Forum Renkli - Türkiye`nin En Renkli Eğlence ve Bilgi Paylaşım Platformu  



"Taklitler, Asıllarını yaşatırmış."
Go Back   Forum Renkli - Türkiye`nin En Renkli Eğlence ve Bilgi Paylaşım Platformu > Kültür & Sanat > Tiyatro & Edebiyat & Sanat > Edebiyat
Ücretsiz Kayıt ol veya Üye Girişi yapın.
Forum Renkli - Türkiye'nin En Renkli Eğlence ve Paylaşım Platformuna Hoşgeldiniz.
Forum Renkli'ye Hoşgeldiniz. Forumumuza ücretsiz KAYIT olarak, forumumuzda bilgi alışverişi yapabilir ve aramıza katılıp samimi dostluklar kurabilirsiniz.

Forumumuzda bizimle birlikte paylaşıma katılmak için buradan üye olabilirsiniz.



veya Facebook üyeliğiniz ile sitemize kayıt olabilirsiniz.
Etiketli Üyeler Listesi

Yeni Konu Aç Cevap Yaz
 
LinkBack Seçenekler Stil
Alt 27 Eylül 2012, 02:25   #31 (permalink)
VIP ÜYE ~

Elen. - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: 21 Eylül 2012
(Mesajlar): 2.428
(Konular): 705
İlişki Durumu: Evli
Burç:
Renkli Para : 227595
Aldığı Beğeni: 486
Beğendikleri: 25
Ruh Halim: Suspus
Takım :
ÖdülleriÜye Ödülleri: 1
Oscar Ödülü 
Standart

Bir Türk Ailesinin Öyküsü

İrfan Orga
Ana Yayıncılık


ÖZET

Aslında tarihi, onu yaşayan insanların deneyimleri, karşılaştıkları güçlüklerle savaşma biçimleri, mutluluk ve mutsuzluklarının nedenleri ve kişilikleri yapar. Tarihe adları geçmemiş insanların gerçek yaşamları, tarihsel gerçekliğin bilinmeyen yüzüne gönderir bizi. 'Bir Türk Ailesinin Öyküsü' bu yüzyılın başında doğan bir ailenin acılar ve sevinçlerle içiçe yaşanmış, olağandışı bir öyküsüdür. Kitap, Osmanlı İmparatorluğunun son yıllarında ticaretle uğraşan ortalama bir Türk ailesinin İmparatorluktan Cumhuriyete geçiş anılarını, acı dolu savaş yıllarını, yoksullukları ve mutluluklarını, nihayet çocuklarının Cumhuriyetin ilk yıllarındaki eğitim ve öğretim serüvenini ve gerçek hayat mücadelesini kapsamaktadır.

Savaşın yıpratıcı etkilerinden değişim içinde bir topluma yol alan bu serüven, bir ailenin sarsıcı anılarını bir çocuk gözüyle okurlarına aktarmaktadır. Bu arada çocukluk günlerinin aslında ne denli çarpıcı gözlemler barındırdığını da anlatıyor bu anılar. İngilizce konuşulan ülkelerde Çağdaş Türk Edebiyatının dikkate değer bir örneği olarak değerlendirilen bu kitap öyküye konu olan ailenin büyük oğlu İrfan Orga tarafından ingilizce olarak yazılmış olup daha sonra Arın Bayraktaroğlu tarafından Türkçeye çevrilmiştir.

Osmanlı İmparatorluğunun son yıllarında, ticaretle uğraşan bir Türk ailesinin, uşaklı, özel faytonlu ve bahçıvanlı sıradışı yaşantısının tasviri ile başlayan öykü, Birinci Dünya Savaşının ailede yarattığı tedirginliği ve yetişkinlerin savaşa gidişi ile oluşan karamsar havayı bir çocuk gözüyle yansıtarak devam etmektedir.
Savaşın geride kalanlarda bıraktığı belirsizlik ve düzensizliğin izleri vurgulanarak, baba ve diğer büyüklerin savaşta olduğu yıllarda paranın ve dolayısıyla refahın tükenişi buna paralel olarak İstanbul'daki azınlıkların işgal kuvvetleri ile anlaşarak yarattıkları yağma ortamı kitapta ayrıntılı bir şekilde anlatılmaktadır. Özellikle savaşa gidenlerin kaybedildiklerinin belli olması ile birlikte ailenin ayakta kalma mücadelesi anlatılmakta ve çocukların manastır benzeri yetimhanelere bırakılması ile ailenin yaşadığı en acı yıllar İrfan Orga tarafından tasvir edilmektedir.

Uşak ve dadılarla büyüyen anne, zamanla işçi olarak çalışmayı ve evinde ürettiklerini satmayı dolayısıyla hayat mücadelesini öğreniyor ve eski dostlarının yardımıyla çocuklarının askeri okula yerleştirilmesini sağlıyor. Genç Türkiye Cumhuriyetinin ilk yıllarındaki Kuleli ve Harbiye yaşantısı İrfan Orga tarafından çarpıcı bir şekilde tasvir edilmekte ve sonraki görev yeri olan İstanbul, Eskişehir ve İzmir hatıraları o günlere ışık tutacak bir belgesel gibi anlatılmaktadır.

Sonuç olarak, bir Türk ailesinin Osmanlı İmparatorluğu ile başlayan serüveni Cumhuriyetle birlikte devam etmekte ve özellikle İrfan Orga'nın askeri okul yaşantısı o günlerin şartlarını anlamak adına iyi bir gözlemi yansıtmaktadır. Osmanlı yapısından Cumhuriyet ortamına geçişte özellikle Türk asıllı ailelerin İstanbuldaki yaşantısı ve hissiyatı İrfan Orga'nın ailesinin geniş ve varlıklı bir aileden küçük ve savaş yoksulu bir aileye dönüşümü bir çocuk saflığı ile akıcı bir şekilde dile getirilmektedir. Kitap, savaşa gidenlerin geride bıraktığı sorunlar, eski İstanbul'daki azınlıklarla birlikte yaşamanın sıkıntıları ve sonra Cumhuriyetle birlikte doğan yeni fırsatlar ve havacı bir subayın hatıralarının yansıtılması açısından başarılı bir çalışma olarak değerlendirilmektedir.




Elen. isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı
Alt 27 Eylül 2012, 02:25   #32 (permalink)
VIP ÜYE ~

Elen. - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: 21 Eylül 2012
(Mesajlar): 2.428
(Konular): 705
İlişki Durumu: Evli
Burç:
Renkli Para : 227595
Aldığı Beğeni: 486
Beğendikleri: 25
Ruh Halim: Suspus
Takım :
ÖdülleriÜye Ödülleri: 1
Oscar Ödülü 
Standart

Beyaz Zambaklar Ülkesinde

Grigory PETROV


ÖZET

Finlandiya'nın tarihinin son aşaması Fin Kültürü'nün hayranlık uyandıran gelişimini ve düşünce gelişimini yakından incelemiş bir yazarın izlenimleridir. Bu izlenimlerin ağırlık merkezi, bir zamanlar bataklıklar diyarı olan Finlandiya'yı "Beyaz Zambaklar Ülkesi"ne dönüştüren kültürel ve sosyal çalışmaların anlatımıdır. Bu çalışmalar arasında Finli aydınlarla halk arasındaki sıcak ilişki ve yakınlaşmanın büyük yeri vardır.

a. Finlandiya'nın Tarihi;
Bugünkü Fin toprakları yüzlerce yıl Rusya ile İsveç arasında doğal bir kale hizmeti görmüştür. Bölgede geniş bataklıklar ve girilmesi zor ormanlar olduğundan ne Ruslar, ne de İsveçliler bu topraklardan ordularını ve ihtiyaç maddelerini geçirememişlerdir.

1808 yılından itibaren Finlandiya bir Rus eyaleti oldu. Bu durum 1nci Dünya Savaşına kadar sürdü. Bu süreçte Finlandiya Çar 1nci Aleksandr tarafından verilen imtiyazlar nedeniyle kendi içinde bağımsız oldu, yasalarını ve yönetimini kendisi belirleme hakkına kavuştu.

Finler, asırlar boyu kimi zaman İsveçlilerin, kimi zaman da Rusların egemenliğinde kalmışlardır. Bu süre zarfında savunma ve diplomasi alanında çaba içinde olmayıp, bütün güçleriyle milli bir Fin kültürü meydana getirmeye çalışmışlardır.

b. Finlandiya'nın Coğrafyası ve Sosyal Durumu ;
Avrupa'nın en kuzeyinde bulunan Finlandiya'nın sert iklimi vardır. Havası genellikle sislidir. İlkbaharda bile don görülür. Çoğu yerler sarp granit kayalarla kaplıdır. Kalan yerler ise oldukça çukur ve bataklıktır. Ülkede maden namına hemen hemen hiçbir şey yoktur. Tarım güçlükle yapılabilmektedir. Halkı da hiçbir zaman tam bağımsızlıklarını elde edememiştir. Kimi zaman bir komşusunun, kimi zaman da diğer komşusunun yönetimi altında bulunmuştur.

Finler kendilerine "Suomi" derler ve çok sevdikleri ülkelerini "Suomi" diye tanımlarlar ki bu "Bataklık arazi" anlamına gelmektedir. Finlerin sahip oldukları büyük kültür ve medeniyet, halkın bizzat kendi çabasının ürünüdür. Finlandiya'da hiç kimse içki içmez. 1907 yılında çıkarılan bir yasayla insana sarhoşluk veren her türlü içkinin satılması yasaklanmıştır.

c. Lider Halk arasındaki bağlantının incelenmesi;
Bu kitapta, bir milletin kamu kuruluşlarının, okullarının ve askeri kurumlarının birbiriyle işbirliği yaparak ülkeyi kalkındırmak ve yükseltmek için neler yaptıklarını açıkça göstermiş, özellikle Finlandiya'nın yükselmesi için bazı kişilerin gösterdikleri fedakarlık ve başarılardan söz edilmektedir. Bazı kahraman ruhların, Fin milletini nasıl kahraman millet haline getirdikleri anlatılmıştır.

Carlyl'a göre millet cansız bir kil tabakasından ibarettir. Eğer ona bir sanatçının eli değmeyecekse, sonsuza dek şekilsiz ve hareketsiz kalacaktır. Ama Cesar (Sezar), Napoleon, Büyük Petro, Sokrates ve Muhammed gibi bir sanatkar, bir büyük adam, bir önder, bir kahraman çıkıp da bu kili eline alacak olursa, ona istediği şekli verebilir.

Evet, büyük adam bir kahramandır, bir yıldırımdır. Ama halk kitlesi ne kil tabakası, ne de saman yığını değildir. O, yıldırımı meydana getiren milletin kendisidir. Ne zaman bulut kümesi, elektrik oluşturursa yıldırım da kendiliğinden oluşur. Eğer bulutlar elektrikle yüklü değilse, hiçbir zaman şimşek veya yıldırım oluşmaz, yalnızca bulut nemli bir buhar halinde kalır.

Milletler de böyledir. Eğer bir millet büyüklük ve kahramanlık özelliklerini taşıyorsa ondan yıldırımlar doğar, kahramanlar çıkar. Eğer halk kitlesi nemli bir buhar yığınından ibaretse, hiçbir güç ondan yıldırım çıkartamaz.

Ülkenin refah ve mutluluğunun ve toplumun onur ve şerefinin halkın iradesine bağlı olduğunu kanıtlayan çarpıcı bir örnek olması açısından küçük ve yoksul bir ülkeyi gösterebiliriz. Burası iki milyonluk bir nüfusa sahip olan Finlandiya'dır.

d. Kitapta incelenen sosyal olaylardan örnekler;
Bataklık ve ölüm vadisi, yoksulluk ve sefalet yuvası olan Finlandiya diye bilinen, yeryüzünün kuzeyinde, kışı uzun, toprakları verimsiz ve çorak bir ülkede; köy kooperatiflerinin, köy öğretmenlerinin, gönüllü doktorların gayret ve aydınlatmalarıyla, bugün nasıl mutluluklar ve güzellikler ülkesi olduğunu; halk gücünün en küçük ortaklık ve belirtisinin aynı yıl içinde ne şekilde biri, yüze, bine, on bine, milyona çıkarttığını servetler ve mutluluklar fışkırttığını, demokrat bir millet ne demektir, topyekün bir millet nasıl yükselir, aydınların halka karşı rolü nedir, gerçek yurtseverlik nasıl olur? Halka gerçek hizmet nasıl yapılır? Bir avuç aydının kendilerini halka adayan fedakarlıklarıyla, bütün bir çalışma ve üstün gayretler sayesinde Fin ailesi gaflet uykusundan uyanmış ve büyük bir hızla ilerleme ve yükselmeye başlamıştır.

Bu kitapta; harap olmuş bir ülkeyi imar eden, yurdun gelişmesi ve yükselmesi için hiçbir sınıf farkı gözetmeden hep birlikte ve aynı amaçla çalışan; bataklıkları kurutan, sarı tenli, uçuk dudaklı, zayıf bilekli insanlarla çalışarak, bataklıklarını gül bahçelerine ve zümrüt ovalar haline; sarı tenli insanlarını tunç rengine, uçuk dudaklı çocuklarını yakut kızıllığına, zayıf bilekli çocuklarını demir bileklere dönüştüren bu çalışkan Finlerin milli şuurunun bu kadar olağanüstü ve benzersiz olduğu anlatılmakta.

Eserin en güzel bölümlerinden biri de, askeri kışlaların nasıl bir halk okulu olduğunu anlatan kısımlardır. Eski Finli Subayların eğitimi eksikti. Okuldan çıktıktan sonra hiç okumaya, araştırıp düşünmeye yönelmezler, hiçbir toplumsal ve ulusal idealleri yoktu. Yalnızca mağrurca kılıçlarını şakırdatmasını bilirler, şık üniformaları içinde sürekli para harcamaktan başka şey bilmezler, eğlence salonlarında etmekte üstlerine yoktu. Çoğu içki ve kumardan başını kaldırmazdı, Askerlere karşı sürekli kırıcı, kaba ve hatta zalimce davranırlardı, Askerler terhis olduktan sonra Vatan Ana, subaylara, generallere "Evlatlarımı nasıl yetiştirdiniz, sizin ellerinize teslim ettiğimiz yüzbinlerce civanıma ne öğrettiniz?" diye soracaktır.

Kışlayı bir halk okuluna dönüştürme, hatta üniversite haline getirme ideali, Öyle ki, her bir asker, kışlada yaşadığı günleri yaşamı boyunca sevgi ve övgüyle ansın; kışladan öğrendiklerini hayatında başarıyla uygulayarak gurur duyması düşüncesinden hareketle; halk; bereket versin, onu kışla ıslah etti, o eğitimini kışladan aldı, askerliği sırasında dürüst, atik, çalışkan ve kibar olmayı öğrendi..., desin ve bu sözler birer atasözü olsun.

Finlandiya, doğal zenginliklerinden yoksun, kıraç göllerle dolu bir ülke, bir zamanlar işgal altında, yabancı kamçısı altında inlemekteymiş. Bu ülke 60-70 yıl içinde akıllara durgunluk veren bir devrim yapmış, ileri ülkelerle yaptığı yarışta rekor kırmış. Bu ilerlemeyi de öyle büyük bilim adamları, güçlü liderleri olmadan yapmış, ama güçlü nesiller, büyük yurtseverler, çalışmayı seven yurttaşlar, inançları granit gibi sağlam bir toplum yaratmıştır. Ülkenin yetiştirdiği bu insanlar, isimsiz kahramanlar, yer altında çalışan işçiler, halkın aydınlanması için çalışan kültür savaşçılarıdır. Yalnızca yurtlarını ve halklarını düşünmüşler ve bu uğurda her şeylerini feda etmekten çekinmemişlerdir.

Finler uzun yıllar milli kültürlerinin gelişmesi ve ilerlemesi için çalışmışlar ve bugün birçok Avrupa ülkesinden daha yüksek bir uygarlık derecesine ulaşmışlardır. Artık büyük ve küçük komşularının saldırısıyla, özgürlük ve bağımsızlıklarını kaybetme tehlikesinden kurtulmuşlardır.




Elen. isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı
Alt 27 Eylül 2012, 02:26   #33 (permalink)
VIP ÜYE ~

Elen. - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: 21 Eylül 2012
(Mesajlar): 2.428
(Konular): 705
İlişki Durumu: Evli
Burç:
Renkli Para : 227595
Aldığı Beğeni: 486
Beğendikleri: 25
Ruh Halim: Suspus
Takım :
ÖdülleriÜye Ödülleri: 1
Oscar Ödülü 
Standart

Başarı İçin Strateji

John C. MAXWELL
Sistem Yayıncılık


ÖZET

John C.MAXVELL tarafından hazırlanan bu kitapta gerçek başarıya ulaşma konusunda ciddi olan insanlara, üzerinde hareket edebilecekleri önemli alanlarda yoğunlaşmayı sağlayacak bilgiler örnekleriyle verilmektedir. Kitapta, stresle ve başarısızlıkla etkili bir şekilde başa çıkmayı bilen bir olumlu düşünür olmanın yolları gösterilmektedir.

Kitapta ayrıca, başarılı olmak için öncelikle olumlu düşünmeyi uygulamak gerektiği, başarılı bir insanı belirleyen ilk özelliğin tutumu olduğu, kişinin olumlu tutum ve düşüncelere sahip olduğu sürece zorluklardan kaçınmayacağı, onların üstesinden gelmek için haz duyacağı sonuçta da başarıya ulaşacağı vurgulanmaktadır. Diğer yandan, başarısız insanları geçmişteki yenilgileri ve şüpheleri yönlendirdiği ve kontrol ettiği açıklanmıştır.

Başarılı veya başarılı olmak isteyen insanların kendilerini geliştirmek için uygulayacağı stratejiler olarak;

Ø Olumlu düşünme,
Ø Başarısızlığın hakkından gelme,
Ø Görüş sahibi olma,
Ø Hedeflerini belirleme,
Ø Zamanı yönetme,
Ø Stresle başa çıkmayı bilme,
Ø İnsan ilişkilerine değer verme,
Ø İletişim becerilerini geliştirme ve
Ø Liderlik gösterme sıralanmıştır.

Olumlu tutum ve düşünceler mutlaka başarıya götürmez ancak günlük yaşamda iyileşme görülmesi kesindir. Ancak bunun tersi doğrudur. Eğer olumsuz tutumlara sahipseniz başarısız olma kaçınılmazdır. Olumsuz düşünme kritik karar anlarında bulutların oluşmasına neden olur. Olumlu bir fırsat belirdiğinde olumsuz insan bunları göremez ve yakalayamaz. Her koşulu bir engeller silsilesi olarak algılar. Başarılı insanlar daima iyi bir görüş açısı ile bakar; fırsatları görür ve karar verirler.

Bir insanın başarısını belirleyen en temel etkenlerden biri, onun başarısızlığı nasıl karşıladığıdır. Başarılı olmayı arzu eden herkes, başarısızlığı yenmek ve ilerlemeye devam edebilmek için stratejiler geliştirmelidir. Eğer bu yapılamazsa, başarısızlık mutlaka cesaretsizliğe ve cesaretsizlik de yenilgiye yol açabilir. Tarihte büyük başarılar kazanmış insanların çoğu acımasızca eleştirilmiş ancak sebat etmiş kişilerdir. Başarılı olabilmek için riskleri göze almak ve denemek gereklidir. Başarısızlığa uğramamak için zaman ve güç harcamayı bir kenara bırakarak; dikkati, başarılı olmak üzerinde toplamak gerekmektedir.

İnsanların cesaretlerini kaybetmelerindeki en yaygın nedenler, konsantre olamama, fırsatın kaçmış olduğuna inanma, başarının hemen olması gerekliliği inancı ile hedef ve plan eksikliğidir.

Olumlu tutumlarını koruyan insanlar hayattan daha çok zevk alırlar. Başarısızlıkların üstesinden gelebilen ve cesaretsizliğe düşmeyen insanlar, o alanda ileri gidebilme avantajına da sahip olurlar.

Başarılı olmak isteyenler, hayatındaki görüşü tanımlamalıdır. Başarılı olmayı öğrenmenin en iyi yollarından biri, başarılı insanlarla birlikte zaman geçirmektir. Onların gözetlenmesi, onlara sorular sorulması ile zamanla onlar gibi düşünmeye başlanılır. Eğer aksi yapılırsa, onların şüphe ve olumsuz görüşleri paylaşılırsa insanlar zamanla onlara inanmaya başlar ve sonrasında başarılı olmak mümkün olmaz.

Başarılı olabilmek için hedeflerin belirlenmesi gerekmektedir. Başarı, önceden belirlenen hedeflerin aşamalar halinde gerçekleşmesidir. Hedefler, başarıya giden yoldaki ölçülebilir kilometre taşlarıdır. Değerleri büyüktür. Hedefleri belirlemek ve bunları ulaşabilir hedefler olarak belirlemek çok önemlidir. Hedefler belirli ve ölçülebilir değilse bu kişilerin heveslerini azaltır. Her hedefe ulaşma, daha ufak hedefler veya başarıların geride bırakılmasıyla gerçekleşir.

Başarılı insanlar tepkisel olmayan, tersine her zaman karşısındakinden önce hareket edenlerdir. Planlarını önceden yaparlar. Başkalarının onlara neler yapacaklarını dikte etmelerine mahal vermezler. Planlamasını önceden yapmayan bir insan, hiçbir zaman öne geçemez. Hedefler, geleceği planlamamıza yardımcı olur. Bizi erişmek istediğimiz herhangi bir şeyi, üzerinde çalışılabilecek ufak parçalara ayırmaya zorlar.

Başarılı insanlar zamanın değerinin farkındadır. İnsanlar arasındaki fark sahip oldukları zaman değil bunun nasıl kullanıldığıdır. Zamanı akıllıca kullanmak için en önemli stratejilerden biri, boşa harcadığımız zamanı büyük ölçüde azaltmaktır. Genelde zamanı boşa harcatan unsurlar; kaybolan şeyleri aramak, tembellik, yükü kendi kendine yaşamaya çalışmak, beklenmedik gelişmeler, pişmanlık duymak ve düşler kurmak, iş sürüncemede bırakmak, sorunu kavrayamamak, olumsuz kişisel tutumlar ve öncelikleri bilememek ve sıralayamamaktır.

Stres bazılarının kırılmasına, bazılarının da rekorlar kırmasına neden olur. Stres sürekli hale geldiğinde, gerilime dönüşür. Strese karşı vücut üç aşamada tepki verir. Bunlar alarm, direnme ve tükenmedir. Direnme aşamasında vücudumuz, varsa stresin yol açtığı zararları onarır. Ancak stres ortadan kalkmazsa vücut zararını onaramaz ve tetikte kalmayı sürdürmek zorunda kalır. Stresle başa çıkmanın yolarından bazıları; uygun bakış açısı geliştirmek, güçlü olunan alanlarda çalışmak, güçlü inançlar geliştirmek, haklardan vazgeçmek, dikkati dışarıya yoğunlaştırmak ve konuşacak birini bulmaktır.

Birlikle çalıştığımız insanlarla, üstlerle ve astlarla ilişkilerimizin niteliği, iş hayatındaki başarımızdan veya başarısızlığımızdan büyük ölçüde sorumludur. Bir insanın diğerleri ile olumlu ilişkiler kurmadan, istediğine ulaşması çok zordur. Pek çoğumuz için bir insanın iyi ilişkiler kurmasına olanak veren yetenekler, sonradan öğrenilir. Dikkati başkaları üzerinde toplamaya başladığımızda iyi ilişkiler gelişmeye başlar ve o kişiyi etkileme olanağı oldukça yükselir. Başarıya ulaşma zaman alan bir işlemdir. Aynı zamanda diğer insanları da kapsar. Bir insan başkasından ne zaman yararlanmaya kalksa, gelecek için şansları azalır. En iyi ilişkiler, her iki tarafın sürekli bir diğerinden aldığı ilişkilerdir.

Bazı insanlar iletişim konusunda oldukça yeteneklidir. Hemen herkesle her ortamda etkili iletişim kurabilir. İletişim kurmada ve becerileri artırmada dikkat edilecek hususlar; konuşmayı kesmemek, karşısındakini rahatlatmak, karsısındaki insanı dinlemeye niyetli olmak, sorular sormak, dikkat dağıtıcı konulardan kaçınmak, sabırlı olmak, kendimizi onun yerine koymak, öfkeli olunan ortamdan kaçınmak ve kavgadan ve eleştiriden uzak durmaktır.

Kişisel nitelikleri iyi olan güvenilir kişiler, gıpta edilecek özelliklileri olmayan insanlara oranla daha iyi liderlerdir. Ancak bu iyi nitelikler onları tek başlarına lider yapmaya yetmez. Liderler insanlarla olumlu ilişkiler geliştirirler, onlara önem vermeye, onlarla iletişimde bulunmaya ve onları motive etmeye çalışırlar.

Sonuç olarak; bu kitap okuyucuya doğuştan hakkı olan umudunu, şevkini, yaşama sevincini ve bunları elde edebilecek gücünü hatırlatmayı amaçlamaktadır.




Elen. isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı
Reklam Alanı
Alt 27 Eylül 2012, 02:27   #34 (permalink)
VIP ÜYE ~

Elen. - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: 21 Eylül 2012
(Mesajlar): 2.428
(Konular): 705
İlişki Durumu: Evli
Burç:
Renkli Para : 227595
Aldığı Beğeni: 486
Beğendikleri: 25
Ruh Halim: Suspus
Takım :
ÖdülleriÜye Ödülleri: 1
Oscar Ödülü 
Standart

Ben Ölüme Giderken ("As I Lay Dying")


William FAULKNER



ÖZET

As I Lay Dying adlı romanda yazar birey ve aile arasındaki ilişkinin sorunlarla dolu bir ilişki olduğunu vurgularken bu sorunlara çözüm bulma gibi bir girişimde bulunmaz. Romanda, geleneksel aile kurumunda bulunan ortak hedeflere yönelme, anlayış ve iyi niyet gibi kavramların yerini bireyler arasında iç çekişmelerin yaşandığı parçalanmış bir aile imajı alır. Böylesine olumsuz bir aile yapısı içinde yer alan bireyin kendi özgürlük kimliğini gerçekleştirmesi oldukça zordur.
Romanda Bundren ailesinin grotesque yolculuğu trajik bir mizahla anlatılır. Anse, eşi Addie'ye ölümünden sonra onu Jefferson'a defnetme sözü vermiştir. Addie'nin ölümü üzerine Bundren ailesi -Anse, Darl, Jewel, Dewey Dell and Vardaman -bu sözü yerine getirmek üzere Jefferson'a doğru yola koyulur. Romanın ana olay örgüsünü teşkil eden yolculuk süreci gerek bireysel gerekse ailenin tümü açısından tam bir hüsrandır. Maceralarla dolu yolculuk sırasında ailenin her üyesi kendi davranışlarıyla hakettiği kötü bir veya birkaç olay yaşar. Uzun ve maceralı bir yolculuğun sonunda Bundren ailesi Jefferson'a varır ve orada cenazeyi defneder.
Romanda tasvir edilen anne karakteri geleneksel çizgiden oldukça uzaktır. Addie, çocuklarıyla ilgilenmek, onların ihtiyaçlarını karşılamak gibi anneliğin gerektirdiği temel davranışlardan yoksun, bencil bir kadındır. Başkalarına istediği şeyleri yaptırmayı, onların kendi üstün kişiliğini kabul etmesini bekler. Bu bencil dürtü bazen onun çocuklarına ve öğrencilerine karşı şiddete başvurmasına da neden olur. Aile reisi konumunda bulunan Anse elinden hiçbir iş gelmeyen tembel bir insandır. Bir eylem adamı olmaktan çok hayatını klişe sözlerle hiç bir şey yapmadan geçiren bir kişidir. Çevresinde meydana gelen olayları gerçekçi bir biçimde değerlendirme yeteneğinden yoksun bir kişi olan Anse, ne iyi bir aile reisi olabilmiş ne de ailenin diğer üyelerini doğru olarak anlayabilmiş bir insandır. Karısı Addie gibi o da bencil bir insandır; salt kendisini düşünen birisi olduğunu en açık şekilde gösteren olay eşi henüz gömülmeden kendisine yeni bir eş bulmasıdır.
Ailedeki çocuklar arasında derin anlaşmazlık ve çekişmeler yaşanır. Jewel dışa dönük ve hareketli bir gençtir. Annesini en çok seven ve onun tarafından en çok sevilen odur. Bundren ailesi fertleri arasında, yalnızlık ve yabancılaşma duygusunu en yoğun yaşayan kişi Darl'dır. Darl, Addie'nin kendisini sevmediğini ve ona ilgi göstermediğini çok iyi bilir. Bu nedenle o da annesini ve onun gözdesi olan Jewel'i pek sevmez. Darl sadece kimlik bunalımı yaşayan bir kişi değil, aynı zamanda dünyadaki varlığından da tam olarak emin olmayan bir kişidir. Ailenin en ince ve derin düşünebilen üyesi olan Darl'ın gizemli bir gücü vardır. Zaman zaman kendini aşarak başka birinin kişiliğine uzanır; o kişinin ne düşündüğünü ve hissettiğini anlamak gibi bir yeteneği vardır. Ancak romanın sonunda Darl bu üstün yeteneği nedeniyle ailenin diğer fertlerinin isteğiyle akıl hastanesine gönderilir.
Tıpkı Darl gibi Dewey Dell de kendisini bir hiç olarak görür, çünkü o da yoğun bir yalnızlık duygusu yaşar. Uğradığı tecavüz sonucu hamile kalan Dewey Dell en yakın kasabadaki bir eczaneden hap alarak düşük yapmak istemektedir. Ancak, ne tuhaftır ki, bu hapları ararken bir eczacı tarafından ikinci kez tecavüze uğrar. Ailenin en küçük ferdi, Vardaman, hayal dünyasında yaşayan, aklı dengesi yerinde olmayan, yarım-akıllı bir çocuktur. Vardaman'ın yaşantısına yön veren algıları gerçek dünyadan öylesine kopuktur ki, çoğu zaman söylediği şeyler anlamsız kelime gruplarından başka bir şey değildir. Zaman zaman "Annem bir balıktır", "Jewel'in annesi bir attır" gibi mantıksız sözler sarfettiği duyulur. Cash aile fertleri içinde yapım işlerinde en usta olanıdır. Addie'nin tabutunu yapan Cash, yolculuk boyunca ailenin karşılaştığı fiziksel engel ve sorunları aşmada Jewel ile birlikte en büyük katkıyı sağlayan kişidir.
Romanda birçok "grotesque" sahne yer alır: Ailece nehri geçerlerken Cash'in bacağı kırılır. Daha sonra bacağına çimento ile sargı yapılır ve bu da bacağının enfeksiyon kapmasına neden olur. Yolculuk uzadıkça, etrafa kötü kokular yayan cesedin çevresinde sinekler toplanmaya ve uçuşmaya başlar. Bu duruma daha fazla dayanamayan Darl ahırı ateşe vererek kokmakta olan cesetten bir an önce kurtulmaya çalışır. Annesinin ölümünü tam olarak kabul etmeyen Vardaman matkapla tabutta delikler açarak annesinin hava almasını sağlamak ister. Bunu yaparken de farkında olmadan annesinin yüzünde delikler açılmasına neden olur.




Elen. isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı
Alt 27 Eylül 2012, 02:28   #35 (permalink)
VIP ÜYE ~

Elen. - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: 21 Eylül 2012
(Mesajlar): 2.428
(Konular): 705
İlişki Durumu: Evli
Burç:
Renkli Para : 227595
Aldığı Beğeni: 486
Beğendikleri: 25
Ruh Halim: Suspus
Takım :
ÖdülleriÜye Ödülleri: 1
Oscar Ödülü 
Standart

Büyüme Stratejileri


Harvard Business Review



ÖZET

Kitapta, "Harvard Business Review" dergisinde büyüme stratejileri konusunda yayımlanan sekiz makale yer almaktadır. Küreselleşmenin ve dijitalleşmenin hız kazanmasıyla şirket yöneticilerinin sağlıklı büyüme konusunda uyguladıkları stratejilere temel aldıkları birçok varsayımın giderek geçersiz hale gelmesi sonucunda bütün dünyada yeni arayış ve yaklaşımlar gündeme gelmektedir.

Belirsizliklerin ve çalkantıların arttığı günümüz iş dünyasında büyümeyi gerçekleştirmek ve sürdürmek, değer yaratıcılığı, çeşitlendirme, şirket birleşmelerine ve satın almalara gitme, servisleri mükemmelleştirme, dayatmaları kırma ve sanal değer zincirinden yararlanma gibi yetkinlikler gerektiriyor. Bu kitap gereksinim duyulan bu konularda, okuru yeni düşünce ufuklarına yöneltecek zengin fikir ve yorumlar içermektedir.

Birinci bölümde "Dayatmaları Kırarak Hızlı Büyümek" ele alınmıştır. Dayatma, müşterilere kabul ettirilen tavizlerdir. Müşterilerin iki ürün ve hizmet arzı arasında meşru bir seçim yaptığı karşılanımlardan (trade-offs) farklı olarak dayatma, müşterilerin iradesi dışındadır. Bir otel seçerken müşteri lükse karşı tutumluluğu tercih edebilir. Ama bütün bir otelcilik sektörü, müşterileri saat 16: 00' dan önce otele kabul etmeyerek onları bir dayatmayı kabule zorlamaktadır. Karşılanımlar kolaylıkla görülebilirken dayatmalar genellikle gizlidir.

Dayatma, ya sektörde geçerli yöntemlerin kabul edileceği ya da ihtiyacın karşılanmayacağı anlamına gelir. Genellikle müşteriler sektörün haklı olduğunu varsayarak şirketlerin dayatmalarını kabul ederler. Yazara göre şirket yöneticileri müşteriler gibi düşünürlerse, karlarını artırabilir ve daha hızlı büyümelerini sağlayabilecek dayatmaları kırarak bunlardan sonuna kadar yararlanabilirler. En olgun piyasalarda bile dayatmaları kıran şirketler ciddi büyüme hamleleri gerçekleştirerek diğerlerini geride bırakmıştır. (George Stalk, Jr. David K. Pecaut, Benjamin Burnett )

Kitabın ikinci bölümünde "Hızlı Büyümenin Stratejik Mantığı" ele alınmıştır. Neden bazı şirketler gelir ve karlarında hızlı büyüme sağlarken, diğerleri bunu başaramaz? Otuzu aşkın şirket üzerinde 5 yıl boyunca yapılan araştırmalara göre; hızlı büyüyen şirketler ile diğerleri arasındaki farkın, iki tarafın strateji konusundaki varsayımlarından kaynaklandığıdır. Daha az başarılı olanlar geleneksel strateji, hızlı büyüyenler ise değer yaratma mantığı uyguluyorlardı.

Geleneksel mantık ile değer yaratma mantığı, stratejinin temel boyutları açısından farklıdır. Çoğu şirket sektörün koşullarını veri olarak kabul ederken, değer yaratanlar etmez. Müşteriler arasındaki farklara odaklanmak yerine müşterilerinin ortak değerlerini arar. Fırsatlara mevcut varlık ve yetenekler açısından bakmak yerine, "sıfırdan yeni bir şeye başlayabilir miyiz?" sorusunu sorarlar. (W.Chan Kim, Renee Mauborgne)

Kitabın üçüncü bölümünde " Şirket Satın Alma Yoluyla Büyüme" ele alınmıştır. Günümüzde birçok şirket elindeki fazla nakdi kullanacak yer bulamamaktadır. Şirket yöneticileri sağduyulu davranarak parayı kullanacak yer ararken fazla seçenek ortaya çıkmaktadır.

Bu konuda yeni bir seçenek okuyuculara sunuluyor. Genellikle küçük ve sizin şirketinizle sinerji yaratabilecek bir şirket akla geliyor. Ancak bu yeni çalışmaya göre şirketler kendileri ile sinerji yaratmayacak şirketleri alarak da kar edebilir. Bunu başaran şirketler örnek gösteriliyor. Ancak burada önemli olan husus, şirketinizin yeni alınan şirketi iyi idare edebilecek bilgi birikimine ve yönetim tecrübesine sahip olması gerektiğidir. (Patricia Anslinger ve Thomas E. Copeland)

Kitabın dördüncü bölümünde ise "Çeşitlendirmek ya da çeşitlendirmemek" konusu yer almıştır. Bir şirketin vermesi gereken kararların en zorlarından biri, ürün çeşitlendirmesine gidip gitmeyeceği kararıdır.

Çeşitlendirmenin ezbere yapılmaması için, yazarın araştırmasına göre, şirket yöneticilerinin altı soruya cevap verebilmeleri gerekmektedir. Ancak böylece çeşitlendirme veya çeşitlendirmeme kumar olmaktan çıkacaktır. (Constantinos C. Markides)

Kitabın beşinci bölümünde ise "Yaşayan Şirket" konusu yer almıştır. Bu makalede, Arie de Geus'a göre, politika ve uygulamaları iktisadın düşünce ve diline fazlasıyla bağımlı olduğu için, bir çok şirket genç yaşta ölmektedir. Yöneticiler, şirketlerin herhangi bir işkolunda yaşamak için faaliyet gösteren bir insanlar topluluğu olduğunu unutup, sadece mal ve hizmet üretimine odaklanmaktadır.

Bunun tersine, yaşayan şirketlerin yöneticileri kendilerini uzun vadeli bir girişimin kahyası olarak görürler. Öncelikleri, kurumun öngörülemeyen bir dünyada uzun vadede hayatta kalabilmesi konusundaki adanmışlıklarını yansıtır. Özenli bahçıvanlar gibi, mevcut dalların ölmesine izin vermeden büyümeyi ve yenilenmeyi teşvik ederler. Bu tür yöneticiler insanların gelişimi ile yakından ilgilenmektedir. Elemanların birbirlerinden bir şeyler öğrenmesi için çeşitli fırsatlar yaratırlar. Bu şirketler, başarının öğrenmeye, kendini uyarlamaya ve evrime bağlı olduğu bir dünyada hayatta kalmaya elverişli kurumlardır. ( Arie de Geus )

Kitabın altıncı bölümünde ise " Alışverişi Gerçek Kılmak - GE Capital, Satın Aldığı Şirketlerde Bütünleşmeyi Nasıl Sağlıyor? " konulu makale yer almaktadır. Bu makalede beş yılda 100 şirket satın alarak bünyesinde özümseyen ve başarı sağlayan GE Capital şirketi örnek alınarak değerlendirilmektedir.

Bunu başarmak için, dört ders ortaya konmuştur. Birincisi, bütünleşme çalışmalarına anlaşma imzalanmadan başlayın. İkincisi, bütünleşme çalışmalarını yönetmesi için tam zamanlı bir kişiyi görevlendirin. Üçüncüsü, yeniden yapılanma gerekli olduğu takdirde, bunu sonraya bırakmadan hemen yapın. Dördüncüsü, sadece faaliyetleri değil, şirket kültürlerini de bütünleştirin. Bu yöntemler, birleşmeler sonucu oluşan rahatsızlıkların hepsini gidermez, ama süreci daha şeffaf ve ilgililer açısından daha çok öngörülebilir kılar. (Ronald N. Ashkenas, Lawrence J. Demonaco ve Suzanne C.Francis)

Kitabın yedinci bölümünde ise "Servisin Değerinden Yararlanmak" konusu yer almaktadır. Bazı şirketler servis sunmanın maliyetini azaltabileceklerini ve müşteri ihtiyaçlarını karşılamak, daha çok satış yapmak ve karları artırmak için servisi nasıl kullanacaklarını fark etmektedir.

Bu tür şirketlerin en iyi uygulamaları üzerinde yaptıkları bu çalışma sonucunda esnek servis arzı için bir model geliştirmiş olan yazarlar, asıl ürünlerin şansını artırmak için sundukları servislerin sayı ve maliyetini nasıl azaltabilecekleri, bu servisler için nasıl ortalamada daha fazla fiyat isteyebilecekleri ve müşteriler için nasıl daha fazla değer yaratabilecekleri gibi konularda, bu modelin geniş bir imalat ve hizmet şirketleri yelpazesine yardımcı olacağını düşünmektedirler. (Lames C.Anderson, James A.Narus)

Kitabın son bölümünde ise "Sanal Değer Zincirinden Yararlanmak" konusu yer almaktadır. Şirketler iki dünyada rekabet halindedir: Fiziki dünya ve sanal dünya.

Enformasyonla değer yaratabilmek için yöneticiler sanal pazara bakmalıdır. Bu dünyanın katma değer yaratıcı süreçleri, enformasyon aracılığıyla ve onun sayesinde işletildiği için sanaldır. Sanal değer zincirinin herhangi bir aşamasında değer yaratmak için beş çaba gerekir: Enformasyonu toplamak, örgütlemek, seçmek, birleştirmek ve dağıtmak. Tıpkı bir hammaddenin yararlı bir nesneye dönüştürülmesi gibi, günümüzün yöneticisi de ham enformasyonu alıp bu beş aşamayla ona değer katar. (Jeffery F. Rayport ve John J. Sviokla)

Sonuç olarak kitap; tüm yönetici ve yönetici adaylarının, yönettikleri birimlerini, sağlıklı olarak yönetebilmeleri, başarılı olabilmeleri ve günümüz koşullarında büyüme sağlayabilmeleri için faydalı bilgileri okuyucularına önermektedir.




Elen. isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı
Alt 27 Eylül 2012, 02:29   #36 (permalink)
VIP ÜYE ~

Elen. - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: 21 Eylül 2012
(Mesajlar): 2.428
(Konular): 705
İlişki Durumu: Evli
Burç:
Renkli Para : 227595
Aldığı Beğeni: 486
Beğendikleri: 25
Ruh Halim: Suspus
Takım :
ÖdülleriÜye Ödülleri: 1
Oscar Ödülü 
Standart

Büyük Maviyi Kurtarırken

Robert Slater
Literatür Yayınevi


ÖZET

IBM CEO'su Lou Gestner bir bilgi çağı yöneticisi ve IBM'in kurtuluşunda imzası olan kişi. Uyguladığı iş stratejileri IBM'i yaşadığı kabustan kurtardı. Bence bu uygulamaların çoğu doğru. Zaten doğru olmasaydı, IBM'in başarması da mümkün olmazdı.

İlk olarak, aldığı şirketi parçalamama kararıyla tarihi bir adım attığını düşünüyorum. Şirketi parçalamış olsaydı, bu küçük parçalar, aralarındaki koordinasyonu sağlamakta güçlük çekecekler ve rekabet arenasında tutunamayarak kendilerinden büyük rakipleriyle savaşamaz hale gelebileceklerdi. Hatta rakipleri tarafından yutularak yok olacaklar ve en sonunda da IBM diye bir şirket kalmayacaktı ortada. Gestner merkeziyetçi yönetim biçimini benimseyerek iş birimlerinin uyumlu çalışmasını kolaylaştırdı bir anlamda. Bence bunun olumsuz etkisi ise, katılımcılığı ve girişimci ruhu yok etmesiydi.

Müşteriye odaklanarak şirketin rekabetçi gücünü arttırdı. Şirketteki yerleşik kültürü değiştirerek, çalışanları iş yapmaya motive etti. Ona göre yerleşik kültür, üretkenliği tüketiyordu. Ancak bu değişim, şirket içinde kuşku ve güvensizlik yarattı. Gestner bunu yaparken haklıydı ama biraz daha dikkatli olabilirdi. Şirketteki yavaşlığı ve hantallığı yok etmek için uyguladığı 35.000 kişiyi işten çıkarma politikası, çok sert bir yaklaşımdı. Bu konuda da daha hassas bir tavır takınabilirdi. Çalışanlardan kendilerine çeşitli hedefler koymalarını ve bu hedefleri başaramayanların kovulacağını söylemesi de oldukça sert bir tutum. Çünkü bu, çalışanların üzerindeki baskıyı ve stresi arttırarak huzursuzluk yaratan bir durum. Bence çalışanlara daha dostça yaklaşıp, motivasyonlarını arttırmanın başka yollarını, örneğin onlarla konuşup hatalarını birlikte tartışarak düzeltmek ve onları önceden uyarmak gibi, deneyebilirdi.

Yönetimde açıklık ilkesini benimsemesi yerinde bir karar. Gestner önce vizyon belirlemedi, her iş birimi için stratejiler oluşturmayı tercih etti. Şirketin işleyişini anlamak öncelikli hedefiydi. Bu da hayal kırıklığı yaratmamak için uygulamaya koyduğu olumlu bir stratejiydi. Basınla arası iyi değildi, basının karşısına çıkıp konuşmaktan hoşlanmazdı. Önce yap, sonra konuş anlayışını benimsemişti. Fakat bu tutumu şüphe uyandırarak, hatta endişe yaratarak şirketin imajını zedeliyordu. Bence daha sosyal davranarak, basınla ve kamuoyuyla ilişkilerini geliştirebilirdi.

Gestner'in anabilgisayar işinden vazgeçmeyerek kişisel bilgisayar işine de eğilmesi, onun ileri görüşlü bir yönetici olduğunu ortaya koyuyor bence. Yalnızca üreten ve satan bir şirketten, müşterilere iş çözümleri sunan bir şirket haline gelmelerini sağlaması, sektördeki değişimi görerek internette iş çözümlerine ağırlık vermesi, ağ merkezli bilgi işleme öncülük ederek şirketi ileri ürün ve teknolojileri yaratmaya yönlendirmesi, vizyon sahibi bir yönetici olduğunu kanıtlayan örnekler.

Gerçekleştiremediği tek şey ise, üst düzey güçlü bir büyüme. Bence bu çok da önemli değil. İlk önce yapılması gereken şey, şirketi batmaktan kurtarmaktı, o da bunu yaptı. Büyümenin sonradan ve işin doğal akışı içinde kendiliğinden gelmesi daha sağlıklı diye düşünüyorum. Şirket eğer çok agresif ve yapay bir biçimde büyümeye zorlansaydı, finansal yapısı bunu karşılayamayacağından, her şey çok daha kötü bir duruma gelebilirdi ve Gestner başaramazdı. Bir başka deyişle, Gestner'in izlediği yol akılcı ve mantıklıydı.

Büyük Maviyi Kurtarırken, IBM CEO'su Lou Gestner'in can çekişen IBM'i kendi kişisel efsanesini de yaratarak nasıl dirilttiğini ve kurumsal dönüşüm mucizesini nasıl gerçekleştirdiğini anlatan bir kitap.

Kitap, 1997 yılında IBM'in geliştirdiği Derin Mavi denen süper bilgisayarın dünya satranç şampiyonu Gary Kasparov'u mat etmesiyle başlıyor. Bu, aslında sadece bir bilgisayarın zaferi değil, aynı zamanda IBM ve bilgi teknolojileri için de bir dönüm noktasıydı. Lou Gestner başarmıştı. Yalnızca bundan dört yıl önce ölümün eşiğinde olan dünya devi IBM kurtulmuştu. "Bilgisayar" sözcüğüyle eşanlamlı gibi görünen IBM, yöneticilerinin uzun vadeli planlarında hızla gelişen ve yaygınlaşan kişisel bilgisayarlar yerine anabilgisayarlara yer vermeleri yüzünden büyük sıkıntılar yaşamıştı. Bilgi teknolojilerinde kişisel bilgisayarları öne çıkaran değişime ayak uydurmakta geç kalmıştı. İşte bu noktadan sonra, şirketin başına geçen Lou Gestner şirkette dönmüşümü başlattı.

Göreve geldikten kısa süre sonra en önemli kararını verdi; şirketin bütünlüğünü koruyacaktı. IBM'in tek tek parçalarının şirketin bütününden değerli olduğu düşüncesiyle, parçalanmanın kurumsal kimlik ve sinerji kaybına, imajının zedelenmesine neden olacağının farkındaydı. IBM'i bir arada tutarak ürünlerinin, hizmetlerinin ve yeteneklerinin çeşitliliğini potansiyel bir rekabet avantajına dönüştürmeyi amaçlıyordu. Yeni yapılanmadan çok şirket performansına odaklanmayı tercih etti. Şirkette iyi olan çok şey vardı. Asıl beceri, çalışanları iş yapmaya, daha iyisini yapmaya inandırmaktı. Bunun için atılan ilk adım, çalışanları olumsuz etkileyen yerleşik kültürün yok edilmesiydi. İkinci adımsa, şirketi ağırlaştıran, hantallaştıran kişilerin işten çıkarılmasıydı. 35.000 kişi ilk ve son kez olmak üzere işten çıkarıldı. Geride kalanlarla yetenekli, deneyimli yönetici takımları oluşturuldu. Bu, işin hoş olmayan tarafıydı ve bir daha yinelenmeyecekti.

Şirketi iş birimleri haline getirdi. İlk hedef şirkette finansal düzelmeyi sağlamaktı. Bunun için vizyon değil, her iş birimi için stratejiler geliştirmeyi birincil amaç olarak ortaya koydu. Şirketin büyüklüğünü kullanarak maliyet ve pazar avantajı yakalamak onun için daha önemliydi. Uygulamaya geçilecek, ağır ilerleyen karar alma süreçleri, prosedürler kısaltılacaktı. Sürece değil, sonuca odaklanılacaktı.


Sonra, IBM'in ürün gamına keskin bir bakış attı. Özellikle şirketin ağır topu anabilgisayar birimine yakın ilgi gösterdi. Yaşamsal bir karar verdi: anabilgisayarın ömrünü tamamladığını, bu nedenle IBM'in artık kişisel bilgisayarlar ye diğer bilgisayar dışı işlere odaklanması gerektiğine inananların tersine Gestner, anabilgisayarları IBM'in ana odağı yapmayı seçti. IBM'in anabilgisayarlara yeni bir içerik vererek müşterilerini, Büyük Mavi'nin tek noktadan alış veriş yapabilecekleri en iyi yer olduğuna inandırması gerektiğini önceden görmüştü. Bilgisayar endüstrisinde üretilen hemen her şeyi üretip anabilgisayarları bunun dışında tutmak anlamsızdı. Müşteriler bundan sonra IBM'i iş sorunlarına bilgisayar çözümleri sunan bir konumda göreceklerse, IBM'in anabilgisayar işindeki etkinliğini sürdürmesi şarttı. Şirketi anabilgisayar işinde yeniden odaklarken, Gestner kişisel bilgisayar biriminde de geri adım atmadı. Kişisel bilgisayar birimi de, müşterilerin tek alış veriş yapacakları yerin IBM olması gerektiği fikrinden yola çıkılarak geliştirilmeye devam edildi.


IBM'i saplantılı bir biçimde müşteri odaklı hale getirdi. çalışanların müşteri gereksinimlerine daha çok önem vermelerini sağlayamazsa başarılı olamayacağını biliyordu. Önemli olan, müşteriye ham teknoloji sunmak ya da hangi ürünü almaları gerektiğini söylemek değil, bilgisayarların iş sorunlarını çözmek için nasıl kullanılmaları gerektiği konusunda yardımcı olmaktı. Bu nedenle, satış takımlarını, müşterilerine ürün almaları için baskı yapmayan, müşterilerle birlikte iş sorunlarına yaratıcı çözümler getiren takımlar haline dönüştürdü.

Şirketi iş birimleri haline getirdi. İlk hedef şirkette finansal düzelmeyi sağlamaktı. Bunun için vizyon değil, her iş birimi için stratejiler geliştirmeyi birincil amaç olarak ortaya koydu. Şirketin büyüklüğünü kullanarak maliyet ve pazar avantajı yakalamak onun için daha önemliydi. Uygulamaya geçilecek, ağır ilerleyen karar alma süreçleri, prosedürler kısaltılacaktı. Sürece değil, sonuca odaklanılacaktı.


Sonra, IBM'in ürün gamına keskin bir bakış attı. Özellikle şirketin ağır topu anabilgisayar birimine yakın ilgi gösterdi. Yaşamsal bir karar verdi: anabilgisayarın ömrünü tamamladığını, bu nedenle IBM'in artık kişisel bilgisayarlar ye diğer bilgisayar dışı işlere odaklanması gerektiğine inananların tersine Gestner, anabilgisayarları IBM'in ana odağı yapmayı seçti. IBM'in anabilgisayarlara yeni bir içerik vererek müşterilerini, Büyük Mavi'nin tek noktadan alış veriş yapabilecekleri en iyi yer olduğuna inandırması gerektiğini önceden görmüştü. Bilgisayar endüstrisinde üretilen hemen her şeyi üretip anabilgisayarları bunun dışında tutmak anlamsızdı. Müşteriler bundan sonra IBM'i iş sorunlarına bilgisayar çözümleri sunan bir konumda göreceklerse, IBM'in anabilgisayar işindeki etkinliğini sürdürmesi şarttı. Şirketi anabilgisayar işinde yeniden odaklarken, Gestner kişisel bilgisayar biriminde de geri adım atmadı. Kişisel bilgisayar birimi de, müşterilerin tek alış veriş yapacakları yerin IBM olması gerektiği fikrinden yola çıkılarak geliştirilmeye devam edildi.


IBM'i saplantılı bir biçimde müşteri odaklı hale getirdi. çalışanların müşteri gereksinimlerine daha çok önem vermelerini sağlayamazsa başarılı olamayacağını biliyordu. Önemli olan, müşteriye ham teknoloji sunmak ya da hangi ürünü almaları gerektiğini söylemek değil, bilgisayarların iş sorunlarını çözmek için nasıl kullanılmaları gerektiği konusunda yardımcı olmaktı. Bu nedenle, satış takımlarını, müşterilerine ürün almaları için baskı yapmayan, müşterilerle birlikte iş sorunlarına yaratıcı çözümler getiren takımlar haline dönüştürdü.




Elen. isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı
Alt 27 Eylül 2012, 02:30   #37 (permalink)
VIP ÜYE ~

Elen. - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: 21 Eylül 2012
(Mesajlar): 2.428
(Konular): 705
İlişki Durumu: Evli
Burç:
Renkli Para : 227595
Aldığı Beğeni: 486
Beğendikleri: 25
Ruh Halim: Suspus
Takım :
ÖdülleriÜye Ödülleri: 1
Oscar Ödülü 
Standart

Belgelerle Ermeni Sorunu


Em.Tümg. İhsan SAKARYA
Genelkurmay Askerı Ve Stratejık Etüt Başkanlığı Askerı Tarıh Yayınları Başbakanlık Basımevı Ankara


ÖZET

Kitap, beş bölümden oluşmuştur. Ermeni tarihiyle Türk-Ermeni sorunlarını ve bu sorunların nedenlerini belgelere dayanarak belirtmek amacıyla yazılmıştır.

Birinci bölümde, Osmanlı Devleti yönetimine girmeden önce ve girdikten sonra Ermenilerin durumu ele alınmıştır. Burada Ermeni tarihinin özeti, yaşadıkları bölgeler, dili, dini ve nüfusu hakkında çeşitli bilgiler verilmiştir. Daha sonra Osmanlı devleti yönetimindeki Ermenilerden ve yabancı devletlerin kışkırtmalarından bahsedilmiştir. Bu kapsamda; Birinci Meşrutiyet'in ilanına kadar Osmanlı Devleti-Ermeni azınlığı ilişkileri, Birinci Meşrutiyet'in ilanından sonra Ermeni azınlığının durumu ve çalışmaları, Ayastefanos (Yeşilköy) ve Berlin Antlaşmalarında Ermeni sorunu, Çarlık Rusyasının Ermeni illerine karışması, Ermeni sorununa diğer Avrupa devletlerinin karışıp kışkırtmaları ile Ermeni isyanları hakkında bilgiler verilmiştir.

İkinci bölümde, Ermenilerin örgütlenmeleri ve amaçları, Hınçak ve Taşnaksutyun komitelerinin oluşumu, çalışma ve amaçları hakkında bilgi verilmiş; müteakiben yabancı devletlerin etkisiyle Ermeni Komitacıların ayaklanmaları ve çıkan olaylar (Erzurum İsyanı, Musa Bey Olayı, Kumkapı Gösterisi, Merzifon, Kayseri, Yozgat Olayları gibi) ile Osmanlı Devleti'nin İkinci Meşrutiyet'ten önce ve sonraki Ermeni politikasına değinilmiştir.

Üçüncü bölümde, Birinci Dünya Harbi'nde Ermenilerin Osmanlı Devletine karşı ayaklanmaları, bunlara karşı yapılan uyarılar ve alınan tedbirler konusu ile diğer Ermeni olayları (Şebinkarahisar İsyanı, İzmit, Adapazarı Olayları, Bursa, Adana, Urfa Olayları gibi) üzerinde durulmuştur.

Dördüncü bölümde, Birinci Dünya Harbi sonlarındaki Ermeni eylemlerinden bahsedilmiştir. Bu kapsamda; Rus İhtilali'nden sonra Ermenilerin tutumu, Brest- Litovsk Antlaşması ve Trabzon konuşmaları, Batum Konuşmaları ve antlaşması ile Rus İhtilalinden sonra Ermeniler tarafından Türk halkına yapılan zulme ve cinayetlere değinilmiştir. Müteakiben, Mondros mütarekesinden sonra ve Sevr Antlaşması sırasında Ermenilerin Politik çabaları ile Mondros mütarekesi sonrasında meydana gelen Ermeni eylemleri, Ermenilerin yaptıkları zulümler anlatılmıştır.

Beşinci ve son bölümde ise; Türk istiklal Savaşı ve sonrasında Ermenilerin politik uğraşları, Doğu ve Güney cephesinde Ermenilerin yaptıkları ve Lozan Barış Antlaşması'nda Ermenilerin uğraşıları ve durumları, Antlaşmadan sonra ve günümüzde Ermenilerin tutumu ve çalışmaları ile Türkiye Cumhuriyeti Hükümetlerinin Ermeni Politikası hakkında bilgiler verilmiştir.

Eser, bugün dünyanın birçok yerinde Ermenilerin zulüm ve toplu katliama uğramış, çeşitli haksızlıklarla karşılaşmış bir topluluk olarak gösterilmesi için yapılan çeşitli propaganda ve eylemleri yalanlayacak bir açıklama niteliğindedir.

Bir toplum kendi vatanında, kendi ülkesinde bağımsızlık savaşı verir ve bu amaç için kanını dökerse tarafsız düşünenler tarafından her zaman haklı olarak kabul edilir; fakat herhangi bir unsur, rastlantı sonucu azınlık olarak bulunduğu yabancı bir devletin toprakları üzerinde hak iddia eder, bağımsızlık istemeye yeltenir ve bu isteğini kendi gücüyle veya yabancı devletlerin aracılığıyla elde etmeye kalkarsa haksızlığın ve kendini bilmezliğin ta kendisi olur ve asla hoş görülemez.

Türkiye'de yaşayan Ermeni vatandaşlarımızın, bu sakıncalı yolu tutan soydaşlarını hiçbir zaman onaylamadıkları, belgelerde de açıklandığı gibi bir gerçektir. Yıllarca birlikte ve kardeş gibi yaşayan Türklerle Ermenilerin arasını açanları ve huzurunu bozanları iyi tanımak ve bu gibilerin oyununa gelmemek, en akıllıca bir hareket olur.

Kitap; ATASE Başkanlığı Askeri Tarih Özel Araştırma Grubu üyelerinin yardımıyla Em. Tümgeneral İhsan SAKARYA tarafından hazırlanmış ve yetkili kurullarca incelenerek yayına hazırlanmıştır.




Elen. isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı
Alt 27 Eylül 2012, 02:32   #38 (permalink)
VIP ÜYE ~

Elen. - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: 21 Eylül 2012
(Mesajlar): 2.428
(Konular): 705
İlişki Durumu: Evli
Burç:
Renkli Para : 227595
Aldığı Beğeni: 486
Beğendikleri: 25
Ruh Halim: Suspus
Takım :
ÖdülleriÜye Ödülleri: 1
Oscar Ödülü 
Standart

Balkan Savaşı

İbrahim ARTUÇ



ÖZET

(E) Kur.Alb. İbrahim ARTUÇ tarafından hazırlanan bu kitapta, hepimizin "Balkan Savaşı" denince "O yarayı açma" dediğimiz ve neredeyse her Türk ocağından bir can alan "Balkan Bozgununun" öyküsü, bir ay gibi kısa bir sürede tüm Rumeli'mizi kaybedişimizin nedenleri ile aynı zamanda Rumeli'nden ana vatana göç eden Türklerin yazgıları, ders almamız açısından, belgelere dayalı olarak ortaya konulmaktadır.

Kitapta öncelikle; yirminci yüzyılın başlarında, yani 1910'larda, bir ayağı Adriyatik Denizinde, bir ayağı Yemen'de, bir eli GİRİT'te, diğeri Basra Körfezinde olan, üç kıtaya yayılmış Osmanlı İmparatorluğu'nun içinde bulunduğu zorluklar vurgulanmaktadır. İmparatorluğu oluşturan değişik milletler, değişik dinlerden kurulu toplumlar, bağımsızlık istiyorlardı. Devlete karşı silahlı ayaklanmalara girişiyorlardı. Traplusgarp nedeniyle İtalyanlarla savaşırken Arnavutluk isyanı, o bitmeden Arabistan'da İmam Yahya ayaklanması, arkasından Makedonya Bulgar gizli ihtilal komitelerinin faaliyetleri yoğunlaşmaya başlıyordu. Yüzyıllardır beraber yaşayan, Bulgar'ı, Sırb'ı, Yunan'ı, Arnavut'u ve Türk'ü birbirine girmeye başlamıştı.

Bunlara karşılık Osmanlı yönetimi, otoritesini ve güvenilirliğini kaybetmiş, 1908 de kurulan mecliste, 60 Arap, 25 Arnavut, 23 Rum, 12 Ermeni, 5 Yahudi, 4 Bulgar, 3 Sırp, 1 Ulah olmak üzere toplam 133 çeşitli milletlere mensup milletvekili ve 127 de Türk milletvekili bulunuyordu. Bu durum yönetime olumlu katkı sağlayamıyorlardı. Meşrutiyet aleyhtarı faaliyetler yoğunlaşıyordu. Şeriat taraftarları, 13 NİSAN 1909 da (eski tarihle 31 Martta) ayaklanarak hükümeti düşürüyor ve yeni hükümeti kuruyorlardı. "İttihat ve Terakki Cemiyeti", zor elde edilen meşrutiyet yönetimini tekrar tesis etmek maksadıyla, Selanik'te bulunan bir Tümen gücünde "Harekat Ordusu" ile İstanbul'a intikal ediyor, ayaklanmayı bastırıyorlar ve yönetimi tekrar kontrol altına alıyorlardı. Yani Osmanlı devletini saran alev çemberi yavaş yavaş daralırken, içerde de iktidar mücadeleleri nedeniyle otorite boşluğu, bu ateşi daha da körüklemekteydi.

Yüzyıllar süren Osmanlı egemenliğinden daha dün kurtulup, ayrı devletlerini kuran küçük Balkan milletleri, yalnız başlarına Osmanlı Devleti ile başa çıkamayacakları bilinciyle ve Rusya'nın da desteğiyle kendi aralarında gizli gizli anlaşarak "Hasta Adamın" ölümünü hızlandırmayı amaçlıyorlardı.

Balkan Devletleri birbirleriyle anlaşırken, Babıâli gözleri görmeyen, kulakları duymayan bir ama gibi, beliren tehdidin farkına varamıyorlardı. Dışİşleri Bakanı Noradunkyan "Bulgar Devletinin Osmanlı Devleti'ne saldırmayacaklarına dair, Yüce Meclise teminat veririm" diyor. Başbakan Sait Paşa "Balkan Hükümetleriyle ilişkilerimiz en iyi şekilde yürümektedir" ifadesini kullanıyor ve Yunanistan Kralı Venizelos ve Rus Dışişleri Bakanı Sazanof'a övgüler yağdırıyordu. Avrupa'da Le Tamps gazetesi, Bulgar-Sırp gizli anlaşmalarını kamuoyuna duyuruyordu. Fakat Osmanlı yönetiminin hale büyüyen tehdidin farkına varamayarak, eğitimli ve son tertip 120 bin yedek Nizamiye ve Redif askeri terhis ediyor, bu yetmezmiş gibi Genelkurmay Başkanı Ahmet İzzet Paşa komutasında 35 taburluk usta erlerden oluşan hatırı sayılır bir kuvveti, Yemen isyanını bastırmak için uzaklara gönderiliyordu. Babıâli Hükümeti; yaklaşan kış nedeniyle artık savaş tehlikesinin atlatıldığını düşündüğü 30 Eylül 1912 tarihinde, Balkanlıların birbiri peşine seferberlik ilan ettiklerini hayretle öğreniyordu. Artık saç kesilmiş, kel görülmüştü. Osmanlı Hükümetimde seferberlik ilan ediyor ancak Balkan devletlerini kışkırtmamak ve barışçı niyetini göstermek için seferberliğin sadece Rumeli ve Batı Anadolu'da uygulanmasına karar veriyordu. Oysa Balkanlılar 4 ay önceden gizli anlaşmalarını yapmış ve savaş hazırlıklarını olanca güçleriyle tamamlamışlardı. Nihayet Balkanlardaki ateşi, 2 Ekim 1912'de Karadağ tutuşturuyordu.

Babıâli'nin ayakları yavaş yavaş suya değiyordu. Büyük devletler engel oluyorlar, Balkanlılar Osmanlıya saldırmaya korkuyorlar, "Kış yaklaştı böyle bir mevsimde savaş olmaz" savlarının, bir yanılgıdan başka bir şey olmadığı ortaya çıkıyordu.

Yunanlılar "Megalo İdea"'yı, Bulgarlar dokuzuncu yüzyılda kurdukları "Büyük Bulgaristan'ı", Sırplar on dördüncü yüzyılda kurdukları "Sırp İmparatorluğu'nu", Karadağlılar ise güneye doğru büyüme isteklerini gerçekleştirmek için doğan fırsatı değerlendirme heves ve arzusuna kapılıyorlardı.

Osmanlı Hükümeti, daha seferberliğini tamamlamadan 16 Ekim 1912 sabahı İstanbul'daki Bulgar ve Sırp Maslahatgüzarlığına verilen bir nota ile Bulgaristan ve Sırbistan'a harp ilan ediyor, Yunanistan'ı harbin dışında tutmak manevrasıyla, bu ülkeye savaş ilan etmiyordu.

Evet, Osmanlı Hükümeti 16 Ekim 1912'de harp ilan etmekte, ancak ordusunun son tertip 120 Askerini terhis etmiş, 35 taburunu başında Gnkur. Bşk. olmak üzere Yemen'e göndermiş, İtalyanların İzmir'e çıkarma ihtimaline karşı Balkanlardaki kuvvetlerinin bir kısmını İzmir'e intikal ettirmiş, seferberliğini tamamlayamamış, silahlı kuvvetlerini bir salgın hastalık gibi saran "Mektepli", "Alaylı", "Redif", "Zadegan", "Kurmay" subay çekişmelerini giderememiş, ordunun silah ve teçhizattaki eksikliklerini tamamlayamamış, yeterli eğitim ve tatbikat yaptırılamamıştı. Bu şartlarda Osmanlı Silahlı Kuvvetleri Balkanlarda, Doğu Ordusu ve Batı Ordusu halinde tertiplenmişti. Her iki ordu da sefer mevcudunun çok altında muharebeye gireceklerdi. (Doğu Ordusunun sefer kadrosu 478.848, mevcudu 115.000, Batı Ordusunun sefer kadrosu 418.899, mevcudu 188.000 dir.)




Elen. isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı
Reklam Alanı
Alt 27 Eylül 2012, 02:35   #39 (permalink)
VIP ÜYE ~

Elen. - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: 21 Eylül 2012
(Mesajlar): 2.428
(Konular): 705
İlişki Durumu: Evli
Burç:
Renkli Para : 227595
Aldığı Beğeni: 486
Beğendikleri: 25
Ruh Halim: Suspus
Takım :
ÖdülleriÜye Ödülleri: 1
Oscar Ödülü 
Standart

2. Doğu Cephesi :

Başkomutan Vekili Nazım Paşa başta olmak üzere, bir kısım bakanların katılımıyla, Bulgar ordusunun seferberlik ve yığınaklanmasına vakit bırakmadan hemen taarruza geçilmesine karar verildi. Oysa ki Bulgar Ordusuher türlü hazırlığını tamamlamıştı. Hazırlığını bitiremeyen ise Osmanlı Ordusuydu. Bulgarlar 18 Ekim 1912'de birinci ve ikinci Bulgar Ordu'ları Edirne doğrultusunda hududu geçerek, Üçüncü Ordu ise Istranca Dağları'nı aşmak üzere ileri harekata başlamışlardı. 22 Ekim 1912'de Türk Doğu Ordusu da 1,2 ve 4ncü Kor. ile Kırıkkale istikametinde kuzeye, 3ncü Kor ile Bulgar ordusunu kuşatmak maksadıyla, batı istikametinde taarruza başlamışlardı. 23 Ekim 1912 sabahı, öncü birliklerin arasında savaşın başladığı anda, 3ncü Kor. bölgesinde Afyon Redif Tümeni askerleri paniğe kapılıyor ve kaçmaya başlıyorlardı. Bu durum geriden gelen Nizamiye birliklerini de etkiliyor, birliklerin büyük kısmı düzensiz olarak daha muharebeye başlamadan çekilmeye başlıyordu. Diğer Kor. bölgelerinde de gelişmelerin pek iç açıcı olmadığını değerlendiren Ordu Komutanı Lüleburgaz hattına çekilme emrini veriyordu. Bulgarlar kuşkularını giderdikten sonra, Türklerin yerini öğrenmek maksadıyla keşif birlikleri ileri harekata başlamıştı.

Bu arada Başkomutan Vekili Nazım Paşa ile Doğu Ordu K.nı arasında yeni savunma hattının Lüleburgaz mı olsun, Çorlu doğusu mu olsun tartışması yaşanmış ve tahkimat için kaybedilen üç günden sonra Lüleburgaz'da savunmaya karar verilmiş ve iki ordu halinde tertiplenilmişti. 28 Ekim-2 Kasım 1912 tarihleri arasında icra edilen muharebelerde, kuzeyde Türklerin, güneyde Bulgarların harekatı gelişmişti. Güneydeki Birinci Ordu'nun Birinci Kor. bölgesindeki Uşak Redif Tümeni'nin bozgun halinde çekilmeye başlaması nedeniyle, Birinci Ordu Komutanı, kuzeydeki 2 nci Ordu'nun Pınarhisar istikametindeki gelişen taarruzlarından habersiz olarak geri çekilme emri veriyordu. Başkomutan Vekili Nazım Paşa'da durum değerlendirerek, 2 nci Ordu'nun kuşatılmasını önlemek maksadıyla, her iki ordunun da Çatalca hattına çekilmesini emrediyordu. Ordu çekilme harekatı icra etmiyor, korkunç bir sel gibi geriye doğru kaçıyordu.

Başkomutan Vekili Nazım Paşa, tüm Çatalca Ordusunun emir komutasını alıyor ve cepheden çekilenler ile Anadolu'dan gelenleri yeniden teşkilatlandırarak, bu hatta tertipliyordu. Artık bu son şans idi. Ya İstanbul düşecek, ya İstanbul kurtulacaktı.

Bulgarlar, 17 Kasım 1912 tarihinde tekrar taarruza başlanmıştı. Ancak bu defa karşılarında, toprağa tırnaklarıyla yapışmış, her ne olursa olsun buradan geri çekilmeyeceğine inanmış Türk ordusunu karşısında bulmuştu. 3 Aralık 1912'ye kadar iki tarafta, karşılıklı mücadeleyle birlikte kolera ve dizanteri salgınıyla uğraşmışlar ve bu tarihte ateşkes imzalamışlardı.




Elen. isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı
Alt 27 Eylül 2012, 02:37   #40 (permalink)
VIP ÜYE ~

Elen. - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: 21 Eylül 2012
(Mesajlar): 2.428
(Konular): 705
İlişki Durumu: Evli
Burç:
Renkli Para : 227595
Aldığı Beğeni: 486
Beğendikleri: 25
Ruh Halim: Suspus
Takım :
ÖdülleriÜye Ödülleri: 1
Oscar Ödülü 
Standart

3. Batı Cephesi :

Seferberliğin ilanından sonra Batı Ordusu K.lığına atanan Ali Rıza Paşa 8 Ekim 1912 tarihinde Selanik'e ulaştığında, Karadağ'ın harp ilanı ile karşılaşmıştı. Türk Batı Ordusu büyük kısmıyla Kocana, Kumanova, Üsküp, Manastır bölgelerinde yığınak yapmış, kalan kısmı tali cephelere dağılmış durumdaydı. Plan gereği önce Sırp kuvvetlerine taarruz edilecek onlar ezilecek, müteakiben Yunan kuvvetleri üzerine yürünecekti. 8 Ekim 1912'de başlayan Karadağ Ordusunun taarruzları amacına kavuşmamış, verdiği ağır kayıplar nedeniyle çok güçsüz duruma düşmüştü. 18 Ekim 1912 tarihinde Sırp orduları ileri harekata başladılar. Muharebe, 22 Ekim 1912'de Osmanlı Batı Vardar Ordusunun taarruzlarıyla başladı. Sırplar başlangıçta büyük kayıp verdiler. Türk ordusunun taarruzlarının başarıya ulaştığı bir sırada, 23/24 Ekim 1912 gecesi Redif'lerin yağmur nedeniyle ayrıldıkları mevzilerin kapatılamaması nedeniyle, "Kumanova Muharebesi" yenilgiyle sonuçlandı. Geri çekilen Türk birlikleri Üsküp-Köprülü hattında savunmaya geçti, burada da tutunamayınca Kırçaova-Manastır hattına çekilindi. 16-18 Ekim 1912 tarihlerinde icra edilen "Manastır Muharebesi'nde" de yenilen Batı Ordusu Arnavutluk dağlarına doğru çekildi. Bu arada Sırp-Bulgar karma ordusunda Selanik istikametinde ileri harekatına devam ediyordu.

Tesalya bölgesine yığınak yapan Yunan Ordusu, 18 Ekim 1912'de sınırı geçmişti. "Yenice Muharebeleri'nde" yenilen Osmanlı kuvvetleri Selanik bölgesine çekilmişti. Vardar kıyısında savunmayı göze alamayan, Hasan Tahsin Paşa 40.000 kişiye yaklaşan kuvveti ve bütün silah, araç ve gereçlerini 9 Kasım 1912'de Yunanlılara teslim ediyordu. Öte yandan Epir cephesinde, Yanya Kolordusu başarıyla harekatı icra etmiş ancak 6 aya yakın mücadeleden sonra son kurşununu da atıp ve son lokmasını da tüketip 6 Mart 1913'de teslim olmuştu. Rumeli'de son silah seslerinin duyulduğu İşkodra'da 27 Nisan 1913 günü sabahı teslim olmuştu.

Süleyman Paşa'nın liderliğinde 1354'de iki sal dolusu bir avuç kahramanla Gelibolu kıyılarında başlayan Avrupa'daki Türk yayılması, Viyana'ya kadar ulaştıktan sonra, yine başladığı yere dönmüş oluyordu. 558 yıl süren bu hakimiyet artık son buluyordu. Ancak İttihat ve Terakki'nin ileri gelenleri bunu kabullenemeyerek, 23 Ocak 1913 tarihinde "Babıâli Baskını" ile yönetimi ele geçirmişti. Yeni hükümet, Edirne'yi kurtarmak için Şarköy bölgesine 10ncu Kor. ile çıkarma yapılmasını ve Gelibolu'da bulunan Mürettep Kor. ile koordineli olarak Edirne istikametinde taarruz edilmesini planlıyordu. Ancak bundan da sonuç alınamadı ve Edirne halkı ile Şükrü Paşa komutasındaki kahraman Türk askerleri, son lokmasını yiyerek ve son kurşununu da atarak 26 Mart 1913'de teslim oluyordu.




Elen. isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı
Yeni Konu Aç Cevap Yaz

Etiketler
dünya, edebiyatı, roman, özetleri


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık


Forum Renkli Sosyal Medya
Forumrenkli Facebook Forumrenkli Twitter Forumrenkli RSS
Forum Renkli Desteklediklerimiz

Forum Renkli Yasal Uyarı!

Forum Renkli Türkiye'nin en renkli eğlence ve bilgi paylaşım platformudur. Hukuka, yasalara, telif ve kişilik haklarına bağlıdır. "5651 sayılı yasada" belirtilen "Yer Sağlayıcı" olarak hizmet sunmaktadır. İlgili yasaya göre site yönetiminin tüm içerikleri kontrol etme yükümlülüğü yoktur. Bu sebep ile sitemiz, uyarıları dikkate alarak yasa dışı paylaşımlar hakkında gerekli işlemleri yapmaktadır. Oluşabilecek yasal sorumluluklar "Üyelerimize" aittir.

Forum Renkli; Arkadaşlık, Dostluk, Eğlence, Paylaşım, Msn Nickleri, Msn Sözleri, Msn Avatarları, Ödüllü Yarışmalar, Msn Sözleri, Şiirler, Şarkılar, Moda, Sağlık, Tv, Dizi, Film, Komik, Komik Resimler, Komik Videolar, Haberler, Spor Haberleri ve Güncel Bilgi Paylaşımı gibi konuların kullanıcıları tarafından önceden onay almadan anında yayınlayabildikleri bir forumdur.

Copyright© 2011 - 2013, ForumRenkli.com® Tüm Hakları Saklıdır.


Forum Renkli Alexa Forum Renkli Sitemap



vBulletin® Version 3.8.7 ile güçlendirilmiştir.
Copyright ©2000 - 2017, Jelsoft Enterprises Ltd
Inactive Reminders By Realdizayn

Search Engine Optimization by vBSEO 3.6.1 ©2011, Crawlability, Inc.

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222 223 224 225 226 227 228 229 230 231 232 233 234 235 236 237 238 239 240 241 242 243 244 245 246 247 248 249 250 251 252 253 254 255 256 257 258 259 260 261 262 263 264 265 266 267 268 269 270 271 272 273 274 275 276 277 278 279 280 281 282 283 284 285 286 287 288 289 290 291 292 293 294 295 296 297 298 299 300 301 302 303 304 305 306 307 308 309 310 311 312 313 314 315 316 317 318 319 320 321 322 323 324 325 326 327 328 329 330 331 332 333 334 335 336 337 338 339 340 341 342 343 344 345 346 347 348 349 350 351 352 353 354 355 356 357 358 359 360 361 362 363 364 365 366 367 368 369 370 371 372 373 374 375 376 377 378 379 380 381 382 383 384 385 386 387 388 389 390 391 392 393 394 395 396 397 398 399 400 401 402 403 404 405 406 407 408 409 410 411 412 413 414 415 416 417 418 419 420 421 422 423 424 425 426 427 428 429 430 431 432 433 434 435 436 437 438 439 440 441 442 443 444 445 446 447 448 449 450 451 452 453 454 455 456 457 458 459 460 461 462 463 464 465 466 467 468 469 470 471 472 473 474 475 476 477 478 479 480 481 482 483 484 485 486 487 488 489 490 491 492 493 494 495 496 497 498 499 500 501 502 503 504 505 506 507 508 509 510 511 512 513 514 515 516 517 518 519 520 521 522 523 524 525 526 527 528 529 530 531 532 533 534 535 536 537 538 539 540 541 542 543 544 545 546 547 548 549 550 551 552 553 554 555 556 557