Forum Renkli - Türkiye`nin En Renkli Eğlence ve Bilgi Paylaşım Platformu  



"Taklitler, Asıllarını yaşatırmış."
Go Back   Forum Renkli - Türkiye`nin En Renkli Eğlence ve Bilgi Paylaşım Platformu > Kültür & Sanat > Tiyatro & Edebiyat & Sanat > Edebiyat
Ücretsiz Kayıt ol veya Üye Girişi yapın.
Forum Renkli - Türkiye'nin En Renkli Eğlence ve Paylaşım Platformuna Hoşgeldiniz.
Forum Renkli'ye Hoşgeldiniz. Forumumuza ücretsiz KAYIT olarak, forumumuzda bilgi alışverişi yapabilir ve aramıza katılıp samimi dostluklar kurabilirsiniz.

Forumumuzda bizimle birlikte paylaşıma katılmak için buradan üye olabilirsiniz.



veya Facebook üyeliğiniz ile sitemize kayıt olabilirsiniz.
Etiketli Üyeler Listesi

Yeni Konu Aç Cevap Yaz
 
LinkBack Seçenekler Stil
Alt 27 Eylül 2012, 03:03   #71 (permalink)
VIP ÜYE ~

Elen. - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: 21 Eylül 2012
(Mesajlar): 2.428
(Konular): 705
İlişki Durumu: Evli
Burç:
Renkli Para : 227595
Aldığı Beğeni: 486
Beğendikleri: 25
Ruh Halim: Suspus
Takım :
ÖdülleriÜye Ödülleri: 1
Oscar Ödülü 
Standart

General Schwarzkopf (Bir Asker, Bir Zafer)

Robert D.PARRıSH


ÖZET

Kitapta General Schwarzkopf'un kişiliği tanıtılmakta ve körfez savaşına ışık tutulmaktadır.

Schwarzkopf, ülkesine tarihteki en kesin zaferlerden birini kazandıran, bunu yaparken de şaşırtacak derecede az asker kaybeden bir generaldi. O'na gıpta edenler şanslı olduğunu, doğru zamanda, doğru yerde olduğunu, bazıları da kendi şansını kendinin yarattığını savunacaktır.

1.92 cm. boyunda, 108 kiloluk öfkeli ve korkutucu bir kararlılık simgesi olan Norman, yine de tek tek tüm askerlerin iyiliğini düşünmek konusunda gösterdiği içtenlikle tanınır. Bugüne kadar çeşitli lakapları olmuştur. "Fırtına Norman", "Çöl Ayısı", yoğun B-52 bombardıman hücumundan kalan "Ark Işığı".

1951 yılında, Westpoint Akademisine giren Norman, kariyerini ve tüm yaşamını etkileyecek, ileride onur ve şeref madalyalarını getirecek "Piyade" sınıfını seçti. Teğmen Schwarzkopf ilk olarak, Belçika'da 101 nci Hava ve İndirme Tugayı'nın 187 nci Piyadesine atandı.

Bir sonraki görev yeri "Berlin" Alayı idi. Schwarzkopf, ordunun üst düzey işleyişini izleme fırsatını bulacağı Berlin Komutanlığı Başkomutanı olan generale, yaver olarak atandı. 1961 yılında Kara Kuvvetlerinin, Georgia'daki Benning Üssü Akademisinde, Yüksek Piyade Subayları kursuna gittiğinde Yüzbaşı oldu. Burada kursu bitirenler birkaç yıl içerisinde Kara Kuvvetlerinde söz sahibi olurlar. Georgia'dan, Southern California Üniversitesine giderek yüksek makine mühendisi oldu. Mezuniyetinden sonra, West Point Askeri Akademisine atandı.

Schwarzkopf için, "Görev-Şeref-Ülke" parolası, yaşam tarzıydı. Yeni terfi etmiş Binbaşı Schwarzkopf, seçkin Vietnem Hava Kuvvetlerine danışman olarak atandı. Vietnam'da kaldığı bir yıl içerisinde, savaş alanında yaralanan Schwarzkopf, kahramanlık madalyasıyla ödüllendirildi.

Schwarzkopf, 1966 yılından, 1968 yılına kadar Akademide görev yaptı. 1969 yılında Yarbayken tekrar Vietnam'a gitti. Vietnam'da kurulan "Americal" Tugayının, 198 nci Piyade Alayına bağlı, 6 ncı Piyadenin 1 nci Taburunun komutasını aldı. 28 Mayıs 1970'de Viet Kong mayın tarlasına düşen Schwarzkopf hafif yaralandı ve ağır yaralı bir askerini buradan çıkardı. Bu nedenle gümüş madalya ile ödüllendirildi. Bu olaydan altı hafta sonra da Vietnam'dan döndü.

Pentagon'da kaldıktan sonra, 1973 yılında Alaska'daki 172 nci Piyade Alayının ikinci komutanı oldu. 1976 yılında, Washington Lewis üssündeki 9 uncu Piyade Tugayının 1 inci Alayının komutası verildi. 1980 Ağustos'unda general olarak 8 nci Mekanize Piyade Tugayının ikinci komutanlığını devraldı. Bu Tugayda Lojistik kısmına getirildi. Müteakiben Tümgeneralliğe terfisine karar verildi. 1983 yılında Georgia'daki 24 üncü Mekanize Piyade Tümeni'nin başına getirildi. İki yıl görev yaptıktan sonra, Başkan Reagan'ın Grenada'yı işgal etmeye karar vermesiyle birlikle, "Acil Şiddet Operasyonu" için oluşturulan gücün Komutan Yardımcılığına getirildi. 1986 yılında, Washington Lewis üssündeki Kolordu Komutanlığına Korgeneral rütbesiyle atandı. 1988 yılında Orgeneral olan Schwarzkopf, Merkez Komutanlığının başına geçti.

2 Ağustos 1990 günü, gece yarısından sonra, Irak lideri Saddam Hüseyin, Kuveyt'e karşı yoğun bir tank saldırısı başlatmış ve Kuveyt şehrini ele geçirmişti. A.B.D. Başkanı, General Schwarzkopf'a, iki hedef gösterecekti. Suudi Arabistan'ı savunmak ve diğer operasyonları verilecek direktifler doğrultusunda gerçekleştirmek. General Schwarzkopf'u, dev bir lojistik sorunu ve 7 ay sürecek kabus bekliyordu. Schwarzkopf, kendisine sunulan üstün teknolojiyi de kullanarak, Suudi Arabistan'ın savunmasını başarıyla yerine getirdi.

Schwarzkopf'un, özellikle lojistik sorununu çözmesi gerekiyordu. Bunu hallettikten sonra Irak'ın hava savunma sistemini ve haberleşme sistemini etkisiz hale getirecekti edecekti. Müteakiben, Irak'ın elinde bulunan Scud füze rampalarının ve topçularının yerleri tespit edilir edilmez, hava saldırısını büyük bir şiddetle başlattı.

Bu arada, savaş esnasında basının önemini de göz ardı etmiyor ve Vietnam'daki gibi korkunç sonuçlar doğuracak açıklamalardan sürekli kaçınıyordu.

Hava saldırısı stratejik, operasyonel ve taktik olmak üzere üç aşamada gerçekleştirildi. Türkiye'deki üsler savaşın ikinci gününde kullanıldı. Füze rampalarından sonra, en önemli stratejik merkez, Irak'ın elindeki kimyasal ve biyolojik silah üretim merkezleriydi.

Irak liderinin çekileceğini söylemesine rağmen, Schwarzkopf durmak niyetinde değildi. Kara saldırısı başlamadan önce, son olarak Cumhuriyet Muhafızları "Saddam Hüseyin'in anahtarı olduklarından, bunların yok edilmesi ana hedefti. Felsefe, "Ağırlık merkezini vurursan her şey çöker. Irak tank ve topçusu yok edilmeden, kara savaşını başlatmaya niyetli değildi.

Irak, İran-Irak savaşında olduğu gibi, Sovyet doktrini olan savunmasını üç kuşak sistemi üzerine kurmuştur. Ancak, Saddam Hüseyin gerçek bir asker olmayışı nedeniyle başarılı bir savunma sistemini kuramadı. Bunda en büyük etken, askerlerinin inançsız, bilgisiz ve iyi eğitimli olmayışıdır. Oysa Schwarzkopf, gerçek bir asker ve Sovyet doktrinini çok iyi bilen, gece gündüz askerlerine eğitim ve tatbikat yaptıran biriydi.

Kara saldırısı, sabaha karşı 05:30'da başlatılmıştı. Schwarzkopf, teknolojiyi ve iyi eğitilmiş askerini de çok iyi kullanarak, umulandan daha kısa sürede Irak ordusunu Kuveyt şehrinin dışına atmıştır, bu savaş kendisi ve ülkesi adına büyük zafer olarak nitelendirilmiş ve tarih sayfalarına altın harflerle yazılmıştır. O, astlarından beklediklerini, kendinden de aynı ölçüde bekleyen, sert ve profesyonel bir subaydı. Başkan onu daha önce çağırmadıkça, en son asker evine dönene kadar, Suudi Arabistan'da bekleyecekti. Yasalara göre de 1 Temmuz 1991 gününde emekliye ayrıldı.

Gençliğinden ve askerlik eğitiminden, Vietnam'daki kahramanlıklarına, generalliğe yükseldiği senelerden, zaferle sonuçlanan "Çöl Fırtınası" harekatına kadar ölümcül bir düşmanı "öldürmek ve yok etmek" için kurulmuş bir müttefik gücü yöneten ve Amerika'ya, bu yüzyılın en büyük zaferlerinden birini kazandıran adam.

Schwarzkopf, Körfez savaşını zekası, stratejileri, akıllı taktikleri ve eşsiz kişiliğinin gücüyle kazandı. II nci Dünya Savaşı'ndan bu yana, gerçek anlamda ilk uluslararası askeri birleşimin en üst komutanı olarak kanlı bir diktatörü alt etmeyi başardı.

Sonuç olarak, o günün şartlarında, çok uzakta bir savaşa giren tecrübeli bir generalin öncelikle büyük miktardaki araç, silah ve personelin Körfez bölgesine taşınmasında ve ikmalinin sürekliliğinde gösterdiği planlama ve koordine çok başarılıdır. Ayrıca, günümüz savaşlarında istihbaratın önemini de açıkça ortaya koymaktadır.




Elen. isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı
Alt 27 Eylül 2012, 03:04   #72 (permalink)
VIP ÜYE ~

Elen. - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: 21 Eylül 2012
(Mesajlar): 2.428
(Konular): 705
İlişki Durumu: Evli
Burç:
Renkli Para : 227595
Aldığı Beğeni: 486
Beğendikleri: 25
Ruh Halim: Suspus
Takım :
ÖdülleriÜye Ödülleri: 1
Oscar Ödülü 
Standart

Gelasius'un Kılıçları

Dr.Önder GÜNGÜR


ÖZET

Dr.Önder GÜNGÖR'ün çalışması "İslam-Türk Ekseninde İnanç-Siyaset İlişkisi" başlığı taşıyan bir doktora tezi olarak kaleme alınmıştır. İnsanoğlunun toplu yaşama geçişinden başlayarak inanç sistemlerinin ortaya çıkışıyla devam eden çalışmada yazar günümüz dünyasında ve Türkiye'sinde siyasallaşmış bir dinin durumunu, etkilerini ve muhtemel gelişmelerini ortaya koymaktadır.

Kitap temel olarak "İnanç sistemlerinin ortaya çıkışı ve siyasetle etkileşimi", "Yayılma döneminde din - siyaset ilişkisi" ve "Yirminci yüzyılda din-siyaset ilişkileri" olmak üzere üç bölümden oluşmaktadır.

Birinci bölümde; ilk inanç sistemleri ve bunların siyasetle etkileşimi, sihirsel düşünüşün doğuşu ve büyü, ölüm ve ruhlar, din adamları, tanrılar, semavi dinlerin temelleri ve ilk tek tanrı inancı, Tevrat'ta ve İncil'de siyaset, İslam öncesi Arap toplumunda inanç-siyaset ilişkisi ve son olarak da Kuran'da siyaset konuları incelenmiştir.

Yazının bulunmasıyla birlikte din adamları toplumsal hayatın vazgeçilmez unsurları haline gelmiş ve bu konumlarını çok uzun yıllar boyunca korumayı başarmışlardır. Rahip-krallar zamanla asker krallara onlar da tekrar rahip krallara dönüşmüş ve din, siyaseti etkilemeye daima devam etmiştir. Din adamlarının toplumsal hayatta bu etkin konumları ancak 16 ncı yüzyılda ortaya çıkan reform hareketi ile ortadan kalkmaya başlamıştır.

İkinci bölümde; yayılma döneminde Hıristiyanlık ve İslamiyet'te din-siyaset ilişkisi incelenmiştir. 10 ncu yüzyıla kadar Avrupa'da üretim ilişkilerindeki değişim, bu süreçte kilisenin geçirdiği evrim, kavimler göçü ve bunun Avrupa'da sebep olduğu sosyal değişmeler, XI nci yüzyılda Kilise ve siyasetin birbirlerine olan etkileriyle Avrupa'da Tanrısal egemenlikten Halk egemenliğine geçiş ayrıntılı bir şekilde ortaya konmuştur. Bunun yanı sıra aynı dönemde İslam ülkelerinin ayrı yıllarda geçirdiği evrim de ortaya konmuştur.

İslamiyetin ortaya çıkışı, çıkışından itibaren İslam-Siyaset ilişkisi Arap devletlerinde ve Osmanlıda Din-Siyaset ilişkisi ve bu ilişkinin toplumsal hayata yansımaları ayrıntılı şekilde anlatılmıştır.

Üçüncü ve son bölümde ise yirminci yüzyılda din-siyaset ilişkileri incelenmiştir. Bu yüzyılda İsrail'de, Arap dünyasında, İran'da, Cezayir'de, Suudi Arabistan'da ve son olarak da Türkiye'de din-siyaset ilişkileri ve Türkiye'nin laikleşme süreci ortaya konmuştur.

Yazar, sonuç bölümünde, ülkemizdeki irtica hareketlerini tarihsel köklerine inerek incelemekte ve Mustafa Kemal ATATÜRK'ün ülkemize laik bir yapı kazandırmakla ne kadar büyük bir değişimi gerçekleştirdiğini ortaya koymaktadır. Evet Mustafa Kemal ATATÜRK bir Müslüman ülkeye ilk defa laik bir düzen getirerek Gelasius'un Kılıçlarını ikiye ayıran ilk Müslüman lider olarak tarihe geçmiştir. Kurmuş olduğu laik ve demokratik Türkiye Cumhuriyeti tüm İslam ülkelerinin önünde yegane çağdaş model olarak durmaktadır. Ayrıca yazar sonuç bölümünde laikliğin karşı karşıya olduğu tehlikeleri, ayrıntıları ile incelemiş ve "İslamın siyasallaşması" sürecini ve bununla nasıl mücadele edilebileceğini, ne gibi yasal düzenlemeler yapılabileceğini diğer ülkelerden de örnekler vermek suretiyle ortaya koymaya çalışmıştır.
Gelasius'un Kılıçları din-siyaset ilişkisi konusunda genel kültür sahibi olmak isteyen herkese hitap eden bir eserdir.




Elen. isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı
Alt 27 Eylül 2012, 03:04   #73 (permalink)
VIP ÜYE ~

Elen. - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: 21 Eylül 2012
(Mesajlar): 2.428
(Konular): 705
İlişki Durumu: Evli
Burç:
Renkli Para : 227595
Aldığı Beğeni: 486
Beğendikleri: 25
Ruh Halim: Suspus
Takım :
ÖdülleriÜye Ödülleri: 1
Oscar Ödülü 
Standart

Gelecek Korkusu "Şok"

Alvin TOFFLER


ÖZET

Kitabın yazarı Alvin TOFFLER, eserinde geleceğin belirsizliği, süratle değişim ve değişime ayak uydurabilme üzerinde durmuştur. Değişimin baskısına uğrayan insanlara neler olduğu, geleceğe uyum sağlama veya uyum sağlayamama nedenleri vurgulanmıştır.

Yakınlarda varacağımız evreler incelendiğinde, içinde yaşadığımız çevre, çalıştığımız örgütler, dostluklar, arkadaşlıklar ve aile yaşamının geleceği, ele alınmıştır. Günümüzde değişim akıntısı öylesine güçlüdür ki, kurumları alt üst etmekte, değerleri değiştirmekte, köklerimizi kurutmaktadır.

Geçmişte, sosyal değişimin evreleri, birbirini izlerken insanoğlunun bilinci hiçbir zaman olayı aşamamış, hep onu izlemiştir. Çünkü değişim yavaş olmuştur. İnsanoğlu bilinçsizce ve organik bir uyum içerisine girmiştir. Günümüzde bilinçsiz uyum, artık yeterli değildir. Geni değiştirecek düzeye gelmekte olan insan, evrimleşmenin bilinçli denetimi peşindedir. Değişimin dalgaları üzerinde, sonu belirsiz yolculuğunu sürdürürken, gelecek şokundan korunmak için, evrimleşme sürecine egemen olmak, geleceği insanca gereksinmelere göre biçimlendirmek zorundadır. Geleceğe karşı ayaklanacağına, geleceği beklemek ve biçimlendirmek amacına yönelmelidir.

Çağımızda değişimin hızı, başlı başına temel bir güçtür. Bu hızlanan itme, sosyolojik olduğu kadar kişisel ve psikolojik sonuçlar da doğurmaktadır. İnsanoğlu, kendi kişisel işlerinde olduğu gibi toplum içinde de, değişimin hızını denetlemeyi en kısa zamanda öğrenemezse, kitle halinde uyum sağlayamamanın kötü sonuçlarıyla karşılaşacak demektir.

Kitabın birinci bölümünde kalıcılığın, ölümsüzlüğün yok olduğu, değişimin kaçınılmazlığı vurgulanmıştır. İkinci bölümde geçicilik, gereksinimler, insanlararası ilişkiler, gerçeğin zihinsel modeli belirlenmiştir. Üçüncü bölümde yenilikler, dördüncü bölümde çeşitlilik incelenmiştir. Beşinci bölümde uyum sağlama yeteneğinin sınırları ve altıncı bölümde ise yaşamı sürdürebilmenin yöntemleri ortaya konmuştur.

Bu kitap insan organizmasının belirli sınırlar içindeki değişimi emebileceğini savunmaktadır. Bu sınırları saptamadan, hiç durmaksızın hızı artacak olan değişim süreci, insanların dayanamayacakları bir düzeye varabilir. Bireyleri gelecek şoku diye adlandırdığımız çok özel bir durumun içine atabiliriz. Gelecek şokunu, insan organizmasının fiziksel uyum sağlama sistemiyle karar verme süresinin aşırı yüklenmesi sonucu oluşan fiziksel ve ruhsal bir sıkıntı olarak tanımlayabiliriz. Değişik kişiler gelecek şokununa karşı değişik tepkiler gösterirler. Bu belirtiler kaygı, yardımcı otoriteye karşı düşmanlık, bunalım, duygusuzluk vb. görünümler kazanırlar. Ardından sosyal, entellektüel ve duygusal uğraşlardan ellerini eteklerini çeker, kabuklarına çekilmeye çabalarlar.

Sosyal gelecek toplulukları kalıcı kurumlar olmamalıdırlar. Temsilcilerin belirli aralıklarla değiştirilmeleri de yararlı olur. Günümüzde vatandaşların karar alma jürilerinde yer almaları beklenir. Sosyal gelecek toplulukları, aynı biçimde düzenlenebilir. Gelecek üzerine danışmanlık yapması için sürekli olarak yeni üyeler biraraya getirilebilir.

Umut verici olan, yeni teknolojiyi geleceğe dönük biçimde kullandığımızda, demokratik karar alma süreci içerisinde büyük aşamalar yapabileceğimiz gerçeğidir. Geliştirilmiş iletişim araçları, sosyal gelecek topluluklarının bir oda içinde toplanmaları zorunluğunu ortadan kaldırmaktadır.

Bu kitabın amacı, gelecekte uzlaşabilmemize yardımcı olmak; kişilerin tepkilerini derinlemesine inceleyerek, kişisel ve toplumsal değişime uydurma olanaklarını sağlamaktır. Evrimsel yazgımıza kılavuzluk etmeye, insanca bir geleceği kurmaya başlamadan önce ilk yapacağımız iş, gelecek şokuyla ilgili tehditleri, hızlı değişimin getireceği sorunları önlemektir. Öncelikle savaşın, ekolojik dengeye yönelik saldırının, ırksal sorunların, zengin ile yoksul arasındaki ayrımın, gençlik sorunlarının ve kitle halinde yükselen, akılcı olmayan davranışların üzerine eğilmemiz gereklidir.

Tarih boyu sürüp gelen bu kanseri iyileştirmek kolay değildir. Ayrıca belirtilen hızla, görülmeye başlayan gelecek şokunu iyileştirmek için elimizde büyülü ilaç yoktur. Gerçekte kitabın temel amacı teşhistir. Çünkü teşhis iyileştirmeye giden yolda en önemli adımdır. Sorunların bilincine varmadan kendimize yardımcı olamayız.

Sonuç olarak kitap; değişimin kaçınılmaz olduğunu ve değişime kişilerin vereceği tepkilerin farklı olduğunu, ancak değişime uyum sağlayanların mutlu ve başarılı olacaklarını vurgulamaktadır. Ayrıca fazla vurgulamadan okuyucuyu değişikliğe hazırlamayı amaçlamıştır. Hızlı değişime başarılı bir uyum sağlamak istiyorsak, geleceğe yeni bir açıdan bakmak ve uyum göstermek için çaba harcamalıyız. Böylece geleceği entellektüel bir gereç olarak kullanabilir ve toplumsal sorunlarımızı çözebiliriz.




Elen. isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı
Reklam Alanı
Alt 27 Eylül 2012, 03:05   #74 (permalink)
VIP ÜYE ~

Elen. - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: 21 Eylül 2012
(Mesajlar): 2.428
(Konular): 705
İlişki Durumu: Evli
Burç:
Renkli Para : 227595
Aldığı Beğeni: 486
Beğendikleri: 25
Ruh Halim: Suspus
Takım :
ÖdülleriÜye Ödülleri: 1
Oscar Ödülü 
Standart

Hizbullah Ve Hamas

Murat ERDİN


ÖZET
Bu kitapta, yıllardır Ortadoğu'nun en etkili iki örgütü olarak bilinen HİZBULLAH ve HAMAS'ın doğuşu, örgüt yapıları, yönetim şekilleri ve bazı eylemleri anlatılmaktadır. Yazar Murat ERDİN, NTV Muhabiri olarak bölgede yaptığı gözlemler ve ayrıntılı araştırmaların sonuçlarını bu kitapta sunmaktadır. Kitabın ilk bölümünde HİZBULLAH, ikinci bölümünde ise HAMAS ve İSRAİL ele alınmaktadır.

Hizbullah (Allah'ın Partisi), zengin ama kimilerine göre karmaşık bir etnik yapıya sahip olan Lübnan'da, 1980'li yılların başında hızla artan Şii radikalizminin bir ürünüdür. 1974'te bir Şiii mollası olan İmam Musa SADİ'nin kurduğu "Şii Emel Örgütü" Hizbullah'a giden yolun ilk ve önemli bir adımıdır. 18 Eylül 1982'de Batı Beyrut'u kontrolünde tutan İsrail'in göz yummasıyla, Hristiyan Falanjistlerin, Şabra ve Şatilla'da Filistin'li mültecileri katletmesi Ayetullah HUMEYNİ için, İran'ı bu mücadelenin içine sokma yolunda bulunmaz bir fırsat sağlamıştır. HUMEYNİ, üçbin kadar devrim muhafızını gizlice Lübnan'a gönderdi. Çünkü Siyonistlere karşı alınacak bir zafer, HUMEYNİ'yi bütün İslam dünyasının lideri yapacaktı.

Örgütlenme çalışmaları, Güney Lübnan'daki Baalbek ve Berkaa Bölgesi'nde yoğunlaştı. Berkaa Bölge sorumlusu, Hasan NASRALLAH adlı iyi eğitim görmüş bir Şii'ydi. Hasan NASRALLAH Emel'in misyonunu bitirdiğini düşünerek beş yüz kadar adamıyla Hizbullah'a katıldı. daha sonra örgütün liderliğine kadar yükseldi. Şah rejimine karşı savaşan bir molla olan Muhammed GAFFARİ'nin temellerini attığı Hizbullah Fikri, 1979 İran İslam Devrimi'nin ardından İran Devleti'nin yarı-resmi ideolojisi haline geldi. Bu ideoloji, "iyi ve kötü" temeline oturacak kadar basit olduğundan, kasaba ve kentlerdeki yoksul kesimlerle, mevcut düzene tepki duyan fazla bilgi sahibi olmayan kimseleri kolayca etkiledi. Artık İran'da parmakla gösterilemeyen belli bir merkezi olmayan ama herkesin bildiği, varlığını hissettiği bir güç vardı. Örgütün fikir başkenti Tahran'dı. Ama liderlik müessesi, savaşçı kadrosu ve karargahı Beyrut'taydı.

Başta da belirtildiği gibi Hasan NASRALLAH Hizbullah'ı Lübnan'a taşıyan isim olmuştur. Lübnan'ın saygın bir Şii din adamı olan Muhammed Hüseyin FADLALLAH'ın ruhani liderliğine soyunması örgütün Lübnan temellerini iyice sağlamlaştırdı. Bir süre Emel'i kendi amaçları için kullanan İran ise, daha sonra kendini doğrudan temsil edecek olan Hizbullah ile yoluna devam etti. İran-Hizbullah ilişkileri basit bir denkleme dayanmaktadır. İran, devrim sonrası savunduğu fikirler dizisini, Orta Doğuda Hizbullah aracılığıyla dile getirirken, Hizbullah da İsrail'e karşı yürüttüğü bölgesel savaşı, İran aracılığıyla uluslararası alana taşıyabiliyordu.

İran sahip olduğu vizyona ulaşmak için yalnız Hizbullah'ı kullanmakla kalmayıp, Müslüman bir halka sahip oldukları halde İslami bir rejime sahip olmadığına inandığı ülkelerdeki radikal İslamcıları da desteklemektedir. Suriye ise Hizbullah'a verdiği desteği açıkça dile getirmekten kaçınmakla beraber kendi stratejik hedefleri doğrultusunda PKK'nın da dahil olduğu pek çok terör örgütünü desteklemektedir.

Hizbullah'ın Ortadoğu'da çok iyi bilinen bu iç yüzünü, Batı dünyası 23 Ekim 1983 günü, 241 Amerikan askerinin ölümüyle sonuçlanan eylemle görmüştür. Bu eylemler günümüze kadar değişik şekillerde yoğun olarak devam etmiştir.

Hizbullah güttüğü amaç doğrultusunda medyayı da etkin şekilde kullanmaktadır. AL Manar isimli televizyon kanalı, Nur isimli radyo kanalı, Lahit isimli gazetesi ve El Mukaweme adını taşıyan bir dergisi vardır.

Hizbullah, Türkiye'deki örgütlenmesini ise 1990'lı yılların başında Güneydoğu'da başlattı. Bu örgütlenme İlim ve Menzil adlı kitapevleri ile filizlendi, kitapevleri etrafında sağlanan birlik, bu adı taşıyan cemaatlerin doğmasına neden oldu.

1992 yılında PKK'nın Yolaç Köyü'nü basıp 10 kadar Hizbullahçıyı öldürmesi, örgütün ikiye bölünmesine neden oldu. Fidan GÜNGÖR liderliğindeki Menzilciler henüz PKK'ya ve devlete karşı silahlı eylem için erken olduğunu düşünüyorlar ve Hüseyin VELİOĞLU liderliğindeki İlimciler ise zamanın geldiğine inanıyorlardı. Ancak İlimciler Menzilcileri etkisiz hale getirerek günümüze kadar bir çok eylemde boy göstermişlerdir.

Kitabın ikinci bölümünde ise Hamas ele alınmaktadır. Hamas, 8 Aralık 1987'de bir İsrail askeri kamyonunun Gazze'de üç sivil Filistin kamyonuna çarparak bir çok kişinin ölümüne neden olmasıyla ortaya çıkan "İntifada" isimli ayaklanma ile ortaya çıkmıştır.

İsmi Arapça "İslami Direniş Hareketi" kelimelerinin baş harflerinden oluşan örgüt Şeyh Ahmed, İsmail, Hasan ve Yasin tarafından kurulmuştur. HAMAS'ın hem düşünsel hem de örgütsel olarak ortaya çıkmasında kutup ülke yine İran'dır. Ancak HAMAS, Hizbullah gibi İran'lı mollaların dolaylı ve dolaysız emirleriyle hareket etmez. Asıl amacı İsrail'den bağımsız bir "Filistin İslam Cumhuriyeti" kurmaktır. HAMAS yalnız İran'da değil aynı zamanda Mısır kaynaklı olan İHVAN (Müslüman Kardeşler Örgütü) ve Filistin'deki devrimci sol örgütlerden de destek görmüştür.

HAMAS'ın örgüt yapısı ise siyasi bölüm, istihbarat bölümü ve askeri harekat bölümü olarak üç unsurdan oluşur. Örgütü asıl yönlendiren kurum ise Şura Meclisidir. Örgütün fakir Filistin halkına çeşitli hizmetler veren bir sosyal kanadı da bulunmaktadır. Bu kanadın faaliyetleri Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliğince de etkinlik olarak örnek gösterilmektedir.

HAMAS'ın eylemleri tipik "terörist" eylemleridir. Örgüt, İsrail'i temsil eden her şeye saldırmayı amaçlar. Eylem çeşitleri arasında; adam kaçırma, ev baskınlar, pusu kurma gibi yöntemler de vardır.

HAMAS, uluslar arası ortamda da bir çok ülke tarafında desteklenmektedir. Özellikle Körfez Krizinde Yaser ARAFAT'ın Irak'ı desteklemesi üzerine, FKÖ'ye akan yardımların çoğu HAMAS'a kaymıştır. Malezya, Ürdün, Libya, Afganistan, Yemen ve Pakistan'dan örgüte yardımlar gelmektedir. Bununla beraber, ABD'de dahil olmak üzere bir çok ülkedeki kuruluşlarca desteklenmektedir.

HAMAS'la, FKÖ arasındaki çatışma ise Filistin Özerk yönetimi Lideri Yaser ARAFAT tarafından İsrail'le imzalanan 1993 Oslo Antlaşması ile ortaya çıkmıştır. Çatışma 11 Kasım 1997'de FKÖ ve HAMAS tarafından imzalanan antlaşmaya kadar sürmüştür.

HAMAS'ı destekleyen bir devlet de İsrail'dir. Başlangıçta çok ilginç bir yaklaşım olarak görünen bu ilişkinin aslında basit bir mantığı vardı. FKÖ ve HAMAS arasında yaratacağı çatışmadan faydalanmak isteyen İsrail, tam tersi sonuçla karşılaşmıştır. 1948'de ilan edilen İsrail, demokratik bir yapıya sahip olmakla beraber aslında dini bir devlettir. Özellikle sağ eğilimli bir parti olan LİKUD iktidarlarının verdiği tavizler sonucu dini çevreler yönetimde büyük söz sahibi olmuşlardır. Görülen o ki, İslamcı Fundamantalistlerle boğaz boğaza olan İsrail, kendi Fundemantalistleriyle de aynı mücadeleyi yaşamaktadır.

Bu inceleme sonunda ortaya çıkan tablo her ne kadar barış girişimlerinde bulunanlar var olsa da Ortadoğu'da kaybedilen barışın kısa vadede kurulmasının imkansız olduğunu göstermektedir. Filistin ve İsrail tarafında yer alan radikal kesimler bu barışın önünde yer alan en önemli engellerken var olan ortamdan faydalanarak tek güç olma planları yapan İran ise, bu tabloyu daha da karmaşık bir şekle sokmaktadır. Hemen güneyimizde çok yakın bir kesimde yer alan bu sorunlar, her durumda Türkiye'yi de etkilemektedir. Türkiye, çok yönlü düşünerek ve planlarını da bu ölçüde geniş tutarak bölgedeki sorunları kendi lehine çözülmesini sağlamalıdır
.




Elen. isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı
Alt 27 Eylül 2012, 03:05   #75 (permalink)
VIP ÜYE ~

Elen. - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: 21 Eylül 2012
(Mesajlar): 2.428
(Konular): 705
İlişki Durumu: Evli
Burç:
Renkli Para : 227595
Aldığı Beğeni: 486
Beğendikleri: 25
Ruh Halim: Suspus
Takım :
ÖdülleriÜye Ödülleri: 1
Oscar Ödülü 
Standart

Her Yönüyle Ermeni Sorunu

DR.ÖĞ.YB.YAVUZ ÖZGÜLDÜR,DR.ÖĞ.KD.BNB.ALİ GÜLERDR.ÖĞ.BNB.SUAT AKGÜLTNK.BNB.MESUT KÖROĞLU


ÖZET

Kitabın amacı, özellikle Osmanlı döneminde Ermenilerin konumları hakkında okuyucuyu aydınlatarak objektif bir bakış açısıyla tarihe ışık tutmaktır. Ermeni tarihinden söz eden ve hemen hemen hepsi kiliseye bağlı olan tarihçilerin bir çoğu, Ermenilere yabancı olan milletlerdendir. Ermeni kelimesine ilk olarak, İran Hükümdarı "Doryüs=Dara"nın yazıtlarında rastlanmıştır.

Türk'lerin Anadolu'yu fethinden önce Anadolu'nun doğusunda Bizans'a bağlı iki Ermeni Prensliği bulunuyordu. Fakat zamanla bu prensliklere Bizans tarafından son verilmiştir. Görüldüğü gibi Anadolu'nun Türk'leşmesi sürecinde ortada mevcut bir Ermeni Devleti yoktu. Bu dönemden sonra Anadolu'da, Türkler tarafından Ermenilere büyük hoşgörü gösterilmiştir.

Ermenilerin yaşadığı topraklar Osmanlı hakimiyetine girdiği sırada, doğuda 470, Çukurova'da ise 150 yıldır ne bir Ermeni Prensliği ne de bir Ermeni Krallığı vardı. Bu dönemde de Ermeniler huzur içinde yaşamışlardır. Özellikle Tanzimat fermanından sonra hak ve özgürlükleri inanılmaz dereceye ulaşmıştır. Bu yıllarda Ermeniler din işlerinde özgürce hareket edebildikleri gibi, devlet kademesinde de önemli görevler üstlenmişlerdir. Yapılan araştırmada ikinci Meşrutiyet Meclisinin yaklaşık olarak % 5'ini Ermeniler oluşturmaktaydı.

Osmanlı Devleti'nde, uzun yüzyıllar boyunca Türk'lerle birlikte yaşayan gayrimüslimler üzerinde, sosyal ve kültürel bakımdan önemli derecede bir Türk tesiri vardı. Bu tesirler başta Türkçe'nin bu unsurlar tarafından kullanılmasından başlayarak, müzik, yemek, isim-soyad, folklor, halk, edebiyat gibi çok çeşitli alanlarda kendini göstermiştir.

Osmanlı İmparatorluğu ekonomisinde gayrimüslimler (Ermeniler dahil), orta sınıf tüccardılar. Borç para veren bankerler, aracı ve tefecilerdi. Avrupa'daki gelişmelere bağlı olarak; doktorluk, eczacılık, mühendislik ve avukatlık işleri ile uğraşarak bu alanlarda gelişmelere neden oldular.

Osmanlı Devletinde gayrimüslimlerin başta gelen vergi yükümlülükleri, cizye ile kendini gösteriyordu.

1831 nüfus sayımına göre Ermenilerin nüfusu 18.742 yani toplam nüfusun %0,51'i idi.

Ermeni iddialarının günümüzde en çok yoğunlaştığı konu "Nüfus meselesi"dir. Osmanlı Devletindeki Ermenilerin nüfusu asılsız ve dayanaksız rakamlarla çok fazla gösterilmeye çalışılmıştır ve halen de çalışılmaktadır. Özellikle Sivas, Bitlis, Elazığ, Erzurum, Van ve Diyarbakır(Vilayet-ı sitte)'da Ermenilerin çoğunlukta olduğu, bundan dolayı bu bölgelerin "Ermeni yurdu" olarak kabul edilmesi gerektiği tezi, gayri ilmi alanlarda, siyasi propagandaya dayanak olmak üzere yıllarca işlenmiştir. Bu konudaki asılsız idialarla, "1915 Ermeni Teçhir Olayı"nın istismar edilmek istendiği gözlenmektedir. Bu olaylar sırasında "1.500.000" Ermeni'nin Türkler tarafından katledildiği" şeklindeki bir başka asılsız iddiaya da, nüfus istatistikleri ile temel bulunmaya gayret edilmektedir.

Osmanlı hakimiyetinde kalan Ermeniler, diğer gayrimüslimlere nazaran Türklere en çabuk adapte olup kaynaşan, anlaşan ve bu sebeple de devletin itimadını kazanıp, Rumlardan çok onun nimetlerinden faydalanan cemaat olmuştur.

Emperyalist güçler, Rumlardan sonra, Anadolu Hıristiyanlarından Ermenileri kışkırtma yoluna gittiler.

İç ve dış kamuoyunda bilinenin aksine, teçhir kararı Osmanlı Devletinin bütün Ermeni vatandaşlarına uygulanmamıştır.

Osmanlı Hükümeti, Ermeni techirine başlamadan önce; bütün vilayetlere yazılar yazarak; bölgelerinden geçecek kafilelerin bütün ihtiyaçlarının karşılanması için gerekli tedbirlerin alınmasını ve yiyecek stoklanmasını bildirmiştir. Sadece ihtiyaçlarının karşılanmasıyla yetinilmemiş, Ermenilerin borçlarının alınmamasını; aşar, ağnam ve diğer vergi borçlarının ertelenmesi de sağlanmıştır.

Birinci Dünya savaşında Ermeni nüfusunun 1.250.000 civarında olduğu bilinmektedir. ASRIN EN PLANLI YER DEĞİŞTİRME HAREKETİ olan bu teçhir harekatı, Ermenilerin yeni iskan sahalarına nakillerini amaçlamış, büyük bir disiplin içinde gerçekleştirilmiştir ve tarihi olarak da belgelenmiştir.

Mesnetsiz iddialara göre ise 1.500.000 ila 3.000.000 Ermeni katledilmiştir. Ermenilerin bu katliam iddialarını dünya kamuoyuna mal etme çabaları içinde "24 Nisan 1915" Ermeni soykırımı günü ilan edilmiş, tüm dünyadaki Ermeniler buna inandırılarak Türk'ler karalanmıştır.

ASALA ismini verdikleri örgüt ise Türkiye aleyhinde pek çok gösteri yapmış, masum insanlarımızı katletmişlerdir.

ASALA'nın, PKK ve diğer terör örgütleri ile yakın ilişkide bulunması; terörist başını "Onur Üyesi" seçmeleri gibi faaliyetleri olmuştur.

Sonuç olarak, Türkiye çok büyük bir oyunun içine düşürülmek istenmektedir. Gerçekler saptırılarak anlatılmakta; gerçekler yalanlanmaktadır. Buna karşı milli bilinçle hareket edilmeli, konu tüm Dünya kamuoyuna bildirilmeli ve Ermeni Diasporasının önüne geçilmelidir.




Elen. isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı
Alt 27 Eylül 2012, 03:06   #76 (permalink)
VIP ÜYE ~

Elen. - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: 21 Eylül 2012
(Mesajlar): 2.428
(Konular): 705
İlişki Durumu: Evli
Burç:
Renkli Para : 227595
Aldığı Beğeni: 486
Beğendikleri: 25
Ruh Halim: Suspus
Takım :
ÖdülleriÜye Ödülleri: 1
Oscar Ödülü 
Standart

Hedef - The Goal

M.Eliyahu GOLDRATT, Jeff COX

ÖZET

İsrailli bir fizikçi olan Dr.Eliyahu Goldratt, günümüzde "Kısıtlar Teorisi" olarak bilinen yönetim felsefesinin yaratıcısıdır. Bu kitabında Goldratt, üretim kapasitesi yetersiz olan işletmelerde "Kısıtlar Teorisinin" nasıl uygulanacağı ve kazancın nasıl artırılacağı (Senkronize Üretim) üzerinde durmaktadır. "Kısıtlar Teorisi"nin temel ilkelerinin de ele alındığı bu eserin Türkçe dahil olmak üzere 13 dile çevirisi yapılmıştır. İngilizce nüshası 1.2 milyon adet satarak en fazla satan kitaplar arasında yerini almıştır. Ayrıca, 30 kişinin seslendirdiği ses kasetleri de satılmaktadır. Günümüzde, yönetimin hemen her alanında uygulama alanı bulan bu felsefeyi daha iyi tanıtmak amacıyla Goldratt, başka kitaplar da yazmıştır. Proje yönetimindeki kısıtlara yönelik olarak "The Critical Chain"; işletmelerde alınan kararlarda karşılaşılan kısıtların belirlenmesine yönelik "The Haystack Syndrome", düşünme süreci ve bu süreçte kullanılması gereken araçların neler olduğuna yönelik ve aynı zamanda da "The Goal" adlı kitaptaki olayların devamı niteliğinde olan "It's Not Lucky"; üretim işletmelerinde kullanılan stok kontrol yönetimi (lojistik sistemi) konusuna yönelik olarak "The Race" ve bilgi teknolojisinde karşılaşılan sorunları ele alan "Necessary But Not Sufficient" adlı kitapları da mevcuttur.

Kitabın konusunu, UniCo firmasının bir fabrikasında müdür olan Alex Rogo'nun evliliği ve iş hayatında yaşadığı sorunlar oluşturmaktadır. Bir gün iş yerine geldiğinde Alex, UniCo Şirketi başkan yardımcısının ofisinde olduğunu öğrenir. Başkan yardımcısı, 7 hafta geciken bir sipariş için geldiğini, gecikmelerin firmaya para kaybettirdiğini ve 3 ay içerisinde fabrikanın siparişleri zamanında karşılayarak gelirini arttırmadığı takdirde de kapanacağını söyler ve ayrılır. Alex, siparişin NCX-10 adlı makinanın hem bozuk hem de yedeğinin olmaması ve operatörün de işten ayrılması nedeniyle yetişemediğini öğrenir. Bu esnada, eşine fazla zaman ayıramadığı için sorunlar yaşamış; hatta, eşi evi terketmiştir.

Yalnız kaldığında Alex, bir şeylerin doğru gitmediğini düşünür. Çünkü, fabrikanın teknolojik açıdan her şeye sahip olduğunu, hatta robotların bile kullanıldığını, sendika ile aralarında bir sorunun olmadığını; ancak, hem fiyat ve dağıtım konusunda rakiplerinden geri kaldıklarını hisseder.

İlk çeyrek döneme ilişkin raporların sunulduğu toplantı için başkan yardımcısının ofisine giden Alex, hammadde maliyetindeki artışlar, ilk çeyrekteki satışların geçen yıla oranla % 22 oranında azalması gibi hususları dinlerken; sigara içmek bahanesiyle elini cebine attığında, yarım kalmış bir sigara paketinin nasıl cebine girdiğini hatırlamaya çalışır. İki hafta kadar önce "Robotların Üretimde Sağladığı Verimlilik" konulu bir panele giderken de aynı kıyafeti giydiğini hatırlar. Havaalanında, Jonah adlı bir bilim adamıyla karşılaşmış ve Jonah kendisine robotların sağladığı verimlilik artışı ile ilgili tuhaf sorular sormuştur. (Jonah, Musevi dininde "kurtarıcı" anlamına gelmekte ve aslında burada yazar kendisini ifade etmektedir). Jonah, herhangi bir işçinin işten çıkarılıp çıkarılmadığını sormuş; Alex de işçilerin başka bölümlere kaydırıldığını söylemiştir. Sonra Jonah kendisine, hedefleri belirlemeden, stokları azaltmadan, işçilik maliyetlerini düşürmeden ve satışlarda artış yaratmadan robotlarda verimlilik artışının olamayacağını söylemiştir. Verimliliği, firmayı hedefine yaklaştıran her türlü olumlu hareket olarak tarif etmiştir. Ancak, Jonah'ın acelesi olduğundan bu konuşmalar uçağa yürürken yapılmış; bu arada da sigara paketini tutması için Alex'e vermiştir. Toplantıda verilen arayı fırsat bilen Alex, toplantıyı terkeder. Kafasında, "tek hedefin ne olması gerektiği" vardır.

Fabrikaya yakın bir tepede, "gerçek hedefin ne olması gerektiği"ni düşünür. Hammadde ve malzeme alımları ele alındığında, 32 aylık bakır tel ve 7 aylık paslanmaz çelik levha stoğu vardır. Buraya büyük paraların bağlandığını düşünür. Satın alımların ekonomik yapılması, satın alma bölümü için hedef olurken; fabrikanın bir hedefi olamazdı. Fabrikada çalışanlar da asıl hedef olamazdı. Çünkü, UniCo firması bazı Japon firmalarının yaptığı gibi zaten hayat boyu iş garantisini sunmuştu. Jonah, kendisine fabrikanın sadece bir şeyler üretmek amacıyla da kurulamayacağını söylemişti. Bu durumda, asıl hedef üretmek de olamazdı. Son zamanlarda kaliteli ürün veya müşteri beklentilerinin karşılanması gibi bazı kavramlar da gündemdeydi. UniCo firması, bu hususları benimsemişti. Zaten, kalite tek hedef olsaydı, UniCo şu anki durumunda olmazdı. Maliyetlerin düşürülmesi, tek hedef olabilir miydi? Kalite ve verimlilik, bunu sağlayabilirdi. Çünkü, daha az hata yapılacak ve daha az tekrarlı işlerle maliyetler azalacaktı. Hem kalite hem de verimliliğin sağlanması kulağa hoş gelen bir hedef gibiydi. Acaba bu ikisi fabrikanın faaliyetlerini sürdürmesine yeterli olacak mıydı ? Çünkü, öyle olsaydı Douglas firması, DC-10 modelleri yerine daha önceden üretilmiş iyi bir model olan DC-3'leri halen niçin üretmiyordu ? Hedef, başka bir şey olmalıydı. Teknoloji olabilir miydi? Sürekli en ileri teknoloji bir gereklilik idi. Ancak, AR-GE bölümlerinin pek çok büyük şirkette kapalı olması, teknolojinin tek hedef olamayacağını hatırlattı. Hem teknoloji, hem verimlilik hem de kalite, tek hedefi oluşturabilir miydi? Bu da mümkün değildi. Çünkü, bu çoklu hedeflere başka hususlar da dahil edilebilirdi.

20 milyon dolar harcanarak en son teknolojiyle donatılan fabrikanın kaliteli ürünlerini gözönüne getirdi. UniCo, bu ürünleri depoları doldurmak amacıyla üretmemişti. Öyleyse hedef, satışlar olmalıydı. Ancak, Jonah pazar payını da hedef olarak kabul etmemişti ? Pazar payı, satışlardan daha önemli bir hedefti. Pazar payını büyültmek, satışları arttırmak demekti. Ancak, bu da asıl hedef olmayabilirdi. Çünkü, UniCo büyük bir pazara sahip olmasına rağmen para kaybediyordu. Para, her şeyden önemliydi. Peach, para kaybının önlenememesi durumunda fabrikanın kapatılacağını söylemişti. Öyleyse, para yaratmak tek hedef olmalıydı. UniCo şirketi, para yaratmak için varlığını sürdürmekteydi. Daha önce düşünülen hedefler, firmanın para yaratması için kullanacağı vasıtalar olmalıydı. Bu durumda, paranın yaratılmasına yönelik her türlü davranış verimlilik olarak kabul edilebilirdi. Aniden, net kar, yatırımın karlılığı ve nakit akışı kriterlerinin bir firma için önemini hatırladı. Bu kriterlerden sadece birisinin iyi olması yeterli değildi. Hedef, hem yatırımın karlılığında hem de nakit akışında artış yaratarak, net karlılığın büyümesini sağlamak olmalıydı. Ancak, sıralanan bu kriterler, üst yönetim için önemliydi. Oysa, daha alt kademeler için aynı hedefi anlatan farklı kriterler olmalıydı. Jonah'ı aramaya karar verdi.

Jonah, kendisine kazanç (throughput), stok (inventory) ve faaliyet giderleri (operating expense) olmak üzere 3 kriterin önemli olduğunu söylerdi. Robotlar sayesinde üretim bölümünün performansı %36 oranında artarken; bu artış fabrikanın asıl hedefine yansımış mıydı ? Yani, net karda, yatırımın karlılığında ve nakit akışında bir artış yaratmış mıydı ? Satışlardan elde edilen gelir (throughput) artarken, faaliyet giderlerinde ve stoklarda bir azalma oluşmuş muydu ? Şimdi, hedef değişmişti. Yeni hedef, stok ve faaliyet giderlerini düşürürken kazancı arttırmak olmalıydı. Maliyetlerden sorumlu yetkili ile görüşerek kazanç, stok ve faaliyet giderlerinin "para" kavramıyla ilişkili olduğunu öğrenirdi. Kazanç, firmaya giren para miktarını; faaliyet giderleri, kazancın oluşması için firmadan çıkan para miktarını; stoklar da firmada kalan para miktarını temsil etmektedir. Bu hedeflerin verimlilik ile bağlantısını kurmaya çalıştı. Fabrika, robotlar sayesinde verimli gözükürken; satışlarda herhangi bir artış oluşmamış, stoklar ise robotların atıl kalmaması için sürekli çalıştırıldığından artmıştır. Aslında, robotların verimliliği fabrikada sorun yaratmıştır. Jonah'la buluşmak üzere randevu almaya karar verir.

Jonah'a verimlilik konusundaki düşüncelerini aktardığında; sorunun fabrika kapasitesinin hedefe yönelik kullanılmadığından kaynaklandığını öğrenir. Jonah, dengeli kapasiteyle üretim yapan işletmelerin üretimlerini pazardaki talebe göre ayarladıklarını söyler. Yetersiz kapasite var ise, firmanın elde edeceği potansiyel kazançta düşüş olacağını; fazla kapasite var ise, atıl kapasitenin oluşacağını söyler. Genelde, firmaların verimliliği düşük göstermemek amacıyla atıl kapasite oluşumuna engel olacak üretimlerde (stoka yapılan üretimin) bulunduklarını ve bu durumun da faaliyet giderlerini azaltma olasılığını ortadan kaldırdığını söyler. Dengeli kapasiteye ulaşmakla, firmaların iflasa yaklaştıklarını ifade eder. Sadece pazar talebine uymak veya kapasitelerde denge sağlamak için işçi çıkarmanın satışları arttırıp stokları azaltmadığını, sadece faaliyet giderlerinde düşüş yarattığını belirtir. Jonah, ayrıca iki önemli husustan daha bahseder. Bunlardan ilki, birbirini takip eden ve bir önceki olaya bir sonraki olayın bağımlı olduğu sıralı olaylar zinciridir. İkincisi ise, istatistiksel dalgalanmalardır. Bu iki hususun birarada etkileşiminin yaratacağı sonuçların araştırılmasını ister.




Elen. isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı
Alt 27 Eylül 2012, 03:07   #77 (permalink)
VIP ÜYE ~

Elen. - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: 21 Eylül 2012
(Mesajlar): 2.428
(Konular): 705
İlişki Durumu: Evli
Burç:
Renkli Para : 227595
Aldığı Beğeni: 486
Beğendikleri: 25
Ruh Halim: Suspus
Takım :
ÖdülleriÜye Ödülleri: 1
Oscar Ödülü 
Standart

Prens

Niccolo MACHIAVELLI


ÖZET

Machiavelli denilince hilekar, hain, barbar bir felsefe akla gelir. Ulaşılacak amaç uğrunda kullanılacak tüm yöntemleri mübah sayan bir tutumu anımsatır. Machiavelli'ye tüm bu kötü şöhreti kazandıran ise 1513 yılında yazılmış olan ancak 1532'ye kadar basılamayan "Hükümdar" adlı eseri olmuştur. Kitapta verasete dayanan monarşiler kısaca anlatılmıştır. Çünkü bir hükümdar normal bir zeka ve basirete sahip olacağından hükümeti kontrol edebilecektir. Öbür yandan, yeni bir monarşinin karşılaşacağı problemler çok daha karmaşıktır. Eğer yeni fethedilen topraklar kendine ilhak edildikleri devlet ile aynı dilden ve aynı milliyetten ise bunların kontrolü nispeten kolaydır.

Eyaletlerin idare edilmesi konusunu incelerken, Machiavelli kendi kanunları altında ve hürriyet içinde yaşamaya alışmış bir devletin kontrol altında tutulabilmesi için üç metot ileri sürmektedir. Birincisi, o devleti tamamen ortadan kaldırmaktır. İkincisi, şahsen oraya gidip orada oturmaktır. Üçüncüsü ise onu kendi kanunları ile yaşamaya bırakmaktır. Yeni prenslikler bahsinin tartışılmasında Machiavelli şu uyarıyı yapıyor: "Unutulmamalıdır ki kalabalıklar karakter bakımından güvenilmez olurlar, onları bir şeye inandırmak kolay olmakla birlikte aynı inançta tutmak zordur. Kuvvetle bir yeri ele geçirmek isteyen bir kimse oraya vermek istediği zararı bir darbede açabilmek için acele etmeli, böylece her gün yeni bir hoşnutsuzluk yaratmak zorunda kalmamalı, halka artık bunların sona erdiği intibaını vermeli ki sonra faydalı işler yaparak onların gönlünü kazansın."

Doğrudan doğruya kilisenin idaresi altında bulunan kilise devletlerinden bahsederken de Machiavelli en acı ve iğneleyici ifadeleri kullanmaktadır. Özellikle onaltıncı yüzyıl başındaki Katolik kilisesine, İtalya'yı yabancılara karşı birleştirmediği için acı hücumlarda bulunmaktadır. Kilise ile devletin tamamen ayrılmasından yanadır.

Kuvvetli bir devletin iyi bir orduya ihtiyacı olacağı için, Machiavelli askeri işlerin son derece önemli bulunduğunu söylemekte ve bu konuya büyük yer ayırmaktadır. Onun zamanındaki İtalyan devletlerinin pek çoğu kendilerini savunmak için çoğu yabancı olan paralı askerler kullanırlardı. Machiavelli böyle askerlerden oluşmuş birliklerin faydasız ve tehlikeli olduğunu iddia etmekte, vatandaşlardan kurulu bir milli ordunun çok daha etkili ve güvenilir olacağını belirtmektedir.

Machiavelli hükümdarların davranışlarını incelemek için birçok bölümler ayırmıştır. O'na göre milletin hayatı onun silahlı gücüne bağlı kaldığına göre, bir hükümdar askeri meseleleri kendisinin başlıca inceleme ve meşguliyet konusu olarak görmelidir. Mevkiini korumak isteyen bir hükümdarın iyi olmaktan daha başka şeyleri de öğrenmesi ve şartların gereğine göre iyiliğini kullanıp kullanamayacağını bilmesi lazımdır. Bir hükümdarın iyi sayılan tüm niteliklere sahip olmasının takdire değer bir şey olduğunu herkes kabul edecektir; ama onun bütün iyiliklere sahip bulunması veya onları devamlı bir şekilde uygulaması imkansız olduğuna göre kendisini iktidardan mahrum edecek kötülüklerden nasıl kaçınacağını bilecek kadar ihtiyatlı olması gerekir.

Zalimlik bir hükümdarın tebaasını birlik halinde ve itaatkar tutabilmek için kullanacağı silahlardan biridir. Çünkü hükümdarların şiddeti sadece fertlere zarar verdiği halde onların gereksiz yumuşaklığı bütün devlete zarar verecektir.

Machiavelli bir pasajında şöyle demektedir: "Burada şu ortaya çıkıyor: Sevilmek mi korkulmaktan daha iyidir, yoksa korkulmak mı sevilmekten? Belki de bu soruya, ikisini de isteriz diyerek cevap verebiliriz. Ama sevgi korku bir arada pek güç bulunacağına göre, aralarından birini seçmemiz gerekirse, korkulmak sevilmekten daha emniyetlidir. Zira genellikle görülmüştür ki insanlar nimete şükretmesini bilmeyen, güvenilmez, tehlikeden kaçmaya çalışan, kazanç hırsı ile tutuşan, kendisine menfaat sağladığınız müddetçe size bağlı, tehlike uzakta oldukça kanını dökmeye, çocuklarını bile feda etmeye hazırdırlar; ama onlara gerçekten ihtiyaç duyduğumuz zaman sırtlarını dönerler."

Hükümdar'ın hiç bir bölümü "Hükümdarlar sözüne sadık olmak için ne yapmalıdır?" başlıklı bölümü kadar eleştirilmemiştir. Yazar burada dürüstlüğün övgüye değer olduğunu kabul etmekte ancak siyasi iktidarın muhafazası için hilekarlık, iki yüzlülük ve yalan yere yemin etmeyi de zorunlu saymaktadır. Machiavelli, bir hükümdar için nefret edilmekten ve horlanmaktan kaçınmanın esas olduğunu söylemektedir. Bir hükumdarın güvenilmez, laubali, efemine, korkak, karasız olduğu görülürse onu kimse ciddiye almaz. Eğer halk bir hükümdardan nefret ederse onu şatonun kalın duvarı bile kurtaramaz. Bir hükümdar kendisini kabiliyet ve liyakat sahiplerini koruyan biri olarak göstermeli, her ilim ve sanatta yükselmiş kişilere ihsanda bulunmalıdır.

Kitap, "İtalya'nın Hürriyete Kavuşturulması İçin Bir Öğüt" bölümüyle biter. Artık yeni bir hükümdarın, "Bir İtalyan Kahramanı"nın ortaya çıkma zamanı gelmiştir; çünkü İtalya şimdiki ümitsiz halinde bir Yahudiden daha çok esir, bir İranlı'dan daha çok ezilmiş, bir Atinalı'dan daha çok bölük-pörçük olmuştur; lideri yoktur, nizamı yoktur, yenilmiş harcanmış parça parça edilmiş, bitirilmiş, her yönden tükenip yıkılmaya terk edilmiştir. Kendisini barbarca zulümlerden ve ezilmekten kurtaracak birini göndermesi için Tanrıya nasıl yalvardığını görüyoruz. Eğer bir lider bulunsaydı, o ne derse desin takip etmeye nasıl hazır ve istekli olduğunu da görüyoruz."�

Machiavelli, bu cazip hitabesini şu sözlerle bitiriyor: "İtalya'nın beklediği bu fırsat kaçırılmamalı. Ona bu fırsatı verecek adamı (yeni hükümdar) düşman işgalinden ızdırap çeken bütün eyaletlerin nasıl bir aşkla, nasıl bir intikam susamışlığıyla, ne kadar sadakatle, nasıl bir bağlılıkla, ne göz yaşlarıyla karşılayıp kabul edeceği benim şu kelimelerim hiç bir zaman ifade edemez. Ona hangi kapılar kapanacak? Kimler ona boyun eğmeyi reddecek? Onun yoluna hangi kıskançlık çıkacak? Hangi İtalyan önünde saygı ile eğilmeyecek? Bu zalim diktatörlük herkesin burnunun direğini sızlatmaktadır."

Sonuç olarak Machiavelli'ye göre Devletin menfaatleri uğruna herşey mübahtır ve devlet hayatı ile özel hayatın ahlak ölçütleri birbirinden farklıdır. Bu doktrine göre bir devlet adamının özel müzakerelerde tamamen ayıp, hatta suç sayılacak hile ve şiddet yollarına başvurması normaldir. Hükümdar bu ana fikirle beraber hükümdarlara, iktidarı nasıl kazanacaklarını ve nasıl ellerinde tutacaklarını öğreten bir rehber, bir el kitabıdır.




Elen. isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı
Alt 27 Eylül 2012, 03:08   #78 (permalink)
VIP ÜYE ~

Elen. - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: 21 Eylül 2012
(Mesajlar): 2.428
(Konular): 705
İlişki Durumu: Evli
Burç:
Renkli Para : 227595
Aldığı Beğeni: 486
Beğendikleri: 25
Ruh Halim: Suspus
Takım :
ÖdülleriÜye Ödülleri: 1
Oscar Ödülü 
Standart

Hiperenflasyon Ve Hiperenflasyon Sürecinde Para İkamesi

Dr.K. Batu TUNAY


ÖZET

2000 yılının başına gelindiğinde Türkiye'de son 25 yıldır ekonomi üzerinde etkilerini arttırarak gösteren kronik enflasyonun kontrol altına alınması para otoritelerinin en önemli hedefi haline gelmişti. Bu dönemde Türkiye'de kronik hale gelmiş enflasyonun hiperenflasyona dönüşmesi olasılığına uzak bir ihtimal gözüyle bakılmasına rağmen bu olasılık tamamen de reddedilmemiştir. K. Batu TUNAY'ın Marmara Üniversitesi Bankacılık ve Sigortacılık Enstitüsü'nde savunmuş olduğu ve daha sonra kitap haline getirilmiş olan bu doktora tezinde "Türkiye'de hiperenflasyon yaşanır mı?" sorusu kadar "Türkiye'de hiperenflasyon hangi koşullar altında ortaya çıkabilir?" sorusunun cevabı aranmaktadır.

İktisat literatüründe, genel fiyat düzeyinde sürekli bir artış olarak tanımlanan enflasyonun oluşumunda temelde iki neden; talep fazlalığının ve faktör fiyatlarındaki artış nedeniyle maliyetlerde meydana gelen yükselmenin yarattığı etkilerdir. Fiyat düzeyi bakımından ise üç tür enflasyondan söz edilebilir: Sürünen Enflasyon, Latin Enflasyonu ve Hiperenflasyon. Yıllık ortalama yüzde 1000 ve üzerinde fiyat artış oranlarıyla tanımlanan hiperenflasyon günümüzde hemen hemen hiç rastlanmasa da, Türkiye gibi kronik enflasyon yaşayan ülkelerde potansiyel bir risk olmasından dolayı akademik alanda güncelliğini korumaktadır.

Dünyadaki hiperenflasyon deneyimlerine bakıldığında; hiperenflasyonların oluşumunda karşılıksız para yaratımının ve merkezi otorite zayıflığının enflasyonları körükleyip hiperenflasyon yolunu açtığı görülmektedir. Sebepleri nasıl açıklanırsa açıklansın enflasyon parasal bir olgudur ve sürekli hale gelen fiyat artışları ancak para basma tekelini ellerinde bulunduranların bu fiyat artışlarını para arzını arttırarak desteklemeleri ile mümkündür.

Kitabın birinci bölümünde dolaşımdaki para miktarı ile enflasyon arasındaki ilişkiden yola çıkılarak , enflasyon ve hiperenflasyon oluşumunun teorik çerçevesi çizilmiştir. Para piyasalarının liberalleşmesi, hane halkının para talebinde bulunurken karşı karşıya kaldığı seçenekleri arttırmaktadır. Enflasyonun arttığı ve beklentilerin kötü olduğu bir ortamda insanlar değeri istikrarlı aktiflere, özellikle yabancı para birimlerine yöneleceklerdir. Yabancı paraya olan talebin artması, milli paraya olan talebin azalması anlamına gelmektedir. Para ikamesi olarak adlandırılan bu olgu, hiperenflasyon sürecinin en önemli dinamiklerinden biridir.

Birinci bölümde teorik çerçeve çizilirken ilk olarak; para ikamesi ve para talebi arasındaki ilişki para ikamesinin teorik modelleri üzerinden anlatılmıştır. Hiperenflasyon ve para talebi ilişkisi, Philip CAGAN'ın hiperenflasyon analizine dayandırılmaktadır. CAGAN'ın sonuçları, hiperenflasyonun sebepleri üzerinde mevcut monetarist açıklamayı destekler. Buna göre; istikrarlı para talebi fonksiyonuna karşı, hükümetin para basmasının hiperenflasyona sebep olması söz konusudur.

Karşılıksız para basımı kontrol altında tutulsa bile az gelişmiş ülkelerde yaygın olarak gözlemlenen para ikamesi, hiperenflasyona yol açacak bir patlamaya dönüşebilmektedir. Hiperenflasyon ve para ikamesi arasındaki ilişkinin tartışıldığı birinci bölümün sonunda, para talebi modellerinin bu ilişkiye yaklaşımları incelenmektedir.

Ekonomik istikrarsızlığın ve kronik enflasyonun yaşandığı ülkelerde insanlar ellerindeki milli paranın değerinin düşeceği endişesi nedeniyle yabancı para talep ederler. Beklentilerin kötüleşmesi durumunda milli paradaki değer kaybının artacağı endişesi yabancı paraya geçişi hızlandıracak ve insanlar ellerinde ve bankalarda yabancı para cinsinden değerler bulundurmayı isteyeceklerdir. Enflasyonun devam etmesi ve kamu finansman aracı olarak kullanılması er ya da geç para ikamesi olgusunun etkisini arttırmasıyla hiperenflasyonist bir patlamaya dönüşebilecektir.

Kitabın ikinci bölümünde hiperenflasyon ve para ikamesinin gelişim sürecinde pratik deneyimlere değinilmiştir. Bu bölümde çeşitli zamanlarda farklı ülkelerde yaşanan hiperenflasyonların süreci ve çözüm önerileri değerlendirilmiştir.

Dünyada hiperenflasyon olgusunun ortaya çıkması Birinci Dünya Savaşı ile olmuştur. Bu dönemde savaşın sonucunda ortaya çıkan ağır yıkımlar ve onarım harcamalarının sebep olduğu büyük mali açıklar ile bu açıkların finansmanı; Avusturya, Almanya, Macaristan, Rusya ve Polonya'da hiperenflasyona sebep olmuştur. Savaştan yenilgiyle ayrılan Almanya özel sektörün talebini para basarak finanse etmiştir ve bu nedenle bu ülkedeki enflasyon oranı yıllık yüzde trilyonları aşarak inanılmaz bir boyuta ulaşmıştır.

Birinci Dünya Savaşı sonrasında olduğu gibi, İkinci Dünya Savaşı sonrasında da hiperenflasyon yaşayan ülkeler olmuştur: Yunanistan, Macaristan, Çin ve Tayvan. Savaş dönemleri dünya tarihindeki özel dönemler olarak düşünülerek ayrı tutulduğunda, liberal ekonominin hız kazandığı 1980'den sonra Arjantin ve Brezilya ve daha öncesinde Bolivya ve Polonya'da barış zamanı hiperenflasyonları yaşanmıştır. Bu hiperenflasyonların bazıları enflasyonist finansmanın bir sürprizi olmuş ve konvertibil olmayan kağıt paraların yaygın kullanımı da bu olguyu desteklemiştir. Diğerleri ise enflasyon vergisinden sağlanan kazancın etkin olmayan bir şekilde artmasıyla açıklanabilir ve hiperenflasyonun esas yıkıcı etkisini ortaya koymuştur.

Kitabın son bölümünde Türkiye'nin 1980 sonrasında yaşadığı ekonomik transformasyon ve finansal liberalleşme sürecinde dönemlere ayrılmış olarak para politikalarına ve para politikalarının uygulama sonuçlarına değinilmiştir. 24 Ocak 1980 kararları ile başlayan inceleme 1980-2000 yılları arasında Türkiye ekonomisi beş dönemde para politikaları ve yaşananlar açısından incelenmiştir. Türkiye'de enflasyon ve para ikamesi süreci, para ikamesi olgusuna yönelik ampirik çalışmalar üzerinden açıklanmıştır.

Türkiye'de olduğu gibi, yaşanan enflasyonist bir sürecin hiperenflasyona dönüşmesine yol açan dört temel koşuldan söz edilmektedir: Karşılıksız kağıt para basma koşullarının varlığı, savaş veya iç savaş olması, siyasi otoritenin zayıflığı ve dışsal şokların kamu maliyesini bozması. Türkiye'de bu koşulların tam olarak oluştuğu ilk bakışta söylenemez fakat hiperenflasyonist dinamiklerin tümünün kamu maliyesini bozarak etkili oldukları düşünülürse; Türkiye'de bir hiperenflasyon potansiyelinin varlığı da inkar edilemez.




Elen. isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı
Reklam Alanı
Alt 27 Eylül 2012, 03:08   #79 (permalink)
VIP ÜYE ~

Elen. - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: 21 Eylül 2012
(Mesajlar): 2.428
(Konular): 705
İlişki Durumu: Evli
Burç:
Renkli Para : 227595
Aldığı Beğeni: 486
Beğendikleri: 25
Ruh Halim: Suspus
Takım :
ÖdülleriÜye Ödülleri: 1
Oscar Ödülü 
Standart

Hayvanlar Çiftliği

George ORWELL

ÖZET

Major Çiftiğinin sahibi Jones, her gün yaptığı gibi, yine tavuk kümesinin kapısını kilitledi. Sarhoş olduğu için, tavukların girip çıktığıktığı deliği kapatmayı unuttu. Sonra odasına çıkarak derin bir uykuya daldı.

Işıklar sönünce, koca domuz Major, gördüğü rüyayı çiftlikteki tüm hayvanlara anlatmak ister. Bu yüzden hayvanları, büyük samanlıkta toplamaya başlar. Az sonra tüm hayvanlar, yani inekler, tavuklar, atlar, eşekler, koyunlar, ördekler ve benzeri hayvanlar samanlıkda kendilerine uygun yerleri aldılar. Ara sıra birbirleriyle şakalaştılar.

Sonra Major, yüksek bir yere çıkarak tüm hayvan arkadaşlarına hitap etmeye başladı. Rüyasına geçmeden önce, Hayvanların insanlar tarafından nasıl sömürüldüklerini, horlandıklarını ve ezildiklerini en ince ayrıntısına kadar anlattı. İnsanların, hayvanları mutlulukları için, işe yaradıkları sürece bir araç olarak gördükleri, işten güçten düştükçe de paçavra gibi atıkları ve hatta öldürüldükleri uzun uzun vurgulayarak konuşmasını sürdürdü.

Major konuşmasının sonunda rüyasına geçti. Major, küçükken annesi ve babası ona bir şarkı ezberletmişler. Fakat sonraları unutmuş ve rüyasında şarkıyı hatırlamış ve arkadaşlarına şarkının sözlerini açıklamış. Bütün hayvan grupları şarkının sözlerini çok beğendiler. Sonra hep birlikte söylemeye başladılar. Bu sırada çiftlik sahibi bay Jones uyanır ve seslerin geldiği yöne doğru bir el ateş eder. Sonra tüm hayvanlar uykuya dalarlar.

Samanlıktaki toplantıdan sonra Major, üç gün içinde öldü. Hayvan arkadaşları onu çiftliğin en güzel yerine gömdüler. Liderliği Snowball ve Napoleon adında yine iki domuz üstlendiler. Artık hayvanların iki tane liderleri vardı. Böylece ilk liderlik mücadelesi de başlamış oluyordu. Major'un öğretiklerini, artık bir fikir sistemi haline getirdiler. Hayvanları, çiftlik sahibi Jones'e karşı isyana hazırladılar.

Bir gün Jones, hayvanların yemini geciktirince beklenenler oldu. Çiftlikte isyan başladı. Hayvanlar her tarafı yıkıp yaktılar. Gıdaları yağmaladılar ve karınlarını doyurdular. Sonra hep birlikte ''İngiltere Hayvanları'' şarkısını söylediler. Artık çiftliğin mutlak hakimi idiler. Sonra domuzlar okuma yazma öğrendiler. Manor Çiftliği'nin kapısındaki yazıyı kaldırarak yerine ''Hayvanlar Çiftliği'' yazısını astılar. Sonra samanlığın duvarına ''Hayvanizm'' ilkelerini astılar. Bu ilkeler şunlardır:
- İki ayakla yürüyenler hepsi kötüdür.
- Dört ayakla ve kanatla yürüyenler dosttur.
- Hiçbir hayvan elbise giyemez.
- Hiçbir hayvan yatakta uyuyamaz.
- Hiçbir hayvan alkol alamaz.
- Hiçbir hayvan başka bir hayvanı öldüremez.

Hayvanlar çiftliğe iyice hakim olduktan sonra çeşitli komiteler kurdular. Bunlar, okuma-yazma, ot biçme, yumurta toplama, demircilik ve marangozluk gibi komitelerdir. Bunlardan en fazla talep gören komite okuma-yazma komitesi idi. Bazı hayvanlar okuma-yazmayı çabuk kavradılar, bazıları ise hiç beceremediler. Genelde tüm gruplarda öğrenme isteği üst düzeyde idi. Grupların içinde en aktifleri domuzlardı. Bu nedenle domuzlar çiftlikte idareci pozisyonunda idiler. Bütün yenilikleri onlar getiriyor, bütün anlaşmasızlıkları onlar çözüyorlardı. Diğer hayvanlar bu durumdan memnun oluyorlardı. Çiftlikteki elma ve süt, domuzlara ayrılıyordu. Bu durum, bazı hayvan gruplarını rahatsız ediyordu. Sanki "sömürme ve art niyet var" gibi algılıyorlardı. Domuzlar bunu fark edince diğer hayvanlara bu durumu izah ettiler. Ayrıca, hayvanlar asla Jonesin bir daha çiftliğin sahibi olarak geri gelmesini istemiyorlardı.

Çiftlikte olup bitenler, güvercinler yardımıyla diğer çiftliklere ulaştırılıyordu. Böylece hayvanlar şarkısı çevreye yayılıyordu. Bu sıralar bay Jones meyhanede çiftliğini hayvanlardan geri almak için taraftar topluyordu. Hemen bitişikte iki çiftlik daha vardı. Bu çiftliklerin sahipleri, sürekli hayvanlar aleyhine propaganda yapıyorlardı. Amaçları hayvan isyanını kendi çiftliklerine de sıçramamaktı. Bütün bu çabalara rağmen İngiltere Hayvanlar Şarkısı her tarafa yayılması önlenemiyordu. Bu durum insanlarda paniğe sebep oluyordu.

Bu ara Jones ve adamları çiftliği geri almak için harekete geçtiler. Bunu haber alan hayvanlar, önlemler alırlar ve bir plan uygularlar. Neticede her iki taraf arasında müthiş bir kavga başlar ve sonuç olarak her iki taraftan çok büyük kayıplar verilir. Neticede Jones ve adamları geri püskürtülür. Bunun özerine hayvanlar o günü kurtuluş günü ilan ederler. Bu durumu insanlar endişe ile izlemektedirler. Bu mücadelede gösterdikleri üstün başarıları nedeni ile Boxser ve Snowball'a üstün hayvan nişanı verilir.

Hayvanlar insanlara karşı ilk mücadeleyi kazandıktan sonra, kendi aralarında mücadele, çekemezlik ve kıskançlık başladı. Özellikle bu mücadele Snowball ve Napeleon arasında oluyordu. Yapacakları işleri anlatıyorlardı. İktidarı elde etmek amacı ile birlerinin koyusunu kazmaya başlamışlardı. Bir gün bir toplantı esnasında, hayvanlar Snowball'a karşı isyana başladılar. Bu isyan esnasında Snowball kaçarak kurtulmayı başardı. Böylece liderlik Napoleon'a geçti. Napoleon, daha önce karşı olduğu şeyleri yapmaya başladı ve herkesi de buna inandırmaya muvaffak oldu.

Aradan yıllar geçti, hayvanların kısa ömürleri tükendi. Eskilerden sadece Clover, Benjamin, Moses ve birkaç domuzdan başka kimse kalmadı. Jones hastalanarak öldü. Snowball unutuldu. Clover ihtiyarlamış, emekliğini bekliyordu. Napoleon çok şişmanlamıştı. Sadece ihtiyar Benjamin hiç değişmemişti. Kısacası çiftlik eskiye nazaran daha güzel hale gelmişti. Çiftliğin adı da ''Beylik Çiftliği'' olmuştu.




Elen. isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı
Alt 27 Eylül 2012, 03:09   #80 (permalink)
VIP ÜYE ~

Elen. - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: 21 Eylül 2012
(Mesajlar): 2.428
(Konular): 705
İlişki Durumu: Evli
Burç:
Renkli Para : 227595
Aldığı Beğeni: 486
Beğendikleri: 25
Ruh Halim: Suspus
Takım :
ÖdülleriÜye Ödülleri: 1
Oscar Ödülü 
Standart

Kitabın Adı : İyi Düşün Doğru Karar Ver
Kitabın Yazarı Doğan CÜCELOĞLU
Yayınevi ve Adresi :Sistem Yayıncılık/Beyoğlu/İstanbul
Basım Yılı : 1997


KİTABIN ÖZETİ

Doğan Cüceloğlu, diğer eserlerinde olduğu gibi bu yapıtında da insanın mutlak mutluluğa erişmek için, toplumun dikte ettiği verimli birey olmaktansa etkili yaşam sürmenin gerekliliğini vurgulamıştır. Kitap verimli birey ile etkili yaşam kavramları etrafında yazarın hayat felsefesini okuyucuya aktardığı bir araçtır. Yazara göre gerçek mutluluğa ulaşmanın yolu etkili yaşam sürmekten geçer. Toplum tarafından dikte ettirilen bir hayatı sürmek özellikle yaşamın ilerleyen yıllarında mutsuzluk gibi önceden kestirilemeyen kötü etkilere sebep olabilir.

Hikayenin iki ana kahramanı Timur ile Yakup Bey'dir. Yazar genel olarak bu iki karakterin arasındaki iletişim vasıtasıyla okuyucuya ulaşmaktadır. Bu iki ana karakterden yazarın sağduyusunu Yakup Bey; hitap ettiği, etkilemeye çalıştığı halk kitlesinin örneğini ise Timur canlandırmaktadır. Timur eleştirel düşünceye, yeniliğe, öğrenmeye açık, kendini gerçekleştirmeye çalışan bir üniversite öğrencisidir. Konu aşağıda verildiği gibidir:

Kitabın ana kahramanlarından biri olan Timur, kız arkadaşından ayrılmıştır. Sevdiğinden ayrıldığı, üzüntülü olduğu bir günün sonunda olgun ve sevecen bir bilge kişi olan Yakup Bey'le karşılaşır. Yakup Bey hayatında sağduyusunun sesini dinlemiş, kısa dönem hedefleri gerçekleştirme yerine gerçek mutluluğun etkili bir yaşam sürmekten geçtiğine inanmış, kendi dünya görüşüne şekillendirmiş etkileyici bir kişiliğe sahiptir. Gelişmiş insan paradigmasına sahip olduğundan dolayı da mutludur. Yazara göre gelişmiş insan paradigmasına sahip olan insanın mutluluğunun kaynağı içindedir. Yağmur yağmış ya da hava güneşli olmuş, onlarca pek fark etmez; çünkü davranışlarının temelinde biliçli kararları ve bilinçli kararların temelinde de inandıkları temel ilkeler yatar.

Bu karşılaşma gerçek dostluğun başlangıcı olacaktır. Benlik kargaşası içinde bulunan Timur hayata bakış açısını Yakup Bey'le olan bu konuşmalarından sonra değiştirecektir. Yakup beyle karşılaşmadan önce Timur, çoğu kişi gibi kendinden beklenen yaşamı sürdürmektedir. Fakat bu yaşam kendi duygu, düşünce ye inandığı değerlerle uyuşmamaktadır. Bu durumda da Timur'un aklını karştırmakta, bu durumdan kendince çıkış yolları aramaktadır.

Yakup Bey, Timur'a "etkili yaşam" konusundan bahseder. "Etkili yaşam", inandığı ilke ve değerleri günlük yaşamında davranışlarına yansıtabilen insanın yaşamıdır. İnsanın etkili yaşayabilmesinin mümkün olabildiği ve gerçek mutluluğun ancak etkili yaşamla ulaşılabileceği gerçeği kitabın ana temasıdır. Bu konuda yazar Yakup Bey vasıtasıyla bütün okuyucularına etkili yaşamın altın kurallarını açıklamaktadır.

Daha sonra Yakup Bey gelişmiş insan paradigmasının temel varsayımını anlatır. Kişi ister kara cahil olsun ister eğitim görmüş olsun, ister Türkiye'de ister Japonya'da büyüsün, ister Müslüman isterse Budist olsun, hatta ister kadın isterse erkek olsun bütün insanlar için geçerli temel kurallardan bahseder ve insanın kendi doğasını yansıtan temel ilkelere uyarak, ahenk içerisinde yaşadığı zaman, doğal özü ile uyumlu olacağından, psikoljik yönden gelişeceğini anlatır. Psikolojik yönden gelişen, dengeli ve doyumlu insanlar mutludurlar ve mutlu insanların kurmuş olduğu dünyada barış egemen olur.

Yazara göre, doğal ilkere uyulmadan yaşandığı zaman kişi özünü bulamaz ve kalıplara sokulan kişi kendine yabancılaşır. Özüne yabancılaşmış insan, psikolojik açıdan gelişemez. Psikolojik yönden gelişmemiş, dengesiz, doyumsuz ve mutsuz insanlardan oluşan toplum kalıplaşır ve stresli olur. Bu nedenle temel ilkere uymayan bireylerden oluşan toplumun gelişmesi zamanla durur ve çöküş başlar.

Temel ilkelerden birisi hakkaniyet ilkesidir. Hakkaniyet ilkesinden eşitlik ve adalet kavramları doğar. Hakkaniyet tanımlarının kullanıldığı bağlamlar kültürden kültüre farklı olabilir. Ancak bu kavram her kültürde vardır ve özde değişme yoktur.

Diğer temel ilkeler ise kişinin kendi kendini aldatmaması, inandığı değer ve ilkeler çerçevesinde yaşamak anlamına gelen "kişisel bütünlük"; kişinin düşündüğünü, hissettiğini davranışlarına aktarırken bir zamandan diğer zamana , bir ortamdan diğerine değişmeden süreklilik göstermesini ifade eden "tutarlılık"; yukarıdaki üç karekteristik özelliği yaşamında içerikleştiren insan anlamına gelen "dürüstlüktür".

Modern hayatta kendi benliği ile dış dünya arasında bu gibi çelişkileri hemen hemen her insan yaşamaktadır. Bu kitap ortaya koyduğu çözüm ve yaklaşım metodları yönüyle hemen her gruptan okuyucuya hitap etmektedir. Arayış içinde bulunan okuyucular bu eserde kendilerini bulacaklardır
.




Elen. isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı
Yeni Konu Aç Cevap Yaz

Etiketler
dünya, edebiyatı, roman, özetleri


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık


Forum Renkli Sosyal Medya
Forumrenkli Facebook Forumrenkli Twitter Forumrenkli RSS
Forum Renkli Desteklediklerimiz

Forum Renkli Yasal Uyarı!

Forum Renkli Türkiye'nin en renkli eğlence ve bilgi paylaşım platformudur. Hukuka, yasalara, telif ve kişilik haklarına bağlıdır. "5651 sayılı yasada" belirtilen "Yer Sağlayıcı" olarak hizmet sunmaktadır. İlgili yasaya göre site yönetiminin tüm içerikleri kontrol etme yükümlülüğü yoktur. Bu sebep ile sitemiz, uyarıları dikkate alarak yasa dışı paylaşımlar hakkında gerekli işlemleri yapmaktadır. Oluşabilecek yasal sorumluluklar "Üyelerimize" aittir.

Forum Renkli; Arkadaşlık, Dostluk, Eğlence, Paylaşım, Msn Nickleri, Msn Sözleri, Msn Avatarları, Ödüllü Yarışmalar, Msn Sözleri, Şiirler, Şarkılar, Moda, Sağlık, Tv, Dizi, Film, Komik, Komik Resimler, Komik Videolar, Haberler, Spor Haberleri ve Güncel Bilgi Paylaşımı gibi konuların kullanıcıları tarafından önceden onay almadan anında yayınlayabildikleri bir forumdur.

Copyright© 2011 - 2013, ForumRenkli.com® Tüm Hakları Saklıdır.


Forum Renkli Alexa Forum Renkli Sitemap



vBulletin® Version 3.8.7 ile güçlendirilmiştir.
Copyright ©2000 - 2017, Jelsoft Enterprises Ltd
Inactive Reminders By Realdizayn

Search Engine Optimization by vBSEO 3.6.1 ©2011, Crawlability, Inc.

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222 223 224 225 226 227 228 229 230 231 232 233 234 235 236 237 238 239 240 241 242 243 244 245 246 247 248 249 250 251 252 253 254 255 256 257 258 259 260 261 262 263 264 265 266 267 268 269 270 271 272 273 274 275 276 277 278 279 280 281 282 283 284 285 286 287 288 289 290 291 292 293 294 295 296 297 298 299 300 301 302 303 304 305 306 307 308 309 310 311 312 313 314 315 316 317 318 319 320 321 322 323 324 325 326 327 328 329 330 331 332 333 334 335 336 337 338 339 340 341 342 343 344 345 346 347 348 349 350 351 352 353 354 355 356 357 358 359 360 361 362 363 364 365 366 367 368 369 370 371 372 373 374 375 376 377 378 379 380 381 382 383 384 385 386 387 388 389 390 391 392 393 394 395 396 397 398 399 400 401 402 403 404 405 406 407 408 409 410 411 412 413 414 415 416 417 418 419 420 421 422 423 424 425 426 427 428 429 430 431 432 433 434 435 436 437 438 439 440 441 442 443 444 445 446 447 448 449 450 451 452 453 454 455 456 457 458 459 460 461 462 463 464 465 466 467 468 469 470 471 472 473 474 475 476 477 478 479 480 481 482 483 484 485 486 487 488 489 490 491 492 493 494 495 496 497 498 499 500 501 502 503 504 505 506 507 508 509 510 511 512 513 514 515 516 517 518 519 520 521 522 523 524 525 526 527 528 529 530 531 532 533 534 535 536 537 538 539 540 541 542 543 544 545 546 547 548 549 550 551 552 553 554 555 556 557