Forum Renkli - Türkiye`nin En Renkli Eğlence ve Bilgi Paylaşım Platformu  



"Taklitler, Asıllarını yaşatırmış."
Go Back   Forum Renkli - Türkiye`nin En Renkli Eğlence ve Bilgi Paylaşım Platformu > Eğitim & Öğretim > Eğitim ve Öğretim Genel > Felsefe ve Sosyoloji
Ücretsiz Kayıt ol veya Üye Girişi yapın.
Felsefe ve Sosyoloji Felsefe ve Sosyoloji dersi hakkındaki tüm bilgiler ve paylaşımlar bu bölümdedir.

Forum Renkli - Türkiye'nin En Renkli Eğlence ve Paylaşım Platformuna Hoşgeldiniz.
Forum Renkli'ye Hoşgeldiniz. Forumumuza ücretsiz KAYIT olarak, forumumuzda bilgi alışverişi yapabilir ve aramıza katılıp samimi dostluklar kurabilirsiniz.

Forumumuzda bizimle birlikte paylaşıma katılmak için buradan üye olabilirsiniz.



veya Facebook üyeliğiniz ile sitemize kayıt olabilirsiniz.
Etiketli Üyeler Listesi

Yeni Konu Aç Cevap Yaz
 
LinkBack Seçenekler Stil
Alt 31 Ocak 2013, 15:14   #91 (permalink)
Yαn Odαdαn Gelen Melodiler Gibidir Ses Ayαrı


- Ợuαяαnтinє. - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: 28 Nisan 2012
Nerden: ♥◊♣♠
(Mesajlar): 15.773
(Konular): 5327
Burç:
Renkli Para : 727928
Aldığı Beğeni: 2553
Beğendikleri: 945
Ruh Halim: Acimasiz
Takım :
ÖdülleriÜye Ödülleri: 5
Oscar Ödülü Teşekkür Plaketi Oscar Ödülü Oscar Ödülü Oscar Ödülü 
Standart

Soru 91 : Sartre'ın felsefesinde «kendinde - varlık» «kendisi - için varlık» ve «hiçlik» kavramları ne gibi anlamlar taşır?

insanın önceden belirlenmesine yol açan bir özü ya da tabiatı olmadığını gördük. Oysa herhangi bir taş parçası ne ise odur; onun varlığı kendi içine kapanık dopdolu ve kendisinden başka şey olmayan bir varlıktır. Bu «kendinde - varlıktır»; taş som ve dopdolu bir varlığa sahip olduğu için taşın «içinden» söz edemeyiz. Taşın şöyle ya da böyle olmak «imkânı» da yoktur; ne ise daima odur. Oysa insan varolduğunun bilincindedir; insan sadece «kendinde» mevcut değildir aynı zamanda «kendisi - için» de mevcuttur; varlığı bilincinde kendine dönmekte; kendi kendini görmekte ve bilmektedir «insan varlığının bilincindedir» derken bunu kastediyoruz.

Bundan ötürü insana önceden verilmiş ve değişmeyen bir öz (mahiyet tabiat) yüklemek mümkün değildir. Sıkıntılı olduğumun farkına varmam bu durumun bilincine ulaşmam kendim ile sıkıntım arasına bir uzaklık koymak; onu bir nesne olarak görmek demektir. Bundan ötürü «sıkıntılıyım» diyen ben ile sadece sıkıntılı olan «ben» arasında fark vardır. Oysa bilinçten başka varlıkların temel özelliği sadece «ne ise o olması»dır. Buna karşılık Sartre insanı «ne değilse odur ne ise o değildir» diye tanımlar. «Kendisi -için varlıksın temel özelliğini burada görür. Bilinç bizi her zaman bir başkaya bir öteye doğru götürür. Bilincimizin hiç bir zaman kendi kendisiyle çakışma halinde bulunmaması; «ne» isek olduğumuz «o» şeyden her zaman ayrılmamız ve kaymamız «hiçlik»tir. özgürlüğümüzün temeli de kendisi-için varlığın bu özelliğidir özgürlük ve yönelişten başka şey olmayan bilinç bir hiçlemedir. «Hiçleme bilincin kendinde-varlığı düşünerek kendini bu kendinde-varlıktan sıyırmasıdır kurtarmasıdır. Kendisi - için varlık kendinde-varlığın hiçlenmesi olarak ortaya çıkar.»





"










"
- Ợuαяαnтinє. isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı
Alt 31 Ocak 2013, 15:15   #92 (permalink)
Yαn Odαdαn Gelen Melodiler Gibidir Ses Ayαrı


- Ợuαяαnтinє. - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: 28 Nisan 2012
Nerden: ♥◊♣♠
(Mesajlar): 15.773
(Konular): 5327
Burç:
Renkli Para : 727928
Aldığı Beğeni: 2553
Beğendikleri: 945
Ruh Halim: Acimasiz
Takım :
ÖdülleriÜye Ödülleri: 5
Oscar Ödülü Teşekkür Plaketi Oscar Ödülü Oscar Ödülü Oscar Ödülü 
Standart

Soru 92 : Sartre'a göre «özgürlük» ve «sorumluluk» nedir?insan kendisi - için varlıktır; bilinç ve özgürlüktür. Sartre bu düşünceyi ve özgürlüğün kaçınılmazlığını «insan özgürlüğe mahkûmdur» sözüyle dile getirir. Hangi şart altında olursak olalım biz özgürüzdür ve kendi kararlarımızla hayatımızı yaratırız. İçinde bulunduğumuz belli bir duruma karşı alacağımız tavır bizim gelecek hakkındaki tasarımızla yani projemizle anlam kazanır; davranışımız da bu tasarımıza uygun olarak ortaya çıkar. Tüm özgürlük tüm sorumluluğu getirir.

Bundan ötürü insanoğlu hem kendisinden hem de herkesten sorumludur. Belli bir durum karşısında neyi seçeceğimizi de ancak biz kararlaştırabiliriz. Hiç bir şey yapmamayı seçmem de aslında belli bir seçim yapmamdır ve bunun hesabını vermek zorundayımdır. Seçerken sadece kendi hayatımızı belirlemiş olmuyoruz aynı zamanda bu seçmemize temel teşkil eden ilkeleri ve değerleri de belirlemiş ileri sürmüş oluyoruz. Ahlâkî ideal ve değerler sadece benim özgürlüğüm üzerinde temellenebilir. İnsanın özgürlüğe mahkûm oluşunu ve sorumluluğunu farkedişi «boğuntu»yu ortaya çıkarır. Boğuntu insan varlığının en temel duygularından biridir.





"










"
- Ợuαяαnтinє. isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı
Alt 31 Ocak 2013, 15:15   #93 (permalink)
Yαn Odαdαn Gelen Melodiler Gibidir Ses Ayαrı


- Ợuαяαnтinє. - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: 28 Nisan 2012
Nerden: ♥◊♣♠
(Mesajlar): 15.773
(Konular): 5327
Burç:
Renkli Para : 727928
Aldığı Beğeni: 2553
Beğendikleri: 945
Ruh Halim: Acimasiz
Takım :
ÖdülleriÜye Ödülleri: 5
Oscar Ödülü Teşekkür Plaketi Oscar Ödülü Oscar Ödülü Oscar Ödülü 
Standart

Soru 93 : Sartre kendi varoluşçuluğu ile marksizm arasındaki ilişkiyi nasıl yorumluyor?

Jean Paul Sartre İkinci Dünya Savaşı sonunda felsefî eserleriyle olduğu kadar romanları ve piyesleri ile de sadece Fransa'da değil bütün dünyada yankılar bırakmış geniş etki göstermiş bir düşünürdür. 1960 yılından sonra bizde de etkili olmuştur. Sartre'ın mutlak özgürlük ve sorumluluk ahlâkı onu çoğunlukla marksçı ve ilerici hareketler yanında yer almaya sürüklemişti. Sartre varoluşçu düşüncenin etkisinde kalan ünlü Fransız yazarı Camus'un «bir tek önemli felsefî soru varsa o da intihardır» sözünü doğru bulmuyordu. Çünkü Sartre'a göre intihar özgür bir davranış (fiil) değildir. Özgür olmamasının nedeni özgürlüğün ancak geleceğe ait bir tasarı ile birlikte ortaya çıkmasıdır. Oysa ölmeyi tasarlamak yani ölüm tasarısını kurmak ve gerçekleştirmek bütün tasarıların ortadan kaldırılmasıdır: Yokluk tasarısı tasarıların yokluğuna varır. Bundan ötürü intihar özgürlüğün olum-suzlanmasıdır. Sartre'ın varoluşçuluğu bu düşünce doğrultusunda devrimci harekete katılma ve eylemde bulunma yönüne çevrilmiş bulunuyordu. Nitekim kapitalist dünya içinde insanoğlunun yalnızlığını; boğuntu tedirginlik ve bırakılmışlık içinde olmasını; has insanî varlık ve sunî ve düzmece varlık!arasındaki karşıtlığı ve yırtılışı insanın kendine has varlığını arayışını eşsiz bir şekilde dile getirmiş büyük bir düşünür olan Sartre düşüncelerine yaraşan bir namusla ezilenden hor görülenden ve sömürülenden yana çıkmıştır. Sartre bu bakımdan sömürü ile sömürgeden kurtulma arasında sürüp giden savaşı yani çağımızın savaşını derinlemesine kavramış ve sömürünün kaldırılması için bütün gücüyle çalışmış birkaç düşünürden biri olmak niteliğini hiç bir zaman kaybetmedi. Ama Sartre'ın daha önce sözünü ettiğimiz felsefî çıkış noktası ve fenomenolojik metodunun temelindeki idealist görüş onu fikir bakımından marksizmden her zaman ayırıyordu. Eylemde marksistlerle bir olsa bile kendi felsefesinin çıkış noktası ve araştırma metodu bakımından marksizmden ayrı hattâ ona karşıt bir düşünürdü. Çünkü Sartre için tıpkı Husserl'de olduğu gibi bilinç temel gerçekti; kesin gerçekler ancak bilince kendi içinde verilmiş olan ve bilincin dolaysız olarak gördüğü gerçeklerdi.

Sartre'ın gözünde bilinçten bağımsız bir maddeden ya da bağımsız madde hakkında bilgi edinebileceğimizden söz etmek güçtü. Maddenin özelliği olan kendinde - varlık ancak bilincin temel belirlenmesine yani kendi - için varlık olmasına göre tanımlanıyordu. Bundan ötürü Sartre insan dünyasında (yani bilinçte)> bir diyalektik gelişme gördüğü halde tabiatta böyle bir gelişmenin olup olmadığını söyleyemeyeceğimizi ileri sürüyordu; hattâ tabiatta böyle bir gelişmenin olmadığını söylüyordu. Bununla birlikte filozof «Diyalektik Aklın Eleştirilmesi» adını taşıyan son büyük eserinde marksizmi içinde yaşadığımız çağın aşılmaz felsefesi olarak görür ve varoluşçuluğu marksizmin içinde bir alan olarak ele alır.

Bu açıklama Sartre'ın marksizme sadece eylem ve ahlâk bakımından değil felsefe açısından da yaklaştığını gösteriyor. Bununla birlikte Sartre marksizme eskiden beri yönelttiği eleştirmeleri daha da geliştirmekte; varoluşçuluğunu marksizm içine yerleştirmekle birlikte bu varoluşçuluk açısından marksizmi yenileştirmeye ve geliştirmeye çalışmaktadır. Sartre metot olarak doğru bulduğu ve çağımızın aşılmaz felsefesi olarak gördüğü marksizmin şimdiye kadar yaptığı araştırma ve incelemelerde bazı sorular üzerine gerektiği gibi eğilmemiş ve bazı unsurları kendi bünyesi içinde eritmemiş olduğunu söyler. Marksizm tek tek nesnelere ya da fertlere has olan özellikler üzerinde gerektiği kadar durmamıştır. Ayrıca insanları bağlı oldukları sınıfların pasif bir aleti haline getirmektedir. Bunlardan başka fenomenolojinin kavrayıcı metodunun ve psikanalizin marksizm içinde kullanılması; bu metotların marksizm içinde eritilerek araştırma aracı olarak kullanılması gereklidir.

Sartre bütün bu eleştirmeleri marksizmin kendi metodunun özüne değil marksizm adına ortaya konan resmî ve kalıpçı bir öğretiye (doktrine) yöneltmektedir. Gerçek marksizm kalıpçı kaba ve resmî marksizmin bu eksik yanlarını aşacak gücü ve imkânı içinde taşımaktadır. Sartre'ın gerçek marksizme karşı gösterdiği bu yaklaşma büyük önem taşır. Sartre'ın bu eleştirmelerine benzeyen fikirler Marx'a dönülerek diyalektik metodun yaratıcı toparlayıcı ve aşıcı bir şekilde kullanılması gerektiğini ileri süren ve bazı ülkelerde bilimsellikten tamamen uzaklaşarak resmî bir ideoloji halini almış olan marksist görüşlerin bir yana bırakılmasının zorunlu olduğunu söyleyen marksist düşünürler tarafından da savunulmuştur. (Henri Lefebvre gibi). Marx'a ve kaynaklara dönüş şeklinde ortaya çıkan bu hareket resmî ve kalıpçı marksist düşüncenin eskiden beri dışında kalan ama Marx'ın metodunu yaratıcı bir şekilde kullanan filozofların yeniden değerlendirilmesine ve önem kazanmasına yol açmıştır (George Lukacs gibi). Sartre'ın son büyük eserinde ileri sürdüğü eleştirmeler ve görüşler ünlü marksist düşünür Roger Garaudy tarafından da eleştirildi. (Bk. «Jean Paul Sartre ve Marxisme» S. Hilâv Sosyal Yayınlar).





"










"
- Ợuαяαnтinє. isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı
Reklam Alanı
Alt 31 Ocak 2013, 15:15   #94 (permalink)
Yαn Odαdαn Gelen Melodiler Gibidir Ses Ayαrı


- Ợuαяαnтinє. - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: 28 Nisan 2012
Nerden: ♥◊♣♠
(Mesajlar): 15.773
(Konular): 5327
Burç:
Renkli Para : 727928
Aldığı Beğeni: 2553
Beğendikleri: 945
Ruh Halim: Acimasiz
Takım :
ÖdülleriÜye Ödülleri: 5
Oscar Ödülü Teşekkür Plaketi Oscar Ödülü Oscar Ödülü Oscar Ödülü 
Standart

Soru 94 : Russell'e göre felsefenin görevi nedir?


İlk felsefî araştırmalarında Hegel'in etkisinde kalan ünlü İngiliz düşünürü Bertrand Russell (1872-1970) yüzyılımız ilk on yıllarında özellikle matematik ve mantık alanındaki eleştirme ve incelemeleri ile büyük bir etki yapmıştır. Russell her şeyden önce bir mantıkçıdır. Felsefe problemlerine mantık açısından yanaşır ve filozofun asıl işinin kavramları yargıları ve bu yargıları dile getiren öne-sürüşleri (önermeleri) incelemek olduğunu söyler. Russeli'ın bu eleştirme ve inceleme metodu «analiz» ya da «mantıkî pozitivizm» diye tanınmıştır. Analiz «bayağı» ve «bilimsel» bilginin incelenmesi; dilin insan düşüncesine kurduğu tuzakların açığa çıkarılmasıdır. Russell duygulardan gelen ve bilimin sağladığı kavramları iyice inceleyip «temizlemek» gerektiğini söyler. Felsefe diye adlandırılacak özel bîr «bilgi» yoktur. Sadece adım adım ilerleyen eleştiren ve analizden geçiren akılyürütmeler vardır.

Russell klasik felsefede ve tabiat bilimlerinde kullanılan «zihin» «madde» «nedensellik» «irade» ve «zaman» gibi kavramların temizlenip aydınlatılmasını felsefenin başlıca işi olarak görür. Russeli'ın şüpheyle işe başladığını; mantık yapılarını ve düşünceleri açıklayan dilin sentaksını eleştirdiğini ve açıkça kavranabilir kavramlar ortaya koymaya çalıştığını görüyoruz. Bu özellikler Russeli'ın «eleştirici» bir filozof olduğunu; felsefî bir öğreti ortaya koymaktan çok mantığın temellerini genel olarak bilgiyi ve özellikle bilimi eleştirerek bunlara açıklık getirrneyi amaç edindiğini göstermektedir. Gerçekten de Russell'a göre felsefe bir teori değil bir eylemdir (aksiyondur).





"










"
- Ợuαяαnтinє. isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı
Alt 31 Ocak 2013, 15:15   #95 (permalink)
Yαn Odαdαn Gelen Melodiler Gibidir Ses Ayαrı


- Ợuαяαnтinє. - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: 28 Nisan 2012
Nerden: ♥◊♣♠
(Mesajlar): 15.773
(Konular): 5327
Burç:
Renkli Para : 727928
Aldığı Beğeni: 2553
Beğendikleri: 945
Ruh Halim: Acimasiz
Takım :
ÖdülleriÜye Ödülleri: 5
Oscar Ödülü Teşekkür Plaketi Oscar Ödülü Oscar Ödülü Oscar Ödülü 
Standart

Soru 95 : Russeli'ın üzerinde en fazla durduğu felsefe problemi hangisidir?

Felsefeyi herhangi bir öğreti ileri sürmek olarak değil de mevcut bilgilerimizin eleştirilmesi ve aydınlatılması olarak anlamasına rağmen Russell algılarımız ile fizik nesneler yani dışdünya arasındaki ilinti problemi üzerinde ısrarla durmuş ve bu konuda belli bir tutumu savunmuştur. Filozof şu soruyu ortaya atarak işe başlamaktadır: «Güneşi görmek» ya da «bir kedi görmek» ile bunların ilintili oldukları fizik nesneler yani «güneş» ve «kedi» arasında ne gibi bir ilişki vardır? «Güneşi görmek» diye adlandırabileceğimiz bir çok deney yapmışızdır öte yandan astronomi bilimine göre güneş diye adlandırılan koskoca ve son derece sıcak bir madde parçası «vardır.» Bu madde parçasının «güneşi görmek» dediğimiz olayla ne gibi ilişkisi olabilir? Bu soruya güneş ile «güneşi görmek» arasında nedensel bir ilişki bulunduğu ve bu ikisi arasında muhtemelen bir benzerlik olduğu söylenerek cevap verilebilir; «Güneş benim görme - mekânımda değirmi olarak 'görünmektedir' ve fizik mekânda değirmi'dir» diyor Russell. Algının nedeni olan ve belki de bu algıya yani algıda verilmiş olana benzeyen bir fizik nesnenin varlığı yani varolduğu tümevarımıı akılyürütmeye dayanmaktadır. «'Bundan ötürü 'bir kedi gördüğüm' zaman kedinin gerçekten varolduğunu. ileri sürmem için sebep vardır elimde. Ama bunun sadece 'muhtemel' olduğunu söyleyebilirim; çünkü insanların kimi zaman rüyalarda rastlandığı gibigerçek olmayan kedileri gördüklerini de biliyoruz.» Demek ki dışgerçeğin yani fizik nesnelerin varlığı konusunda Russell gerçekçi bir tutumu savunmaktadır. Yani dışgerçeğin düşüncemizden bağımsız olarak var olduğunu; bu gerçeği ya da nesneleri algılamadığımız zaman da bunların varolmaya devam ettiklerini ileri sürmektedir.





"










"
- Ợuαяαnтinє. isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı
Alt 31 Ocak 2013, 15:15   #96 (permalink)
Yαn Odαdαn Gelen Melodiler Gibidir Ses Ayαrı


- Ợuαяαnтinє. - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: 28 Nisan 2012
Nerden: ♥◊♣♠
(Mesajlar): 15.773
(Konular): 5327
Burç:
Renkli Para : 727928
Aldığı Beğeni: 2553
Beğendikleri: 945
Ruh Halim: Acimasiz
Takım :
ÖdülleriÜye Ödülleri: 5
Oscar Ödülü Teşekkür Plaketi Oscar Ödülü Oscar Ödülü Oscar Ödülü 
Standart

Soru 96 : Anadolu türk toplumunda felsefenin yeri nedir?

Felsefenin ne olduğunu ve tarih boyunca belli başlı felsefe sorularına verilmiş olan cevapları özet olarak gördük. Burada en başta ortaya koyduğumuz tanıma dönerek felsefenin sürekli bir eleştirme ve arayış; doğruları akıl yoluyla bulmaya çalışan; bilgeliği elde etmeye yönelen hür bir çaba olduğunu tekrarlayacağız. Çeşitli felsefî görüşlerin ve sistemlerin altında yatan ama tarihî ve sosyal şartlara göre değişiklik gösteren öz budur; felsefî düşünce deyince bu özü bu eleştirmeyi bu arayışı ve bu yönelmeyi anlamamız gerekir. Başka bir deyişle felsefî düşünce «özgür düşünce»dir; evrene ve varolan her şeye karşı kendisini koymuş olan insanın; nesneye karşı öznenin; topluma karşı ferdin akla dayanan araştırıcı düşüncesidir.

Felsefe sürekli bir «hayır» deyiş aracılığı ile «evet»i bulmaya çalışmak çabasıdır. «'Evet» bulunduğu zaman onu da irdeleyip eleştirerek aşmaya çalışmak; yani yeniden «hayır» demek çabasıdır. Felsefe sürekli bir «olumsuzlama olumlama ve yeniden olumsuzlama»dır; insan düşüncesinin; nesnesini ve kendini sürekli olarak evirip çevirmesi; düşünmesi eleştirmesi irdelemesi ve kendisinden - uzaklaşmışlığının bilincine vararak yeniden kendine dönmesi; kendini bilinçli kılmasıdır. -Başka bir açıdan felsefe hayatta elle tutulur halde gerçekleşmemiş olanın düşüncede gerçekleştirilmesidir; bilgi bakımından «en doğru olansın; ahlâk bakımından «en iyi olanın» hayat bakımından «en anlamlı hayatın»; estetik bakımından «en güzel olan»ın araştırılması ve ortaya konması çabasıdır. Ama bu özellik felsefenin soyut yanını; yabancılaşmış yanını da göstermektedir bize.

Felsefe «olan»dan çok «olması gereken»den söz eder. Ama bu olması gerekeni somut olarak gerçekleştirmek gücünden yoksundur; ancak düşüncede yani soyut olarak gerçekleştirir. Felsefe ideal bir dünyanın iyi ve güzel bir yaşamanın nasıl olması gerektiğini açıklar ama bunu hayatın kendisinde yani somut olarak gerçekleştiremez; «iyi» «güzel» ve «adaletli» hakkında bize ancak bilinç verir; bir özlem ve arayıp gerçekleştirme ihtiyacı duyurur. Bundan ötürü Marx «felsefenin dünyalaşmasından» ve «dünyanın felsefeleşmesi» nden söz ediyordu. Yani Marx felsefenin dünya haline gelerek (somutlaşarak) ortadan kalkması ve dünyanın felsefî ideallere yönelerek bu idealler haline gelmesi gerektiğini söylemek istiyordu. Böylece soyut fikirle (özlemle) somut varlık ve somut varlıkla soyut fikir kaynaşmış felsefe gerçek bir varoluş edinerek felsefe olarak ortadan kalkmış ve hayatın kendisi haline dönüşmüş olacaktı. Marx'a göre bu kaynaşmayı ve dönüşümü gerçekleştirecek olan araç «devrimci eylem»di.

Felsefe hakkındaki bu genel açıklamalar bizi ister istemez kendi gerçeğimizle felsefe arasındaki bağıntı problemine götürmektedir. Başka bir deyişle Anadolu türk toplumunda felsefenin yerinin ne olduğu felsefeye nasıl bakıldığı sorusuna götürmektedir. Kitabımızda felsefî düşüncenin tipik örneklerini vermeğe çalıştık. Ayrıca tarih boyunca çeşitli felsefelerin ve sistemlerin ortaya çıktığını gördük. Yaptığımız açıklamaları gözününde tutarak islâm düşüncesi içinde on beşinci yüzyıldan itibaren «felsefe çabası» diyebileceğimiz bir fikir çalışmasına rastlanmadığını ileri sürebiliriz. Demek ki Anadolu türk toplumunun ve onun siyasî örgütü olan Osmanlı imparatorluğunun kuruluşu aşağı yukarı Yakın - Doğu'da felsefî düşüncenin kapanışına rastlamaktadır. Gerçekten de on beşinci yüzyıldan itibaren. Yakın - Doğu'da ve osmanlı toplumu çerçevesi içinde yeni felsefî düşüncelerin ortaya çıkmadığı; yeni sistemlerin kurulmadığı görülmektedir. Bu yüzyıldan sonra eski felsefî düşüncelerin şu ya da bu şekilde tekrarıyla yetinilmiş; ya da dinî düşüncenin ağır basması karşısında felsefeye karşı güvensizlik gösterilmeye felsefî tavır tasavvuf ve batınî akımlar içinde şekil değiştirerek yaşamak zorunda kalmaya başlamıştır. Felsefe tehlikeli ve beyhude bir fikir çabası olarak görülmüştür.

İslâm ilahiyatı olarak niteleyebileceğimiz «kelâmsın açıklamaları bu yüzyıldan sonra felsefî arayışın ve hür düşüncenin yerine geçmiş ve dinî düşüncenin yanı sıra ideolojik bir faktör olarak; bir çeşit mutlak hakikat ya da «dogma» olarak kabul edilmiştir. Başka bir deyişle kelâm dinî düşüncenin pekîştiricisi ve savunucusu olarak iş görmüştür. Gerçek felsefî düşünceye karşı duyulan bu güvensizlik Nâbi'nin şu mısralarında açıkça dile gelir:

Hikmet-ü felsefeden eyle hazer
Evliya zümresine eyle nazar.

Demek ki Anadolu türk toplumunda felsefe tehlikeli bir çabadır; Nâbi'nin belirttiği gibi kendisinden kaçınılması gereken bir şeydir. Felsefeye karşı duyulan bu güvensizlik ile; osmanlı yönetiminin siyaset konusunda yani pratik konularda gösterdiği «akılcılık»ı birbirine karıştırmamak gerekir. Gerçekten de çağı içinde ele alındığı zaman örgütünün ve yönetiminin «akılcı» ilkelere dayanması bakımından Osmanlı İmparatorluğu ayrıca dikkati çekmektedir.





"










"
- Ợuαяαnтinє. isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı
Alt 31 Ocak 2013, 15:15   #97 (permalink)
Yαn Odαdαn Gelen Melodiler Gibidir Ses Ayαrı


- Ợuαяαnтinє. - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: 28 Nisan 2012
Nerden: ♥◊♣♠
(Mesajlar): 15.773
(Konular): 5327
Burç:
Renkli Para : 727928
Aldığı Beğeni: 2553
Beğendikleri: 945
Ruh Halim: Acimasiz
Takım :
ÖdülleriÜye Ödülleri: 5
Oscar Ödülü Teşekkür Plaketi Oscar Ödülü Oscar Ödülü Oscar Ödülü 
Standart

Soru 97 : Osmanlı «akılcılığından söz edilebilir mi?

Çeşitli ülkelerin ve halkların merkezî bir yönetim altında toplanması ve yüz yıllar boyunca birlik halinde yönetilmesi ancak pratik ve «akılcı» yanı ağır basan bir dünya görüşü ile mümkün olabilirdi. Aslında Osmanlı İmparatorluğunda belirgin bir şekilde gördüğümüz bu özellik geniş ve sürekli bütün imparatorluklara has bir özelliktir (Roma İmparatorluğunda olduğu gibi). Ama yönetim alanında görülen bu pratik akılcı ve hatta «pragmatist» diyebileceğimiz fikir tutumu «felsefe» değildir. Hatta kimi zaman «felsefe»nin tam karşıtıdır. Bu pratik ve «akılcı» tutum felsefe yerine «ideoloji»yi koymuştur.

İdeoloji gerçeği çarpık bir şekilde yansıtan donmuş bir düşüncedir; toplumu yöneten sınıfların iktidarını destekleyen ve pekiştiren bir düşüncedir; bu sınıfların fikirlerinin yaygınlaşması ve bir «hakikat» gibi kabul edilmesidir. İdeoloji bir yandan kendi durumlarını açıkça görmeye tahammül edemeyen ve allayıp pullayarak başka bir şekle sokan yönetici sınıfların bir yandan da durumlarını açıkça göremeyen (yani bilimsel bir şekilde açıklayamayan) ama açıkça duyan ve yaşayan ezilmiş sınıfların yani halk kütlelerinin ortak düşüncesidir; ya da başka bir deyişle düşüncelerinin çakıştığı alandır. Batı toplumlarında da ideolojinin aynı rolü oynadığını yani toplum içinde hâkim sınıfların hâkimiyetini sürdürmeye hizmet eden bir dünyagörüşü olduğunu biliyoruz. Bununla birlikte batı toplumlarında ideolojinin yanı sıra eleştirici bir düşüncenin yani bir «felsefenin» ortaya çıktığını da görüyoruz.





"










"
- Ợuαяαnтinє. isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı
Alt 31 Ocak 2013, 15:15   #98 (permalink)
Yαn Odαdαn Gelen Melodiler Gibidir Ses Ayαrı


- Ợuαяαnтinє. - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: 28 Nisan 2012
Nerden: ♥◊♣♠
(Mesajlar): 15.773
(Konular): 5327
Burç:
Renkli Para : 727928
Aldığı Beğeni: 2553
Beğendikleri: 945
Ruh Halim: Acimasiz
Takım :
ÖdülleriÜye Ödülleri: 5
Oscar Ödülü Teşekkür Plaketi Oscar Ödülü Oscar Ödülü Oscar Ödülü 
Standart

Soru 98 : Anadolu türk toplumunda felsefe niçin ortaya çıkmamıştır?

Felsefeyi kendi başına gelişen bir araştırma çabası gibi ele aldık. Felsefenin toplumsal köklerine değinmedik. Okurun dikkatini dağıtmamak ve doğrudan doğruya felsefî düşünceye yöneltmek istediğimiz için yaptık bunu. Aslında en teorik felsefî düşünceler bile köklerini toplumsal ve tarihî şartlardan alırlar. Felsefî düşünce bir kere ortaya çıktıktan ve kendi birikimini yaratıp geleneklerini ortaya koyduktan sonra maddî şartların yani toplumdaki ve tarihteki şartların etkisinde değilmiş gibi görünür. Felsefenin bu bağımsızlığı belli bir dereceye kadar doğrudur. Ama işin derinine inildiği zaman felsefenin tam anlamıyla bağımsız olmadığı ve içinden çıkmış olduğu toplum ve tarih şartlarının etkisini taşıdığı görülür. Belli bir felsefe ancak belli bir toplumda ortaya çıkabilir. Gerekli toplum ve tarih şartları olmadığı zaman felsefenin de gereği yoktur; felsefî düşünce ortaya çıkamaz. Yunan düşüncesi köleci toplumun ürünüdür. Yani kölecilik aşamasına ermiş olan; işbölümü bir hayli gelişmiş bulunan ve ferdin toplumdan kopmuş; kendisini ona karşı koyabilmiş olduğu bir toplumun ürünüdür. Marx bu durumu «insanın göbekbağmı toplumdan kopartmış olması» sözüyle açıklar. Gerçekten de ferdin göbekbağmı toplumdan koparmamış olduğu durumda hür düşüncenin; kendini toplumdan farklı olarak görüp sorular soran; kendine verilmiş olanı eleştiren insanın sözü edilemez yani bir kelimeyle felsefenin sözü edilemez. en başında ele aldığımız bir soruya burada yeniden dönmemiz gerekiyor. İnsanoğlunun «evreni kuran evrenin kökünde bulunan anamadde nedir?» sorusunu sorabilmesi için; toplum tarafından yani mitolojiler ve din tarafından evren hakkında yapılmış açıklamalardan uzaklaşması; onları eleştirici bir şekilde bilinçle ele alabilmesi; yani kendini toplum karşısında bir «kişi» bir «fert» olarak ortaya koyabilmesi zorunludur.

Toplumun hakikat olarak ortaya sürdüğü ve genellikle kabul edilmiş bir görüşü ya da değer yargısını eleştirmek irdelemek ve bu görüşten farklı bir cevaba varabilmek yani «hayır» diyebilmek için kendini dış dünya karşısında bağımsız bir özne olarak kavrayan ferdin ortaya çıkması zorunludur. Bu özellik genellikle Yakın-Doğu toplumlarında ve özellikle Anadolu türk toplumunda mevcut değildir. Anadolu türk toplumu insanla toplumun tam anlamıyla birlik ve bütünlük teşkil ettiği bir toplum değildir. Böyle bir topluma ancak ilkel topluluk ya da aşiret dediğimiz kuruluşlarda rastlıyoruz. Ama Anadolu türk toplumu köleci feodal ya da kapitalist toplumlar gibi sınıfların birbirinden kesin olarak ayrıldığı ve fertlerin tam anlamıyla ortaya çıktığı bir toplum da değildir. Anadolu türk toplumuilk sınıflı toplumlar kategorisine giren bir toplumdur. İlkel toplum ile Batıda gördüğümüz toplumlardan aynı uzaklıkta bulunan bir toplumdur. Bu toplumda fert ile toplum arasındaki kaynaşmışlık ve birlik tamamen kaybolmamıştır; ama fert kendini topluma bağlayan göbekbağmı da tamamen kopartmamıştır. Bu toplum toplum yapısının en yukarısında yer alan ve yönetici yani hâkim olan bürokratlar ya da onların yardımcıları (kapıkulları) ile köylerde yaşayan ve üretim yapan halk kütlelerinden teşekkül etmiştir. Bu toplumda sınıflar vardır (bürokratlar zanaatkarlar köylüler gibi) ama bu sınıflar arasında kesin sınırlar olmadığı gibi herhangi bir sınıfın bir başka sınıfı devirerek toplum yönetimini ele alması gibi bir durum da yoktur. Yani tek tek sınıflara karşılık toplumun bütünlüğü ve birliği ağır basmaktadır. Ayrıca belli sınıflara mensup fertlerin bir başka sınıfa geçmesindeki kolaylık (meselâ köylü çocuğunun sadrıazam olması gibi) sınıf mücadelelerinin Batıda görüldüğü gibi keskin ve amansız olmasını imkânsız kılan bir başka nedendir. Bu toplumda «kendinde» sınıflar sözkonusudur; kendisi - için sınıflar yani kendi bilincine vararak kendi mücadelesini yürüten ve ölüm kalım savaşına giren sınıflar söz konusu değildir. Toplumun birlik ve bütünlük olarak ağırbasması ve sınıf mücadelelerinin iktidara yönelmiş bir ölüm - kalım meselesi haline gelmemiş olması Anadolu türk toplumuna mensup ferdin de Batıdaki gibi bir «fert» haline gelmemesi sonucunu doğurmuştur.





"










"
- Ợuαяαnтinє. isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı
Reklam Alanı
Alt 31 Ocak 2013, 15:15   #99 (permalink)
Yαn Odαdαn Gelen Melodiler Gibidir Ses Ayαrı


- Ợuαяαnтinє. - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: 28 Nisan 2012
Nerden: ♥◊♣♠
(Mesajlar): 15.773
(Konular): 5327
Burç:
Renkli Para : 727928
Aldığı Beğeni: 2553
Beğendikleri: 945
Ruh Halim: Acimasiz
Takım :
ÖdülleriÜye Ödülleri: 5
Oscar Ödülü Teşekkür Plaketi Oscar Ödülü Oscar Ödülü Oscar Ödülü 
Standart

Soru 99 : Sınıf mücadelesinin ve «fert» olmanın felsefe bakımından taşıdığı önem nedir?

Tam anlamıyla fert haline gelmeyiş ise «felsefî» düşüncenin ortaya çıkamayışını açıklar. Çünkü bu tür bir toplumda yaşayan insan kendini toplum gerçeklerinden ve ideolojik fikir dünyasından yeterince ayıramamakta; hür ve eleştirici bir düşünceye ulaşamamaktadır; böyle bir ihtiyacı duyamamaktadır. Bu ferdin fikrî bakımdan gösterdiği tutumtıpkı kendini içinde yaşadığı toplumdan ayıramayan ilkel insana; ya da aile çevresinden ayıramayan çocuğa benzemektedir.

Burada toplumun henüz tam ve kesin anlamıyla sınıflaşmamış ve sınıf bilincine varılmamış olmasından ötürü ortaya çıkan ve Batıda görülenden bir hayli farklı olan bir ideolojik yabancılaşma söz konusudur. İdeoloji yani din gelenek ve alışılagelmiş yaygın düşünce tarzları felsefenin ve felsefe ihtiyacının yerini tutmaktadır. Üstelik bu ideoloji her yerde görüldüğü gibi hâkim sınıfların yararına çalışan bir dünya görüşüdür. Herhangi bir sınıf bir başka sınıfın hâkimiyetini ortadan kaldırmak istediği zaman onun ekonomik gücünün temellerine saldırdığı kadar ideolojik dünyasına da saldırmak zorundadır. Meselâ Rönesans diye adlandırılan ve fikir bakımından kendine has özellikler taşıyan olay aslında batı tarihinde sadece belli bir zamanda zorunlu olarak ortaya çıkmış olan bir olaydır. Rönesans feodalizme karşı mücadele eden burjuvazinin fikir alanındaki mücadelesinin ürünüdür; bu mücadelenin görüntüsüdür. Descartes'ın bir yandan din? düşünceye taviz vermesi bir yandan da fizik bilimlerinin gelişmesine yol açan bir tabiat görüşü ileri sürmesi ve bu ikici görüşten kurtulamayışı da tesadüf değildir (aynı ikiliği yani iman ile akıl arasındaki ikiliği. Yeniçağların en büyük filozoflarından biri olan Kant'da da görmüştük). Desçartes burjuvazinin fikrî mücadelesini dahiyane bir şekilde yürüten bir «fert» olarak (yani hem sınıf mücadelelerinin etkisinde bulunan hem de bu sınıf mücadelesi dolayısiyle kendini toplum dan ayrı bir «fert» ama burjuvaziye bağlı bir fert olarak) duyan bir kimse olması bakımından dine taviz verirken burjuvazinin hem kendini hem de sömürdüğü sınıfları aldatmasına yarayan ideolojik bir görüşü savunuyor; hem de mekanik ve bilimsel bir tabiat felsefesi ileri sürerek burjuvazinin tabiatı boyunduruk altına almak ve insanı sömürmek için muhtaç olduğu bilimlerin gelişmesine yol açıyordu. Bu çeşit sınıf mücadelelerinin Anadolu türk toplumunda ortaya çıkmamış olması ideolojilerin ve dünyagörüşlerinin kökten eleştirilerek «felsefe» yapılmasını da gereksiz kılmış ve Batı'da gördüğümüz anlamda felsefe bu toplum içinde ortaya çıkmamıştır. Bu açıklama dokuzuncu ve on dördüncü yüzyıllar arasında kendine has bir islâm düşüncesinin ve felsefesinin ortaya çıkışı olayı ile çelişmeye düşüyor gibi görünebilir. Oysa burada bir çelişme söz konusu değildir.

İslâmiyet ve getirdiği toplum düzeni" içinden çıkmış olduğu şartlara oranla bir devrim niteliği taşımaktadır. Yani islâmî toplum İle İslâmiyet'in ortaya çıktığı ve yayılmaya başladığı yüzyıllardaki toplum düzenleri arasında niteliksel bir değişme söz konusudur (tıpkı burjuvazinin feodalite karşısında ve onunla mücadele ederek niteliksel ve devrimci bir değişiklik getirmesi gibi). Bundan ötürü islâm düşüncesi başlangıçta hür ve felsefî bir arayış olarak belirmiştir. Ama islâmî toplum yani Doğunun geleneksel etkilerini de taşıyan Yakın - Doğu imparatorlukları diye adlandırabileceğimiz siyasî organizasyonlar kurulup yerleşince eleştirici ve araştırıcı düşünceye ihtiyaç kalmamış; din ve ideoloji felsefenin yerini almış; felsefî düşünce sona ermiştir. Çünkü bu tür toplum mahiyeti icabı yeni sınıfların ortaya çıkışını önlediği için ortadan kalkan ya da ilahiyat ve ideoloji şekline bürünerek kalıplaşmış olan felsefî düşüncenin canlanması ve yeniden doğması (Rönesans) imkânsız hale gelmiştir. Anadolu türk toplumu da Yakın - Doğu islâmî toplumları kategorisi içinde yer alır ve belki de bu kategorinin en kusursuz örneğidir. Bundan ötürü Anadolu türk toplumunda batı anlamında bir «felsefe»den söz edemeyiz.





"










"
- Ợuαяαnтinє. isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı
Alt 31 Ocak 2013, 15:16   #100 (permalink)
Yαn Odαdαn Gelen Melodiler Gibidir Ses Ayαrı


- Ợuαяαnтinє. - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: 28 Nisan 2012
Nerden: ♥◊♣♠
(Mesajlar): 15.773
(Konular): 5327
Burç:
Renkli Para : 727928
Aldığı Beğeni: 2553
Beğendikleri: 945
Ruh Halim: Acimasiz
Takım :
ÖdülleriÜye Ödülleri: 5
Oscar Ödülü Teşekkür Plaketi Oscar Ödülü Oscar Ödülü Oscar Ödülü 
Standart

Soru 100 : Batıcılık akımı içinde ortaya çıkan felsefî görüşler ne gibi özellikler taşır?


Anadolu türk toplumunun yapısı gereği felsefî düşünceden çok geleneksel dinî görüşlere ve ideolojiye yer veren bir toplum olduğunu açıklamaya çalıştık. Ne var ki bizde aşağı yukarı iki yüz yıldan beri sürdürülmekte olan ve «ıslâhat» «batılılaşma» ya da «muasırlaşma» diye adlandırılan bir hareket vardır ve bu harekete paralel olarak bazı düşünürler ortaya çıkmış ve bazı felsefî görüşler ortaya atılmıştır. Bu görüşler ile gerçek felsefî düşünce arasında ne gibi bir ilinti vardır? Soruyu başka şekilde dile getirirsek şöyle diyebiliriz: Bizde son yüzyıllarda yetişmiş «filozoflar»dan söz edilebilir mi?

Batılılaşma hareketinin Osmanlı İmparatorluğunu parçalayıp kendilerine pay çıkarmak isteyen kapitalist Avrupa devletleri ile içerdeki yönetici ve sömürücü kadroların hâkimiyetlerini sürdürmek amacıyla giriştikleri bir hareket olduğu son bilimsel araştırmalarla gösterilmiştir ve ancak son yıllarda açıkça söylenebilmektedir. Batılılaşma bizde hâkim durumlarını yeni şartlara (yeni ekonomik ve tarihî şartlara) uydurmak ve sağlamlaştırmak isteyen hâkim zümrelerin ideolojik silâhıdır.

Batılılaşma gerçek ıslâhat hareketlerine girişmeden ıslâhat yapmak; devrimci hareketin gereklerini yerine getirmeden «devrim» yapmaktır. Yani olmayan bir şeyi oluyor gibi gösteren örten başka şekilde ortaya koyan ideolojik ve aldatıcı bir görüştür (Türkiye'nin batılılaşma ile kalkınacağına gerçekten inanan ve samimî bir şekilde çalışan kimselerin mevcut olması bu hakikati değiştirmez). Herhangi bir ülkenin kalkınması insanların sadece iyi niyetleriyle ve istekleriyle gerçekleştirilebilecek bir şey değildir. Kapitalizm çağında bir ülkenin kalkınması ancak kapitalist bir ülke haline gelmekle ya da sosyalist bir düzene geçmekle mümkündür. Yani toplumun altyapısının (ekonomik şartlarının) yepyeni bir şekle sokulması ve nitelik değişmelerinin gerçekleştirilmesi ile mümkündür. Ama hâkim bir sınıf kendi hâkimiyetini kesin olarak ortadan kaldıracak altyapı değişikliklerini hiç bir zaman yapamaz. Hâkim sınıf ancak şu ya da bu ölçüde etkili olan bazı «ıslâhat» hareketleri yapabilir. Bu ıslâhat hareketlerinin amacı hâkim sınıfın kendi iktidarını pekiştirerek yeni şartlara uydurması ve uzun ömürlü hale getirmesidir. Böyle bir ıslahat hareketi içinde hâkim sınıfın ya da zümrelerin kendilerine bir yardakçı yaratarak yani yeni bir sınıf türeterek iktidarı bölüştükleri ve böylece kendi hâkimiyetlerini kısıtlanmış bir şekilde de olsa emniyet altına aldıkları görülmüştür. (Rusya'da feodallerin burjuvaziyi yaratarak iş birliği yapması; ya da Japonya'da babaerkil aile yapısının burjuvaziyi doğurması gibi).

Ne var ki yeni bir sınıfın yaratılması toplumun iç istidatlarına uygun düştüğü gibi tarihî şartlara da uygun düşmelidir. Yani altyapı değişikliklerine yol açacak olan ve bir toplumun hem maddî (ekonomik) hem de fikrî (bilimsel felsefî artistik v.b.) hayatını bir başka niteliğe ulaştıracak olan değişiklikler toplumun özü bakımından bu değişikliğe yatkın olmasını gerektirir. Ayrıca kapitalizmin bir dünya sistemi haline geldiği ve kendisine ortak yaratmaktan kesinlikle kaçındığı bir çağda zaman bakımından geç kalmamış olmak gereklidir. Bu çeşit köklü bir değişiklik ancak kapitalizmin iyice güçlenmediği bir zamanda gerçekleşebilirdi. Niteliksel değişikliği gerçekleştirmek isteyen ülkenin kapitalist dünyanın tam karşısında yer alan bir üıke olmaması (bu ülke ya kapitalist ülkelerin arasında ve yanı başında ya da çok uzağında olmalıdır) da gereklidir. Bu şart mevcut değilse kapitalist etki bir toplumun hâkim sınıflarında ortaya çıkacak bir gelişmeyi meselâ yeni bir sınıfın yaratılmasını bile önler.Oysa Anadolu türk toplumu iç yapısı (özü) bakımından bu çeşit bir niteliksel değişikliğe geçebilme yatkınlığına pek sahip değildi.

Anadolu türk toplumunun sınıf yapısı millî bir burjuvazinin ortaya çıkmasını sağlayacak durumda değildi. Merkezî iktidarın yani devletin inanılmaz derecede güçlü oluşu herhangi bir sınıfın bağımsız olarak kendini ortaya koymasını; yeni bir insan tipinin gerçekleşmesini imkânsız kılıyordu. Özel mülkiyetin ve birikimin bir burjuva sınıfının dayanacağı temeli teşkil edecek kadar gelişmemiş olması bu imkânsızlığın ekonomik yanlarından biridir. Engels şöyle diyor; «Gerçekten de tıpkı bütün öteki doğu egemenlikleri gibi türk egemenliği de kapitalist bir toplumla uzlaşmayacak bir şeydir; çünkü elde edilen artık - değeri zorba - valilerin ve gözü doymaz paşaların pençesinden kurtarmak imkânsızdır; burada burjuva mülkiyetinin ilk temel şartını yani tüccarın ve malının (mülkiyetinin. S. H.) emniyet altında bulunması halini görmüyoruz.» (Das Ausvvartige Politik des russichen Zarentum» adlı makaleden Neue Zeit 1890 Bk. K. Marx «Türkiye üzerine» S. Hilâv -A. Tokatlı s. 9. Gerçek Yayınevi.) Osmanlı İmparatorluğu ve Türkiye Cumhuriyeti bir burjuva sınıfı yaratarak kapitalizme geçme konusunda zaman bakımından da geç kalmıştı. Çünkü kesin ıslâhat hareketlerinin yapılmaya başlandığı zaman (on dokuzuncu yüzyıl) kapitalizm kendisine ortak kabul etmeyecek ölçüde kuvvetlenmişti. Türkiye'de ancak kapitalistlerle işbirliği yapabilecek dermeçatma bir ticaret burjuvazisinin yaşamasına imkân verilebilirdi (nitekim bugün de türk burjuvazisi aynı karakteri gösterir). Ayrıca Osmanlı imparatorluğu kapitalist ülkelerin arasında ya da uzağında bulunmuyordu; kapitalist dünyanın tam karşısındaydı ve çeşitli menfaat mücadelelerinin konusu oluyordu. Bu gerçekler bizdeki ıslâhat hareketlerinin ve yeni bir toplum yapısına geçme çabalarının temelini belirlemiştir. Yani bizdeki batılılaşma hareketi iç dinamikten ve sınıf mücadelesinden yani aşağıdan gelmediği gibi hâkim zümrelerin kendi iktidarlarını uzatmak için giriştikleri ama herhangi bir yapı değişmesini de gerçekleştiremeyen yalınkat bir hareket olarak kalmıştır.

Hareketin ekonomik toplumsal ve siyasî alandaki bu yalınkatlığı fikir hareketlerinde ve felsefede de aynen görülür. Batılılaşma ekonomik ve toplumsal açıdan etkinlik taşıyan bir hareket değildir; ne toplumun temellerine ne de halkın hayatına işlemiştir. «Tehlikeyi savuşturma» «vaziyeti idare etme» «taklitçilik» ve «ithalâtçılık zihniyeti» şeklinde kalmıştır. Hiç bir gerçek felsefî ihtiyaca karşılık olmayan ve sadece «taklitçilikle»; Batıdaki şu ya da bu fikri Türkiye'de tanıtmakla yetinmek yani fikir ithalâtçılığı yapmak da bizim kültür hayatımızın temel özelliklerinden biridir. Batılılaşma hareketi içinde herhangi gerçek bir felsefî davranıştan ve bir «filozof»tan söz edilemez. Ancak Osmanlı toplumunun eski ideolojik yapısının yerine konmak üzere Batıdan aktarılmış olan ve günün ihtiyaçlarına cevap veren yalınkat düşünceler ileri süren «ideolog»lardan ya da mesnetsiz bazı fantazilerden söz edilebilir. Ne var ki bu durumu ve düşünürleri fazla kınamamak gerekir.

Islâhat çağının aydını iki dünya arasında kalmış; eski dünyasını kaybetmiş ama yeni dünyasına henüz ulaşmamış bir aydın tipidir. Kendi durumunu açıkça göremez; kendi bilincine ulaşmasını sağlayacak şartlar ve birikim henüz ortaya çıkmamıştır. Taklitle ve «kendini şu ya da bu sanma» ile tatmin olur; düşüncesini derinleştirmeye köklü eleştirilere yönelmeye kendini aşmaya ihtiyaç duymaz. Henüz iyimserliğini kaybetmemiş; içinde bulunduğu çıkmazı fark etmemiştir. Batıdan Le Play'nin «toplumsal bilimler» metodunu ya da Durkheîm'in «sosyolojisi»ni getirmekle her derde deva bulacağını sanır. Islâhat devri aydını hem iyimser hem de felsefî bakımdan «idealist»tir. Yani fikir bilgi ve eğitim yoluyla toplum hayatını düzene kavuşturacağına inanır; meselenin her şeyden önce «bir kültür ve ahlâk meselesi» olduğunu söyler. Kültür ve ahlâkın bir «neden» değil bir «sonuç» olduğunu göremez. Bundan ötürü emir vererek tepeden «devrim» yapılabileceğini sanır; halkın bu «devrimleri» benimsemeyişini anlayamaz ve hayretle karşılar. Kısacası bu aydın tipi henüz kendi yalınkat düşüncelerinin ötesine geçememiş kendisini içinde yaşadığı toplumu ve bu toplumun öteki toplumlarla olan ilintisini nesnel bir şekilde kavrayamamıştır. Yani «kendinin - bilincine>> ulaşmamıştır. Böyle bir durum ve davranış felsefî düşüncenin ortaya çıkıp boy atmasına engeldir. Bu arada ıslâhat hareketlerine önayak olan siyasî iktidarın da geçmişten kalan davranışı sürdürerek fikir hayatını emirlerle ve yasaklarla yönetmekte olduğunu unutmamak gerekir.

Osmanlı İmparatorluğu çağında ideolojilerin gördüğü iş cumhuriyet devrinde yönetici kadroların resmî kararları ve yasaklamaları ile sürdürülmüştür. Bazı konulardan söz açanlar hukuk yoluyla ya da dolaylı olarak cezalandırılmışlardır; bazı bilimsel ve felsefî görüşler ağza alınamaz olmuştur. Bu nesnel durum da hür düşüncenin bilimin ve felsefenin ortaya çıkışını imkânsız kılan bir durumdur. Islâhat hareketlerinin yarattığı sürekli hayal kırıklığı Türk fikir hayatının bugün eleştirici ve «olumsuzlayıcı» bir döneme girmesine yol açmış bulunmaktadır. Bu hayal kırıklığı birikimi düşünür ve bilgin'in eskiden olduğu gibi sığ bir iyimserlikle ve taklitçilikle yetinmesini imkânsız kılmaktadır. Böylece eleştirmeye dayanarak kendini ve içindeki şartları tanımaya çalışan «kendinin - bilincine» yönelmiş olan bir düşüncenin yavaş yavaş ortaya çıktığı söylenebilir özellikle marksist metot açısından Anadolu türk toplumunun tarihi ve toplumsal şartları üzerinde yapılan araştırmalar bugün yepyeni gerçekleri ortaya çıkarmaktadır. Kalıplardan sıyrılmış eleştirici bir düşüncenin ortaya çıkışı şüphesiz ki «felsefesizlik»e son verecek; hür düşünceye derinleşmeye ve bilince götürecektir. Eski iyimserliğin yerine geçen bu eleştirme ve olumsuzlarına aşaması olumlu ve yüksek düzeye ulaşarak yeni ürünler verecek kendine has özellikleri içinde taşıyan bir sentez olarak mutlaka ortaya çıkacaktır.





"










"
- Ợuαяαnтinє. isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı
Yeni Konu Aç Cevap Yaz

Etiketler
100, felsefe, soruda


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık


Forum Renkli Sosyal Medya
Forumrenkli Facebook Forumrenkli Twitter Forumrenkli RSS
Forum Renkli Desteklediklerimiz

Forum Renkli Yasal Uyarı!

Forum Renkli Türkiye'nin en renkli eğlence ve bilgi paylaşım platformudur. Hukuka, yasalara, telif ve kişilik haklarına bağlıdır. "5651 sayılı yasada" belirtilen "Yer Sağlayıcı" olarak hizmet sunmaktadır. İlgili yasaya göre site yönetiminin tüm içerikleri kontrol etme yükümlülüğü yoktur. Bu sebep ile sitemiz, uyarıları dikkate alarak yasa dışı paylaşımlar hakkında gerekli işlemleri yapmaktadır. Oluşabilecek yasal sorumluluklar "Üyelerimize" aittir.

Forum Renkli; Arkadaşlık, Dostluk, Eğlence, Paylaşım, Msn Nickleri, Msn Sözleri, Msn Avatarları, Ödüllü Yarışmalar, Msn Sözleri, Şiirler, Şarkılar, Moda, Sağlık, Tv, Dizi, Film, Komik, Komik Resimler, Komik Videolar, Haberler, Spor Haberleri ve Güncel Bilgi Paylaşımı gibi konuların kullanıcıları tarafından önceden onay almadan anında yayınlayabildikleri bir forumdur.

Copyright© 2011 - 2013, ForumRenkli.com® Tüm Hakları Saklıdır.


Forum Renkli Alexa Forum Renkli Sitemap



vBulletin® Version 3.8.7 ile güçlendirilmiştir.
Copyright ©2000 - 2017, Jelsoft Enterprises Ltd
Inactive Reminders By Realdizayn

Search Engine Optimization by vBSEO 3.6.1 ©2011, Crawlability, Inc.

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222 223 224 225 226 227 228 229 230 231 232 233 234 235 236 237 238 239 240 241 242 243 244 245 246 247 248 249 250 251 252 253 254 255 256 257 258 259 260 261 262 263 264 265 266 267 268 269 270 271 272 273 274 275 276 277 278 279 280 281 282 283 284 285 286 287 288 289 290 291 292 293 294 295 296 297 298 299 300 301 302 303 304 305 306 307 308 309 310 311 312 313 314 315 316 317 318 319 320 321 322 323 324 325 326 327 328 329 330 331 332 333 334 335 336 337 338 339 340 341 342 343 344 345 346 347 348 349 350 351 352 353 354 355 356 357 358 359 360 361 362 363 364 365 366 367 368 369 370 371 372 373 374 375 376 377 378 379 380 381 382 383 384 385 386 387 388 389 390 391 392 393 394 395 396 397 398 399 400 401 402 403 404 405 406 407 408 409 410 411 412 413 414 415 416 417 418 419 420 421 422 423 424 425 426 427 428 429 430 431 432 433 434 435 436 437 438 439 440 441 442 443 444 445 446 447 448 449 450 451 452 453 454 455 456 457 458 459 460 461 462 463 464 465 466 467 468 469 470 471 472 473 474 475 476 477 478 479 480 481 482 483 484 485 486 487 488 489 490 491 492 493 494 495 496 497 498 499 500 501 502 503 504 505 506 507 508 509 510 511 512 513 514 515 516 517 518 519 520 521 522 523 524 525 526 527 528 529 530 531 532 533 534 535 536 537 538 539 540 541 542 543 544 545 546 547 548 549 550 551 552 553 554 555 556 557