Forum Renkli - Türkiye`nin En Renkli Eğlence ve Bilgi Paylaşım Platformu  



"Taklitler, Asıllarını yaşatırmış."
Go Back   Forum Renkli - Türkiye`nin En Renkli Eğlence ve Bilgi Paylaşım Platformu > Kültür & Sanat > Tiyatro & Edebiyat & Sanat > Edebiyat
Ücretsiz Kayıt ol veya Üye Girişi yapın.
Forum Renkli - Türkiye'nin En Renkli Eğlence ve Paylaşım Platformuna Hoşgeldiniz.
Forum Renkli'ye Hoşgeldiniz. Forumumuza ücretsiz KAYIT olarak, forumumuzda bilgi alışverişi yapabilir ve aramıza katılıp samimi dostluklar kurabilirsiniz.

Forumumuzda bizimle birlikte paylaşıma katılmak için buradan üye olabilirsiniz.



veya Facebook üyeliğiniz ile sitemize kayıt olabilirsiniz.
Etiketli Üyeler Listesi

Yeni Konu Aç Cevap Yaz
 
LinkBack Seçenekler Stil
Alt 14 Ağustos 2011, 12:48   #11 (permalink)
VIP ÜYE ~


Talia. - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: 03 Ağustos 2011
Nerden: Karşıyaka
Yaş: 22
(Mesajlar): 19.912
(Konular): 1820
İlişki Durumu: Var
Burç:
Renkli Para : 133519
Aldığı Beğeni: 89
Beğendikleri: 4
Ruh Halim: Eglenceli
Takım :
ÖdülleriÜye Ödülleri: 2
Oscar Ödülü Teşekkür Plaketi 
Standart

Âşık HÜROĞLU


26.1.1938 günü Sivas'a bağlı Şarkışla ilçesinde, Mahmud ve Feride Karabulut'un ilk çocukları olarak dünyaya geldi. Asıl adı Cumhur, şiirlerinde kullandığı adı (mahlas) Hüroğlu'dur.

İlkokulu bitirdikten sonra (o yıllarda ilçede ortaokul olmadığı için) baba mesleği olan ticareti (bakkallık) meslek olarak seçti; askere gidinceye kadar babasının yanında çalıştı. Askere gidip döndükten sonra bir süre Şarkışla'da çeşitli işlerde çalıştı. 1970 yılında işçi olarak Almanya'ya gitti. 14 - 15 yıl çalıştıktan sonra yine memleketine döndü.

Şarkışla'lı ozan Sefil Selimi ile yakın arkadaş olup; Selimi gibi Çoban Babanın yetiştirdiği ozanlardandır.

Deyişlerinde insan sevgisi, nasihat ve tasavvuf konularını etkileyici bir anlatımla dile getiren, yerel şiveyi ustaca kullanan Aşık Hüroğlu yaşamını Şarkışla'da sürdürmektedir.


BİLMECE

Dünyayı taşıyan sarı öküzün
Altından süt sağdım küleklerinen
Tarih bin dokuz yüz seksen dokuzun
Günlerini saydım dileklerinen.

Ejderha devinen hamur yoğurdu
Huriler, periler iplik eğirdi
Dişi düşük, koca katır doğurdu
Sıpayı beledim beleklerinen.

Yakın oldum talihimi yazana
Elimle günahım koydum mizana
Cehennemde kaynar kara kazana
Çok odun taşıdım şeleklerinen.

Yoğurdumu yayıkladım yağ ettim
Nem varısa talan ettim dağıttım
Tahılımı değirmende öğüttüm
Ununu eledim eleklerinen.

Arı kovanına kaktım çomağı
Ahret için çok sarf ettim emeği
Cennet bahçesinde yedim yemeği
Sohbete oturdum meleklerinen.

Dünyayı terkettim ahretten geçtim
Türlü Pazar kurdum sergiler açtım
Aşık Hüroğlu'yum mücevher saçtım
Alış-veriş ettim feleklerinen.

7.11.1989 ŞARKIŞLA



SOYAN SOYANA

Gezip bakıyorum çarşı pazara
Hırsınan birbirin soyan soyana
Sanki girmeyecek ahir mezara
Türlü vahşet ile kıyan kıyana.

Biberci bibere talaş katıyor
Eğrilik, doğruya kafa tutuyor
Fesatlar sergide, fitne satıyor
Erlikten usanıp cayan cayana.

Zorda medet bekler, varda yok sayar
Bazı hayal eder bazı hak sayar
Bugün bire bağlar yarın çok sayar
Düşü çeşit çeşit yoyan yoyana.

Gittikçe çoğalır sapı silikler
Kesiliyor moda deyi belikler
Kimi döşün açar, kimi ilikler
Bayan ere benzer, erler bayana.

Hüroğlu irfanın talebesidir
Gayreti Hüda'nın galebesidir
Üstadı cihanın dil ebesidir
Körler köre bağlı ayan ayana.

1996 ŞARKIŞLA


KORKMA

Korkma ey arkadaş kudret elinin
Düzdüğünü insü melek bozamaz
Her aşığım diyen yar meydanında
Kalem çekip şöyle destan yazamaz

Adam olan adam kurbanın adar
Ölmeden önceden ölümü tadar
El elden üstündür ta arşa kadar
Amma ondan öte durur uzamaz

Ben bu davayınan kalırım billah
Ahdimde sadığım dönmezem vallah
Küffarın kalesin bozarsa Allah
Bütün dünya bir olsa da düzemez

Bire bin yetirir şehit toprağı
Dört mevsimde açar gülü yaprağı
Şan verir cihana bahçesi bağı
Düşman olan sinesinde gezemez

Uzatsam sözümü uzayıp gider
Bahçıvan bağını bezeyip gider
Dahasın der isem söz ayıp gider
Hüroğlu doğrudan şaşıp azamaz

1976 WUPERTAL






Dişi düşük: Dişleri dökülmüş. Yaşlı. - Şelek: Sırta bağlanıp taşınan yük. - Kaktım: Soktum. - Sergi: İşportacı tezgahı. - Belik: Saç örgüsü.







Kuşlar uçuyor..
Talia. isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı
Alt 14 Ağustos 2011, 12:49   #12 (permalink)
VIP ÜYE ~


Talia. - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: 03 Ağustos 2011
Nerden: Karşıyaka
Yaş: 22
(Mesajlar): 19.912
(Konular): 1820
İlişki Durumu: Var
Burç:
Renkli Para : 133519
Aldığı Beğeni: 89
Beğendikleri: 4
Ruh Halim: Eglenceli
Takım :
ÖdülleriÜye Ödülleri: 2
Oscar Ödülü Teşekkür Plaketi 
Standart

Âşık HÜSEYİN (GÜRSOY)

1907 yılında Sivas’ın Şarkışla ilçesine bağlı Sarıkaya köyünde doğdu. Babası İsmail Efendi, anası Bessey Hanımdır. Çocukluğu yokluk ve sıkıntı içinde geçti. Henüz 7-8 yaşlarına gelmişti ki 1. Dünya Savaşı çıktı. Köyün tüm gençleriyle birlikte iki ağabeyi de askere alındı. Kısa bir süre sonra da babasını kaybetti. Küçük yaşta evin geçimini sağlamak için annesi ve ablalarıyla babadan kalma tarlalarında çiftçilik yapmaya başladı.

Köylerinde okul yoktu o yüzden hiç okula gidemedi. Okuma yazmayı köyün yaşlılarından Ali ve Abdullah Efendiden öğrendi. Daha sonra boş zamanlarında köyün küçük çocuklarına da kendisi ders vererek okuma yazma öğretmeye başladı. Bu arada felâketlerde peşlerini bırakmıyordu. Bir kış günü annesi hastalandı. O günün şartlarında Doktor, ilâç olmadığı için de kurtarılamadı. Hüseyin’in sorumluluğu daha da artmıştı. Bütün gün çalışıyor, akşamları da babadan kalma kemanla bir şeyler çalmaya uğraşıyor, bildiği türküleri söylüyordu. Böylelikle zaman akıp gidiyordu. Savaş bitmişti… Ağabeyleri eve döndüler. Ancak Mustafa ağabeyi savaşta yaralanmıştı. Köye döndükten kısa bir süre sonra da vefat etti.

15 – 16 yaşına geldiğinde evin idaresini Mehmet Ağabeyine bırakarak, Sarıkaya’ya komşu olan eski adı Alakilise, şimdiki adı Eskiyurt olan köyde kuzu çobanlığı yapmaya başladı. Köyün dışında, meralarda gündüz kuzuları otlatıyor, gece olunca da kepeneğini sırtına geçirip yatıyordu. Bir sabah kuzuları otlattığı yerin biraz ilerisinde bir genç kızın babasıyla kağnıya sap yüklediğini gördü. Kim olduklarını merak etmişti.. Günlerdir insan yüzü görmediği için de canı sıkılıyordu. “Gidip hem biraz sohbet ederim, hem de sap yüklemelerine yardımcı olurum” diyerek kuzuları kağnıdan tarafa döndürdü. Yanlarına yaklaşıp kızı yakından görür görmez de içini daha önce hiç hissetmediği bir duygu kapladı, âdeta yıldırım aşkına tutulmuştu.

Artık, adının Şehriban olduğunu öğrendiği kızdan başka bir şey düşünmüyordu. Sevdasını arkadaşları aracılığı ile ağabeyine iletti. Onlar da adet ve töre gereği köyün büyüklerinden bir heyet oluşturarak gelip kızı ailesinden istediler. Ancak ne kadar ısrar ettilerse de kızın babasını bu evliliğe razı edemediler. Hüseyin çok üzüldü. Eskiyurt'u da, kuzuları da bırakarak köyüne döndü. Uzun bir süre kız isteme olayı ve gidip gelmeler sürdü. Sonunda kızın da Hüseyin'de gönlünün olduğunu, başka birini istemediğini öğrenen büyükleri Şehriban’ı Hüseyin’le nişanladılar. Nişan olayından birkaç gün geçmişti ki Hüseyin, arkadaşı Yusuf Çavuş’a kuzuları emanet ederek nişanlısını ziyarete gitti. O zamanın geleneğine göre, kızların nişanlısıyla görüşmesi hoş karşılanmazdı.

Kızın ailesi ve yakınları bu ziyaretin doğru olmadığını Hüseyin’e anlatarak sert bir şekilde uyardılar. Böyle gereksiz şekilde köye gelmemesini söylediler. Aralarında tatsız bir tartışma oldu. Şehriban’ın da büyüklerinden yana tavır aldığını gören Hüseyin sinirlendi. Çobanlık parasını da almadan buruk bir şekilde Eskiyurt’tan ayrılarak kendi köylerinin yolunu tuttu. Köyün yakınlarına gelince pişman oldu ancak geri dönmeyi gururuna yediremedi. Kendi evine gitmek için de geçerli bir mazereti yoktu.

Düşünüp bir çıkar yol bulmak için oradaki “Evlik” denilen mağaraya girdi. Biraz oturdu… Düşündü… Sonra da yorgunluktan uyuya kaldı. Rüyasında bir deve kervanı gördü. Kervandakilerden üç kişi ellerinde birer tasla Hüseyin’in yanına geldiler ve tasın içindeki doludan içmesini istediler. Hüseyin tasları alarak içti. Uyandığında kan, ter içinde kalmıştı. Kendini farklı bir kimliğe girmiş gibi hissediyordu. Böylelikle mağarada birkaç gün geçirdi. Akrabaları onu ararken, kendinden geçmiş bir halde mağarada bularak eve getirdiler. Hüseyin o günden sonra kimseyle konuşmaz oldu. Kemanesiyle kendi halinde çalıp söylemeye başladı. Söylediği şiirler çok güçlü ve anlamlıydı. Türküleri dilden dile dolaşıyor, itibarı da her gün biraz daha artıyordu.

Hüseyin’in Âşıklıktaki ustalığı Şehriban’ın ailesini de etkilemişti. Araya girenler de iki aileyi barıştırdılar. Bir süre sonra da iki genç görkemli bir düğün ile evlendiler. Artık kuzu çobanlığı evin masraflarını karşılamıyordu. İlkbahar ve yazın köyünde çalışan Hüseyin, sonbaharda Çukurova’ya gidip kış bitinceye kadar da orada çalışıyordu. Bu arada bir de kızı olmuştu. Bir seferinde Çukurova’ya giderken o Kayseri’de bulunan Atatürk’ü gördü. Hatta zorla da olsa kürsüye çıkıp irticalen Atatürk’e bir şiir okudu. Atatürk bunun üzerine onu Ankara’ya getirtip, sular idaresinde iş verdirtti.

Hüseyin Ankara’da Aşık Veysel, Ali İzzet ve Hacı Fedaî ile birlikte de çeşitli konserlere katıldı. Bu konserlerden birinde dinleyicilerden Ayşe adında bir kızla tanıştı. Bu tanışma giderek Ayşe’nin Hüseyin’e âşık olmasına neden oldu. Hüseyin evli olduğunu söylese de Ayşe’yi kendinden uzaklaştıramadı. Sonunda bu arkadaşlık âşıkla evlenmeye kadar vardı. Bir süre sonra Hüseyin Ayşe’yi alıp köyüne getirdi; ancak bu alışılmamış durumu köylüler hiç hoş karşılamadılar. Ayşe’yi Ankara’ya göndermesi için bir yıl boyunca sürekli âşığa baskı yaptılar. Sonunda Hüseyin Ayşe’yi “birlikte Ankara’ya gideceğiz” diyerek trene bindirdi. Tren hareket etmek üzereyken de “bilet gişesine gidip döneceğim” bahanesiyle trenden indi ve Ayşe’yi yalnız gönderdi. Arkasından da şu şiiri söyledi:

NE HALDAYIM ELA GÖZLÜ SEVDİĞİM
N'OLUR SUNA BOYLUM GÖR BENİ BENİ
YARİNDEN AYRILIP YASLI GEZENLER
HER SABAH HER AKŞAM (*)DER BENİ BENİ

KONUŞURSAN SOHBET OLAM DİL OLAM
DEĞMEN BANA YANA YANA KÜL OLAM
SEN BİR BAHÇIVAN OL BEN DE GÜL OLAM
UZAT DA ELLERİN (**)DER BENİ BENİ

İNSAN KISIM KISIM YER DAMAR DAMAR
KAŞLARIN LÂMELİF YÜZ ŞEMS-İ KAMER
O İNCE BELİNE OLAYDIM KEMER
YAKIŞIR SEVDİĞİM SAR BENİ BENİ

DEĞİŞMİŞ DONUNU OLMUŞ ÜVEYİK
ŞAHİNE BENZİYOR HEY GÖZÜ BÖYÜK
SEN BİR AVCI OLSAN BEN DE BİR GEYİK
DOLDUR TÜFEĞİNİ VUR BENİ BENİ

GÖZÜM GÖRMEZ OLDU KANLI YAŞLARDAN
YATAMIYOM HAYAL MEYAL DÜŞLERDEN
SEVDİĞİM ÜSTÜNDE UÇAN KUŞLARDAN
HER SEHER VAKTİNDE SOR BENİ BENİ

HÜSEYİN'İM USTASINI BULAYIM
DEĞMEN BANA YANA YANA ÖLEYİM
GÜZELİM KAPINA KÖLE OLAYIM
MÜŞTERİ BULURSAN VER BENİ BENİ

Ancak bu olay ona çok dokundu. Köyüne geldikten sonra günlerce yemedi, içmedi, kimseyle konuşmadı. Sürekli düşünüyor, bir türlü kendini affedemiyordu...

Sonunda bu acıya dayanamayarak verem oldu. 1942 yılının temmuz ayında vefat etti. Doğduğu köye de defnedildi.

Baştan başa hükmederdi bir zaman
Davut oğlu Sultan Süleyman d’öldü
Omuz verip Kaf Dağı’nı kaldıran
Haziret-i Hamza pehlivan d’öldü

Firavun köşküne atlı giderdi
Doğudan Batı’ya hüküm ederdi
Bin deveyi bir akçaya güderdi
Veysel Karan gibi çoban da öldü

Kalsa dünya Muhammed’e kalırdı
Can satın alınsa Nemrut alırdı
Çıkmayan canlara derman olurdu
Hekimler hekimi Lokman da öldü

Hani n’oldu “dünya benim” diyenler
Geldi geçti milyon altın sayanlar
Görünmüyor adam eti yiyenler
Koca devler ile Şahmeran d’öldü

Felek bir değirmen kurmuş öğüdür
Şahları aldatır bizi aldatır
Güzellerin efendisi beyidir
Mısırlı Yusuf-u Kenan da öldü

Türk Halkına Latin harfi okutan
Düşmanları uzaklardan bakıtan
Saltanat köşkünü yıkıp dağıtan
Atatürk gibi kahraman da öldü

Şu görünen dünya canlar da birgün
Hep ölüp giderler onlar da birgün
Ya bu gün ya yarın günlerden birgün
Derler ki: Hüseyin Görsoy da öldü



(*)Söyler.
(**)Topla, devşir.
Süleyman d’öldü: Süleyman da öldü.
Haziret-i:Hazreti.







Kuşlar uçuyor..
Talia. isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı
Alt 14 Ağustos 2011, 12:49   #13 (permalink)
VIP ÜYE ~


Talia. - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: 03 Ağustos 2011
Nerden: Karşıyaka
Yaş: 22
(Mesajlar): 19.912
(Konular): 1820
İlişki Durumu: Var
Burç:
Renkli Para : 133519
Aldığı Beğeni: 89
Beğendikleri: 4
Ruh Halim: Eglenceli
Takım :
ÖdülleriÜye Ödülleri: 2
Oscar Ödülü Teşekkür Plaketi 
Standart

Âşık REMZANî

Asıl ismi Hacı Sadık Oytun olan Remzanî(*), 1937'de Tokat'ın Zile ilçesinde doğmuştur. Küçük yaştan itibaren saz çalmaya ve şiirler okumaya başlamıştır. Çoğunlukla Tasavvuf, Tanrı aşkı ve inanç şiirleri yazmıştır.

Remzani mahlasını ise Zile'nin ünlü halk ozanı Kemteri'nin oğlu Sefil Edna (Abuzer Doğanay 1900-1966) vermiştir.

Remzani 1973 yılında Almanya'ya işçi olarak gitmiş, 22 Haziran 1979 Almanya'da geçirdiği trafik kazasında vefat etmiştir.


Aşkın gizli kapısını
Açabilirsen gel beri
Türlü libas kumaşını
Biçebilirsen gel beri

Bu gördüğün Hakk'ın yolu
Nurla dolu sağı solu
Sabır nefsin doğru yolu
Geçebilirsen gel beri

Lâl ü mercan akar gözden
Çağırırız hep bir özden
Kırkların geçtiği izden
Geçebilirsen gel beri

Hak Muhammed Ali bizde
Hacı Bektaş Veli bizde
Remzanî der dolu bizde
İçebilirsen gel beri





(*)Remiz : işaret , başla selam verme , simge.
-an : Arapça çokluk eki.
î : " aitlik eki.
Remzani : Simgelerle ilgili , işaretlerle ilgili.







Kuşlar uçuyor..
Talia. isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı
Reklam Alanı
Alt 14 Ağustos 2011, 12:49   #14 (permalink)
VIP ÜYE ~


Talia. - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: 03 Ağustos 2011
Nerden: Karşıyaka
Yaş: 22
(Mesajlar): 19.912
(Konular): 1820
İlişki Durumu: Var
Burç:
Renkli Para : 133519
Aldığı Beğeni: 89
Beğendikleri: 4
Ruh Halim: Eglenceli
Takım :
ÖdülleriÜye Ödülleri: 2
Oscar Ödülü Teşekkür Plaketi 
Standart

Âşık SAİD

Aşık Said 1251 (1835) yılında Kırşehir iline bağlı Toklumen Köyünde doğmuştur. Değirmenci Oğulları denen bir aileden gelmektedir.

Said, okuyup yazmayı önce köyün hocasından öğrenmiş, sonra 18 yaşlarında Kayseri'ye giderek iki buçuk yıl medrese öğrenimi görmüştür.

Üç kez evlenmiş ve bir çok çocukları olmuştur. Bunlardan dördünün erkek, birinin kız olduğu kesindir. Ayrıca bir oğlu ile bir kızının olduğu da söylenmektedir. Adil ve İbrahim adlarındaki iki oğlu aynı günde ölmüş. Nuri adındaki oğlu 1290 (1874) deki büyük kıtlıkta, keme (domalan) toplamak üzere Kızılırmak'ın karşı kıyısına geçerken sandalın devrilmesi sonucu boğularak ölmüştür. Şairin kendisinden sonra yaşayan tek oğlu, O'nun gibi bir halk şairi olan Aşık Seyfullah'dır.

Aşık Said, Kızılırmak üzerinde kayıkçılık yapardı. Çiftçilikle binicilik de sevdiği uğraşlardı. Emmileri de kayıkçılık yapıyormuş, öyleyse bu uğraş onlardan gelmiş olmalı kendisine. O, bir taraftan kayıkçılık yaparken, bir taraftan da ülkenin bir çok il ve ilçelerini dolaşmış ve sazına oralardan da teller bağlamıştır. Dörtlüklerinde çok yerleri gezdiğini, "Yedi iklim dört köşeyi" dolandığını bildiriyorsa da, adlarını saymıyor. Görüşmelerimizden ve şiirlerinden çıkarabildiğimiz kadarıyla Ankara, İstanbul, Bursa, Eskişehir, Konya, Kayseri, Maraş, Antep, Adana, Mersin, Silifke, Tarsus, İzmir, Manisa, Haymana, Şereflikoçhisar, Aksaray, Keskin bunlardan bazılarıdır. Ayrıca Yemen'e de gitmiştir. Gezdiği yerlerde etkilenme derecesine göre şiirler yazmış, türküler, düzmüş.

Bölgedeki yaşlı ve konuya yakınlık duyan kişilerden Aşık hakkında edindiğimiz diğer bazı bilgilerin de buraya aktarılması uygun düşer sanırız.

Bir görüşe göre dört, bir görüşe göre altı yıl askerlik yapmış Yemen'de. "Yemen'e giderken" başlıklı şiirinde, asker olarak Yemen'e gittiğini belirleyen bir açıklık yoksa da, bölgede askerlik hizmetini, Yemen'de yaptığını savunanlar az değildir. Nitekim askerden sevgilisine yolladığı �Mektup� adlı şiirindeki:

Leyla'yı yitirmiş Mecnun'a döndüm
Yana yana ıssız çölü beklerim

mısraları askerliğini Yemen'de yaptığı şeklindeki görüşleri oldukça açıklığa kavuşturmakta, buna "Yemen'e Giderken" şiirindeki :

Yemen'den karalı haber geliyor
Nice yiğitler de hasret ölüyor

sözleri de eklendiğinde, askerliği Yemen'de yaptığı büyük oranda doğruluk kazanıyor.

Türkü söylemeye genç yaşında başlamış ve sözlerini sazının tellerine ustaca dökmesini becermiş. Bağlama çalmayı kendi kendine öğrendiğini, küçük yaşta başladığını söyleyenler çoğunlukta ise de, çocukluğunda komşu köylerden birinde ünlü bir saz erinin yaşadığını ve bu usta kişiden öğrenmiş olabileceğini ileri sürenlerde çıkmıştır. Bu kişilerin sözleri tahminden öte geçmediği gibi, isim ve yer de bildirmediklerinden ve hayli azınlıkta olduklarından Şair'in bağlamayı kendi kendine öğrendiği daha çok kesinlik kazanıyor.

Kırk beş yaşına kadar sazını ilhamlarının dili haline getiren Aşık, bu yaştan sonra çok sevdiği sazını bırakmıştır. Sazını erken bırakması iyi mi olmuştur, kötü mü bilemeyiz. Gerçek şu ki, Aşık Said bu gün bağlama tellerinden dökülen türküleriyle yaşayan ozanlardan biri. Türkülerinin çoğu, memleketi olan Kırşehir ve çevresinde hala yaşamaktadır. Derlenemediği için unutulanlar olsa bile. Ayrıca incelemeler sırasında Kırşehir folklorundaki yerini ve önemli payını saptamış bulunuyoruz. Üstelik yaşadığı dönemde de türkülerinin yaygın ve tutulur olduğu tartışmasız söyleniyor.

Genel kanı Aşık Said'in yanık ve çok güzel olduğu, türkülerini içinden geldiğince okuduğu başladığını tamamlamadan geçmediği, dinleyenlerin ona uyarak sessizce ve zevkle havasına girdikleri biçimindedir. Görüşmelerimiz sırasında, bağlamayı ender bir ustalıkla çaldığını, bir söylediği parçayı uzun bir süre geçmeden bir daha söylemediğini öğreniyoruz.

Gene köyünden edindiğimiz bilgiye göre dindar, namazını kaçırmayan, çok dürüst ve doğru bir karakter adamı imiş. Zaten bu ve benzeri özelliklerinin sosyal yanı olan bütün şiirlerinde, kuşkuya yer kalmayacak şekilde tam bir açıklıkla görebiliyoruz.

Evet ozanın yaşadığı dönemle ilgili bilgiler şimdilik bu kadarla bitiyor. Bitiyor ama, bir perde eksiğiyle ancak. Derken bir gün gelmiş, bağlamış Said'i hasta döşeğine. Ne var ki, elinden ve dilinden alamamış türküsünü, koşmasını, destanını. Söylemiş, yazmış hasta yatağında bile yaşlı Ozan. Hem de geleceğini kestiren bir adamın acı gerçeklerini yaşıyordu artık. Biraz yakınmalı, tersine minnetsiz ve üstelik korkusuz :

Yüklettin bahranı kaçarım diye
Kol kanat bağladın uçarım diye
Şu yalan dünyadan, göçerim diye
Kırdın kanadımı kolumu felek

Gözümden akıttım demü zarımı
Felek yaman aldın kolay yanımı
Vadem yetti ise gel al canımı
Sana minnet etmem bir canı felek

Şu yalan dünyada yolumuz büke
Çevirdim yönümü yalvardım hakka
Giydirdin gömleğe istemez yaka
Yolumu yolsuza düşürdün felek

Hasta döşeğinde böyle yazan Aşık, ardından minnet etmediği canını da veriyor ve Toklumen'e gömülüyor. Yazık, fırsat buldukça gittiğimiz bölgede, hele Aşık'ın kendi köyünde yaptığımız soruşturmalarda mezarının yerini bilen kimse çıkmamıştır.

Öldüğünde 75 yaşındadır. Yıl 18 ikinci Kanun 1326 dır. (18 Ocak 1910) Yastığının altından kendi el yazısıyla yazılmış "Son Türküsü" de çıkmıştır:

Said bu rüyaya aldanma boşa
Götür azık bir gün gelecek başa
Senin günahların gökleri aşa
Sana baki değil bu Toklueğmen

Evet... Toklumen ona da kalmamıştır. Zaten o da herkes gibi bu dünyada konuk olduğunu biliyor ve şöyle açıklıyordu önceden:

Anamın rahminden yere düşmeden
Dokuz ay yaslandım handa misafir
Bu gün, geldim ise yarın giderim
Ben bir ulu kervan hana misafir

Gayri Aşık'ın da misafirliği de bitiyordu. Misafirliği bitmeyen ise onun sözleri, sazından kalan seslerdi. Bu gün var olan, yaşayan iki gerçek.







Kuşlar uçuyor..
Talia. isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı
Alt 14 Ağustos 2011, 12:49   #15 (permalink)
VIP ÜYE ~


Talia. - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: 03 Ağustos 2011
Nerden: Karşıyaka
Yaş: 22
(Mesajlar): 19.912
(Konular): 1820
İlişki Durumu: Var
Burç:
Renkli Para : 133519
Aldığı Beğeni: 89
Beğendikleri: 4
Ruh Halim: Eglenceli
Takım :
ÖdülleriÜye Ödülleri: 2
Oscar Ödülü Teşekkür Plaketi 
Standart

Âşık VELİ

Şarkışla ilçesinin Ağacakışla bucağına bağlı İğdecik Köyünde doğdu. Babasının adı Hüseyin, annesinin ki Kamer'dir.

Bugün hayatta olan ve Mersin'de yaşayan torunları, soylarının Horasan'dan geldiğini, önce Malatya'nın Hekimhan ilçesine, sonra kalkıp Şarkışla'ya gelmiş ve İğdecik Köyünü kendilerine yurt edinmişler.

Aşık Veli, 1853 yılında öldüğü vakit 60 yaşını aşkın olduğu söyleniyor: Buna göre doğumunun 18. Yüzyılın sonlarında olduğu anlaşılmaktadır. Şimdilik kesin bir rakam vermeğe imkan yok.

10 yaşında iken annesini, çok geçmeden de babasını kaybetti. Onların sağlığında üç-beş parça tarlaları vardı. Ölümlerinden sonra hepsi, çeşitli bahanelerle kapanın elinde kaldı. Kurtarmak için hangi dala yapıştıysa eli boşa çıktı. Köy yerinde malı mülkü, sığırı davarı olmayan kimsesiz bir çocuk ne yapar? Ancak şunun bunun yanında çobanlık. O da aynı yola gitmekten başka çare göremedi. Ağaların emrinde aylarca ve yıllarca şu dağ senin, bu tepe benim deyip, dolaştı durdu. Bulduysa yedi, bulamadıysa çekti sırtına abasını, koydu başını bir çul yığının üzerine.

İlk aşkı:
Öteden beri, Yozgat'ın Muğallı Köyü Türkmenleri yaylak için İğdecik civarlarına gelirdi. Veli bir ara onlara da çoban durdu. Bakımları ve yardımlarını beğenmiş olacak ki, tam yedi sene hizmet etti. O yıllarda başından bir de gönül macerası geçti. Belki de yanlarında uzun süre bu meseleden dolayı kaldı.

Ağasının Telli adında bir kızı vardı. Onunla iki kardeş gibi büyüdüler. Ne zamanki kız serpilip de zülüf düzmeğe başlayınca Veli'nin durumu değişti. İçinde çeşidi belirsiz duygular depreşmeğe başladı, önceleri kızın haberi yoktu. Sonra sezer gibi olduysa da pek umursamadı. O mevzuda ne yakınlık gösterdi, ne de çekingen davrandı. Arkadaşlıkları gene eskisi gibi sürdü gitti. Ama Veli, fazla sabredemedi. Bir bekledi, iki bekledi, en sonunda duygularını açığa vurdu :

Ama dilber çok iş bilir ustasın
Melül mahzun gezen bilmem hastasın
Sinem püte ettin mekan istersin
Muhkem imiş alamadım kal'an yar

Kızın annesi ve babası vaziyeti neden sonradan anladılar. Fakat üzerine aldığı üzerine aldığı bir vazifeyi kusursuz yerine getiren Veli'yi bu mevzuda incitmek istemediler. Tek çıkar yolun, kızlarını kendi seviyelerinde ki bir kişi ile evlendirmek olacağına karar verdiler. Çok düşünmedilerde. Muğallı'lı bir genç uzun zamandan beri kapılarını aşındırıp duruyordu. Ona "peki" deyip işin içinden çıktılar.

Veli, Telli Kız'ın başkasıyla evleneceğine bir türlü inanamadı. Daha doğrusu inanmak istemedi. Ne zaman ki göçünü kendi eliyle yükleyip onu yola vurunca, acı gerçeği kabul etmek zorunda kaldı:

Hel hel ettim Mağara'dan uçurdum
Telli Kız'ın gitti derler bu yola
Elim ile evlerini göçürdüm
Telli Kız'ın gitti derler bu yola

Kemter'e Çırak Oluşu:
Veli kabiliyetli bir gençti. Telli Kız'ı yolcu ettikten sonra söylediği deyişleri ağızdan ağıza yayılmaya başladı. Taa Şarkışla'nın Kale köyünde oturan Aşık Kemter'in kulağına kadar gitti. Kemter bu genci bayağı merak etti.Bir gün yanına ısmarladı. Onu ilk görüşte sevdi. Yanından ayırmak istemedi. Dizinin dibine oturtup aşıklığın bütün kurallarını ve törelerini öğretti. Birlikte söylediler, birlikte çığırdılar.

Aylar, yıllar derken, bu mutluluk da çabucak geldi, geçti. Kemter 1818 yılında vefat etti. Usta demek, bir bakıma baba yarısı demekti. Onun kaybı Veli'yi çok sarstı. Kime ne desin? Feleğe kahretmekten başka elinden ne gelir ki?..

Şu yalan dünyada bir üstat buldum
Beni bırakmadın işime felek
Şakirt olan şaşkın olur dem be dem
Ne okursun bilmem guşuma felek

Hacı Bektaş Tekkesi'ni Ziyaret:
Veli, ustası Kemter'i bir türlü unutamadı. Nereye gitse hep onu anlattı, hep onun büyüklüğünü, insanlığını ve kendisine yaptığı iyilikleri dile getirdi. Komşuları baktılar ki böyle olmayacak, "Veli, dediler; tebdil-i mekanda ferahlık vardır. Buralardan biraz uzaklaşsan iyi olur. Biliyoruz, sen de her Bektaşi gibi pirine ve ocağına bağlısın. İstersen Hacı Bektaş'a kadar git. Hem efendimizin hayır duasını alırsın, hem de rahatlarsın biraz."

O da zaten çoktan beri böyle bir şeyi arzu ediyor, fakat imkan bulamıyordu. Bir gün ne olursa olsun, deyip yola çıktı. Tokat ve Çorum üzerinden Hacı Bektaş'a gitti. İçinden, derdimi, gamamı unuturum, diye geçiriyordu. Ama "dertsiz baş, minnetsiz aş" dünyanın neresinde var ki? O sırada Çelebi Hamdullah Efendinin bir oğlu vefat etmiş, herkes yasını tutuyordu. Çelebi'nin ise ağzını bıçak açmıyordu. Veli baktı ki, yarasına merhem umduğu tabip kendisinden de hasta. Kimin kime yardım edeceği belli değil. Düşündü de dedi ki:

Derde tabi oldum tabibi buldum
Vardım ki tabibin derdi benden çok
Her derdin dermanı andadır bildim
Ne hikmet ki onun derdi binden çok

Dertli olan düşünmesin boşuna
Her iş gelir kul olanın başına
Tefekkür eyledim Hakk'ın işine
Cümle derdi bize reva görmüş Hak

Ne imiş tecellim nedendir suçum
Derdiniz var ise tabibe açın
Ehl-i Beyt'e yoldaş gam olduğuçün(*)
Aşık isen dertli sinen oda yak

Hak böyle buyurmuş bina kurunca
Ağlamayı gülmeye eş verince
Tabipler tabibi dertli olunca
Besbelli ki şu dünya da dertsiz yok

Veli'm eyder işin ah ü zar ise
Hak sana yardımcı işin zor ise
Eğer bunda bir müşkülün var ise
Kerbela'da İmam Hüseyin�e bak


(*)Olduğu için


Bu deyişi sessizce dinleyen Hamdullah Efendi, adeta mırıldanarak söylendi: "Efendimiz, Hüseyin o kadar acıya dayandı da, sen bir evlat acısına dayanamıyor musun?" Çelebi bu sefer önüne baktı. Baş parmağını dudaklarına dayayıp, gözlerini yumdu : "Sus artık, sus... Sen beni aşikare verdin" Sustular ve bir daha bu mevzuu açmadılar. Veli orada epeyce kaldı. Hamdullah Efendi'yi daha çok sevdi ve her geçen gün ona saygısı bir kat daha arttı.

Ölümü:
Tozanlı tarafından gelirken Yıldızeli'nin Davulalan köyünün Sancılıçam mevkiinde fırtınaya tutuldu. Bir an önce köye ulaşmak amacıyla atını mahmuzladı. At hızlı ilerliyordu. Bir çamın altından geçtiği sırada, aşağıya doğru sarkan dallardan korunmak için öne doğru iyice eğilmek zorunda kaldı. At birdenbire yekinince eyerle dal arasında sıkıştı ve eyerin kaşı göğsüne saplandı. O vaziyette köy kadar gitti. Konu komşu tedaviye çalıştılarsa da, yaptıklarından ne olacak. Ancak bir hafta yaşayabildi. Kabristana gömüldü. Öldüğü vakit yaşı altmışı geçiyordu.

ÇEKE ÇEKE BU DERT BENİ ÖLDÜRÜR
GÖNÜL NAZLISINI BULANA KADAR
İNSAN VAZ MI GELİR NAZLI YARİNDEN
YANIP ATEŞLERE ÖLENE KADAR

GÖZÜM YAŞIN NAME YAZDIM GEL ŞİMDİ
EĞER TABİP İSEN DERDİM BİL ŞİMDİ
FERHAT GİBİ ŞİRİN YARİ BUL ŞİMDİ
ARARIM YARİMİ BULANA KADAR

VELİ'M EYDÜR NERDE BENİM CANANIM
TÜKENDİ TAKATIM YOKTUR MECALIM
AZRAİL GELMİŞ DE İSTİYOR CANIM
ALMA YAR YANIMA GELENE KADAR


Kaynak: Aşık Veli (Hayatı, kişiliği, deyişleri) İbrahim aslanoğlu - Başbakanlık Basımevi- 1984







Kuşlar uçuyor..
Talia. isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı
Alt 14 Ağustos 2011, 12:50   #16 (permalink)
VIP ÜYE ~


Talia. - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: 03 Ağustos 2011
Nerden: Karşıyaka
Yaş: 22
(Mesajlar): 19.912
(Konular): 1820
İlişki Durumu: Var
Burç:
Renkli Para : 133519
Aldığı Beğeni: 89
Beğendikleri: 4
Ruh Halim: Eglenceli
Takım :
ÖdülleriÜye Ödülleri: 2
Oscar Ödülü Teşekkür Plaketi 
Standart

Âşık Veysel ŞATIROĞLU

Aşık Veysel 1894 yılının sonbahar aylarında Sivas’ın Şarkışla ilçesine bağlı halk arasında “Söbealan” diye bilinen, Sivrialan köyünde doğdu. Babası Karaca Ahmet, anası Gülizar Hanım’dır. Doğumu da herkes gibi olmadı, anası davar sağmadan gelirken yolda doğurdu Veysel’i. Yanında ki kadınlar kundak yapıp eve getirdiler. Yedi yaşına kadar köyün çocuklarıyla koştu, oynadı, eğlendi.

O dönemde Sivas’ı kasıp kavuran çiçek hastalığı yedi yaşındaki Veysel’i de yakaladı. Daha önce iki ablasıyla, bir erkek kardeşini, çiçek hastalığından kaybeden Veysel, hastalığı atlattı ama; gözlerinin biri görmez oldu. Kendi deyimiyle; sol gözünde çiçeğin beyi çıkmış, sağ gözüne ise hastalık yüzünden perde inmişti. Sağ gözü tam görmese de hafifçe ışık almaktaydı. Bu da aile için bir umut, bir teselli kaynağı idi.

Komşu ilçe Akdağmadeni’nde “Kırlangıçoğulları” lâkaplı bir göz doktoru vardı. Bir çok çiçek hastasının gözlerindeki perdeyi neşterle açtığı söyleniyordu. Bir ara Veysel’i de muayene etti. Donanımlı bir hastanede gözlerinin açılabileceğini, Sivas’ta bu tür ameliyatların yapıldığını söyledi. Bugün-yarın derken maddi olanaksızlıktan olacak, Veysel’i Sivas’a götürme işini hep ertelediler. Bir gün babasıyla ahırlarında mallarını yemlerken, öküzlerden birinin boynuzu Veysel’in ışık alan gözüne çarptı, böylece o ışıkta kayboldu. O günden sonra küçük kız kardeşi Elif elinden tutarak dolaştırmaya başladı Veysel’i…

Babası Karaca Ahmet şiire, türküye meraklı biriydi. Veysel’i Halk ozanlarından şiirler okuyup ezberleterek avutmaya çalışırdı. Sivas'ın köyleri de saz çalan ozanlarla dolu… Onlar da ara sıra gelip Karaca Ahmet’in evine konuk olur, çalıp söyleyerek meşk ederlerdi. Veysel ozanların yanına oturur onları ilgiyle dinlerdi. Babası, oğlunun bu ilgisini görünce bir saz alarak, evde kendi kendine oyalansın istedi. Sivrialan’a komşu olan Ortaköy’de Mustafa Abdal Tekkesi vardı. Bu tekkede yönetici olan Hasan Baba’nın verdiği sazı oğluna götürdü.

Köyde komşuları olan Molla Hüseyin’de Veysel’in ilk ustası oldu. Önce sazı nasıl tutacağını, parmaklarını nasıl kullanacağını, tezeneyi nasıl vuracağını; arkasından bildiği türküleri ve akort etmeyi öğretti Veysel’e... Daha sonra köylerine Divriği’den sık sık gelen Çamşıhı’lı Ali Ağa ikinci ustası olarak küçük Veysel’e hem bağlama, hem de eski ozanlarla ilgili dersler vermeye başladı. Kendini iyice saza veren Veysel, bir süre sonra ustalarından öğrendiği türküleri çok güzel çalıp söylüyordu.

Artık oyalansın diye alınan saz Veysel’in en iyi arkadaşı olmuştu. Bu yıllarda seferberlik ilân edildi. Ağabeyi Ali ve köyün tüm gençleri askere alındılar. Gözleri yüzünden askere alınmayan Veysel bu duruma çok üzüldü. Sonraları bir çok şiirinde de bu üzüntüsünü dile getirdi.

“NE YAZIK Kİ BANA OLMADI KISMET
DÜŞMANI DENİZE DÖKERKEN MİLLET
FELEK KIRDI KOLUM VERMEDİ NÖBET
KILIÇ VURMAK İÇİN DÜŞMAN BAŞINA”

Zaman da akıp gidiyordu… Yıl 1919 olmuştu ve Veysel 25 yaşına gelmişti. Anası, babası Veysel'i Esma adında bir kızla everdiler. İki yıl sonra ikisi de 18 gün arayla, peş peşe göçüp gittiler bu dünyadan. Ama bitmemişti talihin kötü oyunu… İkinci çocuğu on günlükken, anasının memesi ağzına tıkandı ve öldü, ardından da karısı azaplarıyla evden kaçtı. Acılar üst üste gelmiş, Veysel neye uğradığını şaşırmıştı. Daha dertli olmuş ve iyice içine kapanmıştı.

Karısı koyup gittiğinde henüz 11 aylık bir kızı vardı Veysel'in. İki yıl ona hem analık, hem babalık yaptı. Her gittiği yere kucağında onu da götürdü. Ne çare o da fazla yaşamadı. Üç yaşına değmeden vefat etti. Yalnız kalan ve yaşama iyice küsen Veysel'i yakınları yeniden everdiler. İkinci karısıyla bir nebze de olsa yeniden yaşama döndü Veysel… Bu evlilikten yedi çocukları oldu. Çocukların biri öldü. İki oğlu, dört kızı, ise sağlıklı bir şekilde büyüdüler. Onlar da 18 torun verdiler Veysel'e.

Ahmet Kutsi Tecer Sivas’ta edebiyat öğretmeniydi. Arkadaşlarıyla “Halk Şairlerini Koruma Derneği” ni kurmuşlardı. 1931 Yılının Aralık ayında üç gün süren “Halk Şairleri Bayramı”nı düzenlediler. Bu bayrama Vevsel’de dahil bir çok aşık katıldı. Veysel sahneye çıktığında usta malı üç türkü söyledi, çok beğeni aldı. Ahmet Kutsi Tecer ve arkadaşları bu bayramda tanıdılar Veysel'i. Tecer, o güne kadar yalnız eski âşıkların türkülerini çalıp söyleyen, kendi deyişlerini söylemekten utanan, çekinen Veysel’i kendi şiirlerini söylemesi için teşvik etti, yüreklendirdi. Onun çabalarıyla Veysel'in şiirleri gün ışığına çıkmaya başladı.
Veysel'in gün ışığına çıkan ilk şiiri Cumhuriyetin onuncu yıl dönümüne rastlayan 1933 Yılında Atatürk için söylediği:

"ATATÜRK’TÜR TÜRKİYE’NİN İHYÂSI
KURTARDI VATANI DÜŞMANIMIZDAN
CANINI BU YOLDA EYLEDİ FEDÂ
BİZ DAHİ GEÇELİM ÖZ CANIMIZDAN"

mısralarıyla başlayan şiirdir. Aşık Veysel, şairliğinin gelişmesinde her zaman Ahmet Kutsi Tecer'in yardımlarını gördü. Yine onun aracılığıyla Köy Enstitülerinde bir süre saz öğretmenliği de yaptı. Arifiye, Hasanoğlan, Çifteler, Kastamonu, Yıldızeli ve Akpınar Köy Enstitülerinde bulundu. Artık Veysel’in dili çözülmüştü. Radyo ve plâklarda söylediği türküleri tüm yurtta dinleniyor; şiirleri dilden dile yayılıyordu.

1952 yılında İstanbul'da büyük bir jübilesi yapılan Aşık Veysel'e 1965 yılında Türkiye Büyük Millet Meclisi, "Anadilimize ve Milli Birliğimize yaptığı hizmetlerden dolayı" özel bir kanunla vatani hizmet tertibinden aylık bağladı.

Aşık Veysel 21 Mart 1973 günü sabaha karşı 03.30 da doğduğu köy olan Sivrialan'da ardında bir dolu eser bırakarak yaşama gözlerini yumdu. Aynı yerde de toprağa verildi.

ŞİİRLERİNDEN ÖRNEKLER:

- 1 -

GELMEZ YOLA GİDİYORUM (SON ŞİİRİ)

Selam saygı hepinize
Gelmez yola gidiyorum
Ne şehire ne de köye
Gelmez yola gidiyorum

Gemi bekliyor limanda
Gideceğim bir ummanda
Gözüm kalmadı cihanda
Gelmez yola gidiyorum

Eşim dostum yavrularım
İşte benim sonbaharım
Veysel karanlık yollarım
Gelmez yola gidiyorum

- 2 -

DOSTLAR BENİ HATIRLASIN

Ben giderim adım kalır
Dostlar beni hatırlasın
Düğün olur bayram gelir
Dostlar beni hatırlasın

Can kafeste durmaz uçar
Dünya bir han, konan göçer
Ay dolanır yıllar geçer
Dostlar beni hatırlasın

Can bedenden ayrılacak
Tütmez baca, yanmaz ocak
Selam olsun kucak kucak
Dostlar beni hatırlasın

Ne gelsemdi ne giderdim
Günden güne arttı derdim
Garip kalır yerim yurdum
Dostlar beni hatırlasın

Açar solar türlü çiçek
Kimler güldü kim gülecek
Murat yalan ölüm gerçek
Dostlar beni hatırlasın

Gün ikindi akşam olur
Gör ki başa neler gelir
Veysel gider adı kalır
Dostlar beni hatırlasın

- 3 -

YETER GAYRİ YUMMA GÖZÜN KÖR GİBİ

Kambur felek sanki beni kayırdı
Eşten dosttan nazlı yardan ayırdı
Gizli sırrım memlekete duyurdu
Sanki benim bir ettiğim var gibi

Kimine at vermiş estirir gezer
Kimine aşk vermiş coşturur gezer
Kimine mal vermez koşturur gezer
Sanki bunu zengin etmek zor gibi.

Bir kısmına yayla vermiş köy vermiş
Bir kısmına büyük büyük pay vermiş
Sevdiğine güzellikle boy vermiş
Al yanaklar şule verir nur gibi

Birinin aklı yok deli divane
Bir kısmı muhtaçtır acı soğana
Bir kısmını zengin etmiş yan yana
Şimdi kendi saklanıyor sır gibi

Kimine saz vermiş çalar eğlenir
Kimi zevk içinde güler eğlenir
Veysel gözyaşlarını siler eğlenir
Yeter gayrı yumma gözün kör gibi







Kuşlar uçuyor..
Talia. isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı
Alt 14 Ağustos 2011, 12:50   #17 (permalink)
VIP ÜYE ~


Talia. - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: 03 Ağustos 2011
Nerden: Karşıyaka
Yaş: 22
(Mesajlar): 19.912
(Konular): 1820
İlişki Durumu: Var
Burç:
Renkli Para : 133519
Aldığı Beğeni: 89
Beğendikleri: 4
Ruh Halim: Eglenceli
Takım :
ÖdülleriÜye Ödülleri: 2
Oscar Ödülü Teşekkür Plaketi 
Standart

Bayburtlu ZİHNÎ

Zihnî 1787 yılında Bayburt’ta doğdu. Babasının adı Osman, kendi adı Mehmet Emin, şiirlerinde kullandığı mahlas Zihnî’dir. Şiirleri halk arasında çok yayıldığı ve sevildiği için Bayburtlu Zihnî olarak ün yapmış; Mahlası asıl adının önüne geçmiştir. Bir "Divan" ı, bir de anılarını anlattığ, aruz ölçüsüyle yazılmış “Sergüzeştname-i Zihni” adlı mesnevisi vardır. Aruz ölçüsüyle birçok eser bırakmasına karşın o, asıl şöhretini hece vezniyle yazdığı koşmalarına, destanlarına, hicivlerine borçludur.

Zihnî çocukluğunda Erzurum ve Trabzon medreselerinde okudu. 1817 yılında henüz yirmi yaşlarında bir delikanlı iken İstanbul’a geldi. İstanbul'da Mustafa Reşit Paşa ile yakınlık kurarak Divan-ı Hümayun kalemine girdi. Burada 11 yıl çalıştıktan sonra 1828 yılında Rus işgali başlayınca memleketi olan Bayburt'a döndü. Burada evlenerek bir süre kaldı ve harabeye dönmüş kasabaya borcunu ödemeye çalıştı.

İşgal kaldırıldıktan sonra Bayburt'tan ayrılan Zihnî Mekke, Mısır, Akkâ gibi yerleri dolaştı. Gittiği her yerde hicvedecek, taşlayacak birilerini bulduğu için de başı dertten hiç kurtulmadı. Akkâ’da bir kez daha evlendi. 1853 yılında yeniden İstanbul’a dönen Zihnî Arap eşinden boşanabilmek için bir hayli uğraştı. Boşanma sonunda kadına mehir denilen yüklü bir tazminat ödediği halde, kadın onu bir de Şeyhülislam dairesine şikayet etti. Şeyhülislam Dairesince yeniden mehir ödemeye mahkûm edildi. Bu konuyu bir şiirinde şöyle dile getirdi:

“Dağ başında soyulur herkes âh
Biz İstanbul'da soyulduk eyvâh”

Daha sonra Hopa'ya müdür olarak tayin edildi. Fakat orada da kendi deyişiyle “geceleri şeytandan borç alıp, gündüzleri bin türlü fitne çıkaran” nüfus müdürüyle takıştı. Sancak valisi Kör Galip Paşa da şaire göre aynı yaratılıştaydı. Hicvin okları Paşa'ya da değmeye başlayınca, Zihnî kendini önce İstanbul'da, sonra Kırkağaç'da buldu.

Zihnî, Kırkağaç'ta da hicivleriyle hırpalayacak birilerini bulmakta gecikmedi. Mümin Ağa adlı birinin halka ettiği kötülükler şairimizi çok kızdırdı:

Katliâm eylemeğe şâyandır
Asra zîrâ ki Hülagü Han'dır
Hele bu asırda yoktur dengi
Alemin hasılı, Timurleng'i
Dinlemez kimsenin emrin zâtı
Emr-i şâhenşeh-i Tanzimat'ı

Zihnî'yi öfkelendirenlerden biri de Kırkağaç kadısıydı. Dersini henüz "amme" cüzüne kadar öğrenmiş bu cahil adam, şairimize göre, elde rüşvet kemiği, sürekli emmekteydi. Doğal olarak ona da sataşmadan duramazdı.

“Kapması rüşveti arslan gibidir,
Salması, pençeli kaplan gibidir”

Kırkağaç'ta Zihnî'nin hicivlerinden kaymakam da nasibini aldı ve şairimiz yine İstanbul' da buldu kendini.
Sonra Of'a tayin edildi. Ancak kısa bir süre sonra, sataşacak birilerini buldu ve aynı şekilde, Of'taki görevine de son verildi. Bu sefer azledilmek gururunu son derece incitmişti. Oradan Bayburt’a geçti.
Zihnî, çok sevdiği Bayburt'ta yine uzun süre kalamadı, elli beş yaşını geçtikten sonra Trabzon'a geldi ve burada hastalandı. Ölümünün yaklaştığı sıralarda şöyle bir beyit söylediği rivayet edilir:

“Cihanda çok yaşadık, bilmedik bu yanda ne var
Ölüm geleydi gidek, bir görek o yanda ne var”

Ve "o yanda" ne olduğunu öğrenmek için çıkacağı son yolculuğun hazırlıklarını Bayburt'ta yapmak üzere Trabzon'dan yola çıktı. 1859 yılında, Trabzon'a beş saat kadar uzaklıktaki Holasa köyünde öldü ve orada defnedildi.

1936 yılında, İstanbulda’ki Bayburtlu’lar Kulübü Zihnî'nin Holasa'daki mezarından naaşını alarak Bayburt'ta, İmaret Tepesi'ne yaptırılan küçük anıt mezara naklettiler.

- 1 -

Bad-ı saba dost eline varırsan
Ya gelsin ya gidek o diyara biz
Katip arzuhalim yaz ki canana
Ayrılalı düştük ah u zara biz

Katip arzuhalim arşa dayandı
Sinem püryan oldu odlara yandı
Herkes sevdiğinden bezdi usandı
Niye kaldık böyle bahtı kara biz

Namem hem okusun hem yar ağlasın
Aşk oduna düşsün naçar ağlasın
Sinesini dövsün her bar ağlasın
Desin ki zulmettik Zihni zara biz


- 2 -

Vardım ki yurdumdan ayak göçürmüş
Yavru gitmiş ıssız kalmış otağı
Camlar şikest olmuş meyler dökülmüş
Sakiler meclisten çekmiş ayağı

Hangı dağda bulsam ben o merali
Hangı yerde görsem çeşm-i gazali
Avcılardan kaçmış ceylan misali
Göçmüş dağdan dağa yoktur durağı

Laleyi sümbülü gülü har almış
Zevk u şavk ehlini ah ü zar almış
Süleyman tahtını sanki mar almış
Gama tebdil olmuş ülfetin çağı

Zihni dert elinden her zaman ağlar
Sordum ki bağ ağlar bağıban ağlar
Sümbüller perişan güller kan ağlar
Şeyda bülbül terk edeli bu bağı

.:: Coşkun GÖNÜLLÜ
Coşkun Gönüllü 1955 tarihinde Yozgat'ın merkeze bağlı Bayatören köyünde doğdu. İlkokulu köyünde, orta okulu ve liseyi Yozgat'ta tamamladı.


Aşıklık geleneğini küçük yaşlarda ozan olan babasından öğrenmeye ,daha İlkokul yıllarında da ilk şiirlerini yazmaya başladı. Gönüllü'nün babasından başka belirli bir ustası olmadı.
Şiirlerinde ozan geleneğine uyarak "Gönüllü Coşkun" mahlasını kullanan Coşkun
Gönüllü'nün, çeşitli yarışmalarda aldığı birçok ödülü, bulunmaktadır.

Hacı Bektaş-ı Veli şenliklerinde "Hacı Bektaş Veli" ve "Yine" adlı şiirleriyle iki birincilik. (1988).
Aşık Veysel Kültür Derneğinin düzenlediği şiir yarışmasında birincilik. (1994). Vb.

Liseyi bitirdikten sonra Ankara'ya yerleşen Gönüllü Coşkun burada bir çok ozanla tanışma ve kendini tanıtma olanağı buldu.

Şiirlerinde sevgiden toplumsal sorunlara dek her konuyu yalın ve abartısız bir biçimde işleyen Gönüllü Coşkun'un çeşitli antoloji ve dergilerde de çok sayıda şiirleri bulunmaktadır.

Yakında şiirlerinin bir bölümüne yer vereceği bir kitabı okuyucularla buluşmak üzere yayına hazırlanmaktadır.

Şiirlerinin bazıları çeşitli sanatçılar tarafından bestelenen Coşkun Gönüllü'nün kendisine ait besteleri de vardır.



HABERİN YOK

Vefasız yar güller gibi
Solduğumdan haberin yok
Yana yana küller gibi
Olduğumdan haberin yok

Hasretin kar etti cana
Bilsen neler oldu bana
Benim sazı yalnız sana
Çaldığımdan haberin yok

Engeller çok önüm dertte
soldu gitti tenim dertte
Sen kurtuldun benim dertte

.:: DAVUT SULARİ
17 Ocak 1925 tarihinde Erzincan’ın Çayırlı ilçesinde doğdu. Büyükannesinin çocuğu olmadığı için babası Veli çocuğunu nenesine verdi. Nüfus kaydını Büyükannesi Rindi Hanım kendi üzerine yaptı. Dedesi ile Büyükannesinin yanında büyüdü. Asıl adı Davut Ağbaba'dır ancak deyişlerinde "Davut Sulari" mahlasını kullandı.


Müzik ve aşıklıkla ilgili ilk derslerini Tasavvuf şairi olan dedesi Kaltık Mehmet Ağa’dan aldı. 17 yaşında bade içerek aşık oldu. Paşa Doğan adlı akrabasından da aşıklık geleneği ve bağlama konusunda yardım gördü. O dönemden sonra da çalıp söyledi.

Konya Aşıklar Bayramının oluşturulmasında emeği geçen Sulari, 4 yıl kadar Ankara ve İstanbul Radyolarında "Bölge sanatçısı" olarak yayınlara katıldı.

Türkü, atışma, güzelleme dallarında büyük bir yeteneğe sahipti. Özellikle Alevi kökenli aşıklar içerisinde atışma alanında farklı bir yeri olan Sulari'nin bu özelliği türkülerindeki zenginliğin gelişmesinde önemli katkı sağladı.

Türkiye’nin birçok yerini at sırtında gezerek her gittiği yerde türküler, güzellemeler söyledi. Uzun yıllar çeşitli Avrupa ülkelerinde de dolaşan Sulari, kendine özgü türkü söylemesiyle Mahzuni Şerif’ten, Arif Sağ’a birçok insanı etkilemiş dönemin en önemli aşıklarındandır. Ayrıca Daimi gibi birçok aşığa ustalık yaptı.

Aşık Reyhani ile birlikte Türkiye’nin çeşitli yerleri dışında, İran, Irak ve Suriye’yi dolaşarak çalıp söyledi. Özellikle 1970'li yıllarda ise çeşitli Avrupa ülkelerinde uzun süre dolaşarak konserler verdi.

Davut Sulari alışılagelmiş bir aşıklar meclisi sırasında Erzurum’da öldü.


şİİRLERİNDEN ÖRNEKLER:

- 1 -

İşte yetimlerin yetimi benim
Çok cahdettim gülemedim ne yazık
Bu dünyaya geldiğimden yoksulum
Ben neyim hiç bilemedim ne yazık

Her kimlere el attımsa koptu dal
Ne takatim kaldı ne de bir mecal
Bir yakınım yok ki olam hasbi hal
Fesat hile olamadım ne yazık

Giden gitme mihnet bırakmaz peşin
Gel Davut Sulari yok ahbap eşin
Yaren akraba tavlukat kardeşin
Dediğimde kalamadım ne yazık

- 2 -

Şu havayı gönül payedarından
Yarana elveda edelim yeter
Yedi nar sunanlar yandı narından
Cehennemden çıkıp gidelim yeter

Ben dervişem hoşça kervan düzmüşem,
Gönlüm bahar yeli gibi sezmişem
Dalgıcım aşk deryasında yüzmüşem
Naz etme ey bülbül sedalım yeter

Davut Sulari'yim mana-yı natık,
Biz araf ehline uymuşuz artık
İlm-i cavidandan mücevher sattık
Gönül kervanını güdelim yeter

- 3 -

Gahmut yaylasından aşarken yolum
Gördüm ki yaralı ağlar bir ceyran
Avcı vurmuş kanları yere akar
İniler sızılar ağlar bir ceyran

Çifte kuzusu var dağlar maralı
Kuduretten kaşı gözü karalı
Avcı vurmuş anaları yaralı
İniler sızılar ağlar bir ceyran

Davut Sulari'yem olmuşam nöker
Ceyran avuç avuç gözyaşı döker
Bizim yaylalarda sürüler yatar
İniler sızılar ağlar bir ceyran


Kaldığımdan haberin yok

Gönlüm hala sana vurgun
Arıyorum yorgun yorgun
Saçlarımı hergün hergün
Yolduğumdan haberin yok

Bu Gönüllü Coşkun'u şaş
Ettin senin yüreğin taş
Günden güne yavaş yavaş
Öldüğümden haberin yok


İKİMİZ

Gül yüzlüm biz yalnız yaşayamayız
Beraber ağlayıp gülek ikimiz
Gücümüz hiç yetmez taşıyamayız
Her derdi paylaşıp bölek ikimiz

Seven sevenine yapmazsa hata
Aşk yolunda varır en yüce kata
Sen Şirin’e benze ben de Ferhat’a
Engel dağlarını delek ikimiz

Bizim sevdamızı dil tarif etmez
Anlatmaya cilt cilt romanlar yetmez
Kıyamete kadar aşkımız bitmez
Bu gerçeği böyle bilek ikimiz

Aşkın şarabından kanalım deyi
Sen bana ben sana içirdik meyi
Aşka düşman olan bütün herşeyi
Kökünden kazıyıp silek ikimiz

Budur bu Gönüllü Coşkun’un özü
Gerçek aşkın olmaz hiç yalan sözü
Eğer gerekirse kırpmadan gözü
Birbirimiz için ölek ikimiz





Yar diyerek yana yana
Can teslim ettik canana
En yakınım kıysın bana
El ile öldürmen beni

Hiçlik aleminde estim
Varlık sevdasını kestim
Yokluk benim eski dostum
Mal ile öldürmen beni

Bir aşktır düştü özüme
Yanarım kendi közüme
Leylâ görünür gözüme
Çöl ile öldürmen beni

Duygular dönüştü söze
Yanık sevda işler öze
Dertli dertli vurup saza
Tel ile öldürmen beni

Hüdaî'yim daldım gama
Saldı beni demden deme
Asın kesin yüzün ama
Dil ile öldürmen beni

- 3 -

Ateş icat olup tütün tütmeden
Aşkın ocağında biz yanıp tüttük
Güller açılmadan bülbül ötmeden
Mana aleminde şakıdık öttük

Her kaynaktan akmaz böyle duru su
Bu yer gerçek erenlerin korusu
Duygu çiçeğinden ilham arısı
Sevgiden bal yaptı önce biz tattık

Gönül diyarında sevda elinden
Hasret dağlarından çile çölünden
Peygamber izinden Allah yolundan
Yirminci asırda biz geldik gittik

İrfan sofrasının altın tasıyım
Muhabbet suyunun şelalesiyim
Hüdaî Yunus'un sülalesiyim
Tasavvuf ilmini biz tamam ettik







Kuşlar uçuyor..
Talia. isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı
Alt 14 Ağustos 2011, 13:01   #18 (permalink)
VIP ÜYE ~


Talia. - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: 03 Ağustos 2011
Nerden: Karşıyaka
Yaş: 22
(Mesajlar): 19.912
(Konular): 1820
İlişki Durumu: Var
Burç:
Renkli Para : 133519
Aldığı Beğeni: 89
Beğendikleri: 4
Ruh Halim: Eglenceli
Takım :
ÖdülleriÜye Ödülleri: 2
Oscar Ödülü Teşekkür Plaketi 
Standart

DERTLİ


Dertli 1772 yılında Bolu’nun Gerede kazasına bağlı Yeniçağa bucağının Şahnalar köyünde doğdu. Asıl adı İbrahim’dir ve Ali Ağa adında zengin bir çiftçinin oğludur. İbrahim, çocukluğunu sığır otlatmakla geçirdi. Babası ölünce bucak ayanı olan Hendekçioğlu Halil Ağa, küçük İbrahim’in tarlalarını zorla elinden aldı. Yapacak bir işi olmayınca İbrahim’e köyden ayrılmaktan başka seçenek kalmadı. Memleketini terk ederek İstanbul'a gitti. İstanbul’da bir süre kalıp iş aradı, bulamayınca da Kasaba kasaba gezmeye ve hayatını ne yolda kazanacağını bilmeden dolaşmaya başladı.
Bu arada Konya’ya da uğradı ve Hacı Asım Usta'nın kahvehanesinde üç yıl çıraklık yaptı. Çalıştığı kahvede sık sık şair toplantıları yapılıyordu. Şairliğine temel olan kültür birikimini Konya’daki düzenlenen bu toplantılarda edindi. Daha sonra Mısır’a gitti, orada on yıl kaldı. Bu arada şiirler yazmaya da başlamıştı. O dönemde yazdığı şiirlerinde Lütfi mahlasını kullandı. Şairlikle ilgili konularda yeteri kadar yetiştikten sonra yepyeni bir dünya görüşüyle köyüne döndü. Artık on iki telli saz çalmakta ve şiirler söylemekteydi.

Köyüne dönünce evlendi, iki oğlu oldu. Ekecek toprağı olmadığı ve gezgin hayata alıştığı için köyde daha fazla duramadı, sazını sırtlayıp yeniden köyden çıktı. Yollara düşen Dertli, Anadolu’yu dolaşmaya koyuldu. Artık o, usta bir aşıktı. Son derece güzel çaldığı sazıyla geniş bir hayran topluluğu edinmeye başlamış; âşık toplantılarının ve zengin konaklarının itibarlı kişilerinden biri olmuştu. O dönem için birer sanat merkezi kabul edilen Sivas, Zile, Amasya, Çankırı, Ankara gibi yerlerde sık sık görülmeye başlamıştı. Bu arada içki ve sefahata alışarak büsbütün derbeder bir yaşam sürdürmekteydi. Köydeki eşi ve çocukları ise perişan bir durumdaydı.
Dertli, çocuklarının sefaletine bir çözüm bulmak için 1826’da yeniden İstanbul’un yolunu tuttu. Daha önce iki kez Bolu mutasarrıflığı yapmış olan Hüsrev Paşa’yı bularak durumunu anlattı. Paşa’nın yardımıyla, daha önce toprağını zorla elinden alan Hendekçioğlu Halil Ağa’nın yerine 1827 yılında Çağa ayanlığına atandı. Dertli, bu işte de uzun süre kalamadı ve görevden alındı. Görevden alınmanın verdiği üzüntüyle de boğazını keserek kendini öldürmek istedi. Bu intihar girişiminden sonra, kendisini eskiden tanıyan Bolu Defterdarı Hüsnü Efendi, onu Gerede’ye yakın Beşçam Derbendi’ne muhafız olarak atadıysa da, Dertli burada ancak birkaç ay kalıp ayrıldı.
Artık yaşlanmıştı ve bir iş yapacak gücü kalmamıştı. Üstelik o, Ankara’da saz şairlerini koruyan, konağını onlara açan şiir ve şair dostu Alişan Bey’ in adını duymuş ve ona sığınmayı tek kurtuluş olarak görmekteydi. Sazını alarak Ankara’ya gitti ve Alişan Bey’e sığındı ve ölünceye kadar da onun yanında kaldı. Bir şiirinde Alişan Bey’e gidişini şöyle anlatır:

Dedim ki bir pîre: ey pîr-i fani
Pîr dedi: “Derdin ne, eyle beyanı”
Dedim pîr’e nerde Dertli dermanı
Pîrim dedi: "Alişan’ a var yürü”

Dertli’nin Ankara’ya gittikten sonraki hayatı gerçek anlamı ile bir derbederlik, bir başıboşluk, bir çöküntüden ibarettir. Bereket versin ki arkasında daima Alişan Bey vardır. Bölgenin hemen her yöresinde sözü ve hatırı geçen Alişan Bey, meyhaneler başta olmak üzere Dertli’nin gidebileceği her yere:
" Gelip de sizden ne isteyecek olsa, bunu istediği miktarda veriniz ve hesabını benim üzerime yazınız“ tembihinde bulunmuştur. Bunun sonucu olarak Dertli, istediği dükkandan istediği şeyi alabilmekte, istediği yerde içkisini içebilmektedir. Hiç olmazsa günlük maddi ihtiyaçları bakımından Alişan Bey’in sayesinde , bir sıkıntısı olmamıştır…
Şairimizin ölümü hakkındaki bilgimiz de yine bir rivayete dayanmaktadır. Bu rivayete göre, Dertli 1845 yılında bir gece Ankara’da Alişan Bey’ in konağında misafir iken, hâmisine, artık göçmek zamanının geldiğini ve kendisinin saçlarından öpmek istediğini söyleyerek, saçlarından öpmüş ve orada bulunanlarla helallaşarak, sofadaki bir hasır üzerine uzanmış ve orada can vermiştir. Önce kendi vasiyeti doğrultusunda Ankara’ya defnedilmiş; daha sonra Yeniçağa'nın 3 km. doğusunda, yol üzerindeki anıt mezara taşınmıştır.

Dertli hem hece vezniyle, hem de aruz vezniyle şiirler yazmıştır. Heceyle olan şiirlerinde Aşık Ömer, Gevheri ve Karacaoğlan’ın, aruzla yazdıklarında ise divan şairlerinden Ahmet Paşa, Baki, Nedim ve özellikle Fuzuli'nin etkisi görülür.

Dertli’nin bir çok şiiri 19. yüzyılın ünlü bestekârlarınca bestelenmiştir. Bazıları da bağlama eşliğinde türkü olarak söylene gelmiştir.



dEYİŞLERİNDEN ÖRNEKLER:

- 1 -

Haraba kul olduk bezm-i ademde
Abad olsak da bir olmasak da bir
Düştük çare nedir dâma alemde
Azad olsak da bir olmasak da bir

Aşk oduna yanmış ciğer kebabız
Hicr ile giryanız dide pür âbız
Yapılmış yıkılmış hane harabız
Bünyad olsak da bir olmasak da bir

Bir Şirin elinden aşk meyin içtik
Hak ile batılı fark edip seçtik
Varlık dağlarını deldik de geçtik
Ferhad olsak da bir olmasak da bir

Ey Dertli alemde biz şan-ı diliz
Hak’tan hakikatten âgâh-ı diliz
Tarik-i esrara ervah-ı diliz
İrşâd olsak da bir olmasak da bir.


- 2 -

Hatırına Düşmez Sormaz Halimden
Kirpikleri Siyah Kalem Kaşlı Yar
Fikrin Zikrin Çıkmaz Oldu Aklımdan
Kendi Melül Melül Gözü Yaşlı Yar


Gönül Aşk Atına Binip Yarışmaz
Gam-I Hicran Devranına Karışmaz
Çoktan Beri Küsülüyüz Barışmaz
Benim İlen Mercimeği Taşlı Yar

Dertli Ser-i Sefil Gurbet Ellerde
Bir Zaman Şöhreti Gezer Dillerde
Yarim Gelir Deyi Gözü Yollarda
Anadan Gülmedik Garip Başlı Yar


- 3 -

Bahar seli gibi dağlar başında
Gör nice duruldum nice bulandım
Bir dârüşşifâdan boşanmış gibi
Sürüyüp zinciri hayli dolandım

Ömrüm helâk ettim dehrin peşinde
Yüz bin çile vardır her bir işinde
Hicran ocağında aşk ateşinde
Ciğer-kebâb oldum gör nice yandım

Gâhi sâil gibi düştüm yollarda
Gâh Mecnun kıyafet gezdim çöllerde
Bir kısmet cem'ine gurbet illerde
Çok meşekkat çektim çok yuvarlandım

Bıktım o sofunun ibâdetinden
Geçtim o tekkenin kerâmetinden
Usandım mürşidin icâzetinden
Çile-i felekten bezdim usandım

Himmeti bu imiş bize pirlerin
Hizmetini ettim nice mirlerin
Hayli müsellemin çok vezirlerin
Sâyesinde bir Dertli'lik kazandım







Kuşlar uçuyor..
Talia. isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı
Reklam Alanı
Alt 14 Ağustos 2011, 13:01   #19 (permalink)
VIP ÜYE ~


Talia. - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: 03 Ağustos 2011
Nerden: Karşıyaka
Yaş: 22
(Mesajlar): 19.912
(Konular): 1820
İlişki Durumu: Var
Burç:
Renkli Para : 133519
Aldığı Beğeni: 89
Beğendikleri: 4
Ruh Halim: Eglenceli
Takım :
ÖdülleriÜye Ödülleri: 2
Oscar Ödülü Teşekkür Plaketi 
Standart

Derviş ALİ

19. Yüzyıl Bektaşi ozanlarındandır. İki şiirinde 1856-1860 tarihlerini veriyor. Şiirlerinden Orta Anadolulu, daha çok Sivas köylüsü olduğu seziliyor. Oldukça güçlü bir sanatçıdır. Yeniçeriliğin kaldırılışından sonra Anadolu ve Rumeli'deki tekkelerin kapatılmasından duyduğu üzüntü üzerine yazdığı nefesten, yeniden kuruluş ve kurtuluş için Şah'ın yollarını gözlediği anlaşılıyor. Bir şiirinden Hacı Bektaş Veli evlatlarından, çağdaşı Feyzullah Çelebiyi mürşit tanıdığı anlaşılıyor. Onu çok sevdiği belli.

Gerçek kimliği, doğum-ölüm tarihleri bilinmeyen Derviş Ali'nin, on dokuzuncu yüzyılın son yarısına değin yaşamış bir Alevi ozanı olduğu biliniyor. Ancak, yine de yaşamı hakkında ayrıntılı ve toplu bir şey bilinmemektedir. 1897'de yazmış olduğu iki şiirinden zamanını çıkarabiliyoruz.

Son dönemlerde düzenlenmiş yazma dergilerde, bir çok şiirine rastlanıyor. Sosyal ve kişisel eleştirilerle dolu, öğütsel kurallar içeren koşma tarzında yazdığı şiirler yanında, din dışı doğa güzelliklerini yansıtan şiirleri de vardır.

Coşkulu sade bir söyleyişi var. İnançlarını ve sevgisini basite düşmeden yalın bir dille söylemiştir. Çağına göre daha duru bir dil kullanır. Şiirleri kitap halinde yayınlanmamıştır.


Aşık maşukunun derdine düşmüş
Yanar aşk oduna tüter güzel dost
Hublar konmuş göçmüş belli yurdundan
Can cana muhabbet eder güzel dost

Ne ben de sabır var dostta merhamet
Çekerim derdini ederim gayret
Ali evladından bana bir imdat
Bunca ağlattığın yeter güzel dost

Derviş Ali'm dost dilinde eğlence
Gündüz hayalimde düşümde gece
Söz mü kalır ateşine yanınca
Bir gün ahım seni tutar güzel dost







Kuşlar uçuyor..
Talia. isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı
Alt 14 Ağustos 2011, 13:01   #20 (permalink)
VIP ÜYE ~


Talia. - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: 03 Ağustos 2011
Nerden: Karşıyaka
Yaş: 22
(Mesajlar): 19.912
(Konular): 1820
İlişki Durumu: Var
Burç:
Renkli Para : 133519
Aldığı Beğeni: 89
Beğendikleri: 4
Ruh Halim: Eglenceli
Takım :
ÖdülleriÜye Ödülleri: 2
Oscar Ödülü Teşekkür Plaketi 
Standart

Develili SEYRANÎ

Seyranî mahlâsını kullanan iki âşık vardır. Bunlardan biri Ispartalı, diğeri Develili olup, her ikisi de aynı yüzyılda yaşamışlardır. Develili Seyranî 1800 yılında Kayseri’nin eski adı Everek, şimdiki adı Develi olan ilçesinde doğdu. Asıl adı Mehmet, şiirlerinde kullandığı mahlas Seyranî’dir. Babası Cafer Efendi ilçenin imamıydı ve maddi durumları pek iyi değildi. Önce babasından ders alarak okuma yazmayı öğrendi. Daha sonra iki yıl kadar medreseye devam etti, ancak ekonomik güçlükler nedeniyle eğitimini tamamlayamadı.

Develi o dönemde âşıkların uğrak yeriydi. Dönemin âşıkları sık sık burada buluşup meşk ediyorlardı. Saza ve şiire ilgi duyan Seyranî de bu tür meşklere katılıyor, usta aşıkları dikkatle izliyor, onlardan bir şeyler öğrenmek için çaba harcıyordu. Bir süre sonra yavaş yavaş saz çalmaya ve şiirler söylemeye başlamıştı. Yazdığı şiirler yaşına göre çok ustacaydı. Kısa bir zaman içinde kendinden bahsedilen, şiirleri dillerde dolaşan bir âşık oldu. Seyrani'nin ününü duyan çevre vilayet ve kaza aşıkları sık sık Develi'ye gelerek onunla atışırlar. Seyrani ustalığını konuşturarak onları pes ettirir.Seyranî'nin ününü duyan çevre il ve ilçe aşıkları sık sık Develi'ye gelerek onunla atışıyorlar; Seyrani ustalığını konuşturarak onları pes ettiriyordu. Artık Seyrani’ye Develi dar gelmeye başlamıştı ve her aşığın gönlündeki şehir olan İstanbul'a gitmeyi arzuluyordu...
Sultan Abdülmecit'in tahta geçtiği yıl olan 1839 da İstanbul'a gitti. O yıllarda İstanbul'da semai kahvelerine, saz söz meclislerine ilgi gösteriliyor, aşıklar birer bilge kişi olarak görülüyor, dinleniyordu. Bu meclislerin müdavimleri, aşıkları yalnız bırakmıyor, onları meclisten meclise, kahveden kahveye taşıyorlardı. Saray'da devlet erkânının konaklarında, zenginlerin köşklerinde bir araya gelen âşıklar, birbiriyle tanışıyor, söyleşip, atışıyorlardı. Bazı paşa ve beyler, âşıkları himaye ediyor onlara rahat bir hayat sağlıyorlardı.

Böylesi bir zamanda İstanbul'a gelen Seyranî, zamanın saz ve kalem şairleriyle tanıştı, onların sohbetlerinde bulunarak görgüsünü, bilgisini artırdı. Develi’de yarım kalan medrese öğrenimini de burada tamamladı. Âşıkların toplandığı semai kahvelerinde düzenlenen bir çok atışmaya katıldı. Ancak Seyranı yaratılışı gereği, etrafında gördüğü yanlışlıkları, rüşveti, adaletsizliği, cahilliği görmezlikten gelemeyen ve şiirlerinde ağır bir şekilde hicveden, dik kafalı bir aşıktı. Katıldığı atışmalarda devlet büyüklerini de eleştirmeye başlayınca başı derde girdi. Hakkında soruşturma açıldı ve yakalanmamak için de yedi yıl kaldığı İstanbul’dan bir dostunun yardımıyla Develi'ye kaçmak zorunda kaldı.

Bir süre Develi’de kalan Seyrani daha sonra Halep'e gitti, ancak orada da fazla kalamadı, tekrar Develi’ye döndü. Halep’ten dönüşünde kendisini içkiye verdi. Seyranî için artık güzel günler bitmiş; sıkıntılı bir dönem başlamıştı. Yaşamının sonuna doğru bir de sinir hastalığına yakalanan Seyrani, çevresindekilerle de geçinemez olmuştu. Bu yüzden son döneminde halk arasında "delirdi'' diye söylentiler çıkıyordu.
Ne var ki yaşı da bir hayli ilerlemişti ve Develi’den başka bir yere gidecek gücü kalmamıştı. Böylesine fırtınalı bir yaşamdan sonra arkasında bir dolu güzel eser bırakarak 1866 yılında doğduğu yerde vefat etti ve aynı yerde defnedildi.

Seyranî Hece ölçülü şiirlerinin yanı sıra Divan geleneğine uymaya çalışarak aruzla ve ağdalı bir dille şiirler yazmış, ancak asıl başarısını âşık geleneğine bağlı şiirlerinde göstermiştir. Güzelleme ve taşlama türünde de oldukça başarılı örnekler vermiştir. Yaşadığı dönemin cönk ve dergilerinde yer alan şiirlerini ilk kez Everekli Müftüzade Ahmet Hazım (Ulusoy) toplamış ve Sahihât-ı Seyranî adıyla yayınlamıştır.

- 1 -

Gönül serden geçer yârdan geçemez
Bağlanmış ikrara kavî özlüyüm
Her sözüm dinleyen özüm seçemez
Sırat köprüsünden ince sözlüyüm

Benim sözüm çürük değil sağ gibi
Çürük sözler erir akar yağ gibi
Üzerinden kervan geçer dağ gibi
Yokuşluyum sanma beni düzlüyüm

Yolcu ateş yanmak ile yol yanmaz
Erenlerin dokunduğu gül yanmaz
Cehennemde günah yanar kul yanmaz
Ben günahtan sürmelenmiş gözlüyüm

Seyranî aradım onu her yerde
Aşk-ı hakikatle düştüm bu derde
Tuttum günahımdan yüzüme perde
Rabbim divanında kara yüzlüyüm

- 2 -

Muhabbet küpünün olsam şarabı
Yar beni doldurup içer mi bilmem
Mamur olmak için gönül harabı
Bir mimar eline geçer mi bilmem

Bülbüle gül yarar deveye diken
Çileymiş aşığın belini büken
Elin tarlasına ekini eken
Helal malım diye biçer mi bilmem

Kimse mevtasına kefen biçmiyor
Helalini haramından seçmiyor
Kelp iken kelp yavrusundan geçmiyor
Tanrı Seyranî’den geçer mi bilmem

- 3 -

Eski libas gibi aşıkın gönlü
Söküldükten sonra dikilmez imiş
Güzel sever isen gerdanı benli
Her güzelin kahrı çekilmez imiş

Bülbül daldan dala yapıyor sekiş
O sebepten gülle ediyor çekiş
Aşkın iğnesiyle dikilen dikiş
Kıyamete kadar sökülmez imiş

Sevdiğim değildin böylece ezel
Aşkının bağına düşürdün gazel
İbrişimden nazik saydığım güzel
Meğer pulat gibi bükülmez imiş

Seyranî'nin gözü gamla yaş imis
Benim derdim her dertlere baş imiş
Ben bağrımı toprak sandım, taş imiş
Meğer taşa tohum ekilmez imiş

Bülbül daldan dala yapıyor sekiş
O sebepten gülle ediyor çekiş
Aşkın iğnesiyle dikilen dikiş
Kıyamete kadar sökülmez imiş







Kuşlar uçuyor..
Talia. isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı
Yeni Konu Aç Cevap Yaz

Etiketler
hayatları, ozanlarımız, ve


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık


Forum Renkli Sosyal Medya
Forumrenkli Facebook Forumrenkli Twitter Forumrenkli RSS
Forum Renkli Desteklediklerimiz

Forum Renkli Yasal Uyarı!

Forum Renkli Türkiye'nin en renkli eğlence ve bilgi paylaşım platformudur. Hukuka, yasalara, telif ve kişilik haklarına bağlıdır. "5651 sayılı yasada" belirtilen "Yer Sağlayıcı" olarak hizmet sunmaktadır. İlgili yasaya göre site yönetiminin tüm içerikleri kontrol etme yükümlülüğü yoktur. Bu sebep ile sitemiz, uyarıları dikkate alarak yasa dışı paylaşımlar hakkında gerekli işlemleri yapmaktadır. Oluşabilecek yasal sorumluluklar "Üyelerimize" aittir.

Forum Renkli; Arkadaşlık, Dostluk, Eğlence, Paylaşım, Msn Nickleri, Msn Sözleri, Msn Avatarları, Ödüllü Yarışmalar, Msn Sözleri, Şiirler, Şarkılar, Moda, Sağlık, Tv, Dizi, Film, Komik, Komik Resimler, Komik Videolar, Haberler, Spor Haberleri ve Güncel Bilgi Paylaşımı gibi konuların kullanıcıları tarafından önceden onay almadan anında yayınlayabildikleri bir forumdur.

Copyright© 2011 - 2013, ForumRenkli.com® Tüm Hakları Saklıdır.


Forum Renkli Alexa Forum Renkli Sitemap



vBulletin® Version 3.8.7 ile güçlendirilmiştir.
Copyright ©2000 - 2017, Jelsoft Enterprises Ltd
Inactive Reminders By Realdizayn

Search Engine Optimization by vBSEO 3.6.1 ©2011, Crawlability, Inc.

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222 223 224 225 226 227 228 229 230 231 232 233 234 235 236 237 238 239 240 241 242 243 244 245 246 247 248 249 250 251 252 253 254 255 256 257 258 259 260 261 262 263 264 265 266 267 268 269 270 271 272 273 274 275 276 277 278 279 280 281 282 283 284 285 286 287 288 289 290 291 292 293 294 295 296 297 298 299 300 301 302 303 304 305 306 307 308 309 310 311 312 313 314 315 316 317 318 319 320 321 322 323 324 325 326 327 328 329 330 331 332 333 334 335 336 337 338 339 340 341 342 343 344 345 346 347 348 349 350 351 352 353 354 355 356 357 358 359 360 361 362 363 364 365 366 367 368 369 370 371 372 373 374 375 376 377 378 379 380 381 382 383 384 385 386 387 388 389 390 391 392 393 394 395 396 397 398 399 400 401 402 403 404 405 406 407 408 409 410 411 412 413 414 415 416 417 418 419 420 421 422 423 424 425 426 427 428 429 430 431 432 433 434 435 436 437 438 439 440 441 442 443 444 445 446 447 448 449 450 451 452 453 454 455 456 457 458 459 460 461 462 463 464 465 466 467 468 469 470 471 472 473 474 475 476 477 478 479 480 481 482 483 484 485 486 487 488 489 490 491 492 493 494 495 496 497 498 499 500 501 502 503 504 505 506 507 508 509 510 511 512 513 514 515 516 517 518 519 520 521 522 523 524 525 526 527 528 529 530 531 532 533 534 535 536 537 538 539 540 541 542 543 544 545 546 547 548 549 550 551 552 553 554 555 556 557