Forum Renkli - Türkiye`nin En Renkli Eğlence ve Bilgi Paylaşım Platformu  



"Taklitler, Asıllarını yaşatırmış."
Go Back   Forum Renkli - Türkiye`nin En Renkli Eğlence ve Bilgi Paylaşım Platformu > Kültür & Sanat > Tiyatro & Edebiyat & Sanat > Edebiyat
Ücretsiz Kayıt ol veya Üye Girişi yapın.
Forum Renkli - Türkiye'nin En Renkli Eğlence ve Paylaşım Platformuna Hoşgeldiniz.
Forum Renkli'ye Hoşgeldiniz. Forumumuza ücretsiz KAYIT olarak, forumumuzda bilgi alışverişi yapabilir ve aramıza katılıp samimi dostluklar kurabilirsiniz.

Forumumuzda bizimle birlikte paylaşıma katılmak için buradan üye olabilirsiniz.



veya Facebook üyeliğiniz ile sitemize kayıt olabilirsiniz.
Etiketli Üyeler Listesi

Yeni Konu Aç Cevap Yaz
 
LinkBack Seçenekler Stil
Alt 27 Eylül 2012, 15:04   #121 (permalink)
VIP ÜYE ~

Elen. - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: 21 Eylül 2012
(Mesajlar): 2.428
(Konular): 705
İlişki Durumu: Evli
Burç:
Renkli Para : 227595
Aldığı Beğeni: 486
Beğendikleri: 25
Ruh Halim: Suspus
Takım :
ÖdülleriÜye Ödülleri: 1
Oscar Ödülü 
Standart

Adı Aylin
Ayşe Kulin
Aylin, Amerikan kız kolejini bitirdikten sonra ,eğitimini tamamlamak üzere Paris,e gitti;bundan sonraki yaşamını bir uçtan diğer uca dördüncü bir hızla akarak gecti.Libyalı bir prensle evlendi,prenses oldu. Tıp okudu ünlü bir psikiyatrisi oldu. Tekrar tekrar evlendi,ama evliliklerinden sıkıldı, Amerikan ordusuna albay rütbesiyle subay oldu.



İşte bu kitap,kökleri.Giritli deli Mustafa naili paşaya kadar uzanan bir ailenin kızı olan Aylin DEVRİMELİ’in fırtınalı yaşamının öyküsüdür.



Lise yıllarında uzun boylu ve sıska bir kız olan Aylin zamanla güzelleşmiş ve bir gün Esma teyzesinin daveti üzerine Paris’te bir otelde buluşurlar otelde prens olduğunu söyleyen bir Arap’la tanışır ve bu tanışmanın sonunda prensle görkemli bir yaşantı için evlenir Prenses olur. Ancak her şey düşündüğü gibi gitmez.Prens Senusi doğu kültürü ile yetiştiği için batı kültürü ile yetişen Aylin’e ters gelmekte zamanla Aylin’in özgürlüğünü kısıtlamaktaydı evliliğe başladığı gibi sakin değil büyük bir kaçışla son buldu;yaz sonunda Aylin,ablası ile Nilüfere Cenevre ye gider.yaşamının ideali olan tıp okumaya karar verir.ve büyük uğraşlar vererek Neuchatel üniversitesine kayıt yaptır. Okulun ilk yıllarında hayatında çok büyük değişiklikler yaparak,ihtişamlı hayatından sıyrılarak sade bir öğrenci olur. Tek hedefi olan tıp fakültesini bitirmek için çok çalışır. Daha sonra fizik ve kimya derslerinde yardımcı olan Jean-pierre ile evlenir. İki öğrencinin bu evliliğe zaman içinde Aylin’in dış görüntüsünde olduğu kadar iç dünyasını da değiştirecektir.Aylin Jean-pierre ile birlikte yaşadığı günlerde tıp ilmi ile yakından tanışır ufkunun penceresine o zamana kadar hiç bilmediği yepyeni bir dünyayı ardına kadar açacak,peşinden koştuğu gerçek zenginliğin dış dünyanın görkemli vitrinlerinde değil de insanlığın iç aleminde bulunduğunu öğrenecekti. Okul sonunda Jean-pierre Nos Alam us’taki nükleer araştırma merkezinden geri çeviremeyeceği bir teklif alır.Aylin’de New Rachel Hospital Medical Center’dan teklif alır. Onların birbirilerine karşı olan sorumlulukları artık biter, müşterek hayatları bir yol ayrımına girer. Ellerinde bu evlilikten altı yıllık sağlam bir dayanışma ve derin dostluk duyguları ile dopdolu gençlik anıları kalır sadece.



Aylin çok ciddiye aldığı bu işine büyük bir heyecanla başlar. New Rachel’de tanıştığı Afganistanlı genç meslektaşı Azim’in karısı on bir yaşından beri arkadaşı olan Zeynep Tarzı çıktı. Aylin, Zeynep ve Azim ile gittiği Afgan seyahati kokteylinde Paswak adındaki Birleşmiş Milletlerin Afgan esiri ile tanışır.Paswak evli olmasına rağmen Aylin ile arasında duygusal bir bağ oluşmuştu.Aylin o yılı aklı beş karış havada geçirdi.Bütün vakitlerini beraber geçiriyorlardı.Paswak bu yüzden önce Wall Dame’nin Birleşmiş Milletler genel sekreterliğine daha sonra 1974 yılında Hindistan sefirliğine tayini çıkmıştı.

Aylin kaderin ağlarını, onlar için giderek daha çileli iplerle örmekte olduğunu nihayet görmeye başladı ,ya sevdiği adamın peşinde dünyayı adım adım dolaşacak ya da mesleğini ön plana alacaktı. Tam meslek uğruna değmez derken Hastanede Psikiyatri bölümü şefliğine terfi etti. Sonunda Aylin’in sağ duyusu aşkına galip geldi. Aylin gönlü yaralı bar kuşunu çok kısa bir süre oynadı sonra toparlandı ve işinin başına döndü. Arkadaşı Azim’in vasıtası ile kendi meslektaşı olan Michel Ramodisli ile tanıştı. Michel’i çok etkileyici bulmadığı halde evliliğe giden ilk adımları Michel’in evinde attılar daha sonra Aylin bu evlilikten sonra deliler gibi çocuk istemeye başladı. Aylin’in bu isteğin karşılık Michel dinine ve geleneklerine çok bağlı olduğunu,doğacak çocuğun Yahudi kültürüne göre yetiştirilebileceğini söyledi;fakat Aylin bunu bile sorun etmedi,dinini değiştirmeyi göze aldı. Aylin’e göre insanları dinlerine,ırklarına ve dillerine göre ayırmak çok saçma idi. Ona göre insan,insan olduğu için çok değerli idi. Onun insan sevgisini bir din veya ırk engelleyemezdi. Aylin çocuk yapma isteğinden altı düşük yaptıktan sonra vazgeçti.



Aylin meslektaş olduğu Michel ile her an beraberdi. İş yerleri bir,evleri bir kısacası bütün zamanları birlikte geçiyordu. Belli bir süre sonra birbirleri bu kadar çok birlikte olmaları Aylin’i çok sıkmıştı,gün geç tikçe birbirlerinden kopuyorlardı ve bir gün Aylin kocasına haftanın belirli günlerinde birbirlerine izin vermelerini, bugünlerde değişik insanlar ile çıkabileceklerini bunun sonucunda diğer insanlarda görecekleri eksiklikleri kendilerinde tanımlayıp birbirlerine ölümsüz sevgi ile bağlanacaklardı. Fakat düşünülen olmadı, Aylin yurt dışında olduğu günlerden birinde Michel bir arkadaşının evinde Barbara adında bir bayanla tanıştı ve bu tanışma evliliklerinin sonunu getirdi. Aylin sıkıntılı bir zamanda vardığı bir karar sonucunda kocasını kaybettiği için hem üzgün hem de suçluluk duygusu içerisindeydi. Bu sıkıntı ve üzüntü uzun sürmedi. Her şeyi bir kenara bırakıp mesleğimde ilerledi. Fakat bu ilerleme bile onu tatmin etmedi. Bir süre sonra Amerikan ordusuna katılarak Körfez savaşında ruh sağlığı bozulan hastaları tedavi eden doktor olayı düşündü bu nedenle Oklahoma’ya Körfez savaşında zarar görmüş askerleri tedaviye gitti.



Aylin üniformasını ilk kez 1992 ‘nin soğuk bir Ocak gününde giydi.9 Kasım 1992’de ordunun fiziksel aktiviteler sınavını yüksek bir puanla kazanarak başarı sertifikası aldı. Aylin ordudaki görevinde yine işine devam ediyor,hastalarına çare bulmaya çalışıyordu. Bir gün kendisine yeni bir hasta verildi. Bu kez hasta Körfez savaşından sonra geldiği sivil hayata uyum sağlayamıyordu. Bunun sonucunda hiçbir suçu olmayan bir çok sivili katletmişti.



Aylin bu hastası üzerinde çalışırken Amerikan ordusunun askerlerini cesaretlendirmesi için verdiği ilaçların yan etkisi sonucu hastanın bu duruma geldiğini saptadı ve bu sonucu hemen askeri yetkililere bildirdi. Aylin’in verdiği bu sonucu askeri yetkililer daha önceden bildiğinden Aylin’in bu olayın üstüne gitmemesini istediler ve onu uyardılar. Aylin bu sessizliği sindiremeyerek sözleşmesinin bitmesinin ardından Albay rütbesindeyken ordudan ayrıldı.



Ordudan ayrılmasından sonra 19 Ocak 1995 Perşembe günü evinin bahçesinde o sabah evini temizlemeye gelen hizmetçisi tarafından kendi arabasının altında ölü bulundu. Zengin,ünlü ve saygın insanların yaşadığı mahallede yerel polis ve yerel yöneticiler mahallenin adını polisiye bir olaya karıştırmamak için dosyayı apar topar denebilecek bir hızla kapattılar,teşhis ise:”freak accident”yani garip bir kaza idi.



“...Yükseltilmiş sahnede kapağı açık maun bir tabut duruyordu. Uzun bir sıra oluşturan insanlar tabutta yatan Albay üniformalı Amerikan subayını selamlayıp içlerinden dua ve veda ederek tabutun başından ayrılınca yanan yürekleriyle gelip salondaki koltuklarda yerlerini alıyorlardı. Herkes etrafa hakim olan ordu düzeninin saygınlığını kutsar gibi sessizce ağlıyordu... Katafalkın üstünde dört bir yanı rengarenk çiçeklerle donanmış tabutta yatan kişi

,bir askerden çok,oraya bir film çekimi için öylece uzanıvermiş bir Hollywood yıldızını andırıyordu. Bu albay üniformalı Amerikan subayı bir Türk kadınıydı.”.

AYŞE KULİN HAKKINDA:



AYŞE KULİN, Arnavutköy Amerikan Kız Koleji Edebiyat bölümünü bitirdi. Çeşitli gazete ve dergilerde editör ve muhabir olarak çalıştı. Uzun yıllar televizyon, reklam ve sinema filmlerinde sahne yapımcısı, sanat yönetmeni ve senarist olarak görev yaptı. Öykülerden oluşan ilk kitabı Güneşe Dön Yüzünü 1984 yılında yayınlandı. Bu kitaptaki "Gülizar" adlı öyküyü, Kırık Bebek adı ile senaryolaştırıldı ve bu sinema filmi 1986 yılının Kültür Bakanlığı Ödülü'nü kazandı. 1986'da sahne yapımcılığını ve sanat yönetmenliğini üstlendiği Ayaşlı ve Kiracıları adıl dizideki çalışmasıyla tiyartor Yazararı Derneği'nin En İyi Sanat Yönetmeni Ödülü'nü kazandı. 1996 yılında Münir Nureddin Selçuk'un yaşam öyküsünün anlatıldığı Bir Tatlı Huzur adıl kitabı yayınlandı. Aynı yıl, Foto Sabah Resimleri adıl öyküsü Haldun Taner Öykü Ödülü'nü, bir yıl sonra aynı adı taşıyan kitabı Sait Fait Hikâye Armağa'nı kazandı. 1997'de yayınlanan Adı; Aylin adlı biyografik romanı ile, İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi tarafından yılın yazarı seçildi. 1998 yılında Geniş Zamanlar adı öykü kitabı, 1999'da İletişim Fakültesi tarafından yılın romanı seçilmiş olan Sevdalinka ve 2000'de yine bir biyografik roman olan Füreya yayınlandı.




Elen. isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı
Alt 27 Eylül 2012, 15:05   #122 (permalink)
VIP ÜYE ~

Elen. - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: 21 Eylül 2012
(Mesajlar): 2.428
(Konular): 705
İlişki Durumu: Evli
Burç:
Renkli Para : 227595
Aldığı Beğeni: 486
Beğendikleri: 25
Ruh Halim: Suspus
Takım :
ÖdülleriÜye Ödülleri: 1
Oscar Ödülü 
Standart

AVARİF-ÜL ME’ARİF - Sühreverdi
GİRİŞ
SÜHREVERDİNİN HAYATI VE ESERLERİ

1.Hayatı:
Devrin siyasi ve kültürel durumu
Müellifin yaşadığı çağ Abbasi hilafetinin yıkılışına tekaddüm eder.
Bu dönem aynı zamanda İslam dünyasında medreselerin ve tekkelerin kurulup yaygınlaşmaya başladığı dönemdir.
İbn-i Arabi, N. Kübra, A. Geylani, Razi gibi büyük kametler bu dönemde boy gösterir.
Müellifin adı ve nesebi
Adı Ömer bin Muhammed Künyeleri Ebu Hafs, Ebu Abdullah, Ebu Nasr, Ebul Kasım Nesebi Ebubekir (ra)’ e dayanır. Sühreverdi 6 aylık çocukken babası kadılık makamında bir iftira sonucu idam edilir.
Lakabları, Şihabuddin, Şeyh-ül İslam, Şeyh-uş Şuyuh,
Memleketi ve doğumu
Doğum yeri Irak-I Acem bölgesinin kuzey batı köşesinde Cibal eyaleti, Zencan’a bağlı küçük bir kasaba olan Sühreverdi 16 yaşına kadar burada, geri kalan ömrünü Bağdat’ta geçirdi. Doğum tarihi H. 539 Şabanın ilk gecesi (27 Ocak 1145)
Yetişmesi ve hocaları
1.Abdulkahir Es-Sühreverdi (d.488) Sühreverdi’nin amcasıdır.
Ebulkasım b. Fadlan (ö. 565)
Ebul Muzaffer Hibetullah eş Şibli (ö. 563)
Ebul Feth ibn-ul Batti (ö.564)
Ma’mer bin El Fahir (ö.564)
Ebu Zür’a el Makdisi (ö.566)
Ebul Fütuh et Tai (ö. 555)
A. Kadir Geylani (ö. 561)
Bir ara uzlete çekildi. Daha sonraları irşad ve vaazlara başladı. Zamanın halifesi (Nasır) kendisine ciddi hürmet gösterdi. Halife tarafından muhtelif yerlere (Harezm, Konya vs.) elçilik vazifesi ile gidip gelmiştir. Hayatının sonlarına doğru gözlerini kaybetti. 26 Kasım 1234’te vefat etti. Bahauddin veled, İbnu Farid, İbni Arabi’lerle mülakatı olmuştur. Münziri, Hafız Zeynettin gibi kimseler kendisinden icazet almışlardır.
Halife ve müridleri
1. Ebu Cafer Muhammed bin Ömer es Sühreverdi ( ö.655)
2. Bahauddin Zekeriyya el Multani (ö. 661)
3. Necmuddin Alibuzguş eş Şirazi (ö.678)
4. Kemaleddin İsfahani (ö.635)
5. İzzeddin b. Abdüsselam (ö.660)
6. Sadi-i Şirazi (ö.691)
2. Eserleri:
1. Avarif-ül Mea’rif
En meşhur eseridir. 63. Bölümden meydana gelir. Muhtelif konuları bakımından Kuşeyri Risalesi, Kut-ul Kulup ve İhya ile ciddi benzerlik gösterir. Yıllarca tekkelerde hassaten okutulmuştur.
2. Nuğbet-ül Beyan Fi tefsir-ül Kur’an
3. Reşf-ul Nesayih-il İmaniye ve Keşf-ul Fadayih-il Yunaniye
4. İrşad-ül Müridin ve Mecd-ad Talibin
5. İ’lamül hüda Akidetü Erbaa’tü-t Tüka
6. Er-Rahik-ul Mahtum
MÜELLİFİN ÖNSÖZÜ
Allah (cc) kalp temizliğine ermiş olanlara kendini tanımaya bahşeder. Onlar zikirle hoş ve derin nefes alırlar. Dünyayı ve menfaatini hor görür geceleri kaim, gündüzleri saimdirler. Dünyevi lezzetlere bedel Kur’an’dan tad alırlar. Kur’an ve sünnete bağlılıklarından ötürü. Onlara taraf-ı ilahiden halkı irşad, Hakk’a davet vazifesi verilmiştir.
Bir kavmin sayısını arttıran onlardan olur.
İlmi Tasavvuf, saf gönüllere, ihlaslı kalplere inen Rabbani bir hak vergisidir.
1. BÖLÜM
TASAVVUF İLMİNİN MENŞEİ
Tasavvuf hali, zevki ve keşfi bir ilimdir.
İnsan tabiatının devamlı değişen istekleri cehaletin, gafletin, bir çeşitidir. Sufilerin kalpleri ise Allah ile doludur.
Her ilmin kendi sahasında temel dinamikleri belirlenip usulleri tayin edilmiştir. Tasavvuf da bu tasniften nasibini almıştır.
Allah gökten su indirdi, demek nurları taksim etti, dereler onunla dolup taştı ayeti ise Allah Teala’nın ezelde taksim ettiği nur kalplerde dolup taştı manasına gelir. Fıkıh, dünyada tam manasıyla züht hayatı yaşayan tasavvuf aliminin ilmidir. Birinci dereceden ilim, istikamet ve hidayet kaynağı Peygamberimiz (SAV) dir.
demek nurları taksim etti, ayeti ise Allah Teala’nın ezelde taksim ettiği nur kalplerde dolup taştı manasına gelir. Fıkıh, dünyada tam manasıyla züht hayatı yaşayan tasavvuf aliminin ilmidir. Birinci dereceden ilim, istikamet ve hidayet kaynağı Peygamberimiz (SAV) dir.
Aşağıda olan her şey mütevazi olur. Din insanın kendisini Rabbine adaması onun karşısında varlık iddia etmemesidir.
İlim pınarlarının suyu kalbe ulaşınca kalp gözleri tam manasıyla açılır. Kişi hakkı batıldan ayırdeder.
İbn-i Abbas: En iyi ibadet dini anlamaktır.
En iyi ibadet dini anlamaktır.
Efendimiz (SAV)’in ilim ve marifeti, bütün varlıların isimleri kendisine öğretilen Hz. Adem (AS)’den intikal etmiştir.
Gerçek sufi mukarrebdir.
Ebrar, mukarrebin haliyle hallenmedikçe “mutasavvuf”, hal kendilerinde tahakkuk ederse “sufi” olur.
2. BÖLÜM
SUFİLERİN DUYDUKLARINI ANLAMALARI
İşitmenin hayırlı oluşunun alameti, kişinin Hakk’tan duyduğunu bütün özellik ve vasıflarıyla anlayarak işitmesi ve dinlemesidir.
Sufi anlatılan ve ilham edilene kulak verir.
Şibli: “Kur’an’ın nasihatleri kalbi Allah ile beraber olan ve göz açıp kapayıncaya kadar da olsa O (cc)’ndan gafil olmayanlar içindir.”
“Kur’an’ın nasihatleri kalbi Allah ile beraber olan ve göz açıp kapayıncaya kadar da olsa O (cc)’ndan gafil olmayanlar içindir.”
Anlayış makamı, sohbet ve konuşma yeridir. O da kalbin işitmesinden ibarettir. Müşahade makamı ise kalbin basiretli olmasıdır. Anlayış, ilham ve semain tabi neticesidir.
Kalbin ölümü nefsin şehvetlere dalmasındandır.
Allah Teala’ya kulak vermeye mani olan her şey nefisden kaynaklanır.
Anahatlar umumi bir bakışla idrak edilir. Tefarruat ise insan yaratılışının kifayetsizliği sebebiyle tamamiyle idrak edilemez.
Tohum eken hakime benzer, tohum ise doğru söze benzer.
Heva ve hevesten tad almak asalak bir dikenin gelişmekte olan bir bitkiye mani olması gibidir.
Sufinin kalbi ilahi sevginin bütün lezzetleriyle konakladığı yerdir. Saf sevgi ruhu huzur-u ilahiye ulaştıran bir bağdır.
Rasulullah (SAV) kainat yaratılmadan önce makam-ı istikrara en yakın kişi olmuş, temkin sohbetine katılmış bulunduğundan bütün hal ve davranışlarında ilahi n urlar apaçık görülmüştür.
Fehimden ilme, ilimden amale ulaşılır.
Ayetler, ilahi hususiyet ve vasıflar taşır. Okunması ve dinlenilmesiyle ilahi tecelliler yenilenir ve kişi Allah’ın azamet ve cemalinin aksettiği bir ayna olur.
Cafer-i Sadık “Allah kullarına kelamı ile tecelli eder, fakat onlar bunu idrak edemezler.”
“Allah kullarına kelamı ile tecelli eder, fakat onlar bunu idrak edemezler.”
Duydukları ve dinledikleri Allah katından olunca, duyduğu gördüğü, gördüğü duyduğu olur. Sonu evvelki haline döner. Evveli sonu olur.
Konuşana sözünü bitirinceye kadar mühlet vermek, dinlerken sağa sola bakmamak ve hatibin yüzüne bakmak iyi dinleme adabındandır.
Rasulullah (SAV)’tan gelen haberleri, salihlerin hayatını, ahiret ahvalini dinlemek, ilim öğrenmek isteyene gereklidir.
3.BÖLÜM
TASAVVUF İLMİNİN FAZİLETİ
Ulema, ümmetin yol göstericisi, delili, dinin direğidir.
Süfyan b. Uyeyne “İnsanların en cahili bildiği halde yapmayan ve en faziletlisi ise Allah’tan en çok korkandır.”
“İnsanların en cahili bildiği halde yapmayan ve en faziletlisi ise Allah’tan en çok korkandır.”İlmi ile amil olmayan alimin ilmi bereketiyle amele dönmesi umulur. İlim hem farz hem de fazilettir. Kitap ve Sünnete istinat etmelidir.
Farz ilim, ihlas ilmidir. Tehlikeli davranışları incelikleriyle bilmektir. Vakit ilmidir. Helali bilmeye yarayan ilimdir. Alış-veriş, nikah ve talak ilmidir. Cahili olduğu ilmi elde etme ilmidir. İlmi tevhidi öğrenmek, yerine getirilmesi farz olan şeyleri amel etmeyi bilecek kadar öğrenmek, emir ve nehy ilmini öğrenmek farz olan ilimdir denilmiştir.
, ihlas ilmidir. Tehlikeli davranışları incelikleriyle bilmektir. Vakit ilmidir. Helali bilmeye yarayan ilimdir. Alış-veriş, nikah ve talak ilmidir. Cahili olduğu ilmi elde etme ilmidir. İlmi tevhidi öğrenmek, yerine getirilmesi farz olan şeyleri amel etmeyi bilecek kadar öğrenmek, emir ve nehy ilmini öğrenmek farz olan ilimdir denilmiştir.
Ebu Ali el Cüzcani: Allah’tan istikamet üzere olmayı isteyenlerden ol, keramet sahibi olmayı isteyenlerden değil.
Kırık kalpli ve amelinden ötürü kendini sorumlu tutmak, nefsini itham etmek, keramet ve keşiften üstün tutulmalıdır.
Yakin bir defa hasıl oldumu yeni harikuladeliklerle yakin artmaz. Bulunduğu makam istiğna makamı olduğundan ilahi kudretin harikuladelikler vasıtasıyla bilinmesine ihtiyacı olmadığı gibi, bunda ilahi bir hikmet de yoktur.
Eğer kişi marifet yolunda ilerlerken keramet ve harikuladeliklere rastlarsa bu caiz ve güzeldir, rastlamazsa bu mühim olmadığı gibi eksiklik de değildir.
Bütün ilimlerin tahsili esnasında dünya muhabbeti ve takvanın hakikatlerinden uzak kalmak tahsile mani olmaz hatta bazen bu ilmi elde etmeye (çünkü ilimle uğraşmak çok zordur) yardımcı olur.
Ehl-i tasavvufun ilmi, dünya ile elde edilmez, heva ve hevesten kaçınmadıkça bu ilmin hakikatlerine ulaşılmaz. Takva medresesi dışında da öğrenilemez.
Sufiler, muhabbetin her çeşidine vakıftırlar. Muhabbet-i Zati’den muhabbet-i sıfatı, kalbi muhabbetten ruhi muhabbetin farkını bilirler.
Saf bir takva ve zühdde kemal, ilimde üstün olmakla elde edilir.
Kalp aynası cilalanmış kimse, Levh-i Mahfuz’dan bazı bilgilere sahip olabilir. Külli ilimleri ihata eden, cüz’i ilimlere dönmeye onlarla uğraşmaya ihtiyacı yoktur.
Yaşanmayıp çok ilim elde etme düşüncesi şeytanın bir aldatmacasıdır.
İlm-ül verase ilm-ül diraseden geçer. Hakka’l yakin derecesi ilimleri vicdanidir. Müşahade makamından üstündür.
Sahabe yakin ilmini kendileri hallederken, fetva ilmini tabiine havale ediyordu. Mufassal bilgi, kalp temizliği, üstün seciye ve kabiliyetle elde edilir. Mücmel bilgi ilmin aslıdır.
Allah (cc) kuluna hayır murad ettimi onu taate muvaffak kılar.
Salih amel, salih amele ***ürür. Alim ve zahid sufi kendini kimseden üstün görmez. Tercih edildiğinde aleyhinde bir fitne olmasından korkar.
4. BÖLÜM
SUFİLERİN HALLERİ VE TARİKATLERİ
En mühim şey, her türlü kin ve düşmanlıktan arınma. Kin adavete saik dünya sevgisi, makam ve mevki tutkusu.
Kötü sıfatlar değiştikçe perdeler kalkar, sünnete muvafakat mümkün olur. Resulullah (sav)’ a intiba eden ilahi muhabbetten en çok nasib dar olandır.
Resulullah (sav)’intiba etmekle elde edilen başarıların en şereflisi Allah (cc)’a sığınma ve ilticadır. Bunda ruhi bit istiğrak ve dua makamına yakın olma gizlidir.
“ Murad” ilahi yardıma mazhar olmuş, şuhum aleminin kötülüklerinden korunmuş demektir.
Tasavvuf nefsin tabii arzularına sed çekme, açlık ve dünyayı terkle elde edilir. Mutabakat yolu dışındaki bir hareket mahrumiyet, sünnete ittiba ise hikmetli konuşmayı netice verir. Sehl b. Abdullah: Kitap ve sünnetin kabul etmediği bütün vecd halleri batıldır.
5. BÖLÜM
TASAVVUFUN MAHİYETİ
Tasavvufun mahiyeti “fakr” oluşturur. Fakrın sıfatı; yokluk anında sükunet ve rıza, varlıkta dağıtma ve isar.
Fakir, Allah’ a arzedilecek haceti olmayandır.
Fakir, hiçbir şeye malik olmayan, hiç bir şeyin de kendisine malik olmadığıdır.
Fakir, kulluk vazifesiyle meşguldür. Rabb’isinin hacetini bildiğini bilir.
Tasavvuf, fakr ve zühdü cem eden bir isimdir. Tasavvuf edeptir, güzel oydur.
Sadık müridin izn-i ilahiye olan bağlılığı sağlamlaşmadıkça zenginliğe dalıvermesine izin verilmez.
Tasavvuf iyi geçinme, alınana üzülmeme, altınla toprağı bir görmedir.
Tasavvuf, kendinde ölüp Hakk’la dirilmedir.
Sufi toprak gibidir, ona her şey atılır, ama ondan sadece güzel ve hoş şeyler çıkar.
Tasavvuf çiledir, sıkıntıdır, ıstıraptır.
6. BÖLÜM
SUFİ KELİMESİNİN KÖKÜ
Sufiler yün giyerler yün (suf) e izafeten “sufi” denir.
Huzur-u ilahide ön safta bulunduklarından “saff”a izafeten
Safevi kelimesinden türemiştir. Eshab-ı suffe’ye izafeten.
Horasanlılar yerleştikleri mağaraya izafeten “Şikufiyye”, Şamlılar ise “Cuiyye” ile adlandırılırlar.
Tercihe şayan ise “suf” ( yün) e nisbet edilenidir.
Sufi, H.200’üncü yıla kadar kullanılan bir kelime değildir.
7. BÖLÜM
MUTASAVVIFLAR VE ONLARA BENZEYENLER
Kişi sevdiği ile beraberdir.
Müteşebbihin sufilere olan sevgisi, sufilerin ruhlarının kendisini anladığı gibi kendi ruhunun da onları anlaması ve yakınlaşmasından kaynaklanır.
Sufiyye yolunun basamakları; iman, ilm, zevk.
Sufinin telvini (halden hale geçmek) kalbini bulma, mutasavvıfınki kalp mertebesinden nefis mertebesine düşerek, nefsini görmekle gerçekleşir. Müteşebbihin telvini yoktur.
Sufinin şarabı saf ve halis, mutasavvıfınki biraz karışık, müteşebbihin şarabı ise daha katkılıdır.
İbn- i Ata: “Cenab-ı Hakk’ı dünyevi endişe veya menfaatı nedeniyle seven zalim, ahiret için seven muktesid, iradesini Cenab-ı Hakk’m iradesine terkeden sabıktır.Cüneyd
“Cenab-ı Hakk’ı dünyevi endişe veya menfaatı nedeniyle seven zalim, ahiret için seven muktesid, iradesini Cenab-ı Hakk’m iradesine terkeden sabıktır.: “Marifete ihtiyacı olanla karşılaştığın zaman ona ilimle değil, rıfk ve hilmle yanaş.” Sufilerle veya müteşebbihlerle beraber olan şaki olmaz.
8.BÖLÜM
MELAMETİLİK VE MELAMETİLER
Melameti, halis, sadık kimselerdir ki amellerine başkalarının vakıf olmasını istemezler. Amelinin ortaya çıkmasından, günahının ortaya çıkmasından korktuğu gibi korkar.
Sufi ise ihlasından dolayı kendi ihlasını da unutmuştur.
Osman el Mağribi: “Melameti; halkı aradan çıkaran, fakat nefsine karşı bunda muvaffak olamayan kimsedir. Bu “muhlis”tir. Sufi ise kalbinden ve amelinden halkı çıkarıp nefsini de bertaraf eden kimsedir ki bu da “muhlas”tır.”
“Melameti; halkı aradan çıkaran, fakat nefsine karşı bunda muvaffak olamayan kimsedir. Bu “muhlis”tir. Sufi ise kalbinden ve amelinden halkı çıkarıp nefsini de bertaraf eden kimsedir ki bu da “muhlas”tır.”
Arif gerektiğinde amelini maslaha için izhar eder.
Melameti, mutasavvıftan ileri, sufiden geri bir mertebededir.
Melamatiyye Usulüne Göre Zikir:
Dil ile Kalp ile Sır ile Ruh ile
9. BÖLÜM
SUFİ OLMADIKLARI HALDE SUFİ GÖRÜNENLER
Fitneye tutulmuş çarpık kimselerin zannettiği şeyler melametilerde yoktur.
“Kalenderiyye”, kalp temizliğinin verdiği sarhoşlukla şer’i hudutları bozan, bir arda oturma ve birlikte olma konusundaki her türlü kayıtları ve adabı ortadan kaldıran gruptur.
Allah ile beraber olduğuna inandıkları kalplerinin güzelliği ve temizliği ile yetinirler.
Kimisi ibahilerin yolunu tutarak içlerinin Allah’a ulaştığını iddia ederek, bunun da ulaşılması gereken hedef olduğunu savunmuşlardır.
Şeriatın reddettiği her şey zındıkadan başka bir şey değildir.
Aldatılmış olan bu tür kimseler, şeriatın kulluğun gerektirdiği bir hak ve vecibe, hakikatin da kulluk görevinin inceliklerine vakıf olmak, demek olduğunu bilemediler.
Hz. Ömer (ra): “Kendisini töhmet altında bırakacak duruma sokan kimse, bu yüzden hakkında da kötü düşünen kimseleri kınamasın.”
“Kendisini töhmet altında bırakacak duruma sokan kimse, bu yüzden hakkında da kötü düşünen kimseleri kınamasın.”
Allah(cc) her hangi bir şeye hululdan münezzeh olduğu gibi, kendisine de her hangi bir şeyin hululünden münezzehtir.
Hakikat derecesine ermiş bazı muhakkiklerin, sohbetlerinde duydukları gibi konuşmaya ve yanlış anlamaya sebep olacak sözler söylemeye cesaret etmelerinin sebebi, uzun muamele ve mücahade neticesinde zahiri ve batıni olarak bu sözlerin kendilerine gelmesi, sufiye topluluğunun esasları olan takvada sadakat, dünyaya karşı gösterilen zühd ve kemal gibi prensiplere sımsıkı sarılmalarıdır.
10. BÖLÜM
ŞEYHLİK MAKAMI
Şeyh, Allah’ı kullarına gerçek manada sevdiren, kullarını da Allah(cc)’a sevdiren ve yaklaştıran kimsedir.
Şeyh, ittiba-i Resul(sav)’u şart koşar ve oraya ***ürür.
Tezkiy-i nefis yoluyla Cenab-ı Hakk’ı bildirir ve sevdirir.
Şeyhin üzerinde Cenab-ı Hakk’ m verdiği bir vakar vardır.
Şeyhlik yolundaki salik nefsini iradesiyle iyiliğe sevkeder.
Kalbin biri nefse diğeri ruha bakan iki yüzü vardır.
Şeyh, kendi nefsini daha önce nasıl düzeltmiş ise müridini de öylece düzeltir.
Hz. İsa: “İkinci doğumu gerçekleştiremeyen kimse, semanın melekutuna yükselemez.”
“İkinci doğumu gerçekleştiremeyen kimse, semanın melekutuna yükselemez.”Akıl, mülk aleminde tasarrufa sahip olduğu için matematik ilminin delillerine vakıf olabilir. Fakat, melekut alemine yükselemez.
Şeyhlik konusunda salih salikin durumu
1-Mücerred Salik: Cenab-ı Hakk’ın kendisine lutfettiği kadar nasibini alır. Nefse ait bazı sıfatlardan dolayı şeyhliğe erişemezler.
Mücerred Meczup: Farzların dışında belli bir amelleri ve seyr-i sulukları olmadığı halde Allah(cc)’m kendilerine lutfettiği kadar, ruhi huzur ve sükuna erişilen hallerden nasibini alabilirler. Şeyhlik makamına layık olamazlar. Salik-i Meczub: Diğer ikisine nazaran daha açık, lutf-u ilahiye daha mazhar, daima avlar ama avlanmaz. Bazı sıfatlardan dolayı şeyhlik makamına ulaşamazlar. Meczub-u Salik: Mutlak şeyhlik makamına en layık olanlar ; “Perde-i gayb kalksa yakinim ziyadeleşmeyecek.” diyebilenler. Halin etkisinden kurtulmuş, hal ona değil o hale galiptir. Bedenler ve kalıplar Hakka yaklaştırılmış ruhların uzanıp kısalarak secde eden gölgeleri gibidir. Asılları şehadet aleminde kesif, gölgeleri latiftir. Gayıp aleminde ise asıllara latif, gölgeleri kesiftir.
Şeyhlik makamına eren;
Hakkal yakine ulaşmış bir arif ,
Maddi - manevi, nurani ve zulmani perdelerden sıyrılmış,
Hakk tarafından sevilen, nazarı deva, sözü şifa,
Sukutu Allah’la
Lutf-u kahrı bir gören kimsedir.
11.BÖLÜM
HADİMLER VE ONLARA BENZEYENLER
Cenab-ı Hakk: Davut (as) ‘a “ Ey Davut bana talip olan ve beni isteyen birini gördüğün zaman onun hizmetçisi ol” diye vahyetmiştir.
Şeyh her konuda Cenab-ı Hakk’ın muradını, hadim ise niyetini bilir. Hadim her işini Allah için, Şeyh ise Allah ile birlikte, O’ ondan gafil olmaksızın yapar.
Hizmet, kişinin Allah ile beraber olabilme halini düzeltmek ve devamlı yaptığı nafileler hariç sair nafilelerden daha hayırlıdır.
Yapılan hizmet ne olursa hepsi de kendi arzuları ile başkalarına hizmeti tercih ettiği ve sufiler grubuna benzemeye çalıştığı için onların bereketine nail olur.
“ Onlar kendileriyle bulunanların şaki olmadığı bir topluluktur”
12.BÖLÜM
SUFİLER GÖRE HIRKANIN HÜKMÜ
Hırka giymek, Şeyh ile mürit ile arasında bir bağlantı kurmak, müridin nefsi ile kendi arasında şeyhin hakemliğini kabul etmesi ve şeyhine ait elbise ile talibin nefsinde şeyhin iradesinin hakimiyet tesis etmesi demektir.
Kendiliğinden yetişen ağaç, yapraklansa da meyve vermez, meyve verse de bakımlı meyve gibi olmaz.
Hırka giymek sünnet-i Peygamberi’de açıkça yoktur. Kabulü maslahata dayanır.
*Batını yönü ile şeyhine itiraz eden bir müridin feyz alıp, felaha ermesi pek nadirdir.
Şeyh, hırkanın şartlarını yerine getireceğine ve edebine riayet edeceğine dair müritten söz alır.
Mürit, şeyhe bir emanettir, heva ve hevesle tasarruf edilmez. Müridin şeyhin sohbetinden izinsiz ayrılması uygun değildir. Müridin süt emme zamanı şeyhin sohbet vakitleridir.
Hırka
1.Müritlik hırkası Sadece gerçek müridlere giydirilir.
2.Teberrük hırkası Mürid olmayıp onlara benzemeye çalışanlara giydirilir.
Mürid olmayıp onlara benzemeye çalışanlara giydirilir.
Hz. Yusuf (as)’un gömleği Hz. Yakup (as)’un gözlerini nasıl açmışsa şeyhin giydirdiği hırka da müridde aynı tesirleri yapar.
Teberrük hırkası giydirilene şeriatın sınırlarına sıkı sıkıya bağlı kalması tavsiye edilir. Bu haldeki kimse müridlik hırkası giyme seviyesine yükselebilir. Hırka konusunda yapılan tercihler (renk, cins) dinden ve hakikatten bir şey değildir. Hırka giydirme ve giydirmemede bir beis yoktur.
13.BÖLÜM
RİBAT (TEKKELER)’DE YAŞAYAN DERVİŞLER
Ribat ve tekkelerde yaşayan dervişler “ne ticaret ne de alışverişin kendilerini Allah’m zikrinden alıkoymadığı” kimselerdir.
Ribatın aslı, atların bağlandığı yer idi. Sonraları ardından gelecek tehlikelere karşı, içindekileri korumak için hudut boylarındaki tekkelere “ribat” denilmiştir. Salih bir müslüman vesilesiyle çevresindeki nice kimseler ıslah olur. Ribat; bir ibadetin ardından diğerini gözlemektir. Ribat, nefisle savaştır.
*Masivayla ilişkiyi kesen, bütün organlara hakkını tam veren, kefalet-i ilahi ile yetinen... kimse hakiki murabıttır.
14.BÖLÜM
SUFFE ASHABI VE RİBATLARDAKİ DERVİŞLER
Çokça temizlenmeyi severler. Ribat onların evi ve ikametgahıdır. Ribatlardaki dervişlerin içlerinden kin sökülüp atılmıştır. Zahidler halveti, sufiler halvet de- encümeni tercih ederler.
* Cemaat evlerindeki kaidelerle gençler üzerindeki nefsin hakimiyeti daraltılır. Gözlerin ona çevrilmesi, üzerimde davranışlarını kontrol eden bakışların çoğalması ile gençler cemaat içinde murakabe altına alınır ve terbiye edilirler.
Hizmet, başkalarına karşı davranmanın ve hizmet etmenin lezzetini almış, muamelenin tadına varmış, ribatlara ilk defa giren, acemi ve mübtedilerin yapacağı iştir. Kalp kazanma bereketine ve abidlere yardım sevabına böylece nail olur.
15.BÖLÜM
MURABITLAR VE SUFİLERİN ÖZELLİKLERİ
Mevzii ve arizi bir takım kusurların varlığı, işin ruhuna zarar vermez. Mü’min seven ve sevilen, iyi geçinen ve iyi geçinilen insandır. Zıddında hayır yoktur. Karşılıklı murakabe altındadırlar. Tefrika nefsin zuhuruyla ortaya çıkar.
Ruveym: “Sufiler aralarında anlaştıkları ve kınamayı kaldırdıkları vakit helak olurlar.”
“Sufiler aralarında anlaştıkları ve kınamayı kaldırdıkları vakit helak olurlar.”
Nefis, kalple karşılaştığında ondan kötülük ve şer def’olur.
Şikayet eden de şikayet edilen de şeyh tarafından tekdir edilir.
Dervişler kusurlarından dolayı istiğfar ederler, kusurda ala ısrar etmezler.
Af ve özür dilendiğinde kabul edip reddetmezler. Af diledikten sonra kardeşlerine bir şey takdim etmek sünnettendir.
Sufi yapılan bir iltifattan dolayı kalbine bir gurur gelirse, kendini bundan alıkor.
Ribatlardaki dervişlerin dünyevi tasa ve meşgaleye düşmemeleri için ihtiyaçları giderilir.
Şeyh, vaktini bütünüyle Hakk’a veremeyen dervişlerin ribatlardan yedirilip içirilmelerini uygun görebilir.
Sufiler ve şeyhler, gençleri başı boşluktan korumak için onları istihdam ederler. Hakiki derviş ve mürid döner dolaşır gene ribata gelir.
16.BÖLÜM
SEFR VE İKAMET ADABI
Başlangıçta sefer edip nihayette ikameti tercih edenler Sefer vesilesiyle ilim öğrenmek için. İlm kastıyla evinden çıkan Allah yolundadır. Ona cennetin yolu kolaylaştırılır. Şeyh aramak ve sadık ihvan bulmak için. Sadık ve salih kimselerle görüşme inkişafa vesiledir.
Nazarı ve vakarı fayda sağlamayanın sözü de tesir ve fayda sağlamaz. Sözün nuraniliği kalp nuraniyeti kadardır. Kalp nuraniyeti de istikametin ve ubudiyyetin hakkıyla ifasıyla gerçekleşir.
Alışkanlık ve hoşa giden şeylerden uzaklaşmak için
Eğer kişi doğduğu yerden başka bir yerde ölürse, kendisine cennetten doğduğu yerle izinin bulunduğu yer arası mesafe ölçülür.
Nefsin ince tuzak ve hilelerini ortaya çıkarmak için Eskiye ait ibretli eserleri görmek için. Hüsn-ü teveccühten sıyrılmak ve unutulmak için.
Hüsn-ü teveccüh ayakların kaydığı bir makamdır. Eğer teveccüh nefsin müdahalesi olmaksızın geliyorsa bunda mahzur yoktur, bilakis sıhhat-ı hale işarettir.
B-Başlangıçta ikameti tercih edip, nihayette sefere yönelenler.
Devamlı ikameti tercih edenler. Bunlar Hakk’ın terbiye ve murakabesinde yetişirler. Devamlı seferde olmayı tercih edenler. Tanınmaktan sakınırlar. İkametin tevekküle mani olduğuna kanidirler. Bunlar Hakk’ın terbiye ve murakabesinde yetişirler. . Tanınmaktan sakınırlar. İkametin tevekküle mani olduğuna kanidirler. Bazen nefsin coşkunluğu ve heyecanı kalp hareketine karıştırılır. Bu ise felakete ***ürür. Sefere çıkmadan istihare namazı kılmak adabtandır.
17.BÖLÜM
SEFERİN FARZLARI VE FAZİLETLERİ
Sefere karar veren sufinin;
Teyemmümün,
Namazın kasr ve cem durumunu,
Mest üzerine mesh ahkamını bilmesi gerekir.
Sefer adabı:
Yoldaş ve arkadaş edinilmeli.
Tek başına yolculuk uygun değildir.
Üç kişi olunduğunda biri imam tayin edilir.
Tasallut ve cah düşüncesiyle riyasete talip olma heva ve hevesten kaynaklanır
Sefere niyetlenen sufi arkadaşlarına veda eder ve onlara duada bulunur. Uğranılan yerlerde en azından iki rekat namaz kılar. Binite bindiğinde mesnun olan duayı okur. Yolculuğa sabah erkenden ve Perşembe günü çıkmak iyi olur. Konak yerine uğrandığında dua etmek Temizlik malzemelerini yanında bulundurmak Sefere çıkmadan evvel iki rekat namaz kılmak. Bu kaidelere bağlı kalanlar reddolunmaz. Kabul etmeyenlerin görüşü de büsbütün atılmaz.
18. BÖLÜM
SEFERDEN DÖNME ADABI
İkamet edilecek yerin ölü ve dirilerine selam vermek.
Kardeş edindiği kimseyi ziyaret edenin yolu asan olur.
Mescidlerden birine girince iki rekat namaz kılmak.
Tekkeye girince hususi ve maslahata dayalı bazı sebeplerden dolayı selam vermek bazen terkedilir.
Seferden dönene hoş amedide bulunmak.
Sefer dönüşü geridekilere hediye getirmek.
Seferden dönen kimsenin istirahatı için hazırlık yapmak.
Gelir gelmez konuşmaya dalmama, sorulmadıkça konuşmama
Ziyaret ettiklerinin yanından izinsiz ayrılmama
19. BÖLÜM
ESBABA TEVESSÜL VE SUFİLER
Aslolan kimseden bir şey istememektir.
Yakin durumuna göre esbaba tevessül farklılık gösterir.
Tevekkülde vesvese maruz kimseler, esbaba kafi miktarda tevessül edebilirler.
Gerçek miskin insanlardan bir şey istemeyendir.
Sufiler Hz. İbrahim (as) vari Allah (cc)’dan bir şey istemekten haya ederler. O (as) “Allah (cc) beni biliyor mu ?” demişti.
Bazen rızka meyil Cenab-ı Hakk’ın verdiği bir intibah, bazen de bir günahın cezasıdır. Rızık bazan hikmet yollu, bazen de kudret - Hz. Meryem’e olduğu gibi- yollu gelir. Rızık ve borç konusunda daim sabır hazinesine müracaat edilmelidir. Bütün bu tevekkül ve esbab dairesinde bir şey gelmiyorsa zaruret miktarı istenilebilir. Veren el alan elden üstündür.
Kendine verilen mala emanet nazarıyla bakan fakr-ı lisanıyla, kendi malı gibi seyre dalan, fahr lisanıyla ve hayalperestlerin diliyle konuşur.
Gerçek fakir indirileni değil, asıl indirenin yakınlığını taleb eder.
20.BÖLÜM
FETH-İ MANEVİ VE İHSAN-I İLAHİ
Sufi Allah ile meşguliyetin kemaline ererek takvada kemal sahibi olunca, hali onu esbaba tevessülü terke mecbur edebilir.
Bunun mebdeinde bir kapı açılır ki, gerek kendinin gerekse şeriatın günah saydığı şeye duçar olursa yaptığının cezası olarak telakki eder. “Günaha düştüğümü çocuğumun kötü ahlakından anlıyorum.” sözü meşhurdur.
Allah (cc), bahşedeceği idrakle onu tevhide ve Hakk’la meşgul olmaya muvaffak kılar.
Allah(cc)’m tecelliyat-ı ef’alinden kendisine münkeşif olan hadiseleri tarassut ve mülahazaya devamla kul, tecelliyat-ı ef’alden tecelliyat-ı zata yükselir.
Tecelli-i ef’al; rıza ve teslimiyeti doğurur.
Tecelli-i sıfat; heybet ve üns kazandırır.
Tecelli-i zat ; fena ve beka duygularını bahşeder.
Fena, terk-i ihtiyar ve fiil-i ilahiye vukufun adıdır.
Cenab-ı Hakk’ın zatının bizzat tecellisi ancak ahirette olacaktır.
Resulullah (sav), ashabını tedricen ve nefsin tedbirinden, fiil-i ilahiyi müşahade ve Hakk’ın hüsn-ü tedbirine yönelmeye hazırladı.
Cenab-ı Hakk’ın kendisine sevkettiği rızkı kabul hususunda ilm-i ilahiye vakıf olan kul, korktuğundan emindir.
Feth-i ilahinin farkında olan da vardır olmayan da.
Mükaşefeye mazhar olanlar ;
Allah’tan ilm sunularak,
Ef’alden tecrid ile ilim sunularak,
Her ikisi de olmaksızın mükaşefeye ulaştılar.
Rızık alırken de verirken de işaret beklenir. Nefis endişesi kalkarsa işaret beklenmez.
Dervişlerin bazısına musallat olan sıkıntılar, kalplerin Allah ile meşguliyetini, kulluk hukukuna riayetini kemale erdirmek içindir.
Kul, Allah(cc) ile olan meşguliyetinden hali olduğu ölçüde dünya sevgisine müptela olur.
Zühd, ehlinin son adımı, tevekkül ehlinin ilk adımı mesabesindedir.
Feth-i ilahiye mazhar olana, hikmet veya kudret elinden merzuk olması müsavidir.
İhtiyacından ve zaruret miktarından fazlasını isteyenin sufilikle alakası yoktur.
21. BÖLÜM
SUFİLERE GÖRE EVLİLİK VE BEKARLIK
Sufi’lere göre her ikisinin de bir gaye ve zamanı vardır. Herhangi bir halin (evlilik-bekarlık) ihtiyar edilmesi, Allah (cc) içindir.
Nefsin isyanından emin olundukça, bekarlık tercih edilir. Nefis, ilimle dizginlenir.
Evlenme adına şehevi bir acelecilik, erkeklerin manevi yolda gerilemesi demektir. Sadık mürid buluğa ermedikçe evlenmez. Buluğu ise ‘Rical’ olmasıdır.
Evlilik ve bekarlık hakkındaki haberlerin farklılık göstermesi, muhatabın farklılığındandır. Fazileti muhataba göre değişir.
Evli sufiye yardım edilmelidir.
Mücerred yaşamak, dervişini işini kolaylaştırır. ‘Bizim arkadaşlarımızdan evlenip de manevi derecesini muhafaza edeni görmedim. S. ed Darani Evlenmek, azimetten, ruhsata düşmektir.
Sıkıntıya sabır, refaha sabırdan daha kolaydır.
Oruç tutulmalı, nefis, ibadete alıştırılmalı.
Müridin evliliği düşünmemesi, hüsn-ü edebdendir. Kadın ve şehvet akla gelince tevbe edilmelidir.
Kalbi namaz ve ibadetten meşgul olacak derecede evlenme düşüncesi arız olunca, şeyhe müşkil arzedilir ve duası talep edilir.
Bazen keşfen, yakazaten veya bir zatın işareti ile evlilik telkin, bekarlık men’edilir. Evliliğe basiretle gidilir; gözü kapalı gidilmez.
Tezkiye olmuş nefisler, nasibi olan hazlara eriştiğinde kalblerin inşirahı artar.
Süfyan b. Uyeyne; ‘Çok kadınla evlenmek, dünya sevgisinden değildir. Çünkü Hz. Ali (ra) Peygamber Efendimiz (sav)’in Ashab’ının en zahidi olduğu halde, dört hanımla evli idi, on yedi kariyesi vardı’.
Evlilik nedeniyle hanımdan gelen iki fitne vardır:
1-Maişet derdi
2-Kadınla ihtilat ve mübaşerette ifrat, hizmetten uzaklık.
Evliler için büyük bir gizli fitne de, fuhuş cemal lütfunda sükunet bulması ve neticede ruhta bir donukluk hasıl olur ki, bunun farkedilmesi çok zordur.
Ariflerin gönlüne zina düşüncesinin arız olması, onu işleyenin durumuna düşmeleri demektir.
22.BÖLÜM
SUFİLER’İN SEMAI
‘Sözü dinleyip, en güzeline uyanları müjdele! Onlar Allah (cc)’ın doğru yola ilettiği kimselerdir. Onlar, akıl ve basiret sahibidirler’ (Zümer Suresi, Ayet: 18)
Bütün sema’ın harareti, yolu, duygusunun burudeti üzerine gelince, gözlerinden yaşlar boşanır. Bazen bu vecdden de ürperti ve titremeyle zahir olur. Beyne ve ruha da etkisi vardır.
Ehl-i batıl, heva sahiplerinden de bütün haller nakledilir.
Kalb incelendiğinde duaya yönelinmelidir.
Allah korkusundan, derisi ürperince Cenab-ı Hak Cehennemi haram kılar.
Semaın ihtilaflı olanı, name ile söylenen şiirlerin dinlenmesidir.
Sema, nefse hitabı, eş ve cariyelerin şöylesi eğlenceli ve Hakk’a davet itibariyle haram, şüpheli ve helal pozisyonu sözkonusudur. Bunların helal ve şüpheli hallerine de acz-u müsamaha gösterilmesi uygun değildir.
Sema yapanın diri bir kalb ve ölü bir nefisle sema yapması gerekir. Aksi halde sema helal değildir (Abdurrahman es-Sülemi)
Nefsini rahatlatmak için, hal iddiasından uzak olarak sema yapanın raks ve semaı faydalı da değildir, zararlı da...
Şeyh ve manevi liderlerin raksetmeleri hiç yakışık almaz.
SEMA’I İNKAR EDENLER
1-Sünnet-i Seniyye ve Asar’dan habersizdir.
2-Kendisinin iyi amellerine aldanmıştır.
3-Soğuk tabiatlı, zevkten nasibi yoktur.
Haram olan, mücerred değil, fitne endişesidir.
Taat, zahiri sıfatların sırrı, vecd batıni sıfatların özüdür. Zahiri sıfatlar hareket ve sükunet, batıni sıfatlar ahval ve ahlak şeklindedir.
23.BÖLÜM
SEMA’A KARŞI ÇIKANLAR
Sema, temkin ehli ariflerden başkası için sahih olmadığı gibi, mübtedi müridlere de mübah değildir.
Şarkıyla çokça meşgul olan, sefih sayılır. Sefihin de şehadeti muteber değildir. (İmam Şafi’i).
Şarkı kalbe nifak tohumu eker. (Abdullah b. Mes’ud)
Şarkı zinanın büyüğüdür (F. b. İyaz)
Sema, eğer bir oğlanın sesini dinleyerek yapılıyorsa, ona fitne karıştığından, dindar kimselerin bunu reddi gerekir.
Tasavvufun tamamı ciddiyet’dir.
24.BÖLÜM
SEMA’A İHTİYAÇ DUYMAYANLAR
Vecd, kaybettiğini hissetmektir.
Ehl-i batın, nefsinin hevasını bulduğunda vecde ulaşır. Ehl-i Hak ise, kalbinin muradına erdiğinde vecd duyar.
Nefsin perdeleri, arızi ve zulmani hicaplar, kalbin perdeleri ise semavi ve nurani hicaplardır.
Vecd bazen manaların anlaşılmasından, bazen de sadece musıki ve namelerin tesiriyle olur.
Vecd kaynağı Hak Teala olan, bir varidatdır. Allah’ın zatını murat eden O’nun (cc) indinden gelenle yetinmez. Mekan-ı kurba erişmiş olan kimseyi nezd-i ilahiden gelen bir varidat meşgul etmez ve harekete geçirmez. Varidat kulun Allah (cc)’a uzaklığını gösterir. Halbuki kurb makamındaki kimse aradığını bulmuştur.
Varidat güçlü ve kamil olanı değiştirmez. Hz. Ebubekir (ra)’in sözüne telmihen.
‘Allahım! Beni gözü yaşlı olmakla merzuk kıl’. (H. Şerif)
25. BÖLÜM
SEMA ADABI
Sıdk, ciddiyet, halis niyet, vakar ve semadan önce istihare, bereket ve istifade için dua.
Sema meclisinde vecde davetiye çıkarmaktan korkmalıdır.
1- Vecd gelmeden, vecd gösterisinde bulunulursa:
1- Allah’a yalan isnadı
2- Halkı aldatma
3- Salah düşüncesinin bozulmasına sebep olur.
4- Halkı batıl yola zorlama.
En güzeli, vecd anında hırka yırtmamaktır.
Hırkayı parçalayıp dağıtmak Sufilere göre ahdi yenilemektir.
Hırka hususunda söz hakkı, şeyhindir.
Sema’a ehil olmayanın katılması mekruhtur.
26.BÖLÜM
HALVET, ÇİLE VEYA ERBAİN
Erbain, sair zamanlarda hak, ters düşen arzuların bastırılması için yapılır.
Kırk gün ihlasla amel eden kimsenin kalbinden diline doğru hikmet pınarları akseder, ilm-i ledünne açılan kapı, buradadır.
Kul, insanlardan ayrılıp, Allah-u Teala’ya yönelmesi sayesinde mesafeler kat’ederek nefis madeninden ilim cevherini çıkarır.
Erbain’de muvaffak olmanın şartı, şartları ihlasla yerine getirmektir.
Halvette nefsin arzularından uzaklaşma vardır.
Peygamber Efendimiz (sav) de nübüvvet öncesi halvet yaşamıştı.
27. BÖLÜM
HALVETTE VAKİ OLABİLECEKLER
Halvet, dinin selameti, nefis ahvalinin yok olması, amelin Allah için yapılması içindir. Keşf ve Fetih mülahazasıyla yapılan halvet fitneye düşme demektir. Taleb edilecek istikamettir; keramet değildir.
Dinin esaslarına uygun halvet, kalbi nurlandırır, dünya rağbetini keser, zikrin tadına erdirir, namaz, tilavet vs. ibadetlerin ihlasla yapılmasını sağlar.
Bazen zihne hayaller düşer ki, bunları vehametle karıştırmamak lazımdır.
Zikre, hususiyle ‘La ilahe illallah’ mülazemet esastır.
Kalbe yermeşen kelime-i tevhid, kalbe yerleşince nefsin itirazlarını önler. Zikir nurunun kalbe bir cevher halinde yerleşmesi, halvetten gaye budur.
Bazı hayaller asılsız bazen de mevhibe-i ilahi olarak belirir ki, onlar da hakikatle irtibatlıdır.
Hakikatler misal elbisesinden sıyrılarak, özel bir haber ve keşif halini alır.
Mükaşefelerin hepsi yakin duygusunu takviye içindir. Asıl kayine ulaşan kimsenin bunlara ihtiyacı yoktur. Her ne olursa olsun, takva ve zühdün hakkı verilmeli, asla aldanılmamalıdır.
28. BÖLÜM
HALVETE NASIL GİRİLİR
Dünyada tecerrüd, halvete girip, gusül, iki rekat namaz, gözyaşı tevbe, ahlak-ı zemimeden arınma, cemaatle kılınacak namazlara sadece devam.
Halka halveti belli etmeme, daim zikr-i İlahi ile meşgul olma, hayale başka şeylerin girmesine izin verilmemelidir.
Daim abdestli bulunmaya çalışılmalıdır. Uykuya karşı mücadele etmelidir.
Azık, tuz ve ekmektir. Çok zor durumda katık da alınabilir.
Kıllet-i Taam, Kıllet-i menam, Kıllet-i kelam, uzlet ani’l enam esastır. Yeme, tedricen azaltılabilir.
Açlığın sınırı; ekmek-katık ayırt edilemeyecek seviyeye gelmesi.
Belli bir dönemden sonra Allah (cc) yemeği unutturur. Unutmasa bile, kalbin nur ile dolması, ruhun çekici kabiliyetini güçlendirir. Ruh, onu kendi merkezine ve alem-i ruhanideki yerine doğru çıkmaya başlar. Bu sayede salik, nefsani şehvet duygularından nefret eder. Lüzumsuz, konuşma gibi, şeyler nefsi uyarıcı etki yapar.
Fakat Cenab-ı Hakk’ın mevahib-i İlahiyesi buna münhasır değildir.
Erbain için tercih edilen zaman: Zi’l-Ka’de, Zi’l-Hicce’nin ilk on günüdür.
29. BÖLÜM
SUFİYYENİN AHLAK ANLAYIŞI
Ahlakta model Peygamber Efendimiz (sav)’dir. O (sav)’nun ahlakıyla ahlaklanmak esastır.
Rasulullah (sav)’dan Şeytani sıfat sökülüp alınmıştır.
Bazı sıfatların bulunması ise Allah (cc)’ın Nebi’sini (sav) özel rahmeti ile terbiye etmesi ve ümmetine örnek almasına vesiledir.
Tasavvuf halka iyi muamele, Hakk’a sadakattir.
İyi geçim, sabır, cömertlik, ülfet, nasihat ve şefkat hukuk-u azimdendir. Allah (cc)’ın ahlakıyla ahlaklanmak hedeftir.
Güzel ahlak, insanı Cennet’e ***ürür.
30. BÖLÜM
SUFİLERİN AHLAKI
1-Tevazu:
Her davete icabet, hediye kabulü, selam verme, selam alma.
Kendinde bir değer görmeme, hakkı her kimden olursa olsun kabul etme, herkesi kendinden hayırlı görme.
Böbürlenerek yürümeme, insanın yaratılığı şeye bakması.
Zillet ve meskenete düşmek, uygun değildir.
2-İnsanlara yumuşak davranmak:
Halkın arasına karışıp ezalarına sabır, uzletten daha hayırlıdır. Öfkeyi yutma, aff-u safv memduhdur.
Yumuşaklık hayırdan nasipdarlık demektir.
3-İsar:
Kendileri muhtaç iken başkalarını kendilerine tercih edenler.
Kendisini mülkün emanetçisi görenin isarı en sağlıklı isardır.
Huzeyfetü’l-Adevi’nin Yermük’teki su hadisesi, Ebu Talha ve misafiri Sa’d b. Rebi ve Abdurrahman b. Avf kardeşliği.
Cömertlik, buhl’la kazanılır
4-Afv ve Müsamaha:
İhsan sana kötülük yapana iyilik yapmandır. İnsan, güneş, rüzgar ve yağmur gibi umumidir.
5-Güler Yüzlülük ve Tatlı Dillilik:
Güler yüzlülük, tebessüm, sadakadır.
mü’minin kalbinin aydınlığı yüzüne vurur.
Sevinç ve neşe Allah için ve O’ndan (cc) ötürüdür.
6-Şakalaşma ve Yumuşak Muamele
Sufiyye ahlakındandır.
Rasulullah (sav) latife ve şaka yapardı.
Mübtedilerin çokça şakalaşmaları uygun olmaz. İşin içine nefs karışabilir.
İnsanları rahatlatmak için şaka yapılsa da, halvette ciddiyyet esastır.
Mizah bast ve recadan ileri gelir,
7-Yapmacık Davranışları Terketmek:
Tekellüf, nefsin arzusu üzere insanlara gösteriş olsun diye yapılan yapmacık hareketlerdir.
İkram ederken dahi tekellüften uzak peygamberane ahlaktır.
ziyaretçiye elde olanı, davetliye elden geleni ikram etmek esastır.
8-Mal Biriktirmeyi Terketmek:
Rasulullah (sav) ertesi gün için evde bir şey bırakmaz ve bıraktırmazlar.
Sufilerin Cenab-ı Hakk’ın hazinelerini deniz gibi (tükenmez) bilir.
Allah (cc) kuşlar gibi tevekkül içinde olmak
9-Aza Kanaat Etmek:
Kanaat rızadan kaynaklanır. Şerefi artırır. Fitnelerden korur. O, tükenmez hazinedir. Az malın şükrü daha kolaydır.
10-Münakaşa ve Cedelden Uzaklaşmak
Hakkı söylemenin dışında cedel ve münakaşadan uzaklaşma.
Nefisten gelen öfkeye kalbi hilm gösterme
Öfke anında nefsi itham etme, pozisyon değiştirme.
Öfke ve normal halde hükmetmek ancak nefsini dizginleyebileceklerin işidir.
11-İnsanları sevmek ve onlarla iyi geçinmek:
Mümine merhamet, kardeşlik.
Geçinemeyen ve geçinilemeyende hayır yoktur.
İyi kimselerle ülfet ve ünsiyyet kalbe inşirah verir.
Sevgi ile itaat, korkarak itaatten daha faziletlidir.
Allah (cc)’ın sevdikleriyle beraberlik O’nun (cc) sevgisine ***ürür.
12-İyilik Yapana Teşekkür ve Dua:
Sufinin hakkın varlığını kabulü, hakkın vücudunu perdelemez, O (cc) her şeyi açık seçik görür.
Nimete hamd, nimetden daha değerlidir.
Sufinin teşekkürü, teşekkülün kemalinden, inancın nimeti Allah (cc)’dan görmelerindendir.
13-Makamı Müslümanlara Hizmet İçin Kullanmak:
Makamı hizmet için isteyenler, ölmeden evvel ölenler içindir. Nefsin hilelerinden emin olmayanın fitnesinden korkulur.
Bilgisizlikle insanlara zarar vermemek.
İnsanların cehaletine sabretmek
İnsanların elindekilerine talip olmamalı, kendi elindekini onlar için harcamak. Riyasete liyakat için gerekli şartlardır. (Sehl b. Abdullah)
31. BÖLÜM
TASAVVUFTA EDEB
Ebed, zahir ve batın terbiyesidir.
İnsan edebe (ahlaki değişikliğe) ehil yaratılmıştır.
Edebin menbaı, iyi seciyedir. Kimse halindeki seciye mümarese ve riyazetle fiile çıkarılarak edeb ve terbiye kazanılır.
Bazen mümarese ve riyazete ihtiyaç duyulmaz.
İlim edeble anlaşılır
İbadetteki edeb, hizmetten daha yücedir.
Taat Cennet’e, taatteki edeb, Rıza-yı Bari’ye ulaştırır.
Zahiri su-i edeb, zahiri ceza, batıni dolanı da batıni cezayı mucib olur.
32. BÖLÜM
HUZUR-U İLAHİ’DE EDEB
Bu edeb, Rasulullah (sav)’dan alınır.
Sevinçteki ifrat veya bastın halinin aşırısı, varidatın çoğalmasına mani olur.
Her kabz halinde bir ceza sözkonusudur. Kabz bast halindeki ifrattandır.
Bastın itidali mesalih-i ilahiyyeyi nefse kaydırmamaktır.
Göz, basiretle istikamete erer.
Sultandan küçük şeyler istenmez. Kurb nedeniyle haşmet perdesi müstesna.
Arif için edeb, mübtedi için tevbe mesabesindedir.
33. BÖLÜM
TAHARET ADABI
İstinca, Kıble’ye yönelmeme,
Pisliği izale ve kullanılacak taş ve suyun temiz olması istibra, idrar kalmaması için yapılan temizlik hareketi istinca, öksürme gibi hareketlerle iyice temizlenme.
Temizlikte Şeytan vesvesesine fırsat verecek aşırılıktan sakınılmalıdır.
Def-i hacet halinde istitar (nazar-ı nas’dan gizlenme)
İdrar serpintilerinden ictinab edilmelidir.
Gusledilen banyoya bevletmemek.
Duaları yerli yerince okumak
Girişte sol ayak, çıkınca sağ ayak
İsm-i İlahi bulunan şeyleri yanından bulundurmamak
34. BÖLÜM
ABDEST ADABI
Abdestden önce -adabıyla- misvaklanmak
Abdest dualarını okumak
Farzlarını noksansız yapmak, tertibe riayet etmek
Sünnetlerine riayet etmek.
35. BÖLÜM
HAVASS’IN ABDEST ADABI
Uzuvlarını huzur-u kalb ile yıkamak
Daim abdestli bulunmak
Suyu israf etmemek, i’tidal sınırına vakıf olmak
Zahiri temizliğe kafi miktarda önem verip, asıl batına yönelmek.
36. BÖLÜM
NAMAZIN FAZİLETLERİ
Namaz, felaha ***ürür.
Namaz kılan, ateşte ısınan ve eğrilikleri düzeltilen ağız gibidir.
Namaz, kul ile Rabb’i arasında kavuşma vesilesidir.
Namaz, Allah’ı hatırlatır.
Namaz kılan bütün azalarıyla dua halindedir.
Namaz kılan ehl-i semanın bütün hallerini cem’etmiştir.
Namazda sürat ve acele, felah kapılarını kapatır.
37. BÖLÜM
NAMAZIN KEYFİYYETİ VE ADABI
Abdest, vakit girmeden alınmalıdır.
Sünnet, insanı farza hazırlar, berekete vesile olur.
Sünnet-farz arası tevbe edilir.
İlk tekbirler ruhi ve bedeni tam konsantrasyona girilmelidir.
Kıyam, rüku’, secde hallerinde okunması farz, vacip ve mendub olan dualar okunur. Gözler secdede açık bulundurulur. Zira onlar da secde ederler. Namazda Mirac sırrı vardır. İmam, sultanın kapısında duran elçiye benzer. Temsil ettiklerini unutmaz ve onlara tercüman olur.
38. BÖLÜM
NAMAZIN ADABI VE SIRLARI
Kalbi dünyevi şeyle meşgul etmeme. Maddi-manevi.
Namazda istikamet üzere olma, namaz hırsızlığına girmeme, kişiye namazda yazılacak ecir, kalb huzurudur.
39. BÖLÜM
ORUCUN FAZİLETİ VE TESİRİ
Oruç, sabrın yarısıdır. Şehveti kırar.
Oruç, Allah (cc)’a doğru seyahattir. Hikmeti doğurur.
Melekut kapıları oruçla çalınır.
Mide doldurulan en şerli kaptır.
40. BÖLÜM
ORUÇLA İLGİLİ MUHTELİF GÖRÜŞLER
Kalb selameti oruçta görülüyorsa, oruca devam edilir. ara-sıra oruç bırakılır. Bayram ve teşrik günleri hariç, savm-dehr tutulabilir.
Oruç tutma sıra ve keyfiyeti kalbin ve nefsin durumlarına göre farklı değerlendirilmiştir.
Kimileri orucun bozulmasını mübah ve iyi görürken kimileri çirkin görmüştür.
Eyyam-ı beyz, Şaban’ın ilk 15’i Zi’l-Hicce ve Muharrem ayının ilk 10 gününde oruç müstehabdır.
41. BÖLÜM
ORUCUN ADABI
Zahir ve batın bütünlüğü selameti.




Elen. isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı
Alt 27 Eylül 2012, 15:06   #123 (permalink)
VIP ÜYE ~

Elen. - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: 21 Eylül 2012
(Mesajlar): 2.428
(Konular): 705
İlişki Durumu: Evli
Burç:
Renkli Para : 227595
Aldığı Beğeni: 486
Beğendikleri: 25
Ruh Halim: Suspus
Takım :
ÖdülleriÜye Ödülleri: 1
Oscar Ödülü 
Standart

Ankara
Y.K.Karaosmanoğlu
Selma Hanım, İstanbul’dan Ankara’ya yeni gelen ve tanımadığı bu şehirle ilgili pek çok beklentisi ve hayali olan genç bir kadındır. Ancak milli mücadele döneminin merkezi olan şehir O’na umduklarını , beklediklerini yaşatamaz. Adeta çölün ortasındaki bir kasaba gibi olan Ankara, İstanbul’un sahip olduğu görkemden çok uzaktadır. Zaman geçtikçe Selma Hanım ‘ın beklentilerinin ve umduklarının yerini hayal kırıklıkları alır. Selma Hanım’ın, bankacı eşi Nazif Bey o zamanlar Anadolu’da yaşanan milli mücadele heyecanından yoksun korkak ve sürdürülen Kurtuluş Savaşı’na çok ilgisiz kalmış bir kimseydi. Ankara’yı ölü bir şehire benzeten Selma Hanım ‘ın hayatı Binbaşı Hakkı Bey ‘le tanışınca değişir. Hakkı Bey idealist , vatansever , özgürlük bağımlısı, genç bir subaydır. Selma Hanım, Binbaşı Hakkı Bey’i tanıdıkça O’nun içindeki milli mücadele ruhundan , kuvay-i milliye çalışmalarından çok etkilenir ve bir anda kendini savaşın içinde bulur. Eskişehir hastanelerinde hemşire olarak milli mücadeleye katılan Selma Hanım biraz olsun içindeki sıkıntılardan kurtulmaya başlamıştır. Askerlere yardım etmek , yaralarını sarmak , pansuman yapmak, telkin etmek onlarla birlikte acılarını paylaşmak ,O’nun Ankara’daki hayatının bir parçası olmuştur artık. Fakat Selma Hanım’ın eşi Nazif Bey ise O’nun tam aksine milli mücadelede çok pasif kalmış hatta savaşın giderek kızışması üzerine Ankara’yı terk etmeyi düşünmeye başlamıştır. Kocasının pasif davranışları ,milli mücadeleye katılmaması, Nazif Bey’in tam aksine Binbaşı Hakkı Bey’in her geçen gün gözünde yükselen kişiliği , Selma Hanım’ın evliliğinin sonunu getirmiştir en nihayetinde.Selam Hanım ,Binbaşı Hakkı Bey’e daha çok yakınlaşmaya başlamıştır.
Selma Hanım’ın Nazif Bey’le olan evliliğinin bitmesi O’nun hayatında yeni bir dönemi başlatmıştır. Uzun savaş yıllarından sonra mutlak zafer kazanılmış , vatan kurtarılmış Türk insanı hakkı olan özgürlüğüne kavuşmuş ve Cumhuriyet ilan edilmiştir. Selma Hanım da savaştan sonra artık bir Binbaşı emeklisi olan Hakkı Bey’le evlenmiştir. Ancak milli mücadele döneminin idealist , vatansever binbaşısı artık Selma Hanım’ın gıpta ettiği, özendiği adam değildir. Bir zamanlar Avrupa aleyhtarı olan , milli benlikten, milli değerlerden ödün vermeyen Hakkı Bey ; şimdilerde Avrupai yaşam tarzını benimseyen , günlük hayatında Avrupalı gibi olmak için türlü tuhaflıklar yapan biri haline gelmiştir. Ancak Cumhuriyet döneminde değişen , Avrupa ‘daki yaşam tarzına özenen tek insan Hakkı Bey değildir elbette . Selma Hanım, etrafındaki diğer insanların da aynı tuhaflıkları yaptığını farketmiştir. Selam Hanım, Avrupalılaşmak uğruna gülünç durumlara düşen bu insanları birer kuklaya benzetmektedir. Bir zamanlar Avrupa’yı baş düşmaları olarak gören bu insanların nasılda bu kadar çabuk değiştiklerini izlemekte ve içinde bulunduğu toplumun bunalımlarını da kendi içinde yaşamaktadır. İnsanlar çok değişmiştir ; büyük önder Mustafa Kemal ‘in Cumhuriyet’in ilanından sonra takip edilmesi gerekilen çağdaşlaşma ve uygarlaşma fikirleri toplumun bazı kesimleri tarafından Avrupalı gibi olma, onlar gibi yaşama olarak yanlış anlaşılmış ve dolayısıyla bir yozlaşma başlamıştır. Selma Hanım tüm bunları düşündükçe daha çok bunalmakta ve sıkılmaktadır. Selam Hanım’ın bu bunalımları yaşadığı dönemde, kendisi gibi toplumdaki bu değişikliği farketmiş ve acıyla takip eden muhassır bir genç olan Neşet Sabit’le tanışması ,hayatını biraz daha değiştirir. Neşet Sabit ,milli mücadelenin sonunda ilan edilen Cumhuriyet’le hedeflenelerin bu tarzda bir Avrupalılaşmak olmadığını düşünmektedir. Neşet Sabit etrafında Avrupalı gibi yaşama özentisinde olan bu insanların yaptıkları aykırılıkları , komiklikleri ve yozlaşmayı Selma Hanım’la paylaştıkça , Selma Hanım biraz daha Neşet Bey’e yakınlaşmaya başlar. Hakkı Bey’le kopan bağların bir daha birleşmeyeceğini anlayan Selma Hanım Hakkı Bey’i ve O’nun halktan ve Cumhuriyet’ten kopuk yaşam tarzını terkederek , Neşet Sabit’le yeni bir hayata başlar. Selma Hanım’ın Neşet Bey’le olan bu evliliği daha öncekilerinin aksine doğru olan herşeyi içinde barındıran bir dünyadır.Her ikiside birbirlerinin düşüncelerini çok iyi anlar; balolarda, çay partilerinde eğlenerek Avrupalı olunamayacağını her ikisi de çok iyi bilmekte ve bu ülke için faydalı birşeyler yapma arzusu içindedirler.
Bu sırada ülke , Cumhuriyetin ilk yıllarındaki bocalamaları atlatmış , inanılmayak bir şekilde ilerlemiş ve gelişmiştir ve kısa zamanda bir çok Avrupa ülkesinden daha iyi bir seviyeye gelmiştir. Cumhuriyetin ilk yıllarında yaşanan Avrupalı gibi olma özentisi yavaş yavaş sona ermiştir. Ülkedeki bu olumlu gelişmeler ve çağdaşlaşma bir zamanlar kasaba görünümünde olan Ankara’yı da çok etkilemiştir . Ankara, artık bir kültür ve medeniyet merkezi haline gelmiş ve yavaş yavaş değişmeye , o eski kasaba görüntüsünden uzaklaşmaya başlamıştır. Türkiye’de yeni nesiller Atatürk’ün önderliğinde hızla uygarlaşmakta ve çağdaş medeniyet seviyesine doğru ilerlemektedir. Selma Hanım bir kız müessesinde idareci olarak , Neşet Sabit de İçtimai Mükellefiyet Teşkilatı’nda memur olarak çalışmaktadır. Her ikiside bu ülke için çalışmaktan ve birşeyler üretmekten son derece mutludurlar. Geçen yıllar , Selma Hanım ve Neşet Bey’in gençliklerini alıp ***ürmüştür ancak her ikisi de ülkenin ve Ankara’nın yaşadığı bu olumlu değişiklikleri gördükçe sevinmekte ve bu gelişme ve ilerlemelerde kendilerininde katkılarının olduğuna inandıkları için mutlu bir hayat sürmektedirler. Hala o milli mücadele döneminin ilk yıllarında hissettikleri milliyetçilik ve milli mücadele ruhunu kalplerinde yaşamaktadırlar.
Yakup Kadri Karaosmanoğlu
(Kahire 1889-Ankara 1974)
Yakup Kadri’nin sanat anlayışında iki dönem vardır: I. dönemde ‘sanat sanat içindir’ ilkesini benimsemiş ; ayrıca bireyi herşeyin üstünde görmüş , en gerçekçi hikayelerinde bile gelenek , görenek gib toplumsal baskılara karşı bireyin özgürlüğünü savunmuştur. II. dönemde ise ( 1916’dan sonra ) toplumsal olayların etkisiyle, topluma yönelmiş ‘sanat toplumun malıdır.’ görüşüne ulaşmıştır. Bu dönemde yazdığı hikayelerinde, çoğunlukla, Balkan Savaşı , I. Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı ile ilgili gözlemlerinden yararlanmıştır.
Eserlerindeki konuları güncel olaylardan seçmiştir: Tanzimat’tan I.Dünya Savaşı’na kadar yetişen 3 kuşak arasındaki anlayış ayrılğını ‘Kiralık Konak’ta, Meşrutiyet dönemindeki parti kavgalarını ‘Hüküm Gecesi’inde, Mütareke döneminde işgal altındaki İstanbul’un ahlak bozukluğunu ‘Sodom ve Gomore’de, Kurtuluş Savaşı’ndaki bir Anadolu köyünü ‘Yaban’da, yeni başkentin geçmişteki ve gelecekteki görünüşlerini ‘Ankara’da anlatmıştır.
Romanlarında toplumun bozulan , çöken yanlarını ele almıştır.Denebilirki eserlerinin çoğu hep bir çöküşün ifadesidir. ‘Bir Sürgün’deAbdülhamit döneminin , ‘Kiralık Konak’ta Meşrutiyet döneminin , ‘Nur Baba’da Bektaşi tekkesinin , ‘Sodom ve Gomore’de Mütareke döneminin , ‘Yaban’da bir Anadolu köyünün bozulmasını ve çöküntüsünü , ‘Ankara’da Avrupalılaşmak uğruna toplumun yozlaşmasını anlatır.
İlk kitaplarından başlayarak ,hikayelerinden çoğunun konularını İstanbul dışındaki bölgelerden genellikle Anadolu’dan seçmiştir.
ANKARA romanında , 3 dönem içinde Ankara’da yaşananları ve şehrin genel görüntüsü anlatıyor. İlk dönemde Sakarya Savaşı’ndan önceki Ankara’daki genel görüntü ve şehre yeni gelen Selma Hanım’ın şehirle ilgili yaşadığı hayal kırıklıkları anlatılıyor .Daha sonraki dönemde Kurtuluş Savaşı yıllarında şehirdeki olaylar ve değişmeler anlatılmış. Ankara’daki Kurtuluş Savaş’ı yıllarından, Cumhuriyetin ilanına kadar olan değişmeler ve toplumun bu dönemde yaşadıkları romanın asıl konusunu oluşturuyor. Savaş yıllarının terk edilmiş bir kasaba görüntüsündeki Ankara’sının , Cumhuriyet’in ilanından sonra nasıl hızla değiştiğini, ülkedeki inkilap hareketleriyle ilişkili olarak toplumun yaşadığı çağdaşlaşmayı ve yozlaşmayı romanı okurken farkediyoruz.Ankara romanı, insanların Cumhuriyet’in ilk yıllarında karşılarına çıkan inkilapları ,asıl amaçlarından farklı olarak yanlış yorumlamaları sonucunda toplumda yaşanan yozlaşmayı anlatan didaktik bir eser olarak yazılmıştır.




Elen. isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı
Reklam Alanı
Alt 27 Eylül 2012, 15:07   #124 (permalink)
VIP ÜYE ~

Elen. - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: 21 Eylül 2012
(Mesajlar): 2.428
(Konular): 705
İlişki Durumu: Evli
Burç:
Renkli Para : 227595
Aldığı Beğeni: 486
Beğendikleri: 25
Ruh Halim: Suspus
Takım :
ÖdülleriÜye Ödülleri: 1
Oscar Ödülü 
Standart

Acımak
Reşat Nuri Güntekin

Zehra öğretmen kasabanın en tanınan kişisiydi. İnsanlar ona çok güveniyordu.Çocuklarını onun mektebine göndermek için çabalıyorlardı.O, insanların gözünde en iyi muallimdi. Maarif müdürünün arkadaşı Şerif Halil Bey bir gün Zehra muallime bir haber getirdi. Zehra hanımın babası Mürşit Bey, ölmek üzereydi. Zehra hanım tereddüt ederek o Zehra’nın kendisi olmadığını iddia etti. Maarif Müdürü kasabada başka Zehra adlı kimsenin olmadığını belirtince Zehra hanım konuyu değiştirmek istedi. Konuyu değiştirmeden önce hastanın sağlığını da öğrendi. Maarif Müdürü ve arkadaşı Şerif Halil Bey durumu fark etmişlerdi.


Aradan birkaç hafta geçmişti. Şerif Halil Bey Zehra’yı yanına çağırarak babasının durumunun daha da kötüleştiğini belirtti. Zehra ise babasının yanına gitmeyeceğini, babasının ailesine çektirdiği çileleri ağlayarak anlattı. Sonra da hızlıca odadan çıktı. Öğle olmuştu. Şerif Halil Bey öğle yemeğini yemek için aşağı inerken elinde küçük bavuluyla Zehra’yı gördü. Zehra gitmeye karar vermişti. Saat iki de kalkan trene bindi, yola çıktı. Zehra yolda ;aklına babasıyla yaşadığı anıları getiriyordu. Babasının ailesine verdiği korkulu anlar geliyordu aklına. İstanbul’a geldiğinde onu babasının komşusu istasyondan almıştı. Yaşlı adam yol boyunca Mürşit efendinin nasıl bir hayat sürdüğünü anlatıyordu. Nasıl öldüğünü, evinde ona babasının komşusunun karısı ve yanındaki kadının nasıl baktığını anlatıyordu. Babasının öldüğü sırada Zehra henüz yoldaydı. Mürşit efendi Zehra gelmeden iki saat evvel ölmüştü. Son nefesinde bile Zehra’yı sayıklamıştı. Yanındaki kadınlar Mürşit efendinin bu durumuna dayanamayıp Ona ait olan bir sandık bulmuşlardı. Sandıkta Zehra’ya ait birkaç bez parçası bulup Mürşit efendiye vermişler.Zavallı adam bunları koklayarak ölmüş. Zehra bunları dinlerken çok sinirliymiş. Zehra’nın bu durumu evdekilerin hiç hoşuna gitmemişti. Akşam yemeğinden önce Zehra’ya babasının sandığını gösterdiler. Zehra bu sandığı kabul etmedi. Akşam yemeğinde de gayet sakin davranması yaşlı komşuyu sinirlendirdi. Adam açık açık Zehra’ya bunu anlattı.Zehra ise aynı tavrı yeniliyordu. Zehra eve geldiğinde babasının bulunduğu odaya girmişti. Fakat yatan ölünün kapalı yüzüne bile bakmamıştı.Bu da evdekileri düşündürüyordu. Zehra kendisine hazırlanan odaya girmişti. Odada kabul etmediği sandıkta vardı. Zehra bütün gece uyuyamıyordu aklına sürekli babasıyla yaşadığı anılar geliyordu. Ona göre ablası Feriha babasının yüzünden ölmüştü. Annesi ve büyükannesi onun yüzünden çok acı çekmişti. Babasından nefret ediyordu. Onu hiç sevmiyordu. Bir ara aklına sandık geldi. Babasının sandığının içinde ne olduğunu merak ediyordu. Yatağından kalktı sandığa doğru yürüdü,sandığı açtığında birkaç parça elbise ve küçük kilitli bir kutu buldu.Kutunun kilidini kırınca içinden bir defter ve küçük eşyalar çıktı. Defteri alıp ilk sayfasını açtı, sayfanın ortasında güzel bir yazıyla “hatıra defterim” yazıyordu. Zehra çok şaşırmıştı.






HATIRA DEFTERİM






Mürşit Bey yazdığı ilk tarihte diplomasını almıştı.Mesleğine atılmak için sevincini ve sabırsızlığını yazıyordu.


Başka bir tarihte Sivas iline maiyet memuru olarak atandığını yazıyordu. Diploma almasından iki ay bile geçmemesine rağmen diğer arkadaşlarının arasından ilk tayin edilen kişiydi. Sivas’a geldiğinde hastaydı fakat bunu bahane ederek işten ayrılmak istemiyordu. Daha kalacak yeri bile belli değildi. Yinede işine devam etti.


Zehra defteri okumaya devam ederken önüne birkaç yırtık sayfa çıktı, fakat Zehra hanım bu yırtık sayfaları okuma gereği duymadı.Mürşit Bey bir arkadaşının büyük bir yardımı ile oda tutmuştu. Nasıl çalışacağına dair bir program hazırladı. Odanın orta yerinde bulunan mermer tezgahın üzerine çalışma programının maddelerini yazdı.


Bir başka tarihte en çok istediği kaymakamlık mertebesine yükseldi. Fakat kaymakam olduğu yer çok kirliydi, su olmadığı için çocuklar birer birer ölüyordu. Küçük bedenlerinin bulunduğu tabutlar penceresinin önünden geçerken görevini yerine getiremediğini düşünüyordu. Kasabaya su getirdi ve başka bir kasabaya tayini çıktı.


En sonunda bekarlıktan kurtuluyordu. Karısı daha küçüktü ama kaynanası bir melekti. Bir dediklerini iki etmiyordu. Fakat birgün ikisinin de ona yalan söylediklerini yakın bir dostundan öğrendi. Fakat o zaman İstanbul’a taşınacaklardı. Dostundan para alırken bunları Mürşit’e anlattı. İnanmak istemedi, ama Mürşit’e söyledikleri yalanlar birer birer ortaya çıkınca zaten yavaş yavaş fakirleşiyorlardı. Mürşit Bey ayrılmak istiyordu fakat iki kızları vardı.


Yalanlarından dolayı kendisini içkiye veren Mürşit Bey ailesi için hırsızlık yapıyordu. Bazen hırsızlık yaparken yakalanıyordu, küçümseniyordu, girdiği işlerden kovuluyordu.


Ailesinin ona söylediği en büyük yalanı öğrenince karısını ve kaynanasını öldürecek kadar sinirlenmişti. Karısı karşı komşuyla sevişiyordu. Kaynanası kızının bu davranışına katılmıyordu. Fakat kızı onu intihar etmekle tehdit ediyordu.Birkaç aydır iş bulamayan Mürşit Efendi’ye karısının aşığı, yani karşı komşusu iş vermişti. Mürşit Efendi birgün çekmeceden bir dosya ararken karısına gelen aşk mektuplarını bulmuştu. Mektupları karısının aşığına gösterip adamla dövüştükten sonra adam onu işten attı.


Mürşit kaynanasına kızdı ve bir daha böyle bir şey yapmamalarını söyledi. Defter burada bitiyordu.


Zehra babasının annesi ve büyükannesinin elinden çektiklerini öğrenince babasının bulunduğu odaya giderek babasının elini ayağını öptü ve ağladı. Artık acımanın ne olduğunu öğrenmişti.




Elen. isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı
Alt 27 Eylül 2012, 15:08   #125 (permalink)
VIP ÜYE ~

Elen. - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: 21 Eylül 2012
(Mesajlar): 2.428
(Konular): 705
İlişki Durumu: Evli
Burç:
Renkli Para : 227595
Aldığı Beğeni: 486
Beğendikleri: 25
Ruh Halim: Suspus
Takım :
ÖdülleriÜye Ödülleri: 1
Oscar Ödülü 
Standart

Afacanlar Çetesi
İpek Ongun

Gökkuşağı Savaşçıları; Asena, Berk, Defne, Zeynep, Sinan, Tolga, Argun ve maskotları Ahbap



Birbirlerini candan seven, birbirleri için hiçbir şeyi yapmaktan kaçınmayan, her zaman iyi şeyler yapmak isteyen, haşarı, heyecanlı bir grup ortaokul öğrencisi, çocuk çetesi ve onların birlikte yaşadığı olaylar.



Asena ve arkadaşları rehberlik dersi öğretmenleri Onur öğretmenin okullarının 100. Yılı ile ilgili bir şeyler düşünmelerini istemesi üzerine Asena’nın evinde toplanıp nasıl bir şey yapılacağını düşünmeye başlarlar. Defne yapılacak şeyin hem yararlı hem de güzel olmasını düşünerek kütüphanenin en iyi fikir olacağını düşünür. Okullarında kütüphane yoktur. Bu fikir savaşçılar tarafından çok beğenilir ve bu fikirlerini Onur öğretmene anlatırlar. Onur öğretmen bu fikri çok beğenir ama yapılması düşünülen kütüphane gerçekten çok masraflı ve zor bir iştir. Bu yüzden müdür beyi ikna etmek gerçekten zor olacaktır. Defne’nin aklına okulun arkasındaki küçük metruk ev gelir ve bunu öretmenine söyler. Savaşçılar öğretmenleriyle okulun arkasındaki o eve giderler. Onları okulun bahçıvanı Hasan Efendi karşılar. Fakat bu karşılaşmadan hiç memnun olmamış gibidir. Onur öğretmen o metruk evi çok beğenir. Tam istedikleri gibi bir yer olduğunu görür. Ama bahçıvanın orayı onlara göstermek istemeyişine de bir anlam verememiştir. Onur öğretmen öğretmenler toplantısında bu fikri ortaya atar. Öğretmenlerde bu fikri beğenir. Ama müdür yardımcısı o binanın çok eski olduğunu orada her an bir kaza olabileceğini söyleyerek bu fikri onaylamaz. Bunu öğrenen Gökkuşağı Savaşçıları çok üzülürler, özelliklede Defne. Çünkü fikri bulanda evi gösterende odur. Bir anlam veremedikleri bu olaya inanmak istemezler. Aradan birkaç gün geçtikten sonra savaşçılardan biri olan Zeynep o evi tekrar görmeye karar verir. Eve yaklaşınca iki kişinin birlikte konuştuğunu görür ve gizlice onları dinler. Konuşanlardan biri Hasan Efendi’dir. Ama diğerini tanıyamaz. Bu olayı hemen savaşçılara anlatır. Savaşçılarda bu olayı incelemeye karar verirler. Berk ve Asena birkaç gün sonra gizlice eve girerler. Fakat evde çok önemli bir şey yoktur. Bir çalışma masası ve büyük bir şömine vardır. Berk şöminenin içine girer ve orda gördüğü halkayı kendine doğru çeker. O anda gizli bir geçit açılıverir. Berk şaşırmıştır. Tam geçide girerken Asena ıslık çalarak bahçıvanın geldiğini haber verir. O da geçidi kapadıktan sonra hemen evden çıkar. Koşarak okula giderler. Bu önemli olayı savaşçılarla paylaşmaları gerekiyordur. Bu olaydan sonra hemen toplantı çağrısı yapılır. Aynı akşam Asena’nın evinde durumu tartışırlar. Ve oraya bir kez daha girmeye karar verirler. Bahçıvanın orda olmadığı bir gün gizlice eve girerler. Gizli geçidi açıp sonuna kadar giderler. Tünelin sonunda merdivenlerden inince gizli bir iskele görürler. Çok şaşırarak oradan ayrılırlar. O esnada evin içinde ki masayı kurcalarken gizli bir köşesinde bir defter bulurlar onu da alıp oradan ayrılılar. Artık okulda bazı kötü işlerin döndüğünü anlamışlardır. Böylece Hasan Efendi’yi takibe almaya karar verirler. Savaşçılardan biri müdür yardımcısının okuldan çok hızlı çıktığını görüp onu takip etmeye kararverir. Onu pek tekin olmayan bir semtte ki lunaparka girerken görür. Kışın ortasında orada ne işi vardır diye düşünüp içeri girer. Onu biriyle konuşurken görür. Bu durumu arkadaşlarına anlatır. Sonunda bu işin çok tehlikeli bir olay olduğuna ikna olurlar ve Hasan Efendi’yle müdür yardımcısını suçlayacak kuvvetli delilleri olmadığını görürler. Onun için Asena o metruk evi bir gece gözlemeye arkadaşlarıyla birlikte karar verirler. Kararlaştırdıkları gece dedesine arkadaşı Sinan'da kalacağını söyler ve o eve gider. Güzel bir yere gizlenir. Gecenin ilerleyen saatlerinde denizden bir motor sesi duyulur. Saklandığı yerden çıkıp denizin kenarındaki ağacın üstüne çıkar. Konuşmalardan Hasan Efendi’nin de orda olduğunu ve kaçakçı olduklarını anlamıştır. Ertesi gün arkadaşlarına duyduklarını anlatır. Onlarda korkmuşlardır. Artık kendilerinin yapabileceği bir şey kalmamıştır. Durumu birilerine anlatmaları gerekiyordur. Bunu idareye anlatamıyorlardır Çünkü birkaç öğrencilerin lafına mı güveneceklerdir yoksa müdür yardımcısına mı? Herkes ne yapabileceklerini düşünürken Asena’nın aklına Süha ağabeyi gelir. Çünkü ordu istihbarat biriminde çalışmaktadır. Hemen Süha ağabeyini yemeğe davet eder. Oda Asena'yı kıramayarak yemeğe gelir. Asena ona yaşadıkları bütün her şeyi birer birer anlatır ve defteri gösterir. Süha ağabeyi bu işle ilgileneceğini söyler ve ona bir daha o eve gitmemelerini söyler.



Asena ve Berk aldıkları defteri yerine koymak isterler. Çünkü onların durumu fark edip kaçmalarını şstemezler. Bu yüzden bir öğlen arasında o eve giderler. Çevre çok sessizdir. Asena eve girer tam defteri bırakıyordur ki arkasında Hasan Efendi’yi görür. Hasan Efendi Asena’yı yakalar bağlar. O esnada Berk’in ıslığını duyulur Hasan Efendi Asena’ya ona gitmesini söyler yoksa ikinizi de öldüreceğini söyler. Asena’da Berk’e açık kapıdan kafasını uzatarak gitmesini ister ve hemen geleceğini söyler. Berk gökkuşağı işaretini yapar Asena ise karşılık vermez. Bu kuraldır işarete karşılık verilir. Yinede sırtını döner ve okula gider Asena’nın dönmediğini görünce gerçekten çok telaşlanır ve Sinan’la birlikte Asena’nın evine giderler. Dedesine durumu baştan sona anlatırlar. Dedesi Süha’yı telefonla arar Süha hemen eve gelir ve çocukları dinler. Çocukları evlerine gönderir. Bu arada o evde Asena zor anlar yaşıyordur. Hasan efendinin kaçakçılıkla ilgili bir çok şeyi açık açık konuşmasından dolayı oların son işi olduğunu ve durumunun hiç parlak olmadığını anlar. Okulun çıkış zilinden sonra eve doğru birinin yaklaştığını görürler. İçeri girdikten sonra müdür yardımcısını karşısında görünce küçük dilini yutacaktır. Akşamın ilerleyen saatlerine kadar beklerler. Motor getirdiği malları almak için gizli geçitten inip aşağı inerler. Çocuğun başına Ahmet’i bırakmışlardır. Dışarıdan köpek sesleri geliyordur. Ahmet köpeği kovalamak için kapıya çıkar ve Süha ağabeyin yumruğuyla bayılır. İçeri girer ve Asena’yı iplerden kurtarır O arada gizli geçitten yukarıya çıkan müdür yardımcısı ve Hasan Efendi silahını onlara doğrulturlar. Süha ağabey yapacakları bir şey olmadığını kaçamayacaklarını kararlı bir sesle söyler. Herkesin yolu açmasını söyler ve Asena’yı tutarak kapıya doğru yürürler. Dışarıya çıktıkları anda Ahbap Hasan Efendi’nin üstüne atlar ve o anda silah patlar. Süha ağabeyde müdür yardımcısını yakalar ve kelepçeler. Kimsenin canı yanmadan bu olayı sonuçlandırmışlardır. Sadece Ahbap’ın tırnağını bir kurşun sıyırıp geçmiştir. Suçlular adalete teslim edilmiştir ve Süha ağabeyle Asena eve giderler. Ailesi de Asena’yı sağ salim görünce çok sevinirler.



İlerleyen günlerde her şey açıklığa kavuşmuştur hatta müdür bey müdür yardımcısından şüphelenip onunla ilgili araştırma yapmıştır, böyle birinin olmadığını sahte belgelerle atandığını öğrenmiştir zaten bu durumu ilgili makamlara da bildirmiştir.



Müdür bey Gökkuşağı savaşçılarını çağırıp onlara çok teşekkür eder. Ama gördükleri bu olayları kimseye bildirmeden çözmeye çalışmalarına çok kızar ve azarlar. Ama yinede yaptıkları işleri ne kadar zor olduğunu tekrar söyler. Okula bir kütüphane yaptırma fikrini ortaya atmalarından sonraki gelişmeler gerçekten çok ilgi çekicidir. Süha ağabeyi Asena’ya anlattığına göre sigara ve içki kaçakçılığı yapıyorlardır. Bunun için okuldan daha iyi bir yer olamaz. Bu kaçakçıları yakalattıkları için gökkuşağı savaşçılarına bir ödül verilecektir. Onur öğretmen Asena ve arkadaşlarını rehberlik sınıfına çağırır. A sınıfının bütün öğrencileri teneffüs arasında rehberlik sınıfındadır. Onur öğretmen" kütüphane fikrini öğretmenler toplantısında kabul ettirir. Ailenize konuyla ilgili bilgi verilecek ve yardım istenecek, bunu da bayrak töreninde müdür bey söyleyecek "der. Çocukların hepsi sevinç içindedir.



Bayrak töreninde müdür bey 100. Yıl için düzenlenen fikirler yarışmasını Orta II A sınıfının fikrini kabul edildiğini ve A sınıfını tebrik eder. A sınıfının öğrencileri ise kazandıkları ödülü kütüphane yapımı için hediye edeceklerini söyler.



Şimdi gökkuşağı savaşçıları kütüphane fikrini kabul ettirmişlerdir ve zorlu bir mücadeleden sonra tekrar eski hayatlarına döneceklerdir. Bu da onları üzüyordur. Ama gökkuşağı savaşçıları her zaman olacaktır. Kim bilir yine böyle heyecanlı olaylar yaşayabilecekler ve har zaman birlikte olacaklardır.



Sonuç olarak; daha çok çocuk niteliği taşıyan bu kitapta birden fazla ana düşünce vardır. Öncelikle dostluk ve arkadaşlığın ne kadar önemli bir kavram olduğu birlikte hareket eden insanların, çocuk bile olsalar her çeşit zorluğa, sıkıntıya karşı kuvvetli olmayı, engelleri aşmayı, zorlukların üstesinden daha kolay gelmeyi öğretiyor. İnsanların savundukları fikirleri sonuna kadar sahiplenmelerini o fikri gerçekleştirmek için elinden geleni yapmaları gerektiğini öğretiyor. Ama insanlar çocukta olsa yetişkinde olsa her zaman her şeyin üstesinden gelemez. Bunun için her insan arkadaşlığa ve yardıma muhtaçtır.




Elen. isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı
Alt 27 Eylül 2012, 15:11   #126 (permalink)
VIP ÜYE ~

Elen. - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: 21 Eylül 2012
(Mesajlar): 2.428
(Konular): 705
İlişki Durumu: Evli
Burç:
Renkli Para : 227595
Aldığı Beğeni: 486
Beğendikleri: 25
Ruh Halim: Suspus
Takım :
ÖdülleriÜye Ödülleri: 1
Oscar Ödülü 
Standart

Atatürk’ün Bana Anlattıkları-Falih Rıfkı Atay
Türk milletinin Alman ordusunun yanında savaşa katılması istendiği sıralarda yurdumuza bir Alman heyeti gelmişti. O zamanki Osmanlı devlet adamları ve devlet reisleri ordumuz hakkındaki tüm sırları ve ordumuzu bu heyete teslim etmişlerdi. Mustafa Kemal ATATÜRK bundan büyük bir rahatsızlık duyuyordu.Bunların olmaması için tüm yetkili makamlara rahatsızlığını ve nedenlerini tüm açıklığıyla bildirmiş fakat kimse oralı olmamıştı. Hatta onlardan birisi Mustafa Kemal’in bu rahatsızlığının memleket ve milletine duyduğu aşktan ileri geldiğini fakat memleket ve milletin buna layık olmadığını söylemiştir.



Mustafa Kemal Arıburnu ve Anafartalar’da elde ettiği başarılar sebebiyle dost düşman birçok kişinin ismini duyduğunu biliyordu.Buna dayanarak Osmanlının içinde bulunduğu durumu anlatmak üzere Osmanlı yöneticilerine ziyarete gidiyordu. Nazır bey ile yaptığı görüşmede de ona içinde bulunduğumuz kötü durumu açıklamaya çalışmış fakat o kabullenmek istememiş gerçeklerin kendi bildikleri olduğuna inanmaya devam etmiştir. Mustafa Kemal’i Heyeti Vukela’ya şikayet etmiştir.




Mustafa Kemal’e heyecanlı bir eğilim içinde olan Yakup Cemil adında bir kişi Bursa’da arkadaşlarıyla yaptığı bir ihtilalde Vatanın selameti için devlet başındakilerin öldürülmesi gerektiğini ve bunu da kendisinin yapacağını söylemiştir. Ayrıca en önemlisi de vatanın kurtulması için devletin başına Mustafa Kemal’in gelmesi gerektiğini söylemiştir. Daha sonra bu adam yakalanarak asılmıştır. Mustafa Kemal Yakup Cemil’in bu hareketini doğru bulmamıştı, buna rağmen onu kurtarmaya çalıştı.




Mustafa Kemal Yedinci Ordu’ya ilk defa kumanda ettiği sırada bu ordunun da içinde bulunduğu gurup kumandanı General Falkenhayn’a önem verdiği konusunda hem fikir olmayınca münakaşa oldu ve durumdaha büyük makama aksetti. General Falkenhayn Mustafa Kemal’in tamamen gerçeklerden oluşan görüşlerine değer vermemişti. Bunun üzerine Mustafa Kemal bütün sonuçlarını kabul ederek isyankar bir şekilde kendi görevine son verdi ve yerine Ali Rıza Paşa’yı tayin etti. Daha sonra Mustafa Kemal’i II nci Ordu K.lığına tayin ettiler. Mustafa Kemal onu da kabul etmedi. Halbuki Mustafa Kemal sadece içinde bulunduğumuz acı durumu açıklamaya çalışıyor fakat onlar buna inanmak istemiyorlardı. Bu sırada Mustafa Kemal’in İstanbul’dan Halep’e gitmek için yol parası dahi yoktu. Mustafa Kemal bundan kimseye söz etmediği halde Falkenhayn Mustafa Kemal’e bir miktar altın gönderdi. Mustafa Kemal bu paranın ordu ihtiyacı için gönderildiğini sandı. Fakat daha sonra gerçeği anladı ve parayı Falkenhayn’a geri yolladı.Birkaç at ve kısrak satarak para sağladı. Bundan da anlayacağımız gibi Mustafa Kemal hiçbir zaman kendisini vatanından ön planda tutmamıştır.




Veliaht Vahdettin ve Mustafa Kemal’in Almanya gezisinde de Mustafa Kemal her fırsatta Vahdettin’e vatanın içinde bulunduğu müşkül durumu açıklamaya çalıştı. Orada da birçok yere gezi yaptılar. Her gittikleri yerde bir Alman komutanı onlara Alman ordularının gerçek durumunu değil de istedikleri yönlerini gösteriyorlardı .Hatta birisinde Mustafa Kemal ve Vahdettin cepheye gidip Alman ordularını daha yakından görmek istedi . Bu istekleri kabul edildi fakat daha oraya varmadan nereleri gezecekleri planlanmıştı. Mustafa Kemal Vahdettin’den tecrübelerine güvenerek gösterdiği yöne gitmesini istedi ama Vahdettin yapılmış plandan dışarı çıkmadı. Mustafa Kemal’de ondan ayrılarak gösterdiği yöne gitti. Ağaçta gözcülük yapan bir Alman askeri ile görüştü. Alman ordusunun kötü durumu hakkında önemli bilgiler aldı. Görülüyor ki Alman ordusunun durumu kendi askerinin dahi durumu inkar edemeyeceği kadar kötüydü.




Seyahatten sonra Mustafa Kemal büyük bir rahatsızlık geçirdi ve bir süre dış ülkede tedavi gördü. Bu sırada veliaht Vahdettin padişah oldu. Mustafa Kemal ile görüşmek üzere yanına çağırdı. Çünkü her fırsatta vatanın içinde bulunduğu durumu kendine anlatmaya çalışan Mustafa Kemal ile gezi sırasında bir çok görüşmeleri olmuştu. Buradan Mustafa Kemal’in tek isteğinin mülk ve makam değil vatanın kurtuluşu olduğunu açıkça anlıyoruz.




Mustafa Kemal ile yaptığı görüşmede Mustafa Kemal kendisine her şeyden önce orduyu bizzat kendisinin kumanda ederek sahip çıkmasını istedi.Ancak ondan sonra sağlıklı kararlar alınabileceğini bildirdi. Günler sonra yaptıkları başka bir görüşmede Mustafa Kemal padişahın orduyu düzeltip başına geçmek yerine ilk önce halkı kazanmaya çalıştığını anladı.




Vahdettin birgün Alman generalleri ile görüşme yapıyordu. Mustafa Kemal Alman generalleri olduğu için içeri girmek istemediğini belirtti.Ama Vahdettin özellikle onlar olduğu için içeri girmesini istediğini söyledi. İçeri girer girmez Mustafa Kemal’e iltifatlar yağdırmaya başladı. Sonunda Mustafa Kemal’i Suriye’ye kumandan tayin ettiğini ve oraları düşman eline kaptırmamasını söyledi. Alman generallerine dönerek“ Bu kumandan dediğimi yapabilir” dedi. Mustafa Kemal ATATÜRK bu görevin ona İstanbul’dan uzalaştırılmak için verildiğini biliyordu. Sonra Mustafa Kemal ATATÜRK bu işin Enver Paşa ve Vehip Paşa’nın başının altından çıktığını öğrendi.




1 nci Dünya harbinde yüzlerce km. uzunluğunda bir cephe üzerinde üç ordu vardı. Bunların sadece isimleri orduydu. Bu ordular zayıf, dağınık bir takım kuvvetlerdi. Mustafa Kemal bu üç ordunun birleştirilerek tek ve sağlam bir ordu kurulmasını istiyordu. Fakat bu tekliflere kimse kulak asmadı.




Bir gün Mustafa Kemal’e Erkanı Harbiye reisi o günün raporlarını okuyordu. Bunlar her zaman yazılan basit raporlardı. Yalnız bu raporlarda bir ingiliz esirin yazdığı rapor Mustafa Kemal’in dikkatini çekti. Mustafa Kemal bu rapordan İngilizlerin bir kaç gün sonra bütün cephe üzerinde taarruz yapacaklarını anladı. Kolordu komutanlarına tedbir aldırdı. Ve Limon Van Sanders’e haber verdi. Fakat o buna gülüp geçti.Mustafa Kemal’in dediği gerçekleşti ve Limon Van Sanders’in ordusu bozguna uğradı. Burada Mustafa Kemal’in ileriyi görme yeteneğini ve sezgi gücünü görüyoruz.




Mondoros mütarekesinin yapıldığı sıralarda durumun kabul edilemezliğini bir çok makama yazılar yazarak açıklamaya çalıştı ama kimse kulak asmadı.




Bütün bunlar olurken Mustafa Kemal bir taraftanda arkadaşları ile toplantılar yapıyor ve vatanın bölünmezliği için neler yapabilecekleri hakkında sabahlara kadar tartışıyor ve onların görüşlerini alıyordu.




Mustafa Kemal yine arkadaşları ile yaptığı görüşmede Anadolu’ya gitmeye karar verdi. Bir vapur hazırlattı. Mustafa Kemal tüm tehlikelere karşın Anadoluya en kısa yoldan gitmeye kararlıydı. Bunuda ancak vapurla yapabilirdi. Mustafa Kemal Sinop’a geldiğinde oradakilerden Samsun’a kolaylıkla gidebilecek bir yolun olmadığını öğrendi. Fakat yine de o Samsun’a ayak basmak için o kadar acele davranıyordu ki zaman kaybetmektense tehlikelere göğüs germeyi tercih ediyordu.Zaten Mustafa Kemal daha yola çıkmadan Bandırma Vapuru’nun Karadenizde batırılacağı haberini aldı. Bandırma Vapuru’nun pusulasıda bozuktu fakat o yine de yola çıktı.




Ve nihayet Mustafa Kemal Samsun Limanı’na ulaştı...




Elen. isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı
Alt 27 Eylül 2012, 15:13   #127 (permalink)
VIP ÜYE ~

Elen. - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: 21 Eylül 2012
(Mesajlar): 2.428
(Konular): 705
İlişki Durumu: Evli
Burç:
Renkli Para : 227595
Aldığı Beğeni: 486
Beğendikleri: 25
Ruh Halim: Suspus
Takım :
ÖdülleriÜye Ödülleri: 1
Oscar Ödülü 
Standart

Atatürk Konuşuyor-Falih Rıfkı ATAY - İsmet BOZDAĞ
KİTABIN ÖZETİ :



1. ATATÜRK’ÜN ANILARI (1917-1919) :



Ben, Birinci Dünya Savaşı’nın müttefiklerimiz için iyi bir sonuç vereceğine güvenmiyordum. Fakat savaş başladıktan sonra bulunduğum cephelerde savaşı başarıya ulaştırmaya çalıştım. Öteki cephelerde ise, sanki tersine bir yarışma vardı.



Başkomutan vekili Enver Paşa Sarıkamış’ta bir ordu mahvetmişti. O ve arkadaşları ordunun yabancı komutanların eline bırakılması ile Türk Milletini uygunsuz duruma sokmuşlardı. Ordunun kayıtsız şartsız, bütün sırları ile Alman asker heyetine verilmesi ve yönetimine bırakılmasından çok üzgündüm. Bu açıdan Alman asker heyetini tenkit etmek yerine asıl tenkide layık olanların bizim devlet reisimiz ve devlet adamlarımız olduğunu düşünüyordum. Bu durumu öğrendiğim zaman, sesimin erişebileceği makamlara kadar itirazlarda bulunmayı kendime görev saymıştım. İtirazlarıma kimse cevap vermedi. Büyük bir hata içinde bulunduklarını söylemeye devam ettim.



Zavallı Talat Paşa !



Kendisinin serseri bir Ermeni kurşunu ile Berlin sokaklarında yere serildiğini işittiğim zaman ne kadar üzülmüştüm. Sadrazam olduğu günlerden birinde, sadaret makamında kendisine bazı hayati meselelerden bahsetmiştim. Verdiği cevaplarla beni güzelce atlattığına inanmış.... Hatta arkadaşına hikaye etmişti. Fakat iki gün sonra, kendisini telaşa düşüren bu durum ortaya çıkınca, beni gece yarısı evine davet edip çare ve tedbir sormak lüzumunu hissetti. O gece, telaşlı sadrazamın meclisinde aynı arkadaşım da hazırdı.



“Benden fikir ve mütalaa soruyorsunuz, söylemekte mazurum. Çünkü ben size daha üç gün önce, bu hayati mesele hakkında fikir ve mütalaamı söylemiştim. Siz ise beni atlattığınızı sanmış, hatta bundan pek neşelenmişsiniz.”



“Asla” dedi .... “ Söylediğiniz zat, yanınızda oturuyor.” dedim.



O devrin ruh yapısını anlatabilmek için, Osmanlı Devlet adamlarından diğer büyük birisini de yeri gelmişken hatırlayalım:



Arıburnu’nu ve Anafartalar Muharebeleri yapmış bir komutandım. Memlekete bir hizmette bulunmuştum, o hareketle bilhassa Başkenti (İstanbul) kurtarmıştım. İnsanlık hali, bu küçük hizmeti yapmış olmamdan memnun olabileceğini umduğum Osmanlı Devlet adamlarını ziyaret ediyordum. Ayrıca bu ziyaretlerde ilim, fen, sanat ve olaylar bakımından memleketimin ölüm - kalım hali için düşüncelerimi söylemek istiyordum.



Sayın Dışişleri Bakanını da görmek inancına saptım. Bakanlığın bir müsteşar muavini vardı. Sofya Sefaretinden tanırdım; Halil bey. Önce bu güzel kalpli adamı makamında buldum. Nazır (Bakan) Beyefendi’den “Bekleme” buyruğu geldi, bekledim. Bekleme haylice uzadı. Bu sırada muhterem Nazır bey, çok enteresan ziyaretçilerini kabul etmekteydi. Sonra gelenler bile kabul edilmekteydi. Müsteşar muavinine, “Beyefendi hazretleri beni unuttular.” dedim. “Beklesin” buyurmuş. Bir ara odacı “Buyurun efendim” dedi. Muavin beyle ciddi bir konu üzerinde konuşuyordum. “Beklesinler!” dedim. Muavin ile olan konuşmamızın biraz uzatılmış ayrıntılarının sonuna kadar gitmedim. Nazır beyefendinin muhteşem bürosuna girdiğimde beni iltifatlarla ayakta kabul etti ve gerek askeri ve gerek politik durumun çok parlak olduğunu söyledi. Nezaket gereği teşekkür ettikten sonra yorumlarımı söylememe izin verip vermeyeceğini sordum. “Hay, hay efendim” dedi. Dedim ki:



“Genel durumun, sizin açıkladığınız gibi olmasını çok isterdim. Fakat ben en çetin ve güç sonuçlar alınabilen savaş alanından geliyorum. Memleket ve her şey mahvolmak üzeredir. Şunun bunun söylediklerine inanarak politikanızı yürütmeye devam ederseniz sonuç daha kötü olacaktır. Çok sert ve ciddi tavırla şu karşılıkta bulundu.



“Komutan Bey, biz size saygı gösterdik. Çünkü bize dediler ki, Arıburnu, Anafartalar Komutanı Mustafa Kemal hizmet etti. Fakat bu konuşmaların ve tenkitlerin muhatabı ben değilim. Ben ordu başkomutanına, onun genelkurmayına, bütün bakanlar kurulu arkadaşlarımla birlikte derin ve sarsılmaz güven taşıyan bir nazırım. Sizin bilmediğiniz gerçekler olabilir: Ben size bunları açıklamakta mazurum. Şüphelerinizi gidermek için başkomutanlığa başvurunuz.”



“Bana yol göstermek nezaketinde bulunduğunuz için size teşekkür ederim.” dedim. “Yalnız müsaadenizle şunu arz edeyim ki, önce ben Türk ordusunun yabancısı bir adam değilim; ben ordu ile, çok küçük rütbeli subaylıktan beri temasa geçmiş bir askerim. Türk ordusunu, onun faziletini, değerini ve bu ordu ile neler yapılabileceğini benim kadar anlayan az olmuştur. Şimdiki önemli politik mevkiinizde gerçekle yüz yüze gelmiş değilsiniz. Bana bir şey salık verdiniz ki, ben onu yapamam: Genelkurmaya başvurmak tereddütlerimi gidermek.... Beyefendi farkında değil misiniz ki artık bu memlekette milli bir genelkurmay heyeti yoktur. Bir Alman genelkurmayı vardır. O Alman genelkurmayı ki, ilk iş olarak benim gibi dik başlı bir askeri ordudan çıkarmak kararı verdi. Beni o heyete mi gönderiyorsunuz?”



Birkaç gün sonra işittim, bu Nazır beyefendi benden bakanlar kurulunda yakınmış ve cezalandırılmamı istemiş. Kahkahalarla güldüm. Evet, o zamanlar herhangi bir Mustafa Kemal böyle içi dışı çürümüş, bozuk bir sülalenin ismi padişah olan reisine arkasını vererek kendisini kuvvetli sanan bir heyet tarafından cezalandırılır düşüncesi yaygındı. Fakat ben, başı ve sonu belli olmayan, kimi kendini bilgin, kimi kendini doktor sayan bu adamların, sade Mustafa Kemal’e bir şey yapamayacaklarından emindim. Bir şey yapabilirlerdi; o da Mustafa Kemal’i yakalamak ve asmaktı. Halbuki ben, o günkü isyanımın millet arasında duyulmasını nimet bilirdim. Onlar buna cesaret edememişlerdir. Niçin?.... Sanırım, yapabileceklerine emin olmadıklarından....



Birinci Dünya Savaşına girdikten sonra, bu savaşın feci sonuçlarını düşünmekten kendimi alıkoyamıyordum. Kanal harekatı aleyhindeki baş kaldırışım bana teklif olunan “Hicaz Kuvveti Seferiyesi” komutanlığı sırasında söylediğim ve benimsettiğimi sandığım halde faydasını göremediğim tenkitler ve bunun gibi birçok mücadele sahneleri birbirini izledi. En sonunda “Yıldırım Ordusu” gurubunun serüveni ile, benim bu gurupta asıl Yıldırım Ordusu komutanlığım herkesin bildiği bir şeydir. Hatırladığıma göre, önüne geçilmez başkaldırışım, işte bu olayda olmuştur.



Artık susmayı ve alçak gönüllü olmayı sona erdirmenin sırasıydı; ben de bu anı kaçırmadım. Felaketin coşkun bir nehir gibi Türkiye üzerinden aktığını görüyordum. Nasıl dayanıp susabilirdim? Sonuç ne oldu? Benim gözden düşmem! Bu sözcüğü özellikle kullanıyorum, ben hayatta gözden düşmeyi, uzaklaştırılmayı kabul etmiş bir adam değilim. O zaman benim halimi gözden düşme, uzaklaştırma görenlere gülmüştüm. Çünkü bundan ne çıkabilirdi? Eğer ben sıradan gurur sahibi bir insan olsaydım ve bütün tahminlerimin doğru çıktığını görmekten zevk alsaydım ne olacaktı? Memleketin düşkünlüğünden nasıl zevk alabilirdim? İsterdim ki benden öncekilerin yanlışlarını düzeltebileyim, çamur ve batağa düşmüş Türkiye’yi çekip çıkarabileyim.



Yedinci Ordu yani Yıldırım Ordusunun ilk defa komutanı olduğum sırada 6. Ordunun da dahil olduğu grup komutanı general Falkenhayn’ın askerlik ve iç politika bakımından izlediği usul ve tutum aramızda önemli bir tartışmaya yol açtı. Bu tartışma, sonunda büyük makamlara yansıdı; ben çok önem verdiğim düşüncelerime itibar edilmediğini görünce susmadım. Kendi kendimi ordu komutanlığından af ve hatta vekil’imi de bizzat tayin ederek görevime son verdim ve üst makamlara bildirdim. Fakat bu istifamın, yüksek makamlara ve bütün millete anlatmak istediğim gerçek anlamını gözden kaçırmak ve komutanlıktan, basit bir sebeple çekilmiş olduğumu ortalığa yaymak için beni eski orduma İkinci Ordu Komutanlığına tayin ettiler. Onu da reddettim.



Bir aylık süre için izinli olduğumu bildirdiler. Halep’ten İstanbul’a gitmek için tren ücreti ödeyecek kadar param olmadığını bilmiyormuşum…



Falkenhayn karargahından bir genç Alman Subayı evime geldi ufak ve zarif sandıklar içinde Falkenhayn tarafından bana bazı şeyler getirdiğini söyledi. “Bunlar nedir?” dedim. Alman Subayı Mareşal Falkenhayn tarafından bir miktar altın gönderilmiştir. Kimseye, hiç bir ihtiyacımdan söz etmemiştim; ama sandım ki, mareşal bu parayı ordunun ihtiyacı için harcanmak üzere göndermiştir. Onun için tercümanlık eden Türk subayına dedim ki “Bu sandıklar bana yanlış geldi. Ordunun levazım başkanına gönderilmek gereklidir, benim için ağırlıktır. “Alman Subayı hemen, “Efendim, o da başka” dedi. Bizim subaya, “paranın miktarını bu subaydan iyice öğren huzurunda alındığına dair bir senet yaz, imza edeyim.” dedim. Subay emrimi yaptı; fakat Alman Subayı senedi almak istemedi. Tekrar “Bu subay bilmiyor, dedim senedi alsın ve mareşale versin, siz de bu parayı gelip alması için levazım başkanına haber gönderin ....”



Bu sandıklar ve içindeki altınlar ordunun levazım başkanlığında, benim bunlara karşı verdiğim senet de Falkenhayn’ın gizli kasasında birkaç ay beklediler. Kendimi Yedinci Ordu komutanlığından affettirdikten sonra, komutanlığa vekil olarak bıraktığım Ali Rıza Paşa’ ya bu sandıkları teslim ettim ve kendisinden teslim aldığım senedi o sıralar yaverim bulunan Cevat Abbas (Bolu Milletvekili), Salih (Bozok) beylere vererek; “Hemen, Falkenhayn’ın karargahına gideceksiniz, bizzat kendisini görüp bu senedi vereceksiniz ve benim kendisinde bulunan senedimi alacaksınız.”



Yaverlerim, buyruğumu harfi harfine yapmışlar az sonra yanıma gelerek dediler ki; “ Müşir Falkenhayn, size böyle bir para verdiğini hatırlamıyor, ve bu para için sizin imzanızı taşıyan bir belgenin kendisinde olduğunu bilmiyor. Yaverlerime dedim ki; “İkiniz tekrar gideceksiniz ve diyeceksiniz ki; “Verdiğiniz altınlar olduğu gibi saklanmaktadır. Buna karşılık size senet verilmiştir. Senet olmadığını savunmak altınların varlığını ortadan kaldırmaz. Belgeyi kaybetmiş olabilirsiniz, o halde verdiğiniz altınları size geri vereceğiz. Aldığınıza dair siz bize vesika veriniz.” ve diyeceksiniz ki “Bizi buraya gönderen komutanın, altın karşılığı memleket menfaatleri üzerinde müsamaha gösterecek insanlardan olmadığını çoktan öğrenmeliydiniz. Hala bunda tereddüdünüz var ise komutanımız bunu size ve kamuoyuna daha başka türlü ispat edebilir. Paralarınız duruyor, fakat bu paralardan çok daha değerli olan “Mustafa Kemal” imzası sizde kalamaz. “Emir verdiğim insanlar grup komutanı Falkenhayn’ı tanıyan adamlar değildi, fakat beni çok iyi tanıyorlardı. Onun için bir saat sonra Falkenhayn’ın elinden benim imzamı taşıyan kağıt parçasını alıp dönmüşlerdi.



Kolayca tahmin etmek mümkündür ki, Mareşal Falkenhayn beni, belki benden başka bir çoklarını, böyle sandıklarla altın vererek baştan çıkarmak yolunda idi.



Çok yıllar önce 3 ncü Ordu genelkurmayının küçük bir odasında O, kurmay binbaşı Cemal Bey, ben kurmay kolağası Mustafa Kemal Bey olarak tanıştık. Cemal Bey çeşitli tecrübelere sahip zekası, çalışkanlığı ile üstlerini kazanmış rütbesi küçük, fakat mevkii büyük bir durumda idi. Ben ise okuldan yüzbaşı çıkar çıkmaz, tutuklanmış, hapsedilmiş, sonra da sürülmüş acemi “çömez” bir gençtim. Selanik’te, Hürriyet meydanında Yungu’nun yerinde bir gün salonun bir köşesinde, ufak merdivenle çıkılır bir de oda olduğunu haber aldım ve oraya çıktım. Ufak salon ağzına kadar doluydu. Rakı ve bira içildiğine dikkat ettim. Masada oturanlar çok vatanseverce konuşuyorlar, devrim yapmaktan, devrim yapabilmek için büyük adam olmaktan söz ediliyordu. İçlerinden biri bağırdı; “Cemal gibi olmak isterim” sofradakilerin hepsi “Bravo, dediler, Cemal gibi” sonra, hiçbirini yakından tanımadığım bu kişiler hep birden bana döndüler. Ben durgun ve gözlerimi gözlerine dikerek baktım. Bu bakışımla tabi bir şey anlatmak istiyordum, bu manaya dikkat eden yoktu. Cemal Bey hakkındaki kendi düşüncelerine katılmamı bekliyorlardı. İçimden şu düşünceler geçti “Bir adam ki, büyük olmaktan söz eder, benim hoşuma gitmez. Bir adam ki memleketini kurtarmak için önce “Büyük” olmak gereklidir, der ve bunun için örnek seçer, onun gibi olmayınca memleketin kurtarılamayacağı kanaatinde bulunur bu adam, adam değildir.” Sofra arkadaşlarımı memnun etmediğimi fark ettim. Kendi kendilerine şöyle düşünmüş olabilirler “Bu acemi efendi kendini o kadar büyük görüyor ki bu adam arkadaşımız olamaz...! O gece sofrada iki görüş billurlaştı. Bir görüşe göre önce büyük adam olmak, sonra memleketi kurtarmak lazımdır. Öteki görüşe göre, büyük adam lafta olmaz, önce memleketi kurtarmalı, kurtardıktan sonra bile büyüklük söz konusu değildir. Size bu olayı bu günkü duygum bu günkü tecrübemle söylemiyorum, Yungu’nun özel odasındaki gözlemlerimin getirdiği fikir bu idi.



Bir gün Cemal Bey, Selanik gazetelerinden birine imzasız bir baş yazı yazmış. Beraber çalıştığımız daireden çıkmış, tramvaya binmiş gidiyorduk. Cemal Bey “Bu baş yazıyı okudunuz mu ? “Hayır”, “Oku” dedi. Okudum “nasıl?” diye sordu “Sıradan bir yazı” dedim. Amma yaptın ha, bunu ben yazdım” dedi, cevap verdim. “Affedersiniz bilmiyordum. Yazmamış olmanızı temenni ederdim” ve ekledim. “Cemal Bey bir takım kimselere kendini beğendirmek hevesine düşmeyiniz. Biraz feragat sahibi olmak gerektir. Şunun bunun pohpohlamasından kuvvet almaya tenezzül etmeyiniz. Büyüklük odur ki, hiç kimseye yüz vermeyeceksin; hiç kimseyi aldatmayacaksın; memleket için gerçek ülkü ne ise, onu görecek, ona doğru yürüyeceksin! Herkes senin arkandan konuşacaktır, herkes seni yolundan çevirmeye çalışacaktır, işte sen burada direneceksin!... Önüne sonsuz engeller yığacaklar; sen kendini büyük değil, küçük, zayıf, vasıtasız, hiç bilerek kimseden yardım gelmeyeceğine inanarak bu engelleri aşacaksın!... Ondan sonra sana “Büyüksün” derlerse, onu diyenlere de güleceksin. Cemal Bey sözlerimi sükunetle dinledi, bana hak verdi.



Evet Halep’ten İstanbul’a gitmek için, tren ücreti ödeyecek param olmadığının farkında değilmişim. Yalnız beş-on atım ve kısrağım vardı. Salih’i çağırdım ve “Bu atlardan bir kaçını satıp da İstanbul’a gidebilirim” dedim. Benim o en güzel atlarımı pazarda satın alacak bir tek adam çıkmamıştır. Halep’te Cemal Paşa rahmetli ile konuşurken, atlardan bahsettim, kimsenin satın almadığını bana bir yol göstermesini istedim. “Önce baytarlarıma muayene ettireceğim” dedi. Cemal Paşa hepsi için iki bin altın teklif etti, kabul ettim ve bu süratle İstanbul’a hareket ettik. Bir gün İstanbul’da Cemal Paşa imzalı telgraf aldım. “Hayvanlarınızı beş bin liraya sattım, sizden çok ucuz almışım üç bin lirasını nereye göndereyim”. Ben Paşa’ya atlarımı iki bin liraya sattım o beş bin liraya satmışsa üst tarafını bana vermek zorunda değildir. Fakat bu tok gözlü davranışıma rağmen Cemal Paşa merhum, üç bin lirayı Vasıf Paşa aracılığı ile bana göndermişti. Bu para, yeni girişimlerimde bana destek olmuştur. Bunu belirtmeyi görev sayarım.



Evet İstanbul’da Perapalas otelinin bir dairesine yerleştim. Bir gün bana padişahın vekili sıfatı ile Enver Paşa, dolaylı olarak başvurdu. “ Almanya İmparatoru, padişahı genel karargahına davet etti. Fakat padişah, öyle bir geziyi yapamayacak halde bulunduğundan, düşündük, veliaht hazretleri bu geziyi yapsın, kendisiyle arkadaşlık kabul edermisiniz...?”



Ben, böyle bir zat ile geziyi ilginç bulduğum için kabul ettiğimi bildirdim. 3 gün sonra trenle Vahdettin ile geziye çıkmamız kararlaştırıldı. Bana denildi ki; “Geziye çıkmadan önce, veliaht hazretleriyle tanışmalısınız.” Naci Paşa Harbiye’de benim “askerlik terbiyesi” hocamdı. O sıra sanırım onun da Vahdettin’le beraber bulunması uygun görülmüştü. Vahdettin ile sarayında birleştik. Redingotlu adamlarla dolu olan odada bir başka redingotlu adam görüldü. İçeri girerek kanepenin sağ köşesine oturdu. Bu zat bir defa gözlerini kapadı, derin bir vecde daldı, neden sonra gözlerini açtı ve bize lütfen iltifat etti; “Sizinle müşerref oldum, memnun oldum.” Tekrar kapadı gözlerini...Bu ince sözlere karşılık vermeye hazırlanırken, içi geçmiş birinin karşısında bulunduğumu fark ettim. Naci Paşa’nın yüzüne baktım, o da çok durgundu, beklemeyi tercih ettim biraz sonra yine gözlerini açtı;




-“Seyahat edeceğiz”, “ değil mi? ” dedi.




Ben çok sıkılmış, bunalmış bir halde;




-“Evet seyahat edeceğiz “dedim. Bir mecnunla karşı karşıya bulunduğumu hemen fark etmiş ve aklı başında bir konuşmaya girmekten kendimi alıkoymuştum. Hemen ayağa kalkıp dedim ki:




-“Efendi hazretleri!.. Beraber seyahat edeceğiz, perşembe akşamı gardan hareket edeceğiz “ veda ettik ve çıktık.




Bu zavallı yarın padişah olacaktır, kendilerinden ne beklenir?...”




-“Hiç...”




Perşembe akşamı gara geldiğimde bir asker müfrezesi savaş töreni düzeninde veliahdı uğurlayacaktı. Vahdettin’in yanına yaklaştım, başkomutan vekili Enver Paşa da orada idi.




-“Bu asker sizi uğurlamak için hazırdır, kendilerini selamlayınız” dedim. Vahdettin yüzüme baktı. Bu bakışı ile “Nasıl?” demek istiyordu. İşaret ettim:




-“Siz yürüyünüz arkanızdan biz geleceğiz. “Vahdettin askerin önünden geçerken iki elleri yukarıda, tuhaf selam vererek yürüdü. Trene bindik, salonun pencerelerini açtırarak:




-“Bu pencereden asker ve ahaliyi selamlayınız” dedim.




-“Niçin? Gerekli midir?” dedi.




-“Evet gereklidir.”




Vahdettin, benim pervasız uyarıma boyun eğmiş görünerek dediğimi yapıyordu. Trenimiz İstanbul’ dan hayli uzaklaşmıştı. Bir zat geldi:




-“Efendimiz sizi salona davet ediyor” dedi.




Sarayında genellikle gözleri kapalı konuşan zatı, büsbütün başka buldum. Bir nutuk söyler gibi demeçte bulundu :




-“Afedersiniz paşa hazretleri... Bir kaç dakika önceye kadar kiminle seyahat etmekte olduğumu izah etmemişlerdi. Ancak şimdi takdir ettiğimiz bir komutanımızla beraber olduğumu anladım. Arıburnu’nda ve Anafartalar’da yaptığınız ve kazandığınız başarıları biliyorum. İstanbul’u ve her şeyi kurtarmış bir komutansınız.” Gerektiği gibi cevaplar verdim. Düşündüm veliaht İstanbul’dan çıkıp kendisini serbest gördükten sonra kişiliğini göstermekte artık sakınca görmüyor. Buna göre ben de olup bitenleri anlatabilirim, bazı konular üzerinde faaliyete geçebilirim umuduna kapıldım. Veliaht’ı böylece hazırlamak, memleket çıkarları için bir görev olduğunu arkadaşlara işaret ettim.




Alman karargahının bulunduğu küçük bir kasabaya gelmiştik. Görkemli bir Alman kıt’ası selamladığı sırada Kayzer karşılamaya katılıyordu. Bu sırada Vahdettin’e denildi ki:




-“Beraberinizde olanları imparatora takdim etmeniz lazımdır.” Veliaht beni imparatora takdim etti. Bir eli göğsü üzerindeki düğmelerin arasına sokulmuş olan imparator, öteki eliyle benim elimi tuttu ve çok yüksek bir sesle Almanca olarak ;




-“On Altıncı Kolordu... Anafarta” sözlerini telaffuz etti.




Bütün oradakiler bana döndüler. Ben Kayzer’in ne demek istediğini anladığımdan sıkıldım ve önüme baktım. İmparator benim bu mahcup ve alçak gönüllü davranışımdan kuşkuya düşerek yanlış bir şey söylemiş olması ihtimalini düşünmüş olsa gerek, bana sordu:




-“Siz On Altıncı Kolordu Komutanlığını ve Anafartalar’ı yapmış Mustafa Kemal değil misiniz ?” Fransızca;




-“Evet ekselans.” Bu kelimeler ağzımdan dökülür dökülmez hemen anladım ki yanlış konuşmuşum. Sir ya da Kayzer demek gerekti.




Gerek Hinderburg gerekse Lüdendorf Türk Milletine çok avutucu sözler söylüyor, Veliaht da bunlara teşekkür ediyordu. Bir ara güney batı cephesi üzerinde müttefik ordularına karşı giriştikleri parlak saldırıdan söz etti. Saldırının ulaşabileceği sonucu bir de ağızlarından dinlemek istiyordum. Nihayet generale kısa bir soru sordum.




-“En nihayet saldırı güçleri, hangi hatta kadar gideceklerdir?” Biraz düşündü yüzüme baktı:




-“Biz, saldırıyoruz gerisini olaylar gösterecektir.”




Karşılık verdim :




-“Yapılmakta olan saldırı sonucunun ne olabileceğini anlamak için, olayların ve talihin belirmesini beklemeye gerek olmadığını sanıyorum. Çünkü yapılan saldırı en sonunda Parsiyel-Partiel bir saldırıdır.”




Lüdendorf yeni baştan yüzüme baktı, ne demek istediğimi pek iyi anladı. Bir karşılık vermeden sustu. Ziyarete son verildi.




İmparatorluk karargahı yapılan otelin içinde, Vahdettin‘in odasında, Vahdettin, ben ve Naci Paşa konuşuyorduk. Veliahda yakalarını açtığım can alıcı konular üzerindeyiz. Başkomutanlık vekaletinin, Alman ordusuna dayanılarak sürdüreceğimiz fedakarlığın mantıksızlığını anlatmaya çalışıyordum. Yaptığım açıklamalar, veliaht‘n onayı ve uyanıklığını gösteren işaretlerle karşılanmakta idi. Birden Kayzer’in geldiği haber verildi.




Vahdettin imparatora sordu:




-“Türkiye’nin can evine dönük saldırılar durmaksızın ilerlemektedir. Eğer bu saldırılar başarıya ulaşırsa, Türkiye mahvolacaktır; bu saldırıları durduracak, yeterli güvence veren sözlerinizi dinleyemedim. Lütfen bu konuda beni aydınlatır ve rahatlatır mısınız?”




Bu soru üzerine imparator;




-“Anlıyorum ki sizin zihninizi karıştıranlar vardır. Ben Almanya İmparatoru size geleceğin başarılarından bahsettikten sonra, kuşkunuz kalmalı mı?...




Veliaht olumlu bir karşılık vermekle beraber kaygılarının giderilmediğini sözlerine ekledi:




İmparatorun sofrasında, akşam yemeğine davetliydik. Benim solumda Lüdendorf’a Almanca;




-“Sağındaki adamla konuş” dedi. Lüdendorf;




- “ Onu yapıyorum.” karşılığını verdi.




Yemekten sonra Hindenburg’la konuşmak istiyordum. Suriye’de durumun düzelmiş olduğunu oradaki komutanların raporlarına dayanarak söylüyordu. Ben orada görev yaptığımı söyledim ve dedim ki;




-“Suriye’de durumlar düzelmiş değildir. Yalnız bana söyler misiniz, güvenle umduğumuz hedef ve amaç nedir?”




-“Ekselans” dedi. “Size bir sigara takdim edebilir miyim?” Meğer Vahdettin’le konuşan imparator bizim değindiğimiz ve konuştuğumuzla ilgileniyormuş. Mareşal’e sordu;




-“Ne diyor?...”




Mareşal karşılık verdi:




-“Bir şeyler.”




Ben sigaramı yaktıktan sonra Vahdettin’in yanına gittim.




-“Konuştuğunuz Almanya İmparatoru benim size sunduğum kaygıları açıklayacak tek kelime söyledi mi? “




-“Hayır” dedi.




-“Konuşunuz” dedim Hiç olmazsa, Türkiye’deki gerçekleri görmüş olanların varlığına inanacaktır.”




Veliaht:




-“Öyle yapıyorum” dedi.




Artık Batı cephesinde bize güçlü görüntülerini göstermek üzere çeşitli cephelere gönderiliyorduk. Cephede en üst komutan, bütün düzenlemelerin tatlı renklerle gösterilmiş olduğu bir harita üzerinde durumu açıklıyordu. Sözler parlak, ustaca idi. Vahdettin, kulağımı delecek gibi:




-“Ya, buna ne dersin” dedi.




-“Haritada gösterilen bu durumu, yerinde görmek isteğinde bulununuz.”




Öyle oldu. Bizim neresini göreceğimiz konusunda hemen bir plan hazırlanmış. Bunu görünce dedim ki:




-“ Müsaade edilir mi bu sizin yaptığınız planı bırakalım ve benim göstereceğim yere gidelim?”




O anda bir karışıklık oldu. Vahdettin krokiye bağlı ***ürülmek istenen yöne yürüdü. Ben de asker inadı uyandı, onları izlemedim. Edinmiş olduğumuz haritanın öncülüğüne güvenerek, ateş hattının bir noktasına yürüdüm. Bir ağacın dibine geldim. Orda bir genç subay ağaç üzerinde gözetleme yapıyordu. Benimle gelen Alman subayları da vardı.” Müsaade eder misiniz, bende ağaca çıkayım?” dedim.




-“Hay, hay” dediler, çıktım.




-“Bu düşman düzenlemesi karşısındaki kuvvetiniz, düzenlemeleriniz, yedekleriniz nedir?”




Ateş hattının saf subayları gerçeği söylediler. Piyade kuvvetleri, hemen hemen yetersiz hale gelmişti. Süvari iken piyade gibi kullanmağa mecbur kaldıkları bir kuvvetten söz ettiler; o da yedek güç denecek nitelikten çıkmıştı. Bu bilgiyi aldıktan sonra pervasızca dedim ki:




-“O halde tehlikedesiniz!”




-“Öyle” dediler.




Bu ateş karargahından ayrılırken Alman Kolordu Komutanı yanıma yaklaştı sordu:




-“Siz Veliahtın yaveri misiniz ?




-“Hayır” dedim.




-“Askerlikten çok iyi anlıyorsunuz, Türkiye’de herhangi bir kuvvete komuta ettiniz mi?”




Olumlu karşılık verdim.




-“Mutlaka Alay’a kadar komuta etmiş olacaksınız.” dedi.




Alay’a evvelce komuta etmiş olduğumu söyledim.




-“Fırkaya da komuta ettiniz mi?”dedi. ”Evet” karşılığını alınca:




-“Beni hoş görünüz. Ben Kolordu Komutanıyım ve size babanız yerindeyim. Lütfen en son Komuta ettiğiniz kuvveti söyler misiniz?”




Bu temiz kalpli adamı meraktan kurtarmak istedim:




-“ Muhatabınız, fırka ve kolorduya komuta ettikten sonra bir çok ordulara komuta etmiş arkadaşınızdır.”




Verdiğim bu karşılık Alman Kolordu Komutanını, beni hiç ummadığım bir noktada duygulandırdı.




-“Bağışlayınız biz şimdiye kadar size yanlış hitap ediyormuşuz, demek siz “Ekselanssınız!.”




Alsas’da bir gece valinin evine davet edildik. Bir aralık Vahdettin beni bulunduğu masaya çağırdı. Vali Vahdettin’e bir soru sormuş; Vahdettin bazı karşılıklar vermiş benim pekiştirmemi gerek görmüştü.




Veliahda, söz konusu sorunun ne olduğunu sordum:




“- Ermeniler !” dedi.




Alman Valisi Ermenilerin çok iyi niyet sahibi olduğundan,Türk’lerin Ermenilere karşı yürekler acısı saldırılarda bulunduğundan söz etmiş.Konuğu olduğumuz dost ve müttefik Alman milletinin yüksek bir Valisinin, gelecekteki Türkiye Padişahı ile ve hem de ciddiyetle bu konu üstünde konuştuğunu öğrendiğim zaman hayrette kaldım.Valiye bu hayretimi dile getirdim sonra;




-Müttefikleriniz olan ve bu ittifak uğrunda maddi, manevi bütün varlığını tüketen Türkiye’ye karşı, tarihin bilmem hangi döneminde var olduğu ileri sürülen ve bu varlığı yeniden diriltmek için dünyayı aldatmaya çalışan Ermenilerden yana konuşmak düşüncesi size nereden geliyor.?..” Bu yanılgı içinde bulunan vali ile alaylı bir dilde konuşmaktan kendimi alamadım.Karşımdaki hemen, bütün söylediklerinin duyuntu olduğundan ve böyle bir davayı gütmekten uzak baktığından söz ederek beni yatıştırmaya çalıştı.Konuşmayı bitirmek için kendisine dedim ki :




-“ Vali hazretleri buraya Ermeni sorununu konuşmak için değil kendisine dayandığımız Alman Ordusunun gerçek durumunu anlamaya geldik. Onu anladık, yeter bir bilgi ile memleketimize dönüyoruz”




Naci Paşa bana dedi ki;




-“Vahdettin beni yaver almak istiyor. Halbuki bilirsiniz ben saray hizmetinde bulunmaktan memnun olmam”




-“Hemen kabul etmeniz gereklidir. Onun yanında pervasızca gerçekleri kendisine söyleyecek biri bulunsun. Gerçi, saray hizmetinde bulunmak güçtür. Fakat memleket için her şey yapılır.” Naci Paşa razı oldu.




Veliaht, yabancı gazetecilerle görüştükten sonra baş başa kaldık.




-“Ben size bir şey söyleyeceğim ve bu girişimde hayatımı size bağlayacağım, memnun olur musunuz?” dedim.




-“Söyleyiniz” dedi.




-“Daha padişah değilsiniz, fakat Almanya’da gördünüz ki imparator, veliaht ve prensler her biri bir iş üzerindedir. Neden siz bütün işlerden uzak kalırsınız?..”




-“Ne yapabilirim” diye sordu.




-“İstanbul’a gider gitmez, bir Ordu komutanlığı isteyiniz ben sizin kurmay başkanınız olurum.”




-“Hangi ordunun komutanlığını?..”




-“Beşinci ordunun komutanlığını?..”




Bu ordu Liman Von Sanders ‘in buyruğunda bulunan boğazların savunmasında görevli ordu idi: Vahdettin:




-“ Bu komutanlığı bana vermezler.” dedi.




-“ Siz isteyiniz.” dedim.




-“ İstanbul’a gittiğim zaman düşünürüz.” karşılığını verdi.




Bu benim için umutsuz bir cevaptı. Bundan sonra ben rahatsızlandım, bir ay yataktan çıkamadım. Padişahın öldüğü ve Vahdettin’in tahta çıktığını öğrendim. Naci Paşa aracılığı ile padişahtan görüşme istedim. Kendisi ile Almanya gezisinde olduğu gibi samimi konuşabilir miydim, şüpheliydim. Beni çok sıcak karşıladı ben de umuda kapılarak “Hemen başkomutanlığı kendi yetkinize alınız, kendiniz “Vekil” değil bir “Kurmay Başkanı” atayınız. Her şeyden önce, orduya sahip ve egemen olmak gereklidir. Vahdettin gözlerini kapadı ve:




-“Sizin gibi düşünen başka komutanlar var mıdır?”




-“Vardır.” dedim.




· “Düşünelim.” dedi. izin aldım, ayrıldım.




Elen. isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı
Alt 27 Eylül 2012, 15:19   #128 (permalink)
VIP ÜYE ~

Elen. - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: 21 Eylül 2012
(Mesajlar): 2.428
(Konular): 705
İlişki Durumu: Evli
Burç:
Renkli Para : 227595
Aldığı Beğeni: 486
Beğendikleri: 25
Ruh Halim: Suspus
Takım :
ÖdülleriÜye Ödülleri: 1
Oscar Ödülü 
Standart

Arkadaş-Maksim Gorki
1. ANALİZİ YAPILACAK KİTABIN :
a. Adı : Arkadaş
b. Yazarı : Maksim Gorki
4. İÇERİK İLE İLGİLİ DEĞERLENDİRME:
a. Kitabın İçerik ve Üslubunun Propaganda Teknikleri açısından Değerlendirilmesi:


(1) Kitap propaganda maksatlıdır. Genelde anlatılmak istenen fikirler, kişi ve kişiler arasındaki diyalogla, gerçekçiliği ve insansı bir sıcaklığı çarpıcı bir biçimde kaynaştırarak uygulanmıştır. Bu tekniklerin uygulanmasında yazar arkadaşlık temasına gizlediği fikirlerini ustaca anlatmaktadır.


(2) Yazar gelenekçiliği ile yeni bir toplumsal bilincin uyanması ve insanca bir düzenle duyulan özlem ve tutku tüm çarpıcılığıyla yansıtmaktadır. Varmak istediği kendisinin de küçükken babasını kaybetmesinin ardından zorlu bir yaşamı yakından izlemiş, kişiliğinde yaşamış biri olarak konularını genellikle bu acı yaşamdan seçmektedir. Bunu bir getirisi olan ezilmişliğin içinde yaşadığı buhranlarla yaşadığı toplumunda eşitlik istemektedir.

b. Kitapta İncelenen Konular:

(1) Konu-1: 19. Yüzyılın gerçekçiliğinin en olumlu geleneklerini ilerici bir romantizmle birleştirerek toplumsal mekanizma tarafından dışlanmış “serserileri” ele almıştır.


c. Kitapta İşlenen Temalar:



(1) Tema-1: Tema arkadaşlıktır. Arkadaşlık ama tuhaf ve bir birlerine zıt karakterleri insanların dayatmasıyla oluşan arkadaşlıklar ne az nede tamamen çıkara dayalı arkadaşlar.


(2) Tema-2: Toplumun alt tabakasındaki insanlarla üst tabakasındaki insanların arkadaşlıklar kurabileceği, iki tabakanın bir birine insanca duygular hissetmesi ve beraber bir şeyler paylaşa bilmesi yani “eşitlik” olabileceğini vurgulamaktadır.


7. ANALİZİ YAPANIN KİTAP HAKINDAKİ GENEL KANAATİ:

İnceleme birimi olarak bireyi almış ve birey davranışını sosyal ortamdan nasıl etkilendiğini ve sosyal ortamın nasıl değiştirmeye çalıştığını anlatarak psikoloji biliminin temel amacı olan sosyal psikolojiyi inceleyerek toplumdaki insanları bir birine yaklaştırmaya çalışmıştır. Toplumda insanlarının tümünün incelemesi gerekir.




Elen. isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı
Reklam Alanı
Alt 27 Eylül 2012, 15:20   #129 (permalink)
VIP ÜYE ~

Elen. - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: 21 Eylül 2012
(Mesajlar): 2.428
(Konular): 705
İlişki Durumu: Evli
Burç:
Renkli Para : 227595
Aldığı Beğeni: 486
Beğendikleri: 25
Ruh Halim: Suspus
Takım :
ÖdülleriÜye Ödülleri: 1
Oscar Ödülü 
Standart

Ayçöreği ve Denizyıldızı-Sunay Akın
1. ANALİZİ YAPILACAK KİTABIN :



a. Adı : Ayçöreği ve Denizyıldızı



b. Yazarı : Sunay AKIN



c. Yayınevi : Çınar Yayınları



d. Yayın Yılı : 2000



2. KAYNAK İLE İLGİLİ DEĞERLENDİRME:



a.Yazar : Sunay AKIN 12 Eylül 1962'de doğdu Manifatura dükkanı olan ve sık sık mal almaya İstanbul’a giden bir babanın oğludur. 10 yaşına kadar Trabzon’da yaşamıştır. İstanbul Üniversitesi Fiziki Coğrafya bölümünden mezun olmuştur. Pek çok gazete ve dergilerde köşe yazarlığı yaptı. Halen Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi ve Müjdat Gezen Sanat Merkezinde Öğretim Görevlisi olarak ders vermektedir.



b. Yayınevi: Çınar Yayınları; Merkezi İstanbul'dadır. Belli bir legal yada ilegal kuruluşa mensup değildir.



Tel Faks: 0212 293 28 96



a) Kitap deneme türündedir.



b) Kitap 215 sayfadır. Birbirinden farklı kısa 55 denemeden oluşmuştur. Saman kağıda basılmıştır. 1. Baskısı Ekim 1998'de 2. baskısı Kasım 1998'de 3. baskısı Şubat 1999'da ve 4. baskısı Ocak 2000'de yayınlaşmıştır.



c) Kitap ücret karşılığı satılmaktadır.



3. İÇERİK İLE İLGİLİ DEĞERLENDİRME:



a. Kitabın İçerik ve Üslubunun Propaganda Teknikleri açısından Değerlendirilmesi:



Kitap propaganda amaçlı bölümler taşımaktadır. Ancak okuyanları düşünmeye, sorgulamaya yöneltmesi eğitici yayınların varlığını kanıtlıyor. Kitap deneme türü yazılmasına rağmen her denemenin sonunu bir roman okuyormuşçasına merakla bekliyorsunuz. Buda kitabın sade ve akıcı bir dille yazılmasından kaynaklanıyor.



b. Kitapta İncelenen Konular:



Konu-1: KIZLARIN HAYATINDA İLK ÖPÜŞTÜKLERİ GÜN:



1942Yılında Amsterdam'da nagilerin simgesi olan Gamala Haçların kentin sokaklarını asılmasıyla burada yaşayan Yahudiler ölüm korkusunu enselerinde hissetmeye başlarlar ve kaçış planları yaparlar. Bu planları yapanlardan biride Frank ailesidir. Otto Frank, eşi ve iki çocuğuyla iş yerinin çatı katına saklanır. Daha sonra bir oğulları bulunan Van Paon ailesi ile Albert Dussel adında bir yaşlı diş hekiminin gelmesiyle sekiz kişi olan grup yakalanıp öldürülme pahasına onlara yiyecek getiren arkadaşlarının yardımlarıyla yaşamlarını sürdürürler. Bu şekilde geçen iki yılın sonunda yakalanıp toplama kamplarına gönderilirler. Kurtulan tek kişi Otto Frank olur. Savaş sonrasında ailesini ve dostlarını bulmak için bombalarla harabeye dönen bu kente gelen Otto Frank, saklandıkları günlerde kendilerine yardım eden Bayan Miep'e ulaşır.



Bayan Miep ***ürülmelerinin ardından yerde bulduğu defteri uzatır. Otto Frank'a. Bu, Anne Frank'ın el yazısıyla dolu olan günlüğü Kitty'den başka bir şey değildir. Otto Frank işte o an anlar kurtulanın yalnızca kendisi ve Kitty olduğunu.



KONU İLE İLGİLİ DEĞERLENDIRME: “Anne Frank bu olayları yaşadığında henüz 13 yaşındadır. Buna rağmen tavan arasında gizlenirken perde arasından gördüğü Yahudiler için üzülmüştür ve onlara yardım edememesinden dolayı oldukça sıkıntılı günler geçirmiştir. Benzer bir olayda Bayan Miep'te yaşamıştır. Tavan arasında yaşam savaşı veren sekiz insana yardımcı olarak göstermiştir merhametini”.



Bana kalırsa “Kızların Hayatların da Öpüştükleri İlk gün” adıyla yazılan bu deneme insanlık dersi veren, insanları duyarlılığa davet eden gerçekçi bir yazardır.



(2)Konu-2: SAVAŞTAN SONRA MUTLAKA EVLEN :



İkinci Dünya Savaşı'nın ilk günlerinde tutuklanan Missak Manouchion “Çabo” adlı edebiyat dergisini çıkaran bir şairdir. Hitler'in orduları Fransa'ya saldırdığın da oda özgürlük için çabalayanların yanında yer alır. Serbest bırakılınca hiç tereddüt etmeden direnişçilere katılan Manouchion, bu hareketiyle kimseyi şaşırtmaz. Çünkü daha önce İspanyol Cumhuriyetçilerine yardım ettiği herkes tarafından bilinmekteydi



Manoucion'ın başında olduğu örgütün tek görevi vardı: Nazilere yardım gelmemesi için tren yollarını havaya uçurmak. Kısa süre de Fransız halkının sevgilisi olan Manouchion ve 22 arkadaşı 1943 yılının sonlarına doğru yakalanırlar. Çok ağır işkencelerden geçerler ve göstermelik bir mahkemede yargılanırlar. Sonları yürek parçalayıcıdır:Kurşuna dizileceklerdir.



Ölüme yakınken yazılan mektuplar da hile, hurda,süslemecilik olmaz. Firesiz, katıksız yazılır böylesi satırlar. 21 Şubat 1944 tarihinde kurşuna dizilen Manouchion sevgilisine yazar son mektubunu ve büyük bir insanlık dersi vardır bu son mektupta. “Ölürken kin yok içim de” diyerek, yüreğindeki kardeşlik duygularını miras bırakır tüm insanlara. Sevgilisine şöyle seslenir son satırlarında: “Seni mutlu edemedim, çok üzgünüm. Senden bir çocuğum olmasını çok isterdim. Senin istediğin gibi. Bu sebeple savaştan sonra seni mutlu edecek biriyle evlenmeni ve benim hatırım için bir çocuğun olmasını istiyorum.”



KONU İLE İLGİLİ DEĞERLENDİRME: Toprak uğrunda ölen varsa, vatan olmuyor bizdeki Kore misali şuan içimizden herhangi biri çıkar Kore benim vatanım diyebilir mi? Missak Manouchion'ınki de buna benzer bir hikaye Fransa için ölmekten çekinmeyen 23 insanın hiçbiri Fransız değildi. İşçi olarak çalışmaya gelen göçmenlerdi. Manounhion'da 1906 Adıyaman doğumlu bir Ermeniydi.



Bu yazıdan çıkarabileceğimiz en güzel sonuç toprağın ona emek verenlerin, onu ekip biçenlerin vatanı olduğudur.



(3)Konu-3: MORİTZ:



Avusturya'nın küçük bir kasabasında sol görüşçü işçilere saldıran milliyetçiler, sekiz yaşında bir çocuğun ve bir savaş gazisinin ölümüne sebep oluyor. Katiller yakalanıp yargılansa da mahkeme beraat kararı verir. Ertesi gün katillerin ellerini kollarını sallaya sallaya dolaşmasına karşı çıkanlar tarafından Viyana'da protesto yürüyüşü düzenlenir. Öldürüşü engellemek isteyen dönemin hükümeti orduya ait silahları polise vermesini emreden Emniyet Müdürü Dr. Schober'de bu karara gözünü kırpmadan uygular. Sonuç: 87 ölü, bir çok yaralı



“Kanlı Cuma” diye bilinen, olaylara, annesiyle birlikte tanık olan bir çocuk (Erich Fried) noel kutlamalarında şiir okumak için görev almıştır. Sahneye çıkarak başarıyla insanları selamlayan Erich Emniyet Müdürü dr. Schober'inde dinleyiciler arasında olması sebebiyle şiirini okuyamayacağını açıklar. Emniyet Müdürünün öfkeli adımlarla salonu terk etmesinin ardından ise şiirini okur......



İkinci dünya savaşında kurulan toplama kamplarında, bir birlerine aşk mektubu yazarlardı, ayrı barakalarda kalan sevgililer mektupları ulaştırmanın da bir yolu vardı. Bir çocuğun elindeki Moritz adındaki oyuncak bebeğin içine gizlemek.....



KONU İLE İLGİLİ DEĞERLENDİRME:



Yapılan yanlışların farkına varmak için ille de yetişkin olmak gerekmiyor. “Akıl yaşta değil,baştadır” misali gerçekten insan olabilmenin koşulu: içinde bulunduğumuz taş yığınını yarıp çıkmaktır, yaşımız kaç olursa olsun. Yaşanılan hiçbir şeyi unutmadan, gelişerek, büyüyerek, görerek her şeyi....



7. ANALİZİ YAPANIN KİTAP HAKKINDAKİ GENEL KANAATİ:



Kitap günümüz gerçeklerini çarpıcı bir anlatımla sunmuş bize, hemen, hemen her bölümden çıkan sonuç aynı. Yazar toplumsal olmanın ve çoğul düşünmenin kapılarını açmış. Okuyanları düşünmeye, sorgulamaya yöneltmiştir. Bana kalırsa okuyucuya olumlu yönden çok şey katacak herkesin okuması gereken güzel ve kaliteli bir kitap.





Elen. isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı
Alt 27 Eylül 2012, 15:21   #130 (permalink)
VIP ÜYE ~

Elen. - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: 21 Eylül 2012
(Mesajlar): 2.428
(Konular): 705
İlişki Durumu: Evli
Burç:
Renkli Para : 227595
Aldığı Beğeni: 486
Beğendikleri: 25
Ruh Halim: Suspus
Takım :
ÖdülleriÜye Ödülleri: 1
Oscar Ödülü 
Standart

Açlar Ordusu-Jack London
1. ANALİZİ YAPILACAK KİTABIN :



a. Adı : Açlar Ordusu



b. Yazarı : Jack Londan



c. Tercüme Eser İse Tercümanı : Hasan Beyazıt



d. Yayınevi : Yalçın Yayınevi




e. Yayın Yılı : 2000




2. KAYNAK İLE İLGİLİ DEĞERLENDİRME:




a) Yazar:




Jack London’dır kitapta kendi ismini kullanmıştır. 12 Ocak 1876’da Amerika birleşik Devletlerinde doğmuştur. Çocukluğu ve gençliği, onu denize bağlayan batı kıyısında geçti. Ortaokuldan sonra okulu bıraktı ama kendini yetiştirmeyi bırakmadı. Beş yıllık bir aradan sonra 19 yaşında liseye döndü. Liseden sonra Berkeley deki Kaliforniya üniversitesine başladı. 22 Kasım 1916’da yani daha 40 yaşındayken böbrek yetmezliğinden öldü



Jack London uluslar arası alanda tanıtmakta olan bir yazıdır. Sosyalizmin yanlısı görüşleriyle tanınmakta ve itibar görmektedir. Sosyalizmin ateşli bir savunucusu olarak bir uzmanlık alanı oluşturmuştur. Sinema endüstrisinin geleceğini gören ve romanlarının filme alınmasını sağlayan ilk edebiyatçılardan olması, onu bir önder olarak tanıtmıştır.



“Daklandlı Sosyalist Çocuk” olarak ün salmıştır. Birkaç kez sosyalist partiden belediye başkanı adayı olmuştur. Ancak seçilememiştir. Kendisi koyu bir sosyalizm yanlısıdır. Ayrıca sosyalizmin savunucu ve bu fikir grubunun mensubu olarak kamu oyunda en çok tanınan kişiler arasına girmiştir. Sosyalizm yanlısı fikir grupları tarafından daha çok desteklenmiştir. Türk kültürü, Türk medeniyeti, Türk tarihi ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti lehine ve aleyhinde faaliyetleri yoktur. Yurt dışı bağlantıları olmuştur. Dünyaca tanınan sıkı bir maceracı usta bir yazardır.



b) Çevirmen:




Hasan Beyazıt’dır. Kitapta kendi ismini kullanmıştır. Bir uzmanlık alanı vardır. Genellikle çeviri, eleştiri ve makaleleriyle tanınmaktadır. Üye olduğu dernek, siyasi parti ve örgüt yoktur. Bir fikir grubunun mensubu olduğu iddiasında değildir. Kamu oyunda bir fikir grubunun mensubu olarak bilinmektedir. Çeviri ve eleştirileri ile tanındığı işin bu tür konulardaki fikir grupları tarafında beğenilmektedir. Türk kültürü, Türk tarihi ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti lehinde ve aleyhinde faaliyetleri olmamıştır. Yurt dışı bağlantıları vardır.



c) Yayınevi:




Yalçın Yayınları’dır. Sosyalist bir yayınevidir. Şiir kitapları, çocuk kitapları, dünya klasikleri, Türk yazarları, deneme, roman, makale, hikaye, felsefe, sosyoloji, psikoloji alanlarında eserler yayınlamaktadırlar.



Adresi: Ankara Kod. No/45 Günces Han Kat 2 Cağaloğlu 34410 İSTANBUL



Tel/Fax: 0212 519 31 35.



3. a) Kitap Sosyal bilimlerden Psikoloji konulu, Roman türünde yazılmıştır.




b) Kitap 184 sayfadır. 3. baskıdır. Baskı ebadı 14’e 20cm dır. 2002 yılında 800 adet basılmıştır. Dünyaca tanınan bir yazar olduğu için bir çok dil ve bir çok ülkede yayınlanmıştır.



c) Kitap ücret karşılığı satılmaktadır. Fiyatı 3,000,000TL dır. Piyasa standartlarına göre fiyatı uygundur.



4. İÇERİK İLE İLGİLİ DEĞERLENDİRME




a) Kitabın İçerik Ve Üslubunun Propaganda Teknikleri Açısından Değerlendirilmesi:




(1) Kitap propaganda maksatlıdır. Üslup ve anlatımda yazar; insanları savunduğu düşünce doğrultusunda birleştirmeye çalışmıştır. Yazarın başarı derecesi iyidir.



(2) Yazarın propaganda ile vermek istediği hedef: Bir çok insan kitlesine ulaşıp, insanlara savunduğu düşünceleri anlatmak ve inanların bilmedikleri yaşamlar hakkında bilgi sahibi olmalarını sağlamaktadır.



b) Kitapta İncelenen Konular:




(1) Yazarın hayatını sürdüre bilmesi için, temel ihtiyaçlarını karşılarken, başından geçen olaylar, yaptığı yolculuklar, serseriler çetesine üye olması, insanlarla ile iletişimi kısaca macera dolu yaşam serüveni.



c) Kitapta İşlenen Temalar:




(1) Bir insanın aç kalmasıyla yapmak zorunda kaldığı dilencilik ve bunun o insan üzerindeki psikolojik etkisi.



(2) Zaman zaman yapmış olduğu kaçak yolculuklar vb. durumların ardından polislere yakalanma duygusu ve bunun ortaya çıkardığı güvensizlik duygusu



d) Karşı Propagandayı Gerektiren Temalar:




(1) Normal standartlarla yaşayan bir insanın yazar gibi bir psikolojik durum içerisine girmemesi.



(2) Hiçbir suç işlemeyen bir kişinin polislere yakalanma korkusu, güvensizlik gibi duygular içerisine girmemesi



5. HEDEF TOPLUM İLE İLGİLİ DEĞERLENDİRME:



Etkilenmek İstenen Hedef Kitle Kategorileri:




a) Genel: Kitap toplumun genç ve orta yaşlı, bayan ve erkek, okur yazar olan herkes, mesleki olarak psikolog, sosyolog, serseriler başta olmak üzere macerayı seven tüm insanları hedef almaktadır.



b) İdeolojik Açıdan: Kitapta yazar maceracı düşünce yapısıyla insanlar üzerine etkileşim oluşturmuştur.



c)Coğrafi Açıdan : Coğrafi olarak sürekli gezen bir çok ülkede bulunarak farklı coğrafi alanlar görmüştür.



d) Etnik Açıdan : Farklı coğrafi mekanlarda bulunmasından dolayı bir çok etnik grupla etkileşim içinde olmuştur.



e) Politik Açıdan : Eşitlikçi ve sosyalizm yanlısı bir düşünce sistemi benimsemiştir.



f) Dini Açıdan : Herhangi bir akım yoktur.



g) Ekonomik Açıdan : Hayat standardı düşük insanları hedef almıştır.



6) ETKİ İLE İLGİLİ BİLGİLER :



a) Propagandanın Hedeflenen Grupları veya Kitleler Üzerindeki Muhtemel Etkisi :



(1) Dost: Genç yaş grubunda olan insanlar, psikolog sosyologlar bay bayan karşı her iki cinste olan kişiler genellikle bu kitaba olumlu yaklaşım sergilerler Çünkü ; kitapta işlenen konu belirttiğimiz bu kişilerin ilgi alanlarına girmektedir.



b) Düşman: Orta yaş grubunda olan insanlar, polisler ve yaşamlarını durağan olarak geçiren insanlar, bay-bayan her iki cinste de olan kişiler genellikle olumsuz tutum içinde olurlar çünkü bu tür insanlar maceracı olmayan ve durağanlığı seven insan gruplarıdır.



c) Tarafsız : Genç kesim ve orta kesim dışında olan insanlar, farklı mesleki gruba ait kişiler kitaba karşı herhangi bir tutum sergilememektedirler.



(2) Propagandanın İdeolojik Açıdan Etki Analizi:




a) Dost: Macerayı seven sıra dışı yaşayan insanlar dostça tutum almışlardır.



b) Düşman.:Hayatlarını monoton ve durağan olarak sürdüren insanlar düşmanca tutum sergilemişlerdir.



c) Tarafsız : İlgi alanlarına maceraya girmeyen kişiler bir davranış tutumu sergilememektedirler.



3) Propagandanın Coğrafi Açıdan Etki Analizi:




a) Dost : Yazar gibi bir çok coğrafi alan gezmiş insanlar coğrafi açıdan olumlu tutum içinde olmuşlardır.



b) Düşman : Farklı coğrafi alanları girmekten hoşlanmayan insanlar olumsuz tutum içinde yer almışlardır.



c) Tarafsız : Yazar kadar olmasa da yine de gezmekten hoşlanan kişiler her hangi bir tutum içerisinde olmamışlardır.



4) Propagandanın Etnik Açıdan Etki Analizi :



a) Dost: Etnik açıdan farklılık gözetmeyen, her etnik gruba saygı gösteren dostça tutumlar elde edilmiştir.



b) Düşman: Etnik olarak ırkçılığı ön plana çıkaran insanlar olumsuz tutum içerisinde olmuşlardır.



c) Tarafsız: Etnik açıdan herhangi bir düşünceye sahip olmayan insanlar tarafsız yaklaşırlar.



5) Propagandanın Politik Açıdan Etkisi:




a) Dost: Eşitlikçi ve sosyalizm yanlısı insanlar yazara ayni düşüncede olduklarından dostça yaklaşmışlardır.



b) Düşman : Sosyalizm karşıtı görüşte olan insanlar düşmanca tavır almışlardır.



c) Tarafsız: Hiçbir siyasi görüşü olmayan insanlar tarafsız kalmışlardır.



6) Propagandanın Dini Açıdan Etki Analizi :



7) Propagandanın Ekonomik Açıdan Etki Analizi :



a) Dost: Yazar gibi gelir ve refah seviyeleri düşük insanlar olumlu yaklaşırlar.



b) Düşman: Gelir ve refah seviyesi iyi durumda olan insanlar olumsuz davranışlar sergilemişlerdir.



c) Tarafsız: Gelir ve refah seviyeleri orta derecede olan insanlar tepkisiz olarak yaklaşmışlardır.



d) İcra Edilebilecek Karşı Propaganda Faaliyetleri :



7. ANALİZİ YAPANIN KİTAP HAKKINDAKİ GENEL KANAATİ :




Ailesini kaybetmiş, yaşamını tek başına sürdürmek zorunda kalan insanların zor koşullar altında hayatlarını devam ettirebilmek için yaşadıkları ve bunların o insan üzerinde yarattığı psikolojik etki ile insanların çeşitli durumlarda ortaya koydukları psikolojik davranışlarının incelenmesinde istifade edilebilir. Psikoloji ve sosyoloji ile ilgilenen kişilerin kitabi tekrar incelemesi gerekmektedir.




Elen. isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı
Yeni Konu Aç Cevap Yaz

Etiketler
dünya, edebiyatı, roman, özetleri


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık


Forum Renkli Sosyal Medya
Forumrenkli Facebook Forumrenkli Twitter Forumrenkli RSS
Forum Renkli Desteklediklerimiz

Forum Renkli Yasal Uyarı!

Forum Renkli Türkiye'nin en renkli eğlence ve bilgi paylaşım platformudur. Hukuka, yasalara, telif ve kişilik haklarına bağlıdır. "5651 sayılı yasada" belirtilen "Yer Sağlayıcı" olarak hizmet sunmaktadır. İlgili yasaya göre site yönetiminin tüm içerikleri kontrol etme yükümlülüğü yoktur. Bu sebep ile sitemiz, uyarıları dikkate alarak yasa dışı paylaşımlar hakkında gerekli işlemleri yapmaktadır. Oluşabilecek yasal sorumluluklar "Üyelerimize" aittir.

Forum Renkli; Arkadaşlık, Dostluk, Eğlence, Paylaşım, Msn Nickleri, Msn Sözleri, Msn Avatarları, Ödüllü Yarışmalar, Msn Sözleri, Şiirler, Şarkılar, Moda, Sağlık, Tv, Dizi, Film, Komik, Komik Resimler, Komik Videolar, Haberler, Spor Haberleri ve Güncel Bilgi Paylaşımı gibi konuların kullanıcıları tarafından önceden onay almadan anında yayınlayabildikleri bir forumdur.

Copyright© 2011 - 2013, ForumRenkli.com® Tüm Hakları Saklıdır.


Forum Renkli Alexa Forum Renkli Sitemap



vBulletin® Version 3.8.7 ile güçlendirilmiştir.
Copyright ©2000 - 2017, Jelsoft Enterprises Ltd
Inactive Reminders By Realdizayn

Search Engine Optimization by vBSEO 3.6.1 ©2011, Crawlability, Inc.

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222 223 224 225 226 227 228 229 230 231 232 233 234 235 236 237 238 239 240 241 242 243 244 245 246 247 248 249 250 251 252 253 254 255 256 257 258 259 260 261 262 263 264 265 266 267 268 269 270 271 272 273 274 275 276 277 278 279 280 281 282 283 284 285 286 287 288 289 290 291 292 293 294 295 296 297 298 299 300 301 302 303 304 305 306 307 308 309 310 311 312 313 314 315 316 317 318 319 320 321 322 323 324 325 326 327 328 329 330 331 332 333 334 335 336 337 338 339 340 341 342 343 344 345 346 347 348 349 350 351 352 353 354 355 356 357 358 359 360 361 362 363 364 365 366 367 368 369 370 371 372 373 374 375 376 377 378 379 380 381 382 383 384 385 386 387 388 389 390 391 392 393 394 395 396 397 398 399 400 401 402 403 404 405 406 407 408 409 410 411 412 413 414 415 416 417 418 419 420 421 422 423 424 425 426 427 428 429 430 431 432 433 434 435 436 437 438 439 440 441 442 443 444 445 446 447 448 449 450 451 452 453 454 455 456 457 458 459 460 461 462 463 464 465 466 467 468 469 470 471 472 473 474 475 476 477 478 479 480 481 482 483 484 485 486 487 488 489 490 491 492 493 494 495 496 497 498 499 500 501 502 503 504 505 506 507 508 509 510 511 512 513 514 515 516 517 518 519 520 521 522 523 524 525 526 527 528 529 530 531 532 533 534 535 536 537 538 539 540 541 542 543 544 545 546 547 548 549 550 551 552 553 554 555 556 557