyen ilk haberlerle, biraz önce zikret­tiğimiz ve Hazreti Peygamberin hadîslerin yazılmasında bir beis görmediğini ortaya koyan haberlerin, kronolojik bakımdan, Hazreti Peygamberin ağzın­dan çıktığı tarihleri tesbit etmek imkânını bulamıyoruz. Bununla beraber, îslâmiyetin ilk günlerinde yazının durumu, yazılı hadîslerle Kur'ân âyetleri­nin birbirine karışma tehlikesi gözönünde bulundurulacak olursa, daha önce de belirtildiği gibi, Hazreti Peygamberin bu tehlikeyi bertaraf etmek maksadıyle hadîs kitabetini menetmesinin, onu tecviz etmesinden mukaddem ol­duğu anlaşılır. Bu takdirde mensûh olması gereken nehiy hadîslerinin, diğer hadîslerle mütenakiz olduğunu iddiaya mahal kalmaz.
Hazreti Peygamberden "benden Kur'ândan başka bir şey yazmayınız** hadîsini rivayet eden Ebü Sa^d el-Hudri'nin, bir başka seferinde "Kur'ândan ve teşehhüdden başka bir şey yazmadık" demesi, hıfzından şikayet eden ve kendisi için hadîs yazmasını isteyen Ebü Nazra*ya da "yazmam ve raushaf yapmam; Allah'ın Resulü bize tahdis ediyor, biz ezberliyorduk. Siz de bizden bizim Peygamberden ezberlediğimiz gibi ezberleyin" diyerek onun isteğini reddetmesi; keza hadîs yazmayı kerih gören İbn cAbbâVın, ölümünden sonra geriye bir yük kitap bırakmış olması, üzerinde ehemmiyetle durulması gere­ken haberlerdendir. Bunun gibi, Hazreti Peygamberin kitabete izin vermesin­den sonra, yalnız sahabe tabakasında değil, daha sonraki tabakalarda bile hadîs yazmayı kötü görenlerin bulunması dikkat çekicidir. Fakat kitabete kar-ji oldukça yabancı kalmış bir kavmin kâfizası, zihinlere durgunluk verecek de­recede inkişaf ederse, o kavmin, kitabete alıştıktan sonra bile hıfza kuvvetle itimad edeceğini, hattâ onu zaman zaman kitabetten üstün tutacağını kabul etmek gerekir. Nitekim sahabeyi takip eden nesil içerisinde hıfzını kolaylaş­tırmak için hadîs yazan, hıfzettikten sonra da yazdıklarım imha eden kimse­ler görürüz. Hattâ bunlar arasında kitaplarını imha ettikleri için pişmanlık duyanlar bile vardır. Hadis kitabetiyle ilgili bu farklı görüş ve davranışların elbette bir veya belki de bir çok sebebi vardı ve kanaat muzca hepsi de, hadîsin en iyi bir şekilde muhafaza edilmesine matuf bulunuyordu. İmam el-Evzacî-nin şu sözü, bu gerçeği ortaya koyması bakımından zikre şayandır: "Bu ilim büyük bir şerefe sahiptir. Ricalin hıfzında iken ağızdan alınır ve müzakere edilirdi. Ne zaman ki kitaba girdi, nuru kayboldu, ehil olmayanların eline düştü".






Bir seçenek değil, mecburiyetsin.
CloundSand isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı
Reklam Alanı
Alt 09 Kasım 2013, 14:24   #9 (permalink)
Üye

CloundSand - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: 30 Ekim 2012
Yaş: 21
(Mesajlar): 502
(Konular): 338
İlişki Durumu: Yok
Burç:
Renkli Para : 51030
Aldığı Beğeni: 63
Beğendikleri: 57
Ruh Halim: Seytan
Takım :
ÖdülleriÜye Ödülleri: 1
Oscar Ödülü 
CloundSand - MSN üzeri Mesaj gönder CloundSand - YAHOO üzeri Mesaj gönder CloundSand isimli Üyeye Skype üzeri Mesaj gönder
Standart

4. İlk yazılı hadîsler


a. Hazreti Peygamberin diplomatik mektupları


Hangi maksatla olursa olsun, Hazreti Peygamber tarafından yazılan ve­ya yazdırılan bir vesikayı, hadîsin kapsamı içerisinde mütalâa etmek kadar tabii bir şey olmamak gerekir. Nasıl ki huzurunda işlenen bir fiil veya söyle­nen bir söz, onun tarafından tasvib gördüğü müddetçe takrîrî sünnetten sa­yılmış ve hadîs olarak rivayet edilmiştir, onun imzasını taşıyan bir mektubu da, yazılı bir hadîs vesikası olarak kabul etmemek için hiç bir sepeb yoktur.
Hazreti Peygamberin, Bizans împratoruna, Acem Kİsrâ'sma veya mısırb Mukavkış'a ve Habeş Necâşıye yazdığı mektuplar İslam tarihinde pek meşhurdur. Fakat bunların dışında, yazılmış daha yüzlerce vesika vardır ve bu vesikaların yazılış sebepleri, yahut konuları birbirinden farklıdır. Bu konu­ları şöyle sıralamak mümkindir:
1. Yeni anlaşmalar, veya daha önce yapılmış anlaşmaların yenilenmesi;
2. İslâm'a davet;
3. Memur tayinleri, vazifelerinin tesbiti ve bu vazifelerin ifasında davranış şekilleri;
4. Arazî ve bu arazilerin gelirlerinden atıyyeler;
5. Eman ve tavsiye mektupları;
6. Bazı kimseler hak­kında istisna teşkil eden hükümlerin tesbiti;
7. Hazreti Peygamber tarafından yazılan mektuplara gelmiş cevaplarla ilgili bazı müteferrikât.
Bu vesikalardan büyük bir kısmının Medine devrine ait olduğuna şüphe yoktur. Zira hicretten önceki devir, bir hazırlık ve tecrübe devridir. Bu devirde müslümanlann bir devlet sahibi oldukları elbette ileri sürülemez; çünkü siyasî bir oluşa veya idarî bir düzene sahip değildirler. 'Akabe bey'atları dışında, müslüman topluluğun haricî siyaset denebilecek hiç bir faaliyeti olmamıştır. Bununla beraber, müslümanlann Medine halkıyle irtibatını sağlayan ve on­lara Hicret yolunu açan bu bey'atlar, ileride tesisi gerçekleştirilecek olan İs­lâm devletinin ilk temel taşı olmuştur.
Hazreti Peygamber Medine'ye hicret ettiği zaman, ilk işi, orada bir hü­kümet ve bir şehir devletinin temellerini atmak oldu. Muhtelif kabileler halinde yaşayan yahudîler de dahil olmak üzere mekkeli Muhacirleri, medîneli Ensarı ve henüz İslâm'a girmemiş olan diğer Arapları toplayarak onlarla müşaverede bulundu ve kendi riyaseti altında federatif bir devlet kurdu. İdare edenlerle edilenlerin hak ve vecîbelerini teferrüatıyle açıklayan bir nizamnameyi de, bu devletin ilk anayasası olarak ilân etti. Dünyada ilk yazılı anayasa olarak bilinen bu nizamname, şu ibarelerle başlıyordu:
"Bu, (Allah'ın Rasûlü) Peygamber Muhammed'in, Kureyşli mü'min, ve müslimlerle, Yesrib (ehli), onlara tâbi olanlar, iltihak edenler ve onlarla bir­likte harbe girenler arasında geçerli bir kitabı (yazısı) dır".
"Bunlar, diğer insanlar dışında, bir ümmet teşkil ederler....
Anayasa mahiyetindeki bu nizamnamenin yazılı olarak hazırlanmış ol­duğu, birinci maddede yer alan "bu, (Allah'ın Rasûlü) Peygamber Muham-med'jn ...bir kitabı (yazısı) dır" ibaresinden açıkça anlaşılmaktadır. Keza nizâmnâmenin 22, 37, 39, 42 ve 46 ncı maddelerinde geçen "bu sahfte ehli" ibaresiyle, 47 nci maddesinde geçen "bu kitap, zâlimleri, yahut günahkârları himaye etmez" ibaresi de aynı hususu teyîd eder.
Anayasanın 39 ncu maddesinde "Yesrib (Medine) in içi, bu sahîfe elüiue haramdır*' denilmiştir. Bunu teyid eden diğer bir yazılı vesikanın mevcu­diyeti, şahabı Râfi c İbn Şadlc'ten gelen bir haber vasıtasiyle öğrenih'r. Raf ic şöyle demektedir: "Medine haramdır; onu Rasûlu'Ilah (S. A. S.) haram kıl­mıştır. Bu husus, havlabî (Yemen'de yapılmış) bir deri üzerine yazılmış olup bizim yanımızdadır".
Müslümanların Medine'ye hicretleri ve orada İslâm devletini kurmaları, Kureyş ile aralarında yeni münâsebetlerin doğmasına yol açmış ve bu münâ­sebetler. Bedir, Uhud, IJendek ve Hudeybiye isimleriyle şöyret kazanan yeni vakıaların zuhuru ve yeni muahedelerin imzalanmasiyle neticelenmiş ve ni­hayet Mekke'nin fetbiyle sona ermiştir.
Müslümanların FÜrs ve Rumlarla ve bunların idaresi altındaki emirlik­lerle münâsebetleri de, Hudeybiye'den sonra başlamış ve Hazreti Peygamber, her emir veya krala bizzat mektup yazarak onları İslâm'a davet etmiştir. Bunların bir kısmı bu davete icabet edip felah bulmuş, bir kısmı da redde­dip helak olmuştur.
tslâm devletinin kuruluşundan sonra yoğunlaşan diplomatik münâse­betler, tabii olarak geriye bir çok yazılı resmî vesika bırakmıştır. Her ne ka­dar bu vesikaların asılları zamanımıza kadar intikal etmemişse de, muhteva' lan, hadis ve tarih kitaplarında zikrolunduğu gibi, Prof. M. Hamîdullah'ın himmetiyle Mecmi?Qtull-ve$ffikı*s-siyâsiyye IVl-'ahdVn-nebevi ve'l-IJılöfetVr-râşide (Kahire 1956/1376, ikinci tabı) adlı kitapta biraraya getirilmiştir.






Bir seçenek değil, mecburiyetsin.
CloundSand isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı
Alt 09 Kasım 2013, 14:26   #10 (permalink)
Üye

CloundSand - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: 30 Ekim 2012
Yaş: 21
(Mesajlar): 502
(Konular): 338
İlişki Durumu: Yok
Burç:
Renkli Para : 51030
Aldığı Beğeni: 63
Beğendikleri: 57
Ruh Halim: Seytan
Takım :
ÖdülleriÜye Ödülleri: 1
Oscar Ödülü 
CloundSand - MSN üzeri Mesaj gönder CloundSand - YAHOO üzeri Mesaj gönder CloundSand isimli Üyeye Skype üzeri Mesaj gönder
Standart

b. Sadakat hadisleri


Amr ibn Hazm'den rivayet edilen sadakat


Kaynaklar, Hazreti Peygamberin, sünneti ihtiva eden bîr kitap yazarak (Amr İbn Hazm vasıtasiyle Yemen'e gönderdiğini ve tAmr tbn Hazm'in de bu kitabı Yemen ehab'aine okuduğunu zikrederler. Yine bu kaynaklara göre kitap, fera'iz, sünen ve diyet hükümlerini ihtiva etmektedir. Kitabın metni tam olarak tesbit etmek imkânını bulamıyoruz. Bununla beraber el-^ft* Ebü eAİ>diUah*ın el-Mustedrek'iade ve en-NesâVnin «sunen'inde nak­lettikleri kısımlar, kitabın sıhhat derecesi hakkında bir fikir verecek, bilhassa bu rivayetlerin, sadakata ait gelen diğer rivayetlerle karşılaştırılması, kitap hakkında hasıl olacak fikrin teyidine yardım edecektir.
Halife cOmer İbn 'Abdtf-'Azîz'in, valilerine, kaybolmağa yün tutan il­mi (hadîsi) toplamalarım ve kendisine yazmalarını emreden mektuplarını ileride bahis konusu edeceğiz. Bu mektuplardan birisi de, o »aralarda Medine emîri bulunan 'Amr İbn Hazm'in torunu £bû Bekr tbn Muhammed (îbn(Amr İbn Şazm)e gelmişti. Halîfe bu mektubunda, medlne'de yegâne kaza ilmine sahip olan Ebfi BekrV, halası cAmra Bint cAbdirrahman ve Kasım tbn Mü-hammed'in yanında bulunan ilmi (hadîsi) kendisine yazmasını emrediyordu Ebü Bekr, bu emre uyarak cAmra ve Kâsim'm hadîslerini ve bu arada Has­reti Peygamberin *Anv İbn Hazm vasıtasiyle Yemen'e gönderdiği sadakat hadîslerini de toplar. Ebü Bekr'in oğlu cAbdullah*ın, sonradan kaybolduğunu söylediği bu kitabın, bir değil bir kaç kitap olduğunu kutub kelimesinin kulla-lanıhşından anhyoruz. Fakat kitapların ziya'ından, onların zengin olan muh­teviyatının da kaybolduğu neticesini çıkarmak yanlış olur. Zira, cOmer İbn Abdi'l-cAzîz'in sadakata ait kitabı (Ami îbn rjazm'in ailesinden aldığı husu­sundaki haberler, zayi olan kitapların başka nüshaları olduğunu da ortaya koymaktadır. Meselâ bu konu ile ilgili olarak şu haberlerle karşılaşıyoruz:
M<Amr İbn Herim, kitabın muhteviyatını, Muhammed İbn cAbdirrah-man'a istinsah etmesini istemiş, o da istinsah etmiştir".
Diân İbn 'Affân, (Abdullah İbn Ebî Bekr İbn Muhammed İbn cAmr İbn Hazm'ın, Mekke valisi Muhammed tbn Hişâm'a yazdığı bir kitabı tbn Curayc'a vermiştir. Bu kitap, Hazreti Peygamberin'Amr İbn HazmV yazdığı kitaptır".
"Ebü Bekr İbn Muhammed tbn cAmr İbn IJaznı, bîr kitap ile ez-Zuhrl-ye gelmiştir. Yazılı bir deriden ibaret olan bu kitap, Rasûlullahtan beyan­dır".
Bu haberlerden anlaşılıyor ki, Hazreti Peygamberin 'Amr îbn Hazm'e gönderdiği kitap, bugün elimizde bulunan hadîs eserlerine muhtelif yollarla girmiştir. Fakat, muhteviyatın bu eserlerde değişik isnadlarla zikredilmesi, bu muhteviyatın aslında her hangi bir değişikliğin meydana gelmesine yol açmamıştır. Bu, hadîs tarihi ve hadîslerin sıhhatinin tayini bakımından Önemli bir noktadır. Ancak, cAmr Îbn Hazm'den rivayet edilen sadakat hadîslerinin, rivayet zincirinde bulunan ve bazı hadîs imamlarınca zayıf addedilen, bu suretle hadîs üzerinde de şüphe uyandıran bir râviden bah­setmek gerekmektedir. Bu râvi Süleyman tbn Dâvüd'tur. Îbn Ebî Hatim'in, babasından naklen bu şahıs hakkında verdiği bilgiye göre, bazıları onu Süleyman tbn Erkam olarak isimlendirmişlerdir. Erkanı, lakabı, Dâvûd ise ismidir; diğer bazılarına göre de, Süleyman îbn Dâvüd ed-Dımaşkî, Yahya Îbn Hamza'nın şeyhidir ve hadîste zayıf bir kimse olarak • tanınmaz. Bununla beraber kimliği kesinlikle bilinmez; ed-Dnnaşki olduğu da şüp­helidir.
tbn Hacer'in tbn Hıbbân'dan naklen verdiği bilgiye göre "Süleyman tbn Dâvüd el-Havlânî, Dımaşk ehlindendir ve güvenilir bir kimsedir. Süley­man tbn Dâvûd el-Yemâmi ise bir şey değildir. Her ikisi de ez-Zuhrî'den hadîs rivayet etmiştir. EI-Beyhakî, Ebü Zur(anın, Ebü Hatim'in, (0§mân tbn Sa^d ve huffâzdan bir çok kimsenin Süleyman Îbn Dâvüd'tan eenâ ile bah­settiklerini söyler", tbn Hacer bu nakli yaptıktan sonra kendi görüşünü ileri sürerek föyle der: "Süleyman Îbn Dâvüd el-Havlânî, şüphe yok ki şadük bir kimsedir; fakat sadakat hadîsine ait bu şüphe, Yahya tbn Hamza'dan hadîsi rivayet eden el-Hakem Îbn Musa'nın yaptığı bir hata yüzünden ileri gelmiştir. El-Hakem, Süleyman'ın babasını Dâvüd olarak zikretmiştir. Ha-kikatta o, Süleyman Îbn Erkam'dır. Hadîsi bu şekilde alanlar, bu sebepten onun sıhhati üzerinde şüpheye düşmüşlerdir. Nitekim Yahya Îbn Hamza'nın kitabında Süleyman Îbn Erkam olarak geçmektedir. Şâlih Cezre ve EbücAb-dillah îbn Mende, mezkûr kitapta, Yahya'nın yazisıyle Süleyman tbn Erkam ismini okuduklarını zikretmişlerdir. Hadîsin sıhhatine kail olanlar ise, haki­katte ismin Süleyman tbn Dâvûd olduğunu kabul etmişlerdir. Ayrıca hadîs, ez-ZuhrîMen Macmer ve Şucayb-Ebu'l-Yemân isnadıyle mursel olarak da rivayet edilmiş ye onların görüşlerini kuvvetlendirmiştir. Ebü Dâvüd da Su-leymân tbn Erkam'ın rivayetini, Süleyman îbn Dâvüd rivayeti olarak gös­termesi bakımından bunu el-Hakem'in bir vehmi olarak kabul etmiş ve Mu-b.ammed tbn Bekkâr'ın Yahya'dan rivayetinde Süleyman tbn Erj^am ismini zikrettiğini ileri sürmüştür.
İbn Hacer'in bu mütalâasından anlaşıldığına göre, sadakat hadisini ez-Zub*î*den Süleyman îbn Erkam rivayet etmiştir. Fakat bu şahıs metrüku'U hadistir- Yahya Îbn Hamza, hadîsi bu şahıstan rivayet ettiği halde, Yahya tbn Hamza'dan rivayet eden el-Hakem îbn Müsâ, ismi değiştrimiş ve Süley­man tbn Dâvûd olarak zikretmiştir.
El- Hakem îbn Musa'nın böyle bir hataya düşmesine sebep nedir ? Yalıya tbn Hamza'nın kitabında Süleyman tbn Erkam ismini gördüğü halde, bu ismi niçin değiştirmiştir? Bu sualler karşısında şu ihtimal'akla gelmektedir: El-Ha­kem Îbn Müsâ, îbn Erkam'in metruk olduğunu biliyordu ve ondan rivayeti halinde, zayıf bir isnada tâbi olmanın vereceği mahzuru da gözönünde bu­lunduruyordu. Bu mahzuru ortadan kaldırmak için ismi değiştirmiş olabilir. Ancak bu ihtimal, el-Hakem îbn Müsâ aleyhinde bir puvan kaydına sebep olur. Diğer bir ihtimal, tbn Ebî Hatim'in babasından naklettiği görüştür: Erkam, Süleyman tbn Davud'un lakabıdır. Bu takdirde ortada bir şahu vardır: îbn Erkam veya Îbn Dâvüd, aynı şabis olarak Yahya Îbn Hamza'nın Şeyhidir.
Görüldüğü gibi, bu mütalâalar, bir ihtimalden ileri geçmemektedir. Kay­naklar, bize gerçeğe uygun bir malûmat vermekten uzaktır. Yahya tbn Ma'în, Süleyman îbn Davud'un meçhul, bu sebeple hadîsin de zayıf olduğunu ileri sürüyor. Bir başka seferinde onun hakkında leyse bi-şeyHn diyerek görüsünü izhar ediyor. Buna karşılık Ahmcd tbn Hanbel, hadîsin sahih olduğunu söylüyor. En-Nesâ*î Sünen'inde Süleyman Îbn Dâvüd rivayetini Yahya Îbn Hamza'dan, Diyât bahsinde, Sa^d îbn 'Abdi'1-M.zîz'in ez-ZuhrTden rivayetini Mervân Îbn Muhammed'den naklediyor. Ayrıca metruk olduğunu söylemekle beraber Süleyman Îbn Erkam'm ve mursel olarak Yünus'un ez-Zuhrî'den rivayetini şahı d olarak zikrediyor.
Bu değişik görüşler karşısında ve bilhassa râvilerden birinin zayıflığına istinaden cAmr Îbn Hazm'den rivayet edilen sadakat hadîslerini reddetmek ve onların hiç bir asla dayanmadığını ileri sürmek mümkin değildir. Yapılması gereken iş, bu hadîsleri teyid edecek başka rivayetlerin de bulunup bulunma­dığını araştırmaktır; bizde bu yolu takip edeceğiz.






Bir seçenek değil, mecburiyetsin.
CloundSand isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı
Yeni Konu Aç Cevap Yaz

Etiketler
hadis, tarihi


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık


Forum Renkli Sosyal Medya
Forumrenkli Facebook Forumrenkli Twitter Forumrenkli RSS
Forum Renkli Desteklediklerimiz

Forum Renkli Yasal Uyarı!

Forum Renkli Türkiye'nin en renkli eğlence ve bilgi paylaşım platformudur. Hukuka, yasalara, telif ve kişilik haklarına bağlıdır. "5651 sayılı yasada" belirtilen "Yer Sağlayıcı" olarak hizmet sunmaktadır. İlgili yasaya göre site yönetiminin tüm içerikleri kontrol etme yükümlülüğü yoktur. Bu sebep ile sitemiz, uyarıları dikkate alarak yasa dışı paylaşımlar hakkında gerekli işlemleri yapmaktadır. Oluşabilecek yasal sorumluluklar "Üyelerimize" aittir.

Forum Renkli; Arkadaşlık, Dostluk, Eğlence, Paylaşım, Msn Nickleri, Msn Sözleri, Msn Avatarları, Ödüllü Yarışmalar, Msn Sözleri, Şiirler, Şarkılar, Moda, Sağlık, Tv, Dizi, Film, Komik, Komik Resimler, Komik Videolar, Haberler, Spor Haberleri ve Güncel Bilgi Paylaşımı gibi konuların kullanıcıları tarafından önceden onay almadan anında yayınlayabildikleri bir forumdur.

Copyright© 2011 - 2013, ForumRenkli.com® Tüm Hakları Saklıdır.


Forum Renkli Alexa Forum Renkli Sitemap



vBulletin® Version 3.8.7 ile güçlendirilmiştir.
Copyright ©2000 - 2017, Jelsoft Enterprises Ltd
Inactive Reminders By Realdizayn

Search Engine Optimization by vBSEO 3.6.1 ©2011, Crawlability, Inc.

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222 223 224 225 226 227 228 229 230 231 232 233 234 235 236 237 238 239 240 241 242 243 244 245 246 247 248 249 250 251 252 253 254 255 256 257 258 259 260 261 262 263 264 265 266 267 268 269 270 271 272 273 274 275 276 277 278 279 280 281 282 283 284 285 286 287 288 289 290 291 292 293 294 295 296 297 298 299 300 301 302 303 304 305 306 307 308 309 310 311 312 313 314 315 316 317 318 319 320 321 322 323 324 325 326 327 328 329 330 331 332 333 334 335 336 337 338 339 340 341 342 343 344 345 346 347 348 349 350 351 352 353 354 355 356 357 358 359 360 361 362 363 364 365 366 367 368 369 370 371 372 373 374 375 376 377 378 379 380 381 382 383 384 385 386 387 388 389 390 391 392 393 394 395 396 397 398 399 400 401 402 403 404 405 406 407 408 409 410 411 412 413 414 415 416 417 418 419 420 421 422 423 424 425 426 427 428 429 430 431 432 433 434 435 436 437 438 439 440 441 442 443 444 445 446 447 448 449 450 451 452 453 454 455 456 457 458 459 460 461 462 463 464 465 466 467 468 469 470 471 472 473 474 475 476 477 478 479 480 481 482 483 484 485 486 487 488 489 490 491 492 493 494 495 496 497 498 499 500 501 502 503 504 505 506 507 508 509 510 511 512 513 514 515 516 517 518 519 520 521 522 523 524 525 526 527 528 529 530 531 532 533 534 535 536 537 538 539 540 541 542 543 544 545 546 547 548 549 550 551 552 553 554 555 556 557