Forum Renkli - Türkiye`nin En Renkli Eğlence ve Bilgi Paylaşım Platformu  



"Taklitler, Asıllarını yaşatırmış."
Go Back   Forum Renkli - Türkiye`nin En Renkli Eğlence ve Bilgi Paylaşım Platformu > Kültür & Sanat > Tiyatro & Edebiyat & Sanat > Edebiyat
Ücretsiz Kayıt ol veya Üye Girişi yapın.
Forum Renkli - Türkiye'nin En Renkli Eğlence ve Paylaşım Platformuna Hoşgeldiniz.
Forum Renkli'ye Hoşgeldiniz. Forumumuza ücretsiz KAYIT olarak, forumumuzda bilgi alışverişi yapabilir ve aramıza katılıp samimi dostluklar kurabilirsiniz.

Forumumuzda bizimle birlikte paylaşıma katılmak için buradan üye olabilirsiniz.



veya Facebook üyeliğiniz ile sitemize kayıt olabilirsiniz.
Etiketli Üyeler Listesi

Yeni Konu Aç Cevap Yaz
 
LinkBack Seçenekler Stil
Alt 27 Eylül 2012, 02:19   #21 (permalink)
VIP ÜYE ~

Elen. - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: 21 Eylül 2012
(Mesajlar): 2.428
(Konular): 705
İlişki Durumu: Evli
Burç:
Renkli Para : 227595
Aldığı Beğeni: 486
Beğendikleri: 25
Ruh Halim: Suspus
Takım :
ÖdülleriÜye Ödülleri: 1
Oscar Ödülü 
Standart

Berlin- Bağdat Alman Emperyalizminin Türkiye'ye Girişi
Prof.Dr.Rothar RATHMANN

ÖZET

Bu eser, Alman emperyalist yayılma siyasetinin geçmişte ve gelecekteki boyutlarını, bu güne kadar gözden kaçırılmış gizli belgeler ışığı altında gözler önüne sermektedir.

Bildiğimiz gibi Almanya diğer Avrupa devletlerinden farklı olarak ulusal birliğini 19 ncu Yüzyıl sonlarına kadar kuramamıştı. 1871 yılında ulusal birliğini kurduğunda ise Dünya, Avrupa'nın diğer büyük devletleri tarafından nüfus bölgelerine ayrılmış durumdaydı.

Almanya kısa sürede sanayisini geliştirdi; fakat ne ürettiklerini satacak bir pazarı ne de yeteri ham madde kaynakları vardı. Bu sıkıntıyı aşmak için sömürebilecek topraklar arıyordu. Tam bu sıralarda Osmanlı imparatorluğu geniş toprakları ve güçsüz yönetimi ile herkesin iştahını kabartmaktaydı. Ayrıca Osmanlı'nın varlığını İngiltere ve Rusya arasındaki hassas dengeleri kullanarak devam ettirme siyaseti de iflas etmek üzereydi. Geleneksel dostu İngiltere artık onun toprak bütünlüğünü koruma siyasetini bırakmıştı. Osmanlı imparatorluğunun kendisine yeni bir hami aradığı bu yıllarda Almanya da kara Avrupa'sının en güçlü devleti olarak kendisini göstermeye başlamıştı.

İkinci Abdülhamit'in tahta geçmesiyle birlikte Alman-Türk ilişkilerinin gelişimi hızlı bir ivme kazandı. Almanya'nın Osmanlı İmparatorluğunu bir sömürge haline getirme politikası üç ayaklıydı. Bunlar; Alman finans devi Deusthe Bankın faaliyetleri, Alman silah devi Krupp şirketinin faaliyetleri ve Türkiye'ye gelen Alman askeri heyetinin faaliyetleriydi.

Almanya, ileride çıkacağına inandığı bir Avrupa savaşında geniş hammadde ve insan kaynaklarına sahip olan Osmanlı imparatorluğundan yararlanabileceği ölçüde faydalanmak istiyordu. Bu amaçla Türkiye'ye gönderdiği askeri heyetlerle Osmanlı Ordusunu güçlü hale getirmeye çalışıyordu. Bu askeri heyetler Osmanlı imparatorluğunu Alman silah devlerine büyük siparişler vermesini sağlayarak hem ekonomik kazanç sağlıyorlar hem de Osmanlı'yı Almanya'ya daha bağlı kılıyorlardı.

Alman-Türk ilişkilerinde 1877-1878 Osmanlı-Rus savaşı bir dönüm noktası oldu. Bu tarihten sonra İngiltere'den tamamen ümidini kesen Osmanlı hızla Almanya'ya yakınlaştı.

Berlin- Bağdat demiryolu hattı projesi de bu yıllarda ortaya atıldı. İlk kez İngiltere tarafından dile getirilen Bağdat demiryolu hattı Avrupa'yı zengin petrol yataklarının bulunduğu Basra körfezine bağlayacaktı. Sadece Türkiye ayağı 2700 km. uzunluğu geçiyordu.

Osmanlı İmparatorluğu gerek asker sevkiyatında kullanmak gerekse bu hattın geçtiği bölgelerdeki vergi gelirlerini arttırmak için bu demiryolunun yapılmasını istiyordu. 1897 Osmanlı-Yunan savaşında da demiryollarının önemini gören Osmanlı yöneticileri bu hattın yapılması için sabırsızlanmaktaydı.

Çok önemli tartışmalardan, İngiltere, Rusya ve Fransa'nın engelleme girişimlerinden sonra Bağdat demiryolu yapım imtiyazı Alman Deutshe Bank şirketine verildi. Sözleşmenin imzalandığı 1902 yılından 1911'e kadar çok yavaş olarak ilerleyen hat yapım çalışmaları, bu tarihte İstanbul'da yeni bir anlaşmanın imzalanmasından sonra hız kazandı.

İngiltere'nin desteği ve izni olmadan bu projenin gerçekleşmesinin imkansız olduğunu gören Deutshe Bank yöneticileri verdikleri çeşitli ödünlerden sonra 1914 yılının Haziran ayında onları da projeye ortak etmek suretiyle Bağdat demiryolu hattının önündeki son engeli de kaldırdılar. Ancak çok kısa süre sonra savaş başlayınca bu rüya da tarihe gömülmüş oldu. 1914 yılı Haziranına kadar aşağıdaki hatlar işletmeye açılmıştır.

Bulgurlu - Ulukışla (38 Km.)
Dorak - Yenice (18 Km.)
Yenice - Mamure (97 Km.)
Radşu - Halep - Trablusşam (203 Km.)
Ulukışla - Karapınar (53 Km.)
Toprakkale - İskenderun (59 Km.)
Bağdat - Sumike (62 Km.)
Trablusşam - Tel EBİAT (100 Km.)
Sumike - İstabolat (57 Km.)
İstabolat - Samarra (57 Km.)
Konya - Bağdat hattının 887 Km.si tamamlanmıştı.
Samarrat - Musul - Tel EBİAT (690 Km.)

Sonuç olarak eser, Almanya'nın, içinde bulunduğu durumdan da yararlanarak Osmanlı İmparatorluğunu nasıl kendi amaçları doğrultusunda kullandığını ve çıkar sağladığını açık olarak ortaya koymakta ve tarihe ışık tutmaktadır.




Elen. isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı
Alt 27 Eylül 2012, 02:19   #22 (permalink)
VIP ÜYE ~

Elen. - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: 21 Eylül 2012
(Mesajlar): 2.428
(Konular): 705
İlişki Durumu: Evli
Burç:
Renkli Para : 227595
Aldığı Beğeni: 486
Beğendikleri: 25
Ruh Halim: Suspus
Takım :
ÖdülleriÜye Ödülleri: 1
Oscar Ödülü 
Standart

Boşanmış Çocuklar
Bülent B. DAĞDEVİREN


ÖZET

Kitap temel olarak üç bölümden oluşuyor: Benim adım Ali, Benim adım Ilgın, Benim adım Yazgı. Her bir bölüm içerisinde alt bölümler var. Her bölüm oldukça ustalıkla kaleme alınmış. Kitabın vermek istediği ana mesaj, boşanan çiftlerin çocuklarının iç dünyalarında yaşadıkları.

Dağdeviren amacını söyle açıklıyor: Amacım sevgili anneleri, babaları ve öğretmenleri üzmek ya da suçlamak değil kuşkusuz. Sözüm kendi çocuklarını bağımsız bireyler olarak değil de tapulu malları gibi gören annelere babalara, öğrencilerini geçiştiren öğretmenlere ve olup bitenleri fark etmeyen çocuktan büyük herkesedir. Bir çocuk bütün bunları nasıl oluyor da düşünebiliyor? Bence daha fazlasını söylemek istiyor ama yapamıyor. Elimden gelse kendimi daha çok onun yerine koyar, daha sert yazar, daha acımasız bir biçimde hesap sorardım. Çocuğun acı çektiği, korktuğu, adam gibi büyüyemediği her yeri-ona düşmanlık yapan, çeteleştiren, sıra dışı bir yaşama sürükleyen, her başı-boşluğu keşke daha iyi anlatabilseydim. Çocuğun acı çektiği başıboşlukları-hiç değilse birkaçını-yazmak zorundayım. Boşanırken çocuklarını yok sayan ve birbirine hesap soran annelerin ve babaların, para kazanabilmek için çocuğu kullanan bir kısım özel okulun ya da onu hiçe sayan devlet okullarının, hasta bir çocuğun her tarafını doğrar gibi kanatan ve annesini babasını oyalayarak zamanın dolmasını bekleyen doktorların ya da hastanelerin, kızına sarkıntılık yapan babaların, yağmur gibi, kar gibi doğal olan yersarsıntısını anlatırken çocuğu unutan ve "belki de sen yarın öleceksin" der gibi bilimi çırılçıplak sunan bilim adamlarının ve bütün bunları görmemezlikten gelen herkesin kendisini kötü hissetmesini istiyorum.

Geçmiş yıllarda istatistiklere bakıp, ülkemizi gelişmiş batı ülkeleri ile karşılaştırdığımızda bizi üzen bir çok kıyaslamanın yanında, yüzümüze bir gülümseme yerleşmesine neden olan ender istatistiklerden bir tanesi de bizim toplumumuzdaki boşanma oranıydı. Orana baktığımızda hala gülümseyebiliriz ancak ne yazık ki bu oran gittikçe kötüleşiyor. Eskiden toplumun önemli öncelikli problemleri arasında sayılmayan boşanma ve bu boşanma sebebiyle bocalayan boşanmış ailelerin çocukları artık öncelikli problemler arasında giriyor.

Yazar, eşlerin ayrılmasından sonra bir çocuğun neler hissedebileceğini tüm yalınlığı ile anlatmaya çalışmış: Geceleri uyurken, babasının onu kucaklamasını, onunla güreşmesini bir daha hiç yaşayamayacak. Kravat bağlamayı, sakal traşı olmayı öğrenebileceği babasını her istediği zaman yanı başında bulamayacak, ergenlik döneminde cinselliği konuşamayacak. Örnek alabileceği bir babası yoktur artık. Siz "Var, ben buradayım!" deseniz bile, hep korku ve kuşkuyla bakacaktır yüzünüze.

Kitabın içerisinde yazarın çok içten ifade ettiği bazı tespitler var. "Bir çocuğun üç düşmanı vardır demek geliyor içimden: Annesi ve babası". Sonra da annesini, babasını karşısına alıp, "Durun bakalım. Bu çocuk sizin malınız değil. Kendinize gelin!" demediyse, sınır komşularımızı tehditle ezberletmeye çalışırken kendinden geçip azarladıysa, aşağılayıp dövdüyse, öğretmeni demek geliyor içimden. Onunla dost olabilmek için değişmesi gereken önce anneler, babalar, sonra da öğretmenlerdir.

Üç yüz gün uyumadan, köy köy dolaşıp Yeni Türk Alfebesi'ni öğreten; insana insanca davranan, kendini sevmeyi aşılayan Cumhuriyet Öğretmenleri ile büyüdü bu ülke. Sorunu olduğu zaman, kendi çocuğundan önde tuttuğu öğrencisinin evine giden, annesi ve babasıyla mücadele eden öğretmenlerden öğrendi Atatürk'ü, Kurtuluş Savaşını, sınır komşularını. Çoğunun kılı kıpırdamıyor şimdi. Farkına bile varmıyorlar. Ne çocuğun ne de demokrasinin. Boşanan çocuklar her geçen gün artıyor.

Yazar, boşanma sürecinde olan bir anne babanın çocuklarının hissettiklerini de çok iyi bir şekilde aktarıyor okuyucusuna: Okuma yazma öğreneli iki yıl olmuştu. Annem okula hiç bu kadar sık gelmezdi. Neredeyse her gün ve saat okuldaydı. Bu aralar babamın eve gidiş gelişleri azalmıştı. Annem daha sinirli ve ürkekti. Eskiden bana bağırmaz, sehpanın üzerindeki bibloları kırdığımda dövmezdi. Beni birisinden korumaya çalışır gibi bir hali vardı. "Anne babam eve niçin az geliyor?" " İşleri çok yoğun. Bazen arkadaşları ile kalıp, işlerini bitirmeye çalışıyor." Benim anlamadığımı sanması, anneme kızmama neden oluyordu. İki yıl önce de denemişlerdi. Sonra babam eve, her gece gidip gelmeye başlamıştı. O zaman da anlamıştım, ama belli etmemiştim. Nasıl olsa babam gene evdeydi. Anladığımı bilmeleri şart değildi. Onlar beni, ben onları kandırmayı sürdürmüştük. Keşke kimse kimseyi kandırmasaydı. Bu sefer iş ciddiydi. Babam beni neredeyse hiç aramaz olmuştu. Çok üzülüyordum. Demek ki beni koynuna alıp uyutan sonra da yatağıma götüren babamdı. "Babamı özledim. Ne zaman gelecek?" "Seyehatte. Yakında gelir." "Ne zaman? Onu çok özledim."

Her şeyi anlayabiliyordum. Annem ve babam anlaşamıyorlardı ve ayrılmak en doğru yoldu. Çok küçüktüm, ama anlayabiliyordum. Aslında küçük olduğumu büyükler söylüyordu. Benim sadece boyum kısaydı. Gözümün önünde olup bitenleri anlayabilmem için 1,80 boyunda ya da 90 kilo ağırlığında olmam şart değildi.




Elen. isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı
Alt 27 Eylül 2012, 02:20   #23 (permalink)
VIP ÜYE ~

Elen. - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: 21 Eylül 2012
(Mesajlar): 2.428
(Konular): 705
İlişki Durumu: Evli
Burç:
Renkli Para : 227595
Aldığı Beğeni: 486
Beğendikleri: 25
Ruh Halim: Suspus
Takım :
ÖdülleriÜye Ödülleri: 1
Oscar Ödülü 
Standart

1915 Çanakkale Savaşı
İbrahim ARTUÇ
Yayınevi Kastaş Yayınları


ÖZET

Bu kitapta, Birinci Dünya Harbi öncesi gelişen siyasi ve askeri olaylara kısaca temas edilerek, Osmanlı devletinin harbe girişi ile Çanakkale Savaşı öncesi Osmanlı devletinin cephelerdeki durumu özetlenmiştir. Müteakiben Çanakkale Deniz Muharebeleri anlatılarak bu muharebelerin planlama ve icrasındaki tarafların hatalarına da kısaca değinilmiştir. Çanakkale'nin sadece denizden geçilememesi sonucu donanma ile kara kuvvetlerinin müşterek olarak icra ettiği birinci çıkarma harekatı hakkında bilgi verilerek, kara muharebelerinin planları, icrası ve yapılan hatalar anlatılmaktadır. Birinci çıkarma harekatında hedeflerine ulaşamayan müttefiklerin, yeni takviye kuvveti olarak giriştikleri ikinci çıkarma harekatı da aynı birinci çıkarma harekatı esaslarına göre anlatılmaktadır. Arkasından çıkarmalarda başarılı olamayarak Çanakkale'yi geçemeyen müttefiklerin bölgeyi nasıl tahliye ettikleri açıklanmaktadır.

20'nci yüzyıl başlarında Avrupa ülkeleri, sanayi devrimini yapmış ve zenginleşmişti. Fakat Almanya sömürge paylaşımında yeteri kadar pay alamadığı için bölgede bir çatışmaya sebep olacak gibiydi. Bu olayların Osmanlı devletini ilgilendiren yanı ise; Almanya'nın Berlin-Bağdat demiryolu hattının İstanbul'dan geçmesinin, sıcak denizlere inme arzusundan dolayı gözü Türk Boğazlarında olan Rusya'yı rahatsız etmesi idi. Zenginleşen Avrupa'daki çıkar çatışmaları, buradaki ulusları muhtemel bir savaş için silahlanmaya yöneltmişti ve aralarında gruplaşmalar başlamıştı.

Bu dönemde Osmanlı İmparatorluğu yeni çıktığı Balkan Harbinin yaralarını sarmakla meşguldü. Topraklarının büyük bir bölümünü kaybeden imparatorluğun geriye kalan toprakları da, stratejik önemi ve doğal kaynaklarının zenginliği yüzünden paylaşılmak isteniyordu. Devletin içindeki Ermeni, Rum ve Arap azınlıklar bağımsızlık ya da özerklik peşinde idiler. İçerde ve dışarıda zor durumda olan Osmanlı devletini olası bir harp için ittifaklar oluşturan devletler de yanına almak istemiyordu. Bir kısmı bu devletin savaşta yükünü taşımak istemiyor, bir kısmının da zaten bu devletin üzerinde emelleri vardı. Onları gerçekleştirmek istiyorlardı.

Harp, beklenen zamandan daha önce çıkınca bu durum uzun sürmedi. Olayların akışına paralel olarak Osmanlı devleti de Almanya ve Avusturya'nın yanında yer aldı. 29 Ekim 1914 tarihinde Karadeniz'de bulunan Osmanlı donanmasının Rus limanlarını bombalaması ile de devlet kendini Birinci Dünya Harbi'nin içine çekmiş oldu. 1 Kasım 1914'te Kafkasya'daki Rus ordusu sınırımızı geçerek bizzat kara savaşlarını başlattı. Harbin başında seferberliğini tamamlayan Osmanlı silahlı kuvvetlerinin Birinci ve İkinci Ordusu Boğazlar bölgesinde, Üçüncü Ordusu doğu cephesinde Ruslara karşı, Dördüncü Ordusu ise Suriye'de bulunuyordu.
Birinci Dünya Harbinin başlangıcında Avrupa'nın batı cephesinde harp statik bir hal almıştı. Halbuki doğusunda Almanlar 1914 Ağustos'unda Tanenberg'de Ruslara karşı parlak bir zafer kazanmıştı. Fakat hiçbir blok istediği başarıyı sağlayamadı. Osmanlı cephesinde ise, Başkomutan Vekili Enver Paşa'nın Üçüncü Ordu ile 22 Aralık 1914'de başlattığı Sarıkamış Harekatı, Ruslar karşısında alınan acı bir yenilgi ve ağır bir kayıpla neticelenmiştir. Sarıkamış yenilgisinden kısa bir süre sonra 4'ncü Ordu ile Cemal Paşa'nın Süveyş Kanalı'nı geçme teşebbüsü de başarısızlıkla neticelenince, batılı devletler son yıllardaki olayları da değerlendirerek Osmanlı ordusunu önemsemez olmuşlardı.

İngiltere'nin Bahriye Nazırı Winston Churchill, Osmanlı devletini erkenden savaşın dışına atmak için boğazları donanma ile geçerek başkent İstabul'u kara birlikleriyle işgal etmek düşüncesindeydi. Bu düşüncesini 13 Ocak 1915'te yapılan İngiltere'nin Yüksek Savunma Konseyi toplantısında kabul ettirdi. Churchill'in fikrinin faaliyete geçmesinin en büyük nedeni, Rusya'nın yardıma ihtiyacının olması ve bu yardımında en kolay Türk Boğazlarından yapılabileceği idi. Fransız donanmasından da destek alan tarihinde hiç yenilgi yüzü görmemiş Kraliyet Donanması, Çanakkale Boğazı'nı geçmek için hazırlanırken, Rus donanması da Odesa'da hazırlık yapıyordu. Kraliyet Donanması Osmanlı donanmasını yok edince onlar da İstanbul Boğazı'ndan geçerek İstanbul'a gireceklerdi.

Osmanlı devleti, İstanbul ve Çanakkale Boğazları Savunma Komutanlığına harpten bir buçuk yıl önce Alman Amirali Usedom'u getirmişti. Çanakkale Boğazı'nın kıyılarında topçu birlikleri mevzilendirilmiş, Boğaz içinde de mayın ve su altı engelleri döşenmişti. Tahkimatın önemli kısmı Çanakkale'nin yakınındaki boğazın kritik yerini koruyacak şekilde yapılmıştı. Fakat tahkimat yetersizdi. Çünkü devletin imkanları da yetersizdi. Çanakkale'de bulunan Müstahkem Mevki Komutanlığı deniz savunmasıyla ilgili hazırlıkları yaparken, 3'ncü Kolordu da düşmanın boğazı kara kuvvetleriyle işgaline karşı savunma önlemlerini almaktaydı.

Müttefik donanmanın başında bulunan Amiral Carden, önce boğazdaki tahkimatı yok ederek Marmara Denizi'ne girecekti. Sonra da İstanbul'u işgal edecekti. Carden planını uygulamak için boğaza ilk saldırısını 19 Şubat 1915'te yaptı ve bunu 18 Mart'a kadar fırsat buldukça denedi. Bu denemelerde beklenen başarıyı gösteremeyen Carde'nin son harekatı sevk ve idare edecek gücü kalmadığı için komutanlık görevini Amiral De Robeck'e bıraktığını görüyoruz. Robeck'de 18 Mart 1915 günü kesin sonuca ulaşmak için donanmayı harekete geçirmişti.

18 Mart günü muhteşem donanma, boğaza birbirini destekleyerek ilerleyecek tarzda üç grup halinde girecekti. İlk grup saat 10.05'te boğazdan içeriye girmeye başlamıştı. Saatler ilerledikçe Türk topçusu devleşiyor, zayiatı ve yokluklarına rağmen düşman donanmasını hayal kırıklığına uğratıyordu. Nusrat Mayın Gemisi'nin döşediği Karanlık Liman'daki mayınlar da topçumuz gibi tarihi görevini yapıyordu. Saat 17.50'ye geldiğinde mağrur donanma boynu bükük şekilde geriye çekiliyordu ve yenilgiyi ilk defa tadıyordu. Evet bu muhteşem donanma hem savaş gücünün üçte birini kaybetmişti ve hem de Mehmetçiğin direncini kıramayacağını anlayınca çaresiz kalmıştı.

Yüzen kalelerin başarısızlığından sonra, Odesa'daki Rus kuvvetlerinin de beklediği olmamıştı. İngiliz Yüksek Savunma Konseyi yeni kararını verdi. Harekata devam edilecekti. İlk hedef Çanakkale Boğazı olacaktı ve sadece donanma değil kara kuvvetleri birlikleri de harekata katılacaktı. Donanma adalarda hazırlığını sürdürürken, Akdeniz Sefer Kuvvetleri Komutanı General Hamilton 27 Mart 1915'te birliklerini kara harekatı için hazırlamak üzere Mısır'a hareket ettirdi. Osmanlı devleti de yeni kurduğu 5'nci Ordu K.lığına Alman Mareşali Liman Von Sanders'i atayarak bölgede savunma hazırlıklarına başladı. Liman Paşa ile bizim komutanların savunmanın yapılış şekli hakkındaki düşünceleri farklı idi. Liman Paşa oynak savunma, bizim komutanlarımız da mevzi savunması yapılmasını istiyordu. Savunma Liman Paşa'nın fikri doğrultusunda yapılacaktı.

5nci Ordu'nun; 15'nci Kolordusu Anadolu kıyılarını, 3'ncü Kolordusu Gelibolu Yarımadası'nı savunacaktı. Yb. Mustafa Kemal'in komuta ettiği 19'ncu Tümende ordu ihtiyatını teşkil edecekti. İki tarafın gücü karşılaştırıldığında ibre her yönüyle düşmandan yana idi. Sadece moral yönünden Türk tarafının üstünlüğü vardı.

25 Nisan 1915 günü sabaha karşı düşman güçlü donanmasının desteğinde, Anadolu kıyıları, Saros Körfezi, Seddülbahir ve Arıburnu bölgesine kuvvet çıkarmaya başladı. Bu kadar çok yere çıkarma yapan düşmanın amacı, harekatın en kritik safhasında Türk birliklerini her yerde meşgul ederek, Seddülbahir ve Arıburnu bölgesine yaptıkları çıkarmaya müdahale etmekten alıkoymaktı. Anadolu kıyıları ve Saros bölgesine yapılan çıkarmalar bir aldatma ve gösteri hareketiydi. Çabuk sona erdi. Ancak düşman buraları da zorlamakla asıl çıkarma bölgesindeki amacına ulaşmıştı.

Seddülbahir'de İngilizler beş yere çıkarma yapmıştı. Fakat Mehmetçiğin inatçı direnmesi sayesinde yeterli genişlikte ve derinlikte kıyıbaşı hattı tesis edemedi. Bu bölgeye çıkan düşmanın hedefi olan Alçıtepe'ye ise hiçbir zaman ulaşamadılar. Seddülbahir'deki ilk gün gündüz ve gece muharebelerinde 9'ncu Türk Tümeninin direnişi ve gayreti her türlü takdirin üzerinde idi. Arıburnu bölgesine, Avustralya ve Yeni Zelandalılardan oluşturulan Anzak Kolordusu çıkmıştı. Bunlar baskın tarzında çıktılar. İlk hedefleri Kocaçimen Tepe idi. Sonrada Seddülbahir bölgesine çıkan kuvvetlerle koordineli olarak Maydos'u ele geçireceklerdi. Bu bölgeyi de 9'ncu Tümenin erleri savunuyordu ve Seddülbahir'dekiler gibi kahramanca direniyorlardı. Düşman buradan Kocaçimen Tepe'ye el atarsa, Gelibolu Yarımadası'nı ikiye böler ve Seddülbahir'deki birliklerimizi de geriden kuşatırdı.

Buraya anında müdahale edebilecek tek kuvvet vardı. O da Yarbay Mustafa Kemal'in ordu ihtiyatı olan 19 uncu Tümeniydi. Ancak Yb. Mustafa Kemal Ordu Komutanı Liman Paşa ile irtibat kuramıyordu. 19 uncu Tümen müdahalede geç kalırsa da iş işten geçecekti. İşte bu riskli kararı büyük bir cesaretle alan Yb. Mustafa Kemal, tümeniyle cephenin bu kesimine müdahale ederek düşmanı adeta kıyıya hapsetmişti. 28 Nisan 1915 tarihine kadar gerek Seddülbahir'de gerekse Arıburnu'nda tarafların karşılıklı olarak taarruzları durumu fazla değiştirmedi. Türk tarafı, Anadolu kıyıları ve Saros'ta bulunan birliklerden takviye aldığı için sürekli yarımadaya asker çıkaran İtilaf Devletlerinin karşısında tutunmayı başarmıştır.

Bundan sonra Seddülbahir ve Arıburnu cephelerinde, birliklerimiz düşman donanma ateşlerinden korunmak için gece taarruzları icra ettiler. Düşman kuvvetleri de gündüzleri, donanmanın yaptığı uzun hazırlık ateşlerini müteakip Türk mevzilerine taarruz ettiler. Fakat her iki taraf da durumda büyük bir değişiklik meydana getiremedi. Takviyeler geldikçe birlikler yeniden tertiplendiler. Türk tarafı Arıburnu'nda düşmanı denize dökmeyi başaramadı. Karşı taraf da Seddülbahir cephesindeki Alçı Tepe'yi ele geçiremedi. Birinci çıkarma harekatının sonlarına doğru Kirte (AlçıI) Tepe'yi düşüremeyen düşman, bu cephenin doğu ve batısındaki Kerevizdere ve Zığındere bölgelerinden harekatı geliştirmek istedi. Fakat bu çabaları da netice vermedi. Birinci çıkarma harekatının sonucu; mevzi harbi, her iki tarafta ağır kayıplar, bu savaşın mimarı Churchill' in koltuğunu ve itibarını kaybetmesidir.

Birinci çıkarma harekatında hedeflerine ulaşamayan müttefikler yeni takviye kuvveti olarak ikinci bir çıkarma harekatı için hazırlıklara başladılar. Taraflar bu iki harekat arasında yeniden tertiplendiler. Bu safhadaki harekat, eski cephelerde Türk tarafı üzerindeki baskılar devam ederken, kesin sonuç, yeni çıkan birliklerin açtığı cephe olan Anafartalar bölgesinde alınacaktı. Planlanan harekat 6 Ağustos'da başladı. Baskın ve gizlilik prensiplerine azami derecede itina gösteriyorlardı. Hamilton'un kuvvetleri Anafartalar cephesinde baskın tarzında başlattıkları taarruzları ile küçük başarı gösterdiler ama Yb. Mustafa Kemal'in aldığı tedbirler yüzünden Kocaçimen Tepe'yi ele geçiremediler.

Suvla'ya çıkan kuvvetler doğru yere, yani savunmamızın zayıf olduğu yere çıkmışlardı. Fakat çabuk hareket edemedikleri için planladıkları hedefe ulaşamadılar. Bu son tehlikeyi bertaraf etmek üzere, Liman Von Sanders Paşa bölgeye takviye kuvvetleri gönderdi. Bu ikinci harekata ait yoğun muharebelerin cereyan ettiği bölgedeki birliklerin başına da Yb. Mustafa Kemal'i getirdi. Yeni oluşturulan Anafartalar Grup Komutanlığı önce Suvla bölgesine çıkan düşmanı geriye attı ve sahile sıkıştırdı. Sonra da Kocaçimen Tepe ve Conkbayırı'na dönerek buradaki düşman kuvvetleri de eski mevzilerine geri atıldı. Alb. Mustafa Kemal'in Mehmetçikleri gene göğsünü siper etmişti. Mustafa Kemal'in dehası ve azmi karşısında Hamilton bir kere daha hüsrana uğramıştı. En son yeni takviyeleri ile 21 Ağustos 1915 günü Anafartalar bölgesinde taarruzlarını tekrarladılar. Fakat Mustafa Kemal'i mağlup etmek mümkün değildi. Sonuç gene hüsrandı. Müttefikler artık bir çıkmaz içindeydiler.

Bu sıralarda Osmanlı devletinin bütün cephelerinde durum fena sayılmazdı. Bulgaristan da Almanya safında yer alarak, 14 Ekim 1915'de Sırbistan'a yeni bir cephe açmıştı. Bulgaristan, Almanya tarafına geçince, Almanya ile Osmanlı devleti arasında karadan bağlantı kuruldu ve yardımlar gelmeye başladı. Çanakkale'yi geçemeyeceğini anlayan müttefik kuvvetler de Aralık 1915 sonu, Ocak 1916 ayı başında büyük bir gizlilik içinde kuvvetlerini bölgeden tahliye ettiler. Ağır zayiat verilmişti ama Çanakkale'den geçit verilmemişti. Türk Milletinin onuru kurtarılmış, bu zaferle kendine olan güveni tazelenmişti.

Birinci Dünya Harbi öncesindeki siyasi ve askeri olaylar ile Çanakkale Cephesindeki muharebelerin, yığınaklanma, planlama ve icra safhaları, muharebelerin cereyanı ağırlıklı olarak anlatılmaktadır. Bu eser taktik bilgisi az olanların dahi anlayabileceği bir akıcılıkla hazırlanmıştır. Harp Tarihi incelemelerinde yardımcı doküman olarak kullanılacak niteliktedir.




Elen. isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı
Reklam Alanı
Alt 27 Eylül 2012, 02:21   #24 (permalink)
VIP ÜYE ~

Elen. - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: 21 Eylül 2012
(Mesajlar): 2.428
(Konular): 705
İlişki Durumu: Evli
Burç:
Renkli Para : 227595
Aldığı Beğeni: 486
Beğendikleri: 25
Ruh Halim: Suspus
Takım :
ÖdülleriÜye Ödülleri: 1
Oscar Ödülü 
Standart

Büyük Güçlerin Yükseliş Ve Çöküşleri (16. Yüzyıldan Günümüze Ekonomik Değişim Ve Askeri Çatışmalar)
Paul KENNADY
Yayınevi Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları


ÖZET

Tarih boyunca bazı ülkelerin öne çıktığını ve insanlık tarihinde önemli izler bıraktığını görüyoruz. Ancak bu ülkelerin yükselişlerinden bir süre sonra gerilemelerine de tanık oluyoruz. Peki bu Büyük Güçler yani haşmetli imparatorluklar neden önce büyüyor, güçleniyor, sonra da kartondan birer ev gibi yıkılıyor? Tarihe bakarken, yeni bir yüzyılın eşiğindeki günümüzü de anlamak açısından çok önemli olan bu soruya Prof. Paul Kennedy, kitabında açıklık getiriyor. Kennedy, son beş yüzyılın dünya politikası üzerine yaptığı detaylı araştırmada, ekonomik güç ve askeri güç arasındaki kritik ilişki üzerinde duruyor, savaş ve barış dönemlerindeki strateji ile ekonomi arasındaki sürekli etkileşimi irdeliyor kitabında. Büyük güçlerin yükseliş ve çöküşlerini anlatırken ister istemez savaşlar ve çatışmalar da geniş bir biçimde aktarılıyor.

Bu eser, ulusal ekonomik büyüme ile ulusal askeri harcamalar arasındaki ilişkiyi ve bu ilişkinin "dünya gücünü" nasıl etkilediğini inceleyen önemli bir tez aynı zamanda. En yalın haliyle söylemek gerekirse, silaha aşırı harcama yaparsanız, ekonominizi batırırsınız ve bu da yeniden askeri gücünüzü olumsuz etkiler. Bu konuda verilebilecek en yeni örnek de doğal olarak SSCB'dir.

Üç ana bölümden oluşan kitabın birinci bölümü "Sanayi Öncesi Dünyada Strateji ve Ekonomi"ye ayrılmış. Bu bölümün alt başlıkları da Batı Dünyasının Yükselişi; Habsburgların Egemenlik Girişimi; Maliye, Coğrafya ve savaşların Kazanılması. Birinci Bölümün kapsadığı dönem ise1500-1815 arası.

Kitabın ikinci ana bölümü ise "Sanayi Çağında Strateji ve Ekonomi". Alt başlıklara gelince, Sanayileşme ve Değişen Global Dengeler; İki kutuplu Bir Dünyanın Doğuşu ve Orta Güçlerin Bunalımı. Bu bölümde 1815-1942 arası incelenmiş. Üçüncü bölümün başlığı "Strateji ve ekonominin Bugünü ve Yarını". İki Kutuplu bir dünyada İstikrar ve Değişme ve Yirmi Birinci Yüzyıla Doğru bu bölümün alt başlıklarını oluşturuyor. Kitap ayrıca çok sayıda harita, tablo ve şema ile de zenginleştirilmiş.

Rönesans sonrasından günümüze kadar geçen süredeki ulusal ve uluslar arası güç kitabın özünü oluşturuyor. Yazar kitabın amacını şöyle anlatıyor: "Batı Avrupa'nın yeni monarşilerinin kurulmasından ve okyanus ötesi, global devletler sisteminin başlangıcından bu yana geçen beş yüzyıl içinde, çeşitli büyük güçlerin birbirlerine kıyasla, nasıl yükselip çöktüklerini izlemek ve açıklamak". Kitap özellikle büyük savaşlar üzerinde durmakla birlikte bundaki amacı bir askeri tarih kitabı olmaya çalışmak değil, bu savaşların uluslar arası düzendeki büyük etkilerini ortaya koymak. Ancak kitap bir ekonomi eseri de değil. Büyük Güçlerin Yükseliş ve Çöküşlerinin odaklandığı konu, uluslar arası sistem içinde önde gelen devletlerin her birinin hem zengin olmak hem de kuvvetli olmak ( ya da hem zengin hem de kuvvetli olmayı sürdürmek) için varlığını ve gücünü arttırmaya çabalarken, ekonomi ile strateji arasında görülen etkileşimdir.

Ekonomik güçle askeri güç arasında güçlü bir ilişki olduğu ortadadır. Yazar bunu tarihi örneklerle açıklamıştır. Daha az anlaşılır olan şey, bu ilişkideki değişkenliktir. Bu da yazar tarafından gayet ayrıntılı bir şekilde açıklanmıştır. Örneğin, günümüzün Japonya'sı gibi, ekonomik bir güç aynı zamanda mutlaka askeri bir güç olmak zorunda değildir. Yine, ekonomik güçleri azalan Büyük Güçlerin güvenlik endişeleri azalsa da askeri harcamalarını yoğun oranda arttırma eğiliminde olduğu bilinmektedir (1980'lerdeki SSCB ve ABD gibi). Yazar bu duruma "emperyal uzanma" adını veriyor ve bunun çöküşe geçen bütün Büyük Güçlerin bir özelliği olduğunu belirtiyor.

Kitabın son bölümü olan "Yirmi Birinci Yüzyıla Doğru" bu türden kitapların kaderini paylaşıyor. Çünkü bu bölümde sunulanların çoğu artık tarihe karışmış durumda veya olayların o şekilde gelişmediğini hepimiz biliyoruz. Doğrusu, yazar şu konuda oldukça açık. Eğilimlerden bahsetmek ve bunların gelecekteki yansımalarını göstermek tarih değildir. Yazara göre, "çağdaş sorunlarla ilgilenen birçok kitabın son bölümleri sadece birkaç yıl sonra değiştirilmek zorundadır." Nitekim, kitabın ilk yayım yılı olan 1987'den beri olan olayları düşününce bu gerçek bir kez daha ortaya çıkıyor. Açıkça görüleceği gibi, Soğuk Savaşın sona ermesinin etkileri, Sovyetler Birliğinin çözülmesi, Almanya'nın birleşmesi ekonomik bir bakış açısıyla hiç incelenmemiş. Hatta barışın, büyük ölçüde askeri olan ekonomileri canlandırmakta nasıl kullanılabileceği de yüzeysel olarak anlatılmış.

Genel olarak, cesur fakat hedeften sapmış olan son bölümü dışında bu kitabın iyi bir kitap olduğu söylenebilir. Pek çok araştırma ve incelemeye dayanan kitabı okumak konuyla ilgilenenler büyük fayda sağlayacaktır.




Elen. isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı
Alt 27 Eylül 2012, 02:22   #25 (permalink)
VIP ÜYE ~

Elen. - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: 21 Eylül 2012
(Mesajlar): 2.428
(Konular): 705
İlişki Durumu: Evli
Burç:
Renkli Para : 227595
Aldığı Beğeni: 486
Beğendikleri: 25
Ruh Halim: Suspus
Takım :
ÖdülleriÜye Ödülleri: 1
Oscar Ödülü 
Standart

Bay Sommer'in Öyküsü

Patrick SUSKIND
Can Yayınları


ÖZET
Hikayeyi kahramanımızın dilinden dinliyoruz. Kahramanımız küçük bir çocuk. Bir gölün çevresinde sıralanmış bir sıra köyün birinde Unternsee'de, annesi, babası, ağabeyi ve kız kardeşi ile birlikte yaşamaktadır. Okula gitmekte, bütün boş zamanını ise ağaç tepesinde geçirmektedir. Ağaç tepesinde olmak onun için uçmak kadar güzeldir. Ağaç tepesindeyken onu rahatsız eden her şeyden uzaktadır. Ne annesinin rahat bozan ne de ağabeyinin görev yükleyen sesini duymaktadır oradayken. Ağaç tepesinde ders çalışmakta, yemek yemektedir. Bir ağaç evi yapmış, yaşlanınca bile ağaç tepelerinden vazgeçmeyeceğini düşünmektedir.
Kahramanımızın asıl anlatmak istediği köylerinde yaşayan ilginç bir ihtiyar, Bay Sommers. Onu Bay Sommers diye tanıyor herkes. İlk adını, mesleğini yada nereden geldiğini kimse bilmiyor. Yine de gölü çevreleyen köylerde sorsanız tüm gününü yürüyerek geçiren Bay Sommers'ı tanımayan yoktur. Bayan Sommers bütün haftasını bezden bebekler yaparak geçirmektedir. Hazırladığı bebekleri her Cumartesi bir kutu içerisinde postahaneye götürmekte, dönüşte de evin bir haftalık alışverişini yapmaktadır. Bay Sommers ise sürekli yürümektedir. Elinde boyundan uzun bir değnek, sırtında, içinde bir dilim yağlı ekmek ve yağmurlu havalarda giyilmek üzere uzun bir muşamba bulunan bir sırt çantası, hava aydınlanmadan evden çıkıp kar kış demeden hiç durmadan yürüyüp akşam hava karardıktan sonra eve dönmektedir. Dinlendiğini, harhangi bir yerde durup bir şey incelediğini her hangi birine selam verdiğini gören yoktur. Tam bir cümle söylediğini duyan bile olmamıştır.
Bir Pazar günü kahramanımız babasıyla atyarışı izlemekten dönmektedir. Babası hiç at yarışı oynamamasına rağmen çok büyük bir at yarışı meraklısıdır. Yarışları takip eder, her yılın şampiyonlarını ezbere sayabilmektedir. Yarış sonrası arabayla eve dönerken korkunç bir fırtınaya yakalanırlar. Önce kara bulutlar gökyüzünü kaplar. Daha sonra iri iri taneler düşmeye başlar. Yağmur öylesine artar ki yol bir anda su içinde kalır. Silecekler yağmurun hızına yetişememektedir. Derken yağmur doluya çevirir. Yer gök binlerce buz tanesiyle dolmuştur. Arabayı durdurup korku içinde dolunun dinmesini beklerler ve biraz sonra fırtına etkisini kaybeder ve tekrar yola devam ederler. Kahramanımız yolun ilerisinde bir karaltı görür. Biraz yaklaştıklarında bu karaltının elinde sopasıyla yürümekte olan Bay Sommers olduğunu görürler. Üzerinde muşambası olmasına rağmen sırılsıklam olmuş fakat her zamanki hızıyla yürümektedir. Arabayla yaklaşıp Bay Sommers'i evine bırakmayı önerirler ama Bay Sommers hiç istifini bozmaz. Israr ederler ve hiç beklemedikleri bir şey olur, Bay Sommers durur, onlara döner ve " E beni rahat bıraksanıza artık" der ve tekrar yola koyulur. Arabayla oradan uzaklaşırken kahramanımız arka pencereden Bay Sommers'a bakar. Onun koca koca açılmış gözlerle, çenesinden sular akarak yürürkenki yüz ifadesini bir daha unutamayacaktır.
O ağaç tepelerinde dolaşan çocuk artık büyümektedir. Bisiklete binmeyi öğrenmiştir, kendisi için çok büyük olmasına rağmen, annesinin olan bisikletini kulanarak bitişik köye piyano derslerine gitmektedir. Piyano öğretmeni yaşlı, bekar bir bayandır ve çok sert bir öğretmendir. Bir gün elinde olmayan sebeplerle derse geç kalır. Öğretmeni onu dinlemeden azarlamaya başlar. Derste iyi geçmez, bir türlü parçayı öğretmeninin istediği gibi çalamaz ve sonuçta iyice sinirlenen öğretmeni onu dersten kovar. İyice üzülen kahramanımız hayatın adaletsizliğine isyan eder ve intihar etmeye karar verir. Tabi ki aklına gelen tek yol yüksek bir ağacın tepesinden kendini boşluğa bırakmaktır. Bölgedeki en yüksek ağaca gider. Uygun bir dala çıkar ve yavaş yavaş dalın ucuna doğru ilerlemeye başlar. Bir yandan da kendi cenazesini hayal etmektedir.
*
Bütün köy mezarı başında toplanacak ve ona yaptıkları adaletsizliklerden ötürü pişmanlıklarını dile getireceklerdir. Dalın ucuna gelip tam kendini boşluğa bırakacakken aşağıdaki açıklığa birisinin geldiğini fark eder. Gelen Bay Sommers'dir. Önce ağacın etrafını turlayan Bay Sommers etrafta kimsenin olmadığından emin olunca sırt çantasından ekmeğini çıkarır ve yer. Daha sonra ağacın kökleri arasında yere uzanır ve tüyler ürperten bir sesle inler. Daha sonra hiçbir şey olmamış gibi ayağa kalkar, sırt çantasını kaptığı gibi yürümeye devam eder.
Aradan beş yıl geçmiştir. Köy televizyonla tanışmış ancak henüz her eve girmemiştir. Bayan Sommers ölmüş, Bay Sommers'ta yakındaki bir çatı katına taşınmış, yürüyüşlerine devam etmektedir. Artık köy halkı Bay Sommers'in haline alışmıştır. Bir akşam kahramanımız arkadaşının evinde televizyon seyrettikten sonra bisikletle hızla eve dönmektedir. Süratle ilerlerken birden bisiklet zincir atar, onu tamir ettikten sonra göl kıyısındaki çalılarda elini temizlerken gölün kıyısında birinin dikilmekte olduğunu görür. Bay Sommers beline kadar suya girmiş karşı kıyıya bakmaktadır. Kahramanımız önce ne olduğunu anlamaz. Bay Sommers'ın gölde bir şey aradığını düşünür. Derken Bay Sommers azimle derin sulara doğru yürümeye başlar. Su yavaş yavaş yükselir ve Bay Sommers suların içinde kaybolur. Kahramanımız öylece olanları izlemektedir, bırakın koşup yardım çağırmayı, olduğu yerden kıpırdıyamaz. Aklında sadece o fırtınalı günde Bay Sommers'ın yüzünde gördüğü acı dolu ifade ile ağacın tepesinde kendisini boşluğa bırakmak üzereyken duyduğu tüyler ürperten inleme vardır. Hiç bir şey olmamış gibi eve geri döner. Kimseye birşey söylemez. Bay Sommers'in yokluğunu önce ev sahibi hisseder kira geçikince. Köy halkı bir süre konuşur Bay Sommers'a neler olduğunu ve ilk defa onun ilk ismini öğrenirler gazetelerdeki kayıp ilanından. Bay Sommers'dan bir daha haber alınamaz. Nereden geldiğini bilmedikleri yaşlı adamın nereye gittiğini de hiç bir zaman öğrenemeyeceklerdir.




Elen. isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı
Alt 27 Eylül 2012, 02:22   #26 (permalink)
VIP ÜYE ~

Elen. - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: 21 Eylül 2012
(Mesajlar): 2.428
(Konular): 705
İlişki Durumu: Evli
Burç:
Renkli Para : 227595
Aldığı Beğeni: 486
Beğendikleri: 25
Ruh Halim: Suspus
Takım :
ÖdülleriÜye Ödülleri: 1
Oscar Ödülü 
Standart

Balkanlar'dan Batı Çin'e Türkiye'nin Yeni Jeopolitik Konumu

O. Lesser Graham E. Fuller
Alfa Basım Yayım


ÖZET

Son üç yılda Türkiye sınırlarındaki dünya, köklü bir şekilde değişmiştir. Kuzeyde eski ve yeni ülkeler komünizmden pazar ekonomisine geçmeye çalışmaktadır. Güneyde, Orta Doğu, artık soğuk savaş husumetlerine sahne olmasa da, halen kökten dinci, otoriter ve militarist rejimlerden oluşan bir karışım olmaya devam etmektedir. Doğuda Sovyetler Birliği'nin enkazından doğan ve yirmi birinci yüzyıla girerken her biri kendi yolunu çizmeye çalışan yeni ülkeler bulunmaktadır. Tüm bunların ortasında ise bu değişimlerle baş etmeye çalışan "Türkiye". Bu kitabı oluşturan beş makale, son yıllarda yaşanan gelişmelerin, Türkiye üzerindeki etkileri ve Türkiye'nin yeni oluşan dünya içindeki rolünü açıklamaktadır.

Kitap beş ana bölümden oluşmaktadır.

Kitabın birinci bölümünde "Türkiye; 21 nci Yüzyıla Doğru" başlığı altında Türkiye'deki sosyo-ekonomik ve siyasal eğilimler incelenmektedir. Türkiye'nin iç politikasında, çok partili demokrasi uygulanmaktadır. Sürekli bölünerek çoğalan ve değişerek sayıları artan parti bolluğu ile koltuğa bağlılığı, partisine bağlılığından daha güçlü olan çok sayıda siyasi lider tipi mevcuttur.

Türkiye, dış politikada önemli fırsat ve risklerle karşı karşıyadır. Özellikle, Orta Asya Cumhuriyetleri için ideal bir kalkınma modeli ve kuvvetli bir çekim alanı oluşturmaktadır. Ekonomik gücün artırılması için özelleştirme, Türk Lirası'nın konvertible olması ve açıklık gibi bir dizi önlem alınmıştır. Dış politikada ve güvenlik konularında ise sorunlar devam etmektedir. Kıbrıs sorununda Türkiye de Yunanistan da taviz verecek ölçüde konuya yaklaşmamaktadır. Nüfusun 2025 yılı itibariyle 92 milyona ulaşacağı tahmin edilmektedir. Bu hızlı artışın getirdiği sorunları karşılayabilmek için ekonomik büyüme oranının pozitif yönde sağlanması gerekmektedir.

Kitabın ikinci bölümünde "Türkiye'nin Yeni Doğu Politikası" üzerinde durulmaktadır. Türkiye'nin sınırlarını saran ülkelerle sorunları ve bu sorunların Türkiye için sonuçları değerlendirilmektedir. Türkiye-Suriye ilişkileri Hatay ili üzerindeki uyuşmazlıktan dolayı uzun zamandır bozuktur. Su sorunu konunun diğer bir boyutunu oluşturmaktadır. Ayrıca, Suriye, Türkiye'ye baskı aracı olarak PKK desteğini periyodik biçimde kullanmış, bu destek siyasal ortamla birlikte sürüp gitmiştir. Burada üzerinde durulan konu; Türkiye-Suriye ilişkilerinde Kürt sorunu, kötü ilişkilerin nedeni değil, belirtisidir. Türkiye'nin Kuzey Irak'taki Türkmen halklarına ilişkin kaygıları bulunmaktadır. Yine, Kürt konusu bu ülke ile yoğun sürtüşmeler yaratabilmektedir. Irak'ın bölünme potansiyeli Türkiye'yi endişelendirmektedir. İran'ın İslam Devrimi'ni ihraç etme çabaları iki ülke arasında sorun teşkil etmektedir.

Orta Asya'da etkili olma konusunda da İran ile rekabet yaşanmaktadır. Gürcistan, Ermenistan, Azerbaycan, Türkiye'nin doğusunda dolaysız ilişki kurabildiği üç yeni cumhuriyet olarak sahneye çıkmıştır. Jeopolitik açıdan kritik bir noktada olan Türkiye, bulunduğu konumda partileri düzenli olarak seçim yoluyla iktidardan indirebilen ve yeni galip partileri yumuşak bir şekilde iktidara getirebilen tek Müslüman ülkedir.

Kitabın üçüncü bölümünde "Köprü Mü, Engel Mi ? Soğuk Savaşın Ardından Türkiye ve Batı" başlığı altında Türkiye'nin Batı ile ilişkileri genel olarak incelenmektedir. Türkiye Asya ile Avrupa'yı birbirine bağlamaktadır. Kültürel açıdan hem Doğu, hem de Batı etkilerinin bir ürünüdür. Geniş sahalara sahip Osmanlı İmparatorluğu'nun mirası olan Türkiye Cumhuriyeti'nin Balkanlar, Kafkasya ve Orta Doğu ile geçmişten bağları bulunmaktadır. Türkiye Orta Doğu'daki güvenlik sorunları açısından Avrupa dışındaki karmaşa ve askeri tehditlerin önündeki bir engel olmaktadır. Basra Körfezi'ndeki gelişmelerin Türkiye'nin çıkarları ve jeopolitik yönelimleri açısından uzun vadeli sonuçları pek net değildir.

Siyasal, ekonomik ve güvenlik nedenleriyle Avrupa bağlantısı Türkiye'nin çıkarları açısından büyük önem taşımaktadır. Özellikle ekonomik açıdan, Türkiye, bu bağlantıda Avrupa pazarlarına giriş garantisini hedeflemektedir. Ayrıca, NATO'ya üyelik, Ankara'ya uluslararası konularda aksi takdirde sahip olabileceğinden daha büyük söz hakkı sağlamaktadır.

Türkiye'nin Körfez Savaşı'ndaki rolü nedeniyle, Irak'ın konvansiyonel ve konvansiyonel olmayan bir tehdidine maruz kalabileceği değerlendirilmektedir. Türkiye'nin Avrupa'ya katılma çabaları başarısız oldukça ABD ile ilişkileri daha büyük önem kazanacaktır. ABD-Türkiye ilişkilerinde siyasal ve ekonomik bağların güçlendirildiği daha olgun bir ilişki beklenmektedir. Ayrıca ABD'nin Türkiye'yi Kafkasya ve Orta Asya Cumhuriyetlerine yönelik daha dolaysız yardım programları açısından üs olarak kullanması mümkündür. Bu yeni yapılanma ile Türkiye muhtemelen Avrupa'nın dışında kalacaktır. Yani Avrupa'nın güvenlik esaslarına dahil edilmemektedir.

Kitabın dördüncü bölümünde "Türkiye ; Yeniden Balkanlara mı ?" başlığı altında Balkanlar'daki Türk ve Müslüman azınlıkların varlığı incelenmektedir. Türklerin bağlarını kuvvetlendirerek, Balkanlar'a yerleşme ihtimali üzerinde durulmaktadır. İkinci Dünya Savaşı sonrası Balkanlar, istikrarsızlığa itilmiştir. Türkiye'deki kamuoyu, Bosnalı Müslümanların durumunu yakından takip etmiştir. Batının konuya ciddi tepki göstermemesi Türkiye'yi olumsuz etkilemiştir. Müslüman olan halkın tepkileri de Türkiye'nin sorunun çözümüne katkıda bulunmasını sağlamıştır.

Sovyetler Birliği'nin çökmesinden sonra Karadeniz bölge ülkeleri ekonomik olarak yakınlaşmışlar ve bu yakınlaşmalarda ilk ciddi adım Türkiye'den gelmiştir. Projenin nihai hedefi Karadeniz Bölgesi'nin dünya ekonomisinin ayrılmaz bir parçası haline gelmesinin sağlanmasıdır.

Kitabın beşinci bölümünde "Sonuçlar; Dünyada Türkiye'nin Artan Rolü" üzerinde durulmaktadır. Tarihsel olarak Türkiye'nin batı açısından önemi; üç kıtanın kesişim noktasında bulunması, Sovyetler Birliği'nin güney komşusu olması ve İstanbul Boğazı ve Çanakkale Boğazı'nı kontrol etmesinden kaynaklanmaktadır.

Türkiye'nin uygulayacağı politikalar pek çok konuda anahtar ve belirleyici olacaktır. Yani bölgesel yapıda istikrarsızlığı ya da çözümü beraberinde getirebilecektir. Batı ile temaslar artacaktır.

Kitabın ana fikri; Türkiye'nin Soğuk Savaş Dönemi'nden sonra yaşadığı iç ve dış değişimleri ortaya koymaktır. Bu maksatla ele alınan faktörlerin ışığında kitapta ulaşılan sonuçlar yazarların görüşüne göre şöyledir.

1. Türk dış politikası giderek artan bir şekilde Orta Asya, Balkanlar ve Orta Doğu üzerinde odaklanacaktır. Türkiye'nin Orta Asya cumhuriyetleri arasındaki rolü gerek Türkiye, gerekse Batı açısından kritik ve önemli olacaktır. Yeni ülkeler hem bir kalkınma modeli olarak hem de maddi yardım sağlaması için Türkiye'ye yöneleceklerdir. Türkiye de yeni açılan bu piyasalardan yatırım ve ticaret açısından yararlanacak ve batı yatırımları için bir geçiş yolu teşkil edebilecektir.
*
Balkanlardaki yıkıcı milliyetçilik hareketlerinin ölmediği ve geçen yarım yüzyıl boyunca sadece uykuda beklediği görülmektedir. Bir yazarın da belirttiği gibi şimdi Balkan tarihi "kaybedilen zamanı yeniden kazanmaktadır". Türkiye de dikkatini yeniden Balkanlara yöneltmekten kaçınamayacaktır. Bosna'nın yanı sıra Kosova'daki 2 milyon ve Makedonya'daki 500.000 Müslüman'dan dolayı Türkiye'nin Yugoslavya'daki çatışmaların içine çekilmesi mümkündür. Türkiye'nin yeni savunma politikasını büyük ölçüde Araplar veya İran'ın gelişmiş silahlar edinmesinden kaynaklanan tehdit karşısında kendisini koruma ihtiyacı yönlendirecektir. Türkiye, Körfez Savaşı sırasında Müttefik Devletler Koalisyonu içindeki önemli rolünden dolayı Irak'ın nihai olarak yeniden canlanmasından endişe etmekte; Suriye ve İran ile PKK'yı desteklemeleri nedeniyle çatışma riski bulunmakta ve Azerbaycan'daki amaçları konusunda İran ile rekabet etmektedir. Ayrıca su sorunu da Suriye ve Irak ile önemli bir çatışma konusu teşkil etmektedir. Bu ihtilaflı konular sorun potansiyeli taşımasına rağmen Türkiye kendisini Batı' nın bölgedeki politikalarının bir aracı gibi gösterecek ittifaklardan uzak durmak istemektedir.

2. Yeni Avrupa'dan dışlanmaya devam etmesi halinde Türkiye'nin Amerika Birleşik Devletleri ile ilişkilerinin önemi artacaktır. Ancak savunma ve dış yardım bütçelerindeki kesinti bu ülkedeki Amerikan kaynaklarını azaltacak ve dolayısıyla da ABD'nin Türkiye ile ilgili stratejik çıkarlarının yeniden gözden geçirilmesi sürecini hızlandıracaktır. Körfez Savaşı Amerika'daki bazı çevrelerin güçlü savunma ilişkilerine verdiği önemi artırmış olsa da, bu konuda bizzat Türkler kararsız bir durumdadır. Sonraki hükümetler, ABD-Türkiye ilişkilerine Turgut Özal kadar ağırlık verme konusunda çekimser davranmaktadır. Soğuk savaş sonrasında ABD ve Türkiye ilişkilerinin savunmaya ilişkin boyutlarının azalması ve ekonomik ve siyasal çıkarları kapsayan daha olgun bir niteliğe dönüşmesi ihtimali yüksektir.

3. Türkiye'nin en önemli iç sorunu Kürt milliyetçiliğinin artmasıdır. Türkiye uzun bir süre boyunca bir Kürt sorununun var olduğunu yalanlamış; peş peşe gelen hükümetler Kürtlerin mevcudiyetini kabul etmeyi reddetmiş ve Türkiye'de Kürtçe konuşulması katı bir şekilde yasaklanmıştır. Türkiye'nin Güneydoğusu'nda PKK ile yürütülen kanlı mücadele bu durumu değiştirmiş ve Türklerin Kürt sorununu açıkça ve ciddi bir şekilde tartışmalarına yol açmıştır. Ancak, Körfez Savaşı ve Irak'ta özerk bir Kürt eyaletinin oluşturulması Türkiye 'deki Kürtlerin de taleplerini arttıracağı endişelerini doğurmuştur. Bazı Türkler Saddam'sız federe bir Irak yerine, Saddam'ın yeniden güç kazanarak güçlü bir üniter devlet kurmasını tercih etmektedir.

4. Türkiye'nin kökten dinci bir devlete dönüşmesi tehlikesi abartılmaktadır. İslam'ın kültürel etkisi büyük olmakla birlikte Müslüman Türklerin dini bağlılığı büyük faklılıklar göstermektedir. Bazıları son derece dine bağlıyken, bazıları da inançlarını tıpkı Amerikalıların Hıristiyanlığı yaşaması gibi yaşamaktadır. Orta Asya'daki cumhuriyetlerle kurulan yeni bağlar ve Bosna konusunda batının sergilediği hareketsizlik Türkiye' de İslam'a yönelen dikkatleri artırsa da, ülke laik bir devlet olarak kalacaktır. Ancak Avrupa Topluluğu tarafından sürekli reddedilmek, Türkiye'nin dış politikasını İslam ve Türk dünyasındaki yeni fırsatlara yöneltebilecektir.

Kitapta Türkiye'nin son yıllarda yaşadığı iç ve dış değişimlerin yabancı gözüyle bir özeti yapılmıştır. Yazarlar, Türkiye sahnesine, sempati içinde ve Türkiye'nin bölgesel bir lider olacağına inanarak yaklaşmaktadırlar. Bu ülkenin coğrafi konumundan kaynaklanan uzun vadeli öneminin göz ardı edilmemesi gerektiğini de vurgulamaktadırlar. Sovyetler Birliği'nin dağılması sonucunda Türkiye'nin dünyadaki rolünün büyük ölçüde arttığını ve gelecek on yılda Türkiye'nin etkilerinin Balkanlardan Çin Orta Asya'sına yayılacağını iddia etmektedirler. Batı ile daha fazla bütünleşilmesi Türkiye'nin öncelikler listesinin en önünde yer almakla birlikte, yazarlar Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne kabul edileceğinden şüphe duymaktadırlar. Ayrıca Varşova Paktı'nın dağılması, Birleşmiş Milletlerin güçlenmesi ve Batı Avrupa Birliği gibi organizasyonların kurulması NATO'nun inandırıcılığını bir ölçüde de olsa azaltmıştır. NATO yıprandıkça Türkiye'nin NATO ortaklarıyla bağları da zayıflamaktadır. Bir zamanlar kontrol stratejisinin önemli bir unsurunu teşkil eden "Güney Cephesi" bugün belli boşluklar taşımaktadır. Dış politika ve savunma politikasını değişen dünyaya göre yeniden ayarlamaya çalışan Türkiye, artık NATO'ya savunma ihtiyacından ziyade, Batı ile olan tek kurumsal bağı teşkil etmesi niteliğinden kaynaklanan psikolojik öneminden dolayı sıkıca tutunmaktadır. Türk dış ve savunma politikasında görülen yeni dönem konusunda hızlı, etkin ve yararlı açıklamalar getiren bu makaleler büyük önem taşımaktadır.




Elen. isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı
Alt 27 Eylül 2012, 02:22   #27 (permalink)
VIP ÜYE ~

Elen. - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: 21 Eylül 2012
(Mesajlar): 2.428
(Konular): 705
İlişki Durumu: Evli
Burç:
Renkli Para : 227595
Aldığı Beğeni: 486
Beğendikleri: 25
Ruh Halim: Suspus
Takım :
ÖdülleriÜye Ödülleri: 1
Oscar Ödülü 
Standart

Bulgaristan'da Türkler

Osman KESKİNOĞLU
Kültür Ve Turizm Bakanlığı Yayınları


ÖZET

Osman KESKİNOĞLU tarafından hazırlanan bu kitapta uzun yıllar Osmanlı İmparatorluğu himayesi altında yaşayan Bulgarların, bağımsızlıklarını ilân ettikten sonra Türk toplumuna yaptığı baskılar, tarihsel gelişimi ile birlikte ele alınmıştır.

Bulgarlar, Osmanlı İmparatorluğundan ayrıldıktan sonra panslâvizm anlayışı içerisinde hareket etmeye başladı. Fransız devriminin yarattığı milliyetçilik dalgası Osmanlı içindeki azınlıkları da etkilemiştir. Bu azınlıklar başında yıllardır Osmanlılarla beraber yaşayan Bulgarlar da vardı. Bağımsızlıklarını kazandıktan sonra kendi devletleri içerisinde kalan Türkleri bozgunlarla ve savaşlarla ezmeye başladılar. Beş yüzyıl boyunca Osmanlı egemenliği altında yaşayan Bulgarlar, bağımsız olunca Türk'lere büyük baskı yapıyorlardı.

İlk olarak kendi okullarını kurup örgütlenmeye çalıştılar. Kendi devletlerine sahip olunca Türkleri göçe zorlamak için ne gerekiyorsa yaptılar. Türk okullarını peş peşe kapatıyorlardı. Türkleri yeni kurdukları devlette istemiyorlardı. Kurdukları anda Türk nüfus çoğunluktaydı. Azınlık olması için Bulgarlar elinden geleni yapıyorlardı. Türkler buna karşılık birlik olup karşı koymaya çalışıyorlardı. Ancak mücadelede çok zorlanıyorlardı. Dinî baskı da hat safhadaydı. Hristiyan Bulgarlar, Müslüman Türklere her konuda zorluk çıkartıyorlardı.

Bulgaristan Türkünü anayurttan ayıran uğursuz bir tarih olan, Ayestefanos antlaşması bu tarihte imzalandı. Siyasî tarih, hatasını biraz geç de olsa anladı ve düzeltmek için 1878'de Berlin Kongresinde büyük Bulgaristan'ı biraz küçülttü. Bulgaristan prensliği ve Şarkî Rumeli Eyaleti doğdu.

Bulgaristan'ın içinde bulunduğu savaş sona ermişti. Türk ordusu, devlet erkânı, aydınlar Türkiye'ye çekildi. Zengin halkın çoğu onları izledi. Geriye kalan cahil köylü ve yoksul sınıftı. Tahsil yok, servet yok. Milletin yolunu aydınlatmak gerekti. Bunu yapacak müesseseler de okullardı.

Berlin anlaşması ile birlikte Türklerin dinî ve medenî hakları korunmuştu. Okulların yeni usul ders okutmaya geçmesi çok zor oldu. Eskiye bağlı hocalar, eskiden beri alışık oldukları bir şeyden vazgeçmek istemediler. Ayrıca Türkiye'den kitap getirme ihtiyacı doğdu. Atatürk'ün inkılâplarına karşı çıkanlar bu yolu tıkamak istedi ancak bu insanlar kısa sürede sindirildi.

Rüştiyeler açıldıkça Öğretmen anlayışı değişti ve yeni Öğretmenlere ihtiyaç arttı. Türkiye'den gelen kitaplara Bulgarlar engel oluyordu. Sürekli Bulgar kitaplarının okutulması için baskı yapılıyordu. Ancak Türkler Türkiye'den gelen kitaplarla eğitim görmek için ısrarla istekte bulunuyorlardı.

Devlet Türk Öğretmen Okulu 1918'de açıldı. Bu okul Türk cemaati tarafından idare edilen bir okul değildi. Hükümete bağlı bir okuldu. Türk edebiyatıyla ilgili dersler hariç bütün dersler Bulgarca idi. Okullarda Türk öğrencilere büyük zorluklar çıkartılıyordu. Kemalist olduğu tespit edilen öğrenciler hemen sorguya çekiliyordu. Bağımsız Türkiye lehine en ufak bir faaliyete el konuyor, faaliyet yürütenler tutuklanıyordu.

1944-1945 yılında büyük bir boykot oldu. Türk öğrenciler Türklük aşkıyla harekete geçtiklerini söylüyorlardı. Büyük bir boykot başlatmışlardı. Ancak bir şeyin farkında değillerdi. Milli heyecanlarını kötüye kullananlar olacağını hesaba katmamışlardı. Öğretmen kadrosunun değişmesini istiyorlardı. İdarenin sert tutumu işi büsbütün alevlendirdi. Sonunda büyük mücadeleler sonucunda eğitim-öğretim sisteminde Türklerin isteği doğrultusunda ufak değişiklikler yapıldı.

Bulgaristan Türkünün bir çok ihtiyacı vardı. Dertleri vardı. En başta okul işleri büyük dertti. Bulgaristan'ın bir öğretmenler birliği vardı. Türkler de kendilerine ait bir öğretmenler birliği talebinde bulunmuştu ve bu istek kısa sürede yerine geldi. Türkler de bir öğretmenler birliğine sahip oldu. Fakat dernek kurulur kurulmaz çeşitli saldırılara maruz kaldı.

İmparatorluk zamanında 1864'te Mithat Paşa, Rusçuk'ta Tuna Vilâyet matbaasını açmıştı. Burada gazete, dergi, mecmua vb. basıldı. Cami ve medreselerin yanında kitaplıklar yapılıyordu.

Sonuç olarak, Bulgaristan'da yaşayan Türklerin büyük mücadeleler vererek haklarını almaları ve hatta ülke yönetiminde söz sahibi olmalarının tarihsel gelişimini anlamak için, akademik ve belgesel nitelikli bu kitabın faydalı bir eser olduğu değerlendirilmektedir.




Elen. isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı
Alt 27 Eylül 2012, 02:23   #28 (permalink)
VIP ÜYE ~

Elen. - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: 21 Eylül 2012
(Mesajlar): 2.428
(Konular): 705
İlişki Durumu: Evli
Burç:
Renkli Para : 227595
Aldığı Beğeni: 486
Beğendikleri: 25
Ruh Halim: Suspus
Takım :
ÖdülleriÜye Ödülleri: 1
Oscar Ödülü 
Standart

Başarılı Toplantı

Kitabın Yazarı Gisela HAGEMAN
Rota Yay


ÖZET
Yazar Gisela HAGEMAN, Başarılı Toplantı isimli kitabında başarılı bir toplantının nasıl yapılacağı ve başarılı bir toplantı yapmak için nasıl hazırlanılabileceğine dair bilgiler vermiştir. Bu kitapta bahsedilen; toplantılarda hitap, kurallar ve düzen, kürsüde davranış, çeşitli toplantılar, görsel malzeme ile ilgili sanatlar ve kontrol listeleri konularını aşağıdaki şekilde özetleyebiliriz.

1. Ayakta konuşmaya çalışın, ayağa kalkmadan önce de elbisenizi ve kravatınızı, kalkınca da mikrofonunuzu düzeltin.
2. Başlamadan önce kendinize zaman tanıyın, konuşmanızın başında, dinleyicileri ve kendinizi kontrol altına alın.
3. Dinleyicilerin dikkatlerini toplamasını ve sessizleşmesini bekleyin, sonra konuşmaya başlayın.
4. Konuşmanızı kağıttan okursanız, dinleyicilerinizi kaybedersiniz, bunun yerine notlar kullanın. Basit ve açık sözcükler kullanın.
5. İçten davranın, En azından kendiniz inanıyor görünürseniz, inancınızın dinleyiciler tarafından da paylaşılna şansı vardır.
6. Konuşmanız ağırlıkla tek bir bakış açısını yansıtacaksa, böyle olduğunu söyleyin.
7. Dolaylı yoldan değil direk ifadeler kullanın. Abartılı ifadelerden kaçının.
8. Zamanlama, başarılı olmanın anahtarı, duraksama da zamanlamanın sırrıdır. Duraksama becerisi, söylev ve sunuşun başından sonuna kadar, konuşmanın büyüsünün en gerekli ama en az bilinen öğesidir.
9. Kürsüye gelip, mikrofonu ayarlayıp, dinleyicilerle göz teması kurup, ilgiyi toplayarak sessizliği sağladıktan sonra söze "Bayanlar " duraksama "ve" duraksama "Baylar" şeklinde devam edin. Duraksama olmadan "Bayanlar ve Baylar " şeklinde konuşmayın.
10. Mizah ve nükte her türden toplantıya canlılık katar. Beceriyle ve kibarlıkla kullanırsanız, kasveti dağıtacak, stresi yok edecek ve en kötü durumlarda hayat öpücüğü işlevi görecektir. En iyi nükte, güncel, kendiliğinden ve tepkisel olanıdır. O andaki konuyla ilgili olarak birden bire ortaya çıkar.
11. Sizden önceki konuşmaya gönderme yapın. Bir önceki toplantının tutanaklarını toplantıdan önce dağıtın.
12. Konuşmanız sırasında gülümsemeyi ihmal etmeyin.
13. Konuşma sırasında insanların kalbini kırdıysanız, özür dileyin ve yaraları sarın. Eğer sizin savınız kazandı ve muhalefeti yok ettiyse, ilerlemeye devam edin. Aslında daha iyisi, yöntemlerinizi daha işin başında duyarlılıkla ve özenle seçmenizdir.
14. İstemeden kırdığınız insanlarla ilişkinizi tamir etmek için özürünüzü müttefikleriniz aracılığıyla iletin. Hatanızı hemen telafi etmeye çalışın.
15. Bir toplantı için gündem, bir dağcı için harita ne ise odur. Gündeminizi paylaşın ve mümkün olduğunca ona bağlı kalın.
16. Toplantıya katılamayanlarla ilgili bilgi alın.
17. Tutanaklar, toplantının kayıtlarıdır ve onların tutulması, kontrolü, düzenlemesi ve onaylanması alışılmış bir uygulama olmalıdır.
18. Bir önerge veya kararın usule uygun olması için, gündeme alınması ve ona karşı çıkacakların toplantıya katılıp muhalefet edebilmelerini sağlamak üzere uygun şekilde duyurulması gerekebilir. Duyuru yapılmasının pratik olmayacağı durumlarda sözkonusu organizasyonun kurallarına, prosedürlerine veya yürürlükteki usullerine bağlı olarak davranılır.
19. Toplantılarda hedef, kazanmaktır. Karşınızda muhalefet yoksa, toplantıyı kazanmak bir zevktir. Ancak bir toplantının başkanlık koltuğu öldürücü olabilir. Aynı anda hem toplantının etkisini, hem de koltuktaki adamın cazibesini yok edebilir. Toplantıları kazanma sanatı, ciddi bir incelemeye layıktır.
20. Başkanın gücünün en büyük kaynağı, kimin, ne zaman ve ne kadar konuşacağına karar verme hakkıdır.
21. Gerçek katılım, konuşmacının tema ve çeşitlemelerine her dinleyicinin kişisel ilgisini yöneltmesidir. Katılım toplantının düzene davet edilmesiyle başlar.
22. Toplantı daha başlamadan hazırlıkla kazanılır. Hazırlıkta dikkat edilecek hususlar; toplantının amacı, ne elde etmek istenildiği, kimlerin katılacağı, amaçlara en uygun toplantı yeri, donanım gereksinimi, dokümantasyonlar, yerleşim düzeni planı.
23. Bir komite oluşturmak için, komitelerin amaçlarını dikkatli saptayın ve ele alacağı konu üzerinde çalışın. Bu konu ve amaçlar ışığında, sonuç almak için en uygun üyeleri seçin. Komiteye sadece toplantıda bulunan insanları değil, gerekli olduğunda dışarıdan uzmanları da dahil edin. Komiteyi mümkün olduğunca küçük tutun.
24. Teoride ve tanım bakımından, konferans; insanların görüş alışverişinde bulunmak için yaptıkları toplantılardır.
25. Seminer; insanların birbirinden değil de daha çok bir öğretmenden, bir konuşmacıdan veya bir liderden birşeyler öğrendikleri toplantıdır.
26. Kongre, uzlaşma sağlamak için yapılan, büyük ölçekli konferanslardır.
27. Görsel malzemenin amacı, konuşmacıların ve konuşmanın yerini alması değil, onlara yardımcı olmasıdır.
28. Eğer sözlerin okunması söylenmesinden daha iyi olacaksa dokümantasyon yöntemini kullanılmalıdır.
29. Panolar, konuşmacıların en büyük ve en etkili yardımcılarıdır.

Sonuç olarak "Başarılı toplantı" adlı kitap, okuyucuya başarılı bir toplantı yapmak için gereken bilgileri kazandırmayı amaçlayan, yönetici durumunda olan personele yönelik bir kitaptır.




Elen. isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı
Reklam Alanı
Alt 27 Eylül 2012, 02:23   #29 (permalink)
VIP ÜYE ~

Elen. - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: 21 Eylül 2012
(Mesajlar): 2.428
(Konular): 705
İlişki Durumu: Evli
Burç:
Renkli Para : 227595
Aldığı Beğeni: 486
Beğendikleri: 25
Ruh Halim: Suspus
Takım :
ÖdülleriÜye Ödülleri: 1
Oscar Ödülü 
Standart

Bir Çift Yürek

Marlo MORGAN
Dharma Yayınları


ÖZET
Amerikalı bir tıp doktoru olan Marlo Morgan gerçek bir olaya dayanan bu kitabında Avustralya'da yaşadığı ruhsal bir yolculuktan bahsetmektedir. Yazar, göçebe bir kültüre sahip Avustralya yerlileri olan Aborijinler eşliğinde, kabilenin kendilerini adlandırdıkları şekliyle " Gerçek İnsanlarla" birlikte dört ay süren ve çölü boydan boya katettikleri uzun bir yürüyüşe çıkar. Bu süre boyunca, çölün çorak coğrafyasındaki bitkiler ve hayvanlarla uyum içinde yaşamayı öğrenir. Olağandışı insanlardan oluşan bu toplulukla birlikte yaptığı bu yolculukla Morgan, bu insanların 50.000 yıllık kültürlerinin felsefesi ve bilgeliği ile tanışır.

Macerasının ilk gününden itibaren bu çetin yolculuğun zorluklarıyla mücadele etmek zorunda kalır. Dayanıklılığının her gün sınandığı bu zorlu yolculukta, karşılaştığı her zorlukla birlikte ruhu da değişime uğrar. Aborijinler onu, büyük bir alçak gönüllülükle kendilerinden biri olarak kabul ederler ve onun şefkat dolu öğretmenleri olurlar. Öğretmenlerinden, her insanın eşsiz niteliklerini ve içsel ruhunu takdir etmeyi ve kutlamayı öğrenirken bir yandan da güçlü şifa yöntemlerine tanık olup onların canlılarla ilgili farkındalıklarının ne kadar derin ve anlamlı olduğunu da anlamaya başlar.

Yazarın bu kabile ile tanışması bir süreliğine çalışmak için gittiği Avustralya'da, yerlilerin sorunları ile ilgilenmesiyle başlar. Yazarın onların sorunları ile ilgilendiğini ve onları yakından tanımak istediğini gören bir grup yerli onu bir toplantılarına davet ederler. Ancak, bu toplantı hiç de yazarın beklediği gibi bir toplantı değildir. Bu toplantı için çok özel bir şekilde hazırlanan ve onlar için yaptıklarından dolayı özel bir taktir bekleyen yazar kendisini almaya eski bir jip ile gelen bir yerli ile toplantı yerine gitmek üzere yola çıkar. Çoğu çölün ortasında olmak üzere dört saat süren bir yolculuk sonrası yazar kendini ıssız çölün ortasında bir grup "ilkel" yerlinin yanında bulur.
Kendisinden ilk istenen şey üzerindeki her şeyi ama her şeyi çıkartmasıdır. Bir peştamala sarılı ve yalın ayak kalan yazar ve tüm eşyaları kutsanır. Kendisi yerlilerin arasına kabul edilirken o anda sahip olduğu tüm eşya yakılır. Çünkü, "maddi nesnelerden ve bazı önyargılardan kurtulmak 'varolmaya' doğru yapacağı o yürüyüşün gerekli ve vazgeçilmez bir adımıydı". Bundan sonra yazar bu kabile ile çölü boydan boya geçeceği ve bambaşka bir hayat felsefesi ile karşılaşacağı bir yolculuğa başlar.

Yazar yolculuk boyunca önceden ilkel olarak gördüğü bu insanların doğa ile nasıl iç içe yaşadıklarını; bu kupkuru çölde asla aç ve susuz kalmadıklarını; konuşmadan birbirleri ile iletişim kurduklarını; karşılaştıkları her tür sağlık sorununu çözecek bir birikime sahip olduklarını; hırs, kin, nefret, saldırganlık gibi olumsuz duygularının olmadığını; asla yalan söylemediklerini; hiç bir olayı veya kişiyi yargılamadıklarını; dünyada olup biten her şeyden haberdar olduklarını ve daha bir çok olağanüstü yetenekleri olduğunu hayretle görür.

Yazar tüm yolculuk boyunca kendi kentli yaşamı ile yerlilerin yaşamını, hayata bakışını ve felsefelerini karşılaştırdıkça onların bilgeliklerine hayranlık duymaya başlar. Batı toplumlarının aksine hiç bir nesne ve eşyaya bağlanmayan ve mülkiyetçilik bilmeyen bu insanlar yazarda büyük bir saygı uyandırırlar. Çünkü, Tanrısal "Birlik"'e inanan bu insanlara göre " sen birinin canını acıtırsan, kendi canını acıtırsın, birine yardım edersen, kendine yardım edersin. Kan ve kemik tüm insanlarda bulunur. Farklı olan yürek ve niyettir.




Elen. isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı
Alt 27 Eylül 2012, 02:24   #30 (permalink)
VIP ÜYE ~

Elen. - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: 21 Eylül 2012
(Mesajlar): 2.428
(Konular): 705
İlişki Durumu: Evli
Burç:
Renkli Para : 227595
Aldığı Beğeni: 486
Beğendikleri: 25
Ruh Halim: Suspus
Takım :
ÖdülleriÜye Ödülleri: 1
Oscar Ödülü 
Standart

Beş Sevgi Dili

Gary CHAPMAN, Çeviri : Betül ÇELİK



ÖZETİ

Dr. Gary CHAPMAN bu kitabında nasıl olduğunu anlamadan, sevginin eşsiz dillerini konuşmayı, anlamayı ve eşler arasındaki sevgi iletişimini etkili bir şekilde göstererek, karşılığında gerçek sevgiyi bulmayı anlatmaktadır. Yazar ömür boyu mutlu bir beraberlik için gerekli olan sevgi dilinin keşfinden yola çıkarak uzun ömürlü ve sevgi dolu bir evliliğin anahtarlarını vermektedir.

Sevgiyi canlı tutabilmek için ikinci bir sevgi dilinin öğrenilmesi gerektiği üzerinde önemle durulmaktadır.Yazarın amacı sevgi kelimesini çevreleyen karışıklığı gidermek değil, duygusal sağlığımız için esas olanın, sevgi türüne odaklanmamız olduğu gerçeğini ortaya koymaktır. Bu noktadan hareketle, maddi şeylerin duygusal sevginin yerini asla dolduramayacağı, insanın varlığının merkezinde samimi olmak ve başkaları tarafından sevilmek arzusunun yeraldığı vurgulanmaktadır. Evliliğin, yakınlık ve sevgi için duyulan bu gereksinimleri karşılamak üzere tasarlandığı savunulmakta ve sevgi deposunu dolu tutmak için çok önemli olduğu belirtilmektedir.

Çoğu kişinin evliliğe "aşık olarak" başladığını, evlilik öncesi hayallerin evlilikte saadetle ilgili olduğunu, aşık olunduğunda başka hayat tarzına inanılmasının zor olduğunu, aşk hayatı doğal akışını tamamladığında da dünya gerçeklerine dönüldüğünü ve kişilerin kendilerini öne sürmeye başladığını açıklamaktadır.

Bazı araştırmacıların aşık olma yaşantısının "sevgi" olarak adlandırılmasının yanlış olduğunu ve bunlardan Dr. Peck'in aşık olmanın üç nedenden dolayı gerçek sevgi olamayacağı kararına vardığı belirtilmektedir. Bu nedenlerden birincisi aşık olmanın iradi bir fiil yada bilinçli bir seçim olmadığı gerçeği, ikincisi aşık olma halinin çaba göstermeden yaşandığı için gerçek sevgiyi yansıtmadığı ve üçüncüsü ise aşık olan kişinin diğer kişinin gelişimine yardımcı olmada gerçek anlamda ilgili olamayacağıdır. Dr. Peck bu bağlamda aşık olmayı "çiftleşme davranışının genetik olarak belirlenmiş içgüdüsel bir ögesi" olarak nitelemektedir. Bu sonuçla ister hemfikir olunsun ister olunmasın, aşık olma yaşantısının başka hiç bir şeyle kıyaslanmayacak şekilde kişileri duygusal bir yörüngeye fırlattığı konusunda genel bir fikir birliği bulunmaktadır.

Evlenmemiş yetişkinlerin eşlerinde şefkat ve sevgi hissetmeyi özlediği, eşlerin birbirlerini kabul ettiğinden, istediğinden ve kendilerini birbirlerinin iyiliğine adadığından emin olmaları halinde güvenli hissedecekleri belirtilmektedir. Fakat bu tutkunun da sonsuza kadar sürmesi amaçlanmamıştır. Kitabın ana fikri akılcı, iradeli sevgidir. Eğer sevgi bir seçimse "aşk" tutkusu bitip gerçek dünyaya dönüldükten sonra da sevme kapasitesinin bulunduğu savunulmaktadır.

Yazara göre insanlar, sevgiyi farklı şekillerde ifade ederler ve algılarlar. Yazar bunları beş sevgi dili olarak belirlemiştir. Bunlar;
1. Onay sözleri
2. Nitelikli beraberlik
3. Armağan alma
4. Hizmet davranışları
5. Fiziksel temastır.

Birinci sevgi dili olan "onay sözleri" nde yazar sevgiyi duygusal olarak ifade etmenin yolunun, onu oluşturacak sözleri kullanmak olduğunu belirtmektedir. Sözlü iltifatlar veya takdir sözleri sevgiyi güçlü bir şekilde iletir. Sevginin hedefi, istenilen bir şeyi elde etmek değil, sevilen kişinin saadeti için bir şeyler yapmaktır. Sözel iltifatlarda bulunmak, eşlere onaylayıcı sözleri ifade etmenin yalnızca bir yoludur. Eşlerin kendilerini güvensiz hissettiği alanlardaki gizli potansiyeli, cesaret verici sözlerle harekete geçebilir. Kişilerin sahip olduğu bir ilgi alanını geliştirmesi için cesaret verici sözlere ihtiyaçları vardır. Cesaret verme, duyguları sezinlemeyi ve dünyayı eşlerin gözüyle görmeyi gerektirir. Bu nedenle öncelikle eşlerin bir birleri için neyin önemli olduğunun arayışı içinde olmaları gerektiğinin önemine değinilmektedir. Sevginin sevecen olduğu, sevecen sözlerin kullanılması gerektiği, yüksek, sert bir sesle ifade edilen sözlerin sevgiyi değil, bir yargılama ve kınama ifadesini yansıtacağı üzerinde durulmaktadır. Hiç kimsenin mükemmel olmadığı noktasından hareketle, yakın bir ilişki geliştirilmesi için kişilerin arzularının bilinmesinin önemine değinilmektedir. Arzuların ifade edildiği yolun çok önemli olduğu, arzunun talepler olarak algılanması halinde yakınlık olasılığının silindiği ve eşlerin birbirinden uzaklaştığı, fakat ricalar şeklinde belirtildiğinde iletişimin çok daha rahat kurulduğu gerçeği vurgulanmaktadır. Onaylayıcı sözler alındığında, karşılıkta bulunmak için güdülenmenin daha doğal olduğuna işaret edilmektedir.

İkinci sevgi dili nitelikli beraberlikte, esas olan birisine bütün dikkatin verilmesidir. Bu sevgi dilinin ana yönü, birisi ile birlikte olmaktır. Bu da odaklanmış ilgi ile mümkündür. Nitelikli sohbet onay sözlerinden farklıdır. Onay sözleri söylenilenler üzerinde odaklanır. Oysa nitelikli sohbet işitilenler üzerinde odaklanmıştır. Bu konuda dikkat edilmesi gereken hususlar; konuşurken göz temasının sürdürülmesi, dinlerken başka bir şeyle meşgul olunmaması, duyguların açığa çıkmasına özen gösterilmesi, vücut dilinin gözlemlenmesi ve konuşanın sözünün kesilmemesidir. Nitelikli sohbetin yalnızca anlayarak dinlemeyi değil, aynı zamanda kendini açıklamayı da gerektirdiği açıklanmaktadır. Nitelikli faaliyetler kişilerin ilgi duyduğu her şeyi kapsayabilir. Amaç birlikte bir şey yaşamak ve bu yaşantıyı tamamlamaktır. Bu sevgidir ve sevginin sesidir. Nitelikli faaliyetlerin en önemli yan ürünü, gelecekte yararlanılacak bir hatıra bankası sunmalarıdır. Kazanılacak şey sevildiğini hisseden bir eşle yaşamak ve onun sevgi dilini akılcı bir şekilde konuşmayı öğrenmenin zevkidir.

İncelenen her kültürde, armağan verme, sevgi-evlilik sürecinin bir parçasıdır. Armağanın kendisi hatırlama düşüncesinin bir sembolüdür. Birisine bir armağan vermek için onu düşünüyor olmak gerekir. Armağanın kendisi bu düşüncenin bir sembolüdür. Armağanın para ile alınıp alınmadığı önemli değildir. Önemli olan yalnızca zihindeki düşünce değil, armağanı fiilen alma ve onu bir sevgi ifadesi olarak sunma düşüncesidir. Armağanlar sevginin yükselişinin sembolleridir. Semboller duygusal değer taşırlar. Armağanlar ne pahalı olmak zorunda, ne de her hafta verilmek zorundadır. Bu öğrenilmesi en kolay sevgi dilidir.

Hizmet davranışları sevilen kişinin yapılmasından hoşlandığı şeyleri yapmasıdır. Bu davranışlar eşlerin birbirine hizmet ederek memnun etmeye, birbirleri için bir şeyler yaparak sevgilerini ifade etmeye çabalamalarıdır. Ricaların sevgiye yön verdiği ama taleplerin sevgi akışını engellediği ifade edilmektedir. Evlilikten önce eşlerin bir birleri için yaptıklarının, evlilikten sonra yapacaklarının göstergesi olmadığı belirtilmektedir. İnsanlar eşlerini en çok kendilerinin en derin duygusal gereksinimleri olduğu alanlarda yüksek sesle eleştirirler. Eleştiriler, sevgi için yalvarmanın etkisiz bir yoludur. Bu anlaşılırsa, onların eleştirilerine daha yapıcı birşekilde yaklaşılmasının gerektiği ortaya çıkar denilmektedir. Eleştirinin çoğunlukla açıklama gerektirdiği, böyle bir sohbeti başlatmanın eleştiriyi sonunda bir talepten ricaya dönüştürdüğü gerçeği ortaya atılmaktadır. Hizmet davranışı sevgi dilini öğrenmenin kişilerin karı koca rollerini yeniden incelemelerini gerektirdiği üzerinde durulmaktadır.

Fiziksel temas sevgiyi iletme yollarından birisidir. Evlilikteki sevgiyi iletmek için de güçlü bir araçtır ve bazı insanlar için öncelikli sevgi dilidir. Bazı insanlar fiziksel temas olmadan sevildiklerini hissetmezler. Onunla sevgi depoları doludur ve eşlerinin sevgisi konusunda kendilerini güvende hissederler. Bir ilişkiyi yaratan da bozan da fiziksel temastır. Bu dil sevgiyi olduğu kadar nefreti de iletebilir.

Yazar çeşitli nedenlerle özellikle evliliklerinde mücadele yaşayan çiftler için böyle bir çalışma rehberi hazırlamıştır. Eşle arasındaki sevgi dilini öğrenmek ve konuşmak için yoğun çaba harcanmalıdır.




Elen. isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı
Yeni Konu Aç Cevap Yaz

Etiketler
dünya, edebiyatı, roman, özetleri


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık


Forum Renkli Sosyal Medya
Forumrenkli Facebook Forumrenkli Twitter Forumrenkli RSS
Forum Renkli Desteklediklerimiz

Forum Renkli Yasal Uyarı!

Forum Renkli Türkiye'nin en renkli eğlence ve bilgi paylaşım platformudur. Hukuka, yasalara, telif ve kişilik haklarına bağlıdır. "5651 sayılı yasada" belirtilen "Yer Sağlayıcı" olarak hizmet sunmaktadır. İlgili yasaya göre site yönetiminin tüm içerikleri kontrol etme yükümlülüğü yoktur. Bu sebep ile sitemiz, uyarıları dikkate alarak yasa dışı paylaşımlar hakkında gerekli işlemleri yapmaktadır. Oluşabilecek yasal sorumluluklar "Üyelerimize" aittir.

Forum Renkli; Arkadaşlık, Dostluk, Eğlence, Paylaşım, Msn Nickleri, Msn Sözleri, Msn Avatarları, Ödüllü Yarışmalar, Msn Sözleri, Şiirler, Şarkılar, Moda, Sağlık, Tv, Dizi, Film, Komik, Komik Resimler, Komik Videolar, Haberler, Spor Haberleri ve Güncel Bilgi Paylaşımı gibi konuların kullanıcıları tarafından önceden onay almadan anında yayınlayabildikleri bir forumdur.

Copyright© 2011 - 2013, ForumRenkli.com® Tüm Hakları Saklıdır.


Forum Renkli Alexa Forum Renkli Sitemap



vBulletin® Version 3.8.7 ile güçlendirilmiştir.
Copyright ©2000 - 2017, Jelsoft Enterprises Ltd
Inactive Reminders By Realdizayn

Search Engine Optimization by vBSEO 3.6.1 ©2011, Crawlability, Inc.

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222 223 224 225 226 227 228 229 230 231 232 233 234 235 236 237 238 239 240 241 242 243 244 245 246 247 248 249 250 251 252 253 254 255 256 257 258 259 260 261 262 263 264 265 266 267 268 269 270 271 272 273 274 275 276 277 278 279 280 281 282 283 284 285 286 287 288 289 290 291 292 293 294 295 296 297 298 299 300 301 302 303 304 305 306 307 308 309 310 311 312 313 314 315 316 317 318 319 320 321 322 323 324 325 326 327 328 329 330 331 332 333 334 335 336 337 338 339 340 341 342 343 344 345 346 347 348 349 350 351 352 353 354 355 356 357 358 359 360 361 362 363 364 365 366 367 368 369 370 371 372 373 374 375 376 377 378 379 380 381 382 383 384 385 386 387 388 389 390 391 392 393 394 395 396 397 398 399 400 401 402 403 404 405 406 407 408 409 410 411 412 413 414 415 416 417 418 419 420 421 422 423 424 425 426 427 428 429 430 431 432 433 434 435 436 437 438 439 440 441 442 443 444 445 446 447 448 449 450 451 452 453 454 455 456 457 458 459 460 461 462 463 464 465 466 467 468 469 470 471 472 473 474 475 476 477 478 479 480 481 482 483 484 485 486 487 488 489 490 491 492 493 494 495 496 497 498 499 500 501 502 503 504 505 506 507 508 509 510 511 512 513 514 515 516 517 518 519 520 521 522 523 524 525 526 527 528 529 530 531 532 533 534 535 536 537 538 539 540 541 542 543 544 545 546 547 548 549 550 551 552 553 554 555 556 557