Forum Renkli - Türkiye`nin En Renkli Eğlence ve Bilgi Paylaşım Platformu  



"Taklitler, Asıllarını yaşatırmış."
Go Back   Forum Renkli - Türkiye`nin En Renkli Eğlence ve Bilgi Paylaşım Platformu > Eğitim & Öğretim > Eğitim ve Öğretim Genel > Hukuk
Ücretsiz Kayıt ol veya Üye Girişi yapın.
Hukuk Hukuk dersi hakkındaki tüm bilgiler ve paylaşımlar bu bölümdedir.

Forum Renkli - Türkiye'nin En Renkli Eğlence ve Paylaşım Platformuna Hoşgeldiniz.
Forum Renkli'ye Hoşgeldiniz. Forumumuza ücretsiz KAYIT olarak, forumumuzda bilgi alışverişi yapabilir ve aramıza katılıp samimi dostluklar kurabilirsiniz.

Forumumuzda bizimle birlikte paylaşıma katılmak için buradan üye olabilirsiniz.



veya Facebook üyeliğiniz ile sitemize kayıt olabilirsiniz.
Etiketli Üyeler Listesi

Yeni Konu Aç Cevap Yaz
 
LinkBack Seçenekler Stil
Alt 29 Mart 2013, 22:06   #1 (permalink)
Fasl-ı Kırmızı

DoLaNTiN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: 05 Mart 2013
Nerden: unrealden
(Mesajlar): 3.058
(Konular): 2015
İlişki Durumu: Evli
Burç:
Renkli Para : 315426
Aldığı Beğeni: 166
Beğendikleri: 22
Ruh Halim: Huzurlu
Takım :
Standart Neden adlî polis kurulmalidir?

NEDEN ADLÎ POLİS KURULMALIDIR?



Hikmet USTA

Gürpınar C. Savcısı

Genel olarak

Yargı, hakkını arayanın, haksızlığa uğrayanın, başvuracağı, nihaî merci’dir. 19’uncu Yüzyılda Alman İmparatorunun, kanunlara aykırı olarak aciz bir köylünün malına el uzatması karşısında, “Berlin’de hâkimler var, seni onlara şikâyet ederim” feryadı, halkın evrensel ve ortak lisanı gibidir. Ülkemizde de durum bundan farklı değildir. Halkın gönlünde hâkim ve savcılar, saygın ve onurlu yerlerini hep muhafaza ettiler. Adaletten şikâyet manasına gelen sözler, hiçbir zaman, onlara değil, sistemi oluşturan yasalardan olmuştur. Memleketimizde yolsuzluk olarak sayılan eylemlerde, yürütmeye oranla yargıyı “temiz kalabilmiş bölge” sayabiliriz. Ancak büyük önder Atatürk’ün, gerçek ve müstesna yerine oturttuğu yargı, o günlerden bugüne kadar, ihmallerle sürekli geriletilmiş, bugün ülkemizin reform ihtiyacı duyduğu alanların başında gelmektedir.

Bugün yargı ile ilgili bir şeyler yapmak isteniyorsa, öncelikle sorunun hangi noktadan kaynaklandığı konusunda isabetli teşhis yapmak durumundayız. Meseleye hukukî normların ıslahı olarak bakılıp, birkaç küçük ve görünüşte yasa değişikliği ile çözüm bulmaya kalkışmak, şimdiye kadar düşülen yanlışlıklardandır.

Bir sorunun sağlıklı çözümlenmesi özellikle iyi tanı konulması ve ilgili kavramların özü ve amacıyla iyi bilinmesini gerektirir. Bu; aklın, ilmin buyruğudur. Ancak ülkemizde her alanda olduğu gibi yargı alanında da çoğunlukla yanlış, eksik tanılarla yola çıkılarak çözümler üretilmesi yeğlenmektedir.(1)

Burada reformdan bahsedilirken, hukuk reformu ile yargı reformunun birbirini tamamlayan unsurlar olduğunu belirtmeliyiz. Aslında yargı sistemi reformu hukuk reformunun en önemli başlangıç noktası olarak kabul edilmelidir. Her ikisinin başarısı birlikte ele alınmasını zorunlu kılar. Herkesin malûmu olduğu üzere en iyi kanun bile iyi uygulanmadığında niteliğini yitireceği gibi, verilen kararlarda atıl kalacaktır. Bu yüzden yargı sisteminin ıslahı çok önemlidir.

Hemen hemen tüm hukukçuların görüş birliğine vardıkları husus sistemimizdeki sorunun uygulamadan kaynaklandığı yönündedir. Galatı meşhurdan olan; “Yargı yavaş işliyor” sözü de böylesi bir durumun neticesidir. O halde sorunun nereden kaynaklandığını bulmak ve çaresine bakmak bundan sonra kolaydır. Bu da yaklaşık 50 yıldan beri tüm hukuk otoritelerinin önerdikleri çözüm olan, kontrolü, sevki, idaresi Cumhuriyet Başsavcılıklarına bağlı iyi techizatlandırılmış, kanunları iyi bilen, suç psikolojisinden anlayan “Adlî Kolluk Sistemi”nin kurulmasıdır.

Belki konu şu şekilde ifade edilebilir; şimdiye kadar yargıda çözüm olarak öne sürülen tüm yasal değişikliklerin birer oyalamaca taktiği olduğudur. Kaldırılacak taşın altına elini sokmaktansa, üstüne oturmak daha rahat görünmektedir. Ülkemizde taşların yerine oturması anlamına gelecek olan yargının gerçek işlevine kavuşması bazı çevrelerce istenmemektedir.

Biz, bu yazımızda yargıya bağlı adlî polisin neden ve niçinlerini araştıracağız. Nasıl ve ne şekilde sorularını başka bir yazıda ele almayı düşünmekteyiz. Kuşkusuz “efradına cami ve ağyarına mani” şekilde eskilerin ifade ettiği bir çalışma yaptığımız söylenemez. Bir çok eksiklikler belki hatalar olacaktır. Ama üzeri devamlı örtülmek istenen bir hususu, yeniden gündeme getirmek amacındayız. Bizim teklif ettiğimiz anlamda bir adlî kolluk sistemi Türkiye’de çok önemli bir aşama olacaktır. Buna ben dahil, tüm yargı camiası ve tüm hukuk otoriteleri inanmaktadır. En azından diyebiliriz ki, şimdiki sistemden çok daha iyi bir noktaya gelinecektir. Şimdi konu başlıkları halinde incelememize geçelim.

Yargı, adlî polisle tam bağımsız olur

Anayasamızda belirtilen yargı bağımsızlığı ilkesine mutlaka kolluk gücünün de idareden bağımsız olması eklenmelidir. Ancak bu şekilde tam yargı bağımsızlığı gerçekleşebilecektir. Çünkü siyasî bir makam olarak hükümet tasarrufundaki emniyet birimleri, yargının önüne sunacağı dosya ve delilleri tüm siyasî etkileşimden uzak olarak sunabilmelidir. Bu olmadığı taktirde, yapılan tüm işlemler, başarı olarak öne sürülen çalışmalar şaibe altında kalacak, tartışılmaya devam edecektir.

Bu nedenle “savcılık” kamu davası açısından bağımsız hale getirilmeli, zabıta savcılığın emrinde onun dediklerini yerine getirmelidir. Gerçek bir adlî polis kurulmalıdır. Adliye açısından kusur sayılanların çoğunun kökeni zabıtadır. Soruşturmaya başlayan zabıtanın, pek çok hallerde kendine göre bir yön seçtiği görülür. Bu açıdan memleketimizde “karakol tatbikatı” devam etmektedir. Zabıtanın bir amiri yürütme organı, diğer amiri savcıdır. Böyle olunca idarî amir, kişisel bütün olanlarda, adlî amirden daha etkilidir. Bu safhada kusurlu hareketler adlî soruşturmaya etkili olur. Bunun kusuru savcılıkta görülse de esasında zabıta aracılığı ile idarî amirden gelir. Halbuki savcının elinde sadece kendine bağlı bir adlî polis var olsa idi, işler daha tarafsız yürütülebilirdi.(2)

Halihazırdaki durumda ise, polis bilindiği gibi, idarî, siyasî ve adlî olmak üzere üç kısma ayrılmıştır. Emniyet Teşkilâtı Kanununun 9’uncu maddesine göre, adlî polis; polis karakolu bulunan yerlerde suç işlendikten sonra yapılması gereken işlerle uğraşır. Emniyet teşkilâtında, adlî polis diye bir daire başkanlığı ve birimi bulunmamaktadır. Aynı duruma jandarma teşkilatında da rastlanmaktadır. 2803 sayılı Jandarma Teşkilât ve Yetkileri Kanunu ve buna dayanılarak çıkartılan Yönetmeliğe göz atılacak olursa, içinden çıkılamaz karmakarışık yetki ve görevlerle düzenlenen bir kurum karşımıza çıkmaktadır. Söz konusu yasalar uzman hukukçuların bile içinden zor çıkacağı bir hâli, gözler önüne sermektedir. Jandarma karakollarında çalışan personelin çoğu askerlik görevini yerine getiren, vatandaşlardan oluşmakta, bunları adlî hizmetlerde sevk ve idare eden ilk derece amirde uzman çavuş olarak kadro alan ve adlî konularda genel kültür seviyesinde bilgili, kısa bir kurs sonucu teşkilâta kazanılan kişiler olmaktadır. Jandarmanın gördüğümüz kadarıyla üzerine yüklenilen yük sonucu, yargısal görev en son aşamada düşünülebilmekte, askerî ve mülkî görevler yönünden idarî tüm fonksiyon ve denetimleri yerine getiren birimlerce verilen işler, öncelikli olarak yerine getirilmekte, hatta küçük birimlerde adliye tarafından verilecek işlere bakacak bir uzman çavuş bile adlî görevli olarak atanamamaktadır.

Gerek jandarma ve gerek polis de idarî mekanizmaların tam olarak denetiminde olup, ister istemez adlî soruşturmalara, bu hususun etki ettiği gözlemlenmektedir. Adlî polisin bu birimlerden ayrılması soruşturmaların ve yargılamanın doğrudan sıhhati ile ilgilidir.

Zabıta birimleri üzerinde gerçek denetim ve birlik sağlanması

Adlî kolluk, hem artık herkesin duyduğu yolsuzluk ve usulsüzlüklerin tespitinde tüm diğer zabıta birimlerine alternatif olacak, hem de onları denetleyebilecektir. Bu suretle de haklarında birçok davalar açılan genel kolluğun, kontrolü yerine getirilebilecektir. Günümüzde anlaşılmaktadır ki artık kolluk, adlî yönden bu görevlerle ilgili, kendi kendisinin denetimini yapamamaktadır. Gerek işkence iddiaları sonucu açılan davalar, gerekse işlemlerde yapılan keyfi uygulamalar, kamuoyunda tepki çeker hale gelmiştir.

Yine nezarethane denetimi olarak getirilen Cumhuriyet Başsavcılıklarınca yapılması gereken denetim, tek başına Cumhuriyet savcılarının altından kalkabileceği bir iş değildir. Bu hususta da savcı yardımcısı personel istihdamı Cumhuriyet savcısının işini kolaylaştıracaktır.

Devletin otoritesini temsil eden polis ve savcılık makamına kamuoyunda bir güvensizlik sergilenmektedir. Polis ve savcılık bir insanın suçlu olup olmadığına karar verilmesinde karar mercii olarak kabul edilmemiştir. Polis de şüphelinin lehine olarak ortaya çıkan delilleri görmemezlikden gelmesi ve yakaladığı kişilerin suçluluğunu doğrulayan delilleri toplama eğilimi baskın olacağı düşünülmüştür. Yine polisin şüphelinin suçunu kabul ettirmek için kötü muamelede bulunmada mahzur görmeyebileceği var sayılmıştır. Bu nedenle de polisin bir kimseyi suçlu olarak deklare etmesinin hukukî olarak bir değeri yoktur. Polisin yaptığı işlemlerin bağımsız yargı organlarınca denetimi gerekir.(3)

Ayrıca jandarma ve polis bölgesi ayrımı da adlî soruşturmada geçerli bir bölümlemede olmamalıdır. Adlî soruşturma bu ayrım yüzünden gecikmelere uğradığı, bir bütün halinde sürdürülemediği görülmektedir. Adliyeye gelen dosyalarda hem jandarmaya hem de polise ayrı ayrı yazışmalar yapılmakta kopuk kopuk yapılan araştırmalar sonucu soruşturmalar olumsuz etkilenmektedir. Bölge farklılaşması konusu ile yetki tartışmaları yaşanmakta, olayların başladığı ve bittiği yerler ve mülkî alanlar dışına taşmalar nedeniyle adliyeye eksik getirilen dosyaların tamamlanması, posta yazışmalarına kaldığı, karakolların birbiri ile irtibatlı olmadıkları, kendi dışındaki karakollardan sağlıklı bilgi aktarımı bulunmadığı görülmektedir. Bu nedenlerledir ki kolluk (polis ve jandarma) olaya ilk müdahaleyi yapıp kaybolmasında sakınca bulunan delilleri topladıktan ve olay sanığını yakaladıktan sonra bu konuda uzmanlaşmış adlî kolluğu olaydan haberdar ederek adlî soruşturma işlevini bırakmalı ve soruşturma, tüm bilgi kaynaklarını elinde tutan bölge ayırımı ile sınırlı olmayan adlî kolluk tarafından ele alınmalıdır.

Bu bağlamda belirtmek istediğimiz bir özellikte, denetim olarak adlî mercilere bağlanmayan kollukta oluşan bu nedene dayanan paradigmalardır. Bunları aşağıda sıralarsak şöyle yaklaşımlara ulaşırız:

Kolluk, pratikte toplumda suçun önlenmesi ve neticede kamu düzeninin sağlanması noktasında kanunlarla kendisine verilen statünün üzerinde bir statüyü, benimsemiş gözükmektedir. Kolluk suçun önlenmesi ile şüpheli haklarına uyulması noktalarında bir seçim yapmak zorunda kaldığı zaman, bu seçimi daha önemli gördüğü, suçun önlenmesi yönünde yapmaktadır.

Suç ve suçlu ile mücadelede hukuk kurallarını gerektiği gibi uygulamayan kolluk, bu konuda kendisini haklı kılan bazı sebeplerin varlığına inanmaktadır.

İlk önce kolluk kanun koyucunun toplumdaki gelişmelere ayak uyduramadığı ve neticede toplumun ihtiyaçlarına uygun kanun hazırlayamadığından dolayı, suçluların yeterince ceza almadığına inanmaktadır. Bu nedenle kolluk, kanun koyucu yerine geçerek kendisi kural koymakta ve kendi alt-kültüründe oluşturduğu kurallara uymayı yeğlemektedir. Bu yönüyle kanunlar, kolluk tarafından toplumda belirleyicilik ve yön vericilik özelliğini kaybetmiş kurallar olarak algılandığından, kurallara uymamakta bir beis görmemektedir.

İkinci olarak; kolluk kanunların gerektiğinden fazla şüpheli ve sanıkları koruduğuna inanmaktadır. Kolluk bu kuralları uygulamayarak şüpheli ve sanıklara verilen bu hakları olması gereken yere çektiğine inanmaktadır.

Üçüncü olarak; hukuk kurallarına harfiyen uyulması için ülkenin sosyo-ekonomik yapısının müsait olamadığını ve ellerinde suç ve suçlu ile gereği gibi mücadele etmek için yeterli teknolojik donanımı olmamasının kurallara uyulmasını güçleştirmesini ileri sürmektedirler.(4)

Bir örnek olarak verirsek, “adliye-polis ayrımı”, “umut operasyonu” olarak isimlendirilen soruşturmalarda olumsuz yanını gösterdi. Soruşturmayı yürüten Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Başsavcısının basına yaptığı açıklamalarda:

“Soruşturmalarla ilgili olarak İçişleri Bakanının açıklama yapmasını doğru bulmuyorum. Görevi ve makamı ne olursa olsun kimsenin devam eden soruşturma hakkında bilgi vermemesi gerektiğini düşünüyorum.”

“Soruşturmalarda gizli bilgiler, yarım saat geçmeden basına intikal ediyor. Bu durumda ya telefonum dinleniyor, ya da polis basına bilgi sızdırıyor.”

“İstanbul Emniyet Müdürlüğünün gerçekleştirdiği, umut operasyonunu medyadan öğrendim. Şimdi adam yerine konulmamış gibi hissediyorum.”

“Başarının sadece polisinmiş gibi gösterilmesi hoşuma gitmiyor, savcılarında önemli rolü oldu.”(5)

Cumhuriyet Savcılığı ve polis arasında bu türlü şikâyet uyandıran kopukluk, karşılıklı güvensizliği doğurabilir. Başarıyı paylaşma yarışı en sonunda soruşturmaların yürütülmesine zarar verebilir. Cumhuriyet savcısı adına hareket eden kolluk gücünün, bu kadar bağımsız hareket etmesi, işin son noktasını koyacak Cumhuriyet savcısı ile diyaloğunun, bu şekilde gerginleşmesi önemsenmeyecek bir konu değildir. Herkes ne istiyorsa yapsın mantığı, hukuk devleti ilkesi ile asla bağdaşmamaktadır.

Zannedilmesin ki, tüm yakınmalar adliye camiasından yapılmaktadır. Buna benzer yakınmalar kolluk gücünün en başındaki isim olan İçişleri Bakanı tarafından bir basın organında yaptığı konuşmada şu şekilde dile getirilmektedir:

“Güvenlik güçleri nitelikli bir konuma gelirken, savcılık müessesesinin de aynı şekilde etkin bir konumda olması konusu önümüzde durmaktadır. Savcılarımız kanun hakimiyetinin hakim kılınmasında polisin önünde olduğu için ve güvenlik kuvvetleri ile bir bütünlük arz ettiği için iki organın, adaletin hakim kılınmasındaki görevi tartışılmazdır. Ulusal iç güvenliğimiz açısından, Cumhuriyet Savcılığı müessesesiyle, güvenlik güçleri müessesesinin birlikte hareket etmesi aynı nitelikte ve aynı etkinlikte yetişmesi gerekmektedir.”(6)

Görülmektedir ki Cumhuriyet Savcılığı kurumunun artık daha etkin ve güvenlik güçlerinin önünde, yönlendirici, eğitici bir hale getirilmesi ihtiyaç olarak belirmektedir. Güvenlik güçleri ve Cumhuriyet Savcılığınının iki ayrı organ olması, birlik içinde bulunmaması önemli bir sorun olarak, en yetkili kişilerden biri tarafından çarpıcı şekilde böyle ifade edilmektedir.

Bu hususta son olarak diyelim ki, polis ve jandarma değişik adlarla da olsa asırlar boyu Osmanlı Devletinde ve Cumhuriyet döneminde kendi alanlarında görevlerini yerine getirmiştir. Ulaşım, haberleşme vs. vasıtalarının hızlanması ve çeşitlenmesi karşısında, farklı uygulamaların önüne geçmek, mükerrer bütçe harcamalarına son vermek vb. nedenlerle kolluğun birleştirilmesi ve daha geniş alanda sivilleştirilmesi her halde yerinde olur. Emniyet teşkilâtının daha çok kendi görev alanına çekilmesini sağlamak için, suç ve suçluları takipten sonraki aşamada, savcılar ve sulh hâkimlerinin doğrudan kendi görev alanlarına giren hususlarda kolluğu devre dışı bırakmalıdır.(7)

Adlî soruşturma kalitesinin artırılması açısından adlî kolluk

Hazırlık soruşturması safhasının uzamasının, soruşturmaların sür’atle ve istenilen düzeyde yapılmamasının da bir sebebi, ülkemizde adlî kolluk müessesesinin yokluğudur.(8)

Kolluk güçleri meydana gelen olaya ilk müdahale eden ve delilleri sıcağı sıcağına ilk toplayan birimlerdir. Bu açıdan kollukta yapılan işlemler mahkeme kararına esas teşkil edebilmektedirler. “Suç tarihine” en yakın olarak düzenlenen tutanaklar olması sebebiyle, kolluk tutanakları esasında maddî gerçeğe ulaşılması bakımından, büyük öneme haizdirler.(9)

Burada yeri gelmişken belirtelim ki Ceza Kanunu ve ceza ile ilgili diğer kanunlar kolluğa birçok suç fiilinin kamu takibi olarak araştırma mecburiyeti mükellefiyetini yüklemişlerdir. Bunlar o kadar çeşitlidir ki, gıda maddeleri ile ilgili mevzuattan tutun, İlköğretim Kanununa, tekke ve zaviyelerin ve birtakım unvanların ilgasından kaçakçılığa, ateşli silâh ve bıçakların takibi gibi binlerce maddelik kamu davasının açılmasını gerektirir kanun maddesi bulunmaktadır. Ancak hukuk konusunda hiçbir uzmanlığı ekseriyetle olmayan, yasalaştırma çalışmaları ile gelen değişiklikleri takip etme gibi bir görevi ve özelliği de bulunmayan, kendisine verilen adlî işleri belirli bir oranda çıkarma ve tamamlama gibi de bir yükümlülüğü taşımayan, kolluk memurlarının bu alandaki yasal gerekleri yapabilmeleri herhalde imkânsızdır.

Bu nedenlerle uygulamada birçok ceza maddesinin terk edilmiş (metruk) ve uygulanmaz halde bulunmasının, birçok suç fiilinin de adeta bilgisizlikten takibinin yapılamaması, devletin ve kanunun hakimiyetinin ve cezalandırma yetkisinin, hafife alınması sonucunu doğurmaktadır.

Cumhuriyet Savcılığının görevi, kural olarak, devlet adına iddia görevini yerine getirmektir. Hazırlık soruşturmasının sahibi savcıdır. Cumhuriyet savcısı suç haberini alır almaz hazırlık soruşturmasına girişecektir. Bu görev CMUK’un 154’üncü maddesinde şöyle belirtilir:

“Cumhuriyet savcısı neticeye varmak için bütün memurlardan her türlü malûmatı isteyebilir. Gerek doğrudan doğruya ve gerek zabıta makam ve memurları vasıtasıyla, her türlü tahkikatı yapabilir.”

Yine CMUK 97: “Aramaya karar vermek yetkisi hâkimindir. Ancak tehirinde mazarrat umulan hallerde, Cumhuriyet savcıları ve savcıların muavini sıfatıyla, emirlerini icraya memur olan zabıta memurları arama yapabilirler” der.

CMUK 154 de belirtilen ve Cumhuriyet savcılarının doğrudan doğruya tahkikat yapması hükmü ile, zabıta makam ve memurlarına ne türlü tahkikat yaptırılacağını belirleme yetkisi hemen hemen ortadan kalkmış gibidir. Tek bir kişiden oluşan Cumhuriyet savcısının, “muavini” sıfatıyla görev yapan kolluk makam ve memurları üzerinde hiçbir gerçek yaptırım gücüne sahip değildir. Kendisine gelen suç duyurusunu “sipariş usulü” kolluğa teslim etmekte, bundan sonra evrakın kendisine gelişini beklemektedir.

Muavin, sözlükte “yardımcı, yerine iş yapabilme yetkisine sahip olma” demektir. İdarî sistemde örneğin; vali muavini, müdür muavini gibi sıfatlarla anılan kişiler, valiye, müdüre tam olarak her türlü disiplin işlemi ve sicil durumu ile bağlı iken, nasıl olmuşsa savcı muavini hiçbir şekilde, Cumhuriyet savcısına disiplin, idare ve özlük hakları yönünden bağlı değildir. Bu kabul edilemez bir durumdur.

Taşra kuruluşlarının amirleri ve suçları takiple görevli birimleri itibarı ile büyük ölçüde, diğer birim mensubu memurları ile de istisnaen Cumhuriyet Savcılığının direktifi altında bulunan ve adliye ile bu derece yoğun bağlılıkları olan, adlî görevleri Cumhuriyet Savcılığına niyabeten, hatta muavini sıfatıyla yapan bu genel zabıta, kendi iç düzenlemelerinde ve meslekî görev mevzuatında bu hususu daima dikkat nazarından uzak tutmaktadır. Çoğu adlî görev hükümleriyle dolu Jandarma Yönetmeliğinin yapılmasında, Adalet Bakanlığının görüşünün alınmasına lüzum görülmemiştir ( J.K. madde 24).

Polis Vazife ve Selahiyet Kanununun ek 8’inci maddesi bir soruşturma için taşraya gönderilen polis timinin, o yerin mülkî amirini haberdar etmesini şart koşmuştur. Ancak timin yaptığı görev adlîdir. Bu soruşturmayı oranın savcısı yapacaktır. Yakaladığı adamı oranın savcısının izni ile gözlem altında tutacak, görevi esnasında suç işlerse hesabını savcıya verecektir. Fakat kanun koyucu ya da kanun hazırlayıcı, bunu düşünmemiş veya düşünmek istememiş, timin mahalli Cumhuriyet savcısına bir haber vermesine dahi lüzum hissetmemiştir.

Polis teşkilatını azamî ölçüde genişleten ve güçlendiren Terörle Mücadele Kanunu, bütün cinaî davaların görüldüğü, her gün suçlularla dolup taşan adliye sarayları ve binalarına bir tek polis memuru tahsisini bile çok görmüş ya da unutmuştur. Faaliyetinin yarısından çoğu adlî olan jandarma birliklerinin, üst komutanlarca ya da askerî müfettişlerce denetimlerinde de Cumhuriyet savcısından her hangi bir kanaat alınmasına gerek duyulmamaktadır.

Birçok kanunlarda, bazı adlî görevleri, mülkî görev haline getirme çabasındadır ve buna muvaffak olmuşlardır. Apaçık bir şekilde adlî hizmet olan cezaevlerinin dış koruması, kaçakçılık suçlarının takibi mevzuatımızda mülkî görevdir.

Jandarma Kanunu ve Yönetmeliği, CMUK’un 154’ncü maddesinde yazılı “savcılık emri”, “savcılık isteği” şeklinde yumuşatılmıştır. Asayişle görevli bu teşkilât artık bölgenin asayişinden sorumlu olan vali ve kaymakamlara da bağlı değildir. Eğer askerî birlik ve makamın sivil bir merciden emir alması uygun görülmüyorsa, kırsal kesimde mülkî ve adlî kolluk hizmetleri yapacak bir başka silâhlı güvenlik gücü kurmak gerekmektedir.(10)

Türkiye’de adlî kolluk kurulmayışının yarattığı en büyük boşluk, faili meçhul suçların aydınlatılamamasında görülmektedir. Eğer takibi gereken olay Uğur MUMCU, Ahmet Taner KIŞLALI vb. gibi önemli olaylardan değilse, kolluk işi alelacele bitirip adliyeye göndermek hususunda bir alışkanlık kazanmıştır. Böyle bir tutum dışarıdan görevin sür’atle ifa edildiği intibaını vermekle birlikte gerçekte işin sonuca varmasını engellemektedir. Faili meçhul olay denince akla hemen adam öldürme olayı gelmemelidir. Bugün adliyelerde faili bulunamamış, dolandırıcılık, hırsızlık, müessir fiil, rüşvet, uyuşturucu kaçakçılığı vb. gibi binlerce dosya zaman aşımına kadar adeta çürümeye terk edilmiştir. Faili meçhul dosya bir kere adliyeye gönderildi mi artık kolluk, görevi bitirdiğine inanmaktadır.

Özellikle büyük kentlerde karakolların sorumluluk alanlarının farklarından bahisle, yanlış karakollara gönderilen evrak, “bölgemiz dahilinde bir yer değildir” cevabı ile sonuç alınmadan geriye gönderilmekte, evrakın hangi karakola ait ise o mıntıkaya gönderilmesi emniyet tarafından yapılmamaktadır.

Zabıta sanığı ve tanıkları duruşmada hazır etmek konusunda akılcı yollar izlememekte, adlî işler hep angarya olarak görülmektedir. Bazen aranan kişinin bulunduğu yere hiç gidilmeden “bulunamadı” şeklinde yanıt verilmekte, bazen de son yıllarda basında da görüldüğü gibi kötü niyetli zabıta, aranan kişiyi sürekli gördüğü ve arandığını bildiği halde hazır etmemektedir.(11)

Adalet Bakanlığı Adlî Sicil ve İstatistik Genel Müdürlüğünün verilerine göre; İstanbul ve Ankara Ağır Ceza Mahkemelerinde 1995 dosya üzerinde yapılan talik (erteleme) nedenlerine göre, dosya sayılarının oransal dağılımı göz önüne alındığında kolluk faktörünü ilgilendiren şu tablo ortaya çıkmaktadır.















Talik Nedeni Sayısı %
Tarafların gelmemesi 720 36.1
Diğer mahkemelerden talimat -- --
Cevabının gelmemesi 70 3.5
Nüfus kaydının gelmemesi 128 6.4
Sabıka kaydının gelmemesi 75 3.8
Bilirkişi raporunun gelmemesi 133 6.7
Yazı cevaplarının gelmemesi 504 25.3
Keşif yapılamaması 45 2.3
Tebligat yapılamaması 14 0.7
Diğer davaların sonucunun beklenmesi 8 0.4
Dosyanın tetkike alınması 53 2,7
Taraf değişikliği 1 0.1
Diğer nedenler 64 3.2
TOPLAM
1995 100.0





Bu duruma göre kolluğun doğrudan veya dolaylı geciktirmesine bağlı nedenler olan: Tarafların gelmemesi, yazı cevaplarının gelmemesi, sanığın bulunamaması, oranları toplamı: %70.4 gibi, korkunç bir orana karşılık gelmektedir. Bu rakamı yuvarlak olarak belirtmemize rağmen, kolluğun olumsuz faktör yüzdesi hiçbir zaman en insaflı yaklaşımla bile %50’nin altına düşmeyecektir. Burada hemen itiraz olabileceğini düşünerek belirtelim; tarafların gelmemesi; mağdur, sanık, müşteki ve hatta tanıkların bile kolluk tarafından duruşmada hazır edilmelerini isteyen müzekkerelere yanıt verilmemesini de kapsamaktadır.

Hâlbuki, yargı mensuplarının geciktirmesine bağlı sebepler ise: diğer mahkemelerden talimat cevaplarının gelmemesi, dosyanın tetkike alınması, diğer davaların sonucunun beklenmesi olarak toplam % 6.6’dır.

Dikkat edilirse yargılamadaki gecikmenin temel nedeni de kolluğun kusurlarına dayanmaktadır. Genel olarak bölümünde belirttiğimiz “yargı yavaş işliyor” sözünün kaynağının da adlî polis gibi bir teşkilâtın yokluğundan kaynaklandığı sonucuna varmış bulunmaktayız. Bu sebeple yargıyı hızlandırma çabalarına nereden başlanacağı hususu hiç şüphesiz ortadadır. Ceza Usul Kanunlarında hangi düzenlemeyi yaparsanız yapın, etkin bir uygulama ve takip yapacak adlî kolluk gücü olmadıkça, ne hazırlık ne de mahkemelerdeki soruşturmaların hızlanması ve kalitesinin artması mümkün değildir.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin standartlarına göre adlî soruşturmamız

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) adıyla anılan “İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunması Sözleşmesi” 4 Haziran 1950 tarihinde, Avrupa Konseyi Üyesi 10 Devlet tarafından imzalandı. Türkiye 17 Aralık 1949 tarihinde Konseye 12’nci Üye olarak katıldı. Sözleşme 3 Eylül 1953’de yürürlüğe girdi. Bu Sözleşme ile kurulmuş bulunan uluslar arası denetim organlarından “Avrupa İnsan Hakları Komisyonu” 18 Mayıs 1954’de; “Avrupa İnsan Hakları Divanı” da 21 Ocak 1959’da çalışmaya başladı. Türkiye 18 Mayıs 1954 tarihinde bu Sözleşmeyi onaylayarak (Kanun no. 6366) taraf oldu. (Resmi Gazete, 19.3.1954, no. 8662)

Sözleşmenin 25’nci maddesinde yer alan “bireysel şikâyet hakkı” 27 Ocak 1987’de; 46’ncı maddesindeki “Divanın yargı yetkisini tanıma” da 22 Ocak 1990 tarihinde ayrı bir beyanla, Türkiye tarafından kabul edildi ve bu suretle Türkiye, Sözleşmenin eksiksiz bir tarafı haline geldi. Başka bir deyimle Türkiye, söz konusu Sözleşmenin tüm hükümlerinde “hukuken sorumlu” bir “taraf devlet” statüsü içine girdi.(12)




DoLaNTiN isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı
Alt 29 Mart 2013, 22:07   #2 (permalink)
Fasl-ı Kırmızı

DoLaNTiN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: 05 Mart 2013
Nerden: unrealden
(Mesajlar): 3.058
(Konular): 2015
İlişki Durumu: Evli
Burç:
Renkli Para : 315426
Aldığı Beğeni: 166
Beğendikleri: 22
Ruh Halim: Huzurlu
Takım :
Standart

Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 90’ıncı maddesine göre: “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletler arası antlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasa’ya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz.” hükmü yer almaktadır.

Söz konusu maddeye göre, eğer bir uluslar arası sözleşme usulüne uygun olarak onaylanıp yürürlüğe konmuşsa, teknik olarak bir kanun gibi aynı etkiye sahip olacak, ama bu sözleşmenin Anayasa’ya uygunluğu diğer kanunlar gibi olmayıp, Anayasa Mahkemesinde Anayasaya aykırılık iddiasında bulunulamayacak ve iptal ettirilemeyecektir.

Komisyon ve Mahkeme kararları, bugüne kadar imzacı devletlerin hukukları ve uygulamaları üzerinde önemli etkiler yapmıştır. Bu organlar çeşitli imzacı devletleri, Sözleşmeyi ihlal etmekten dolayı mahkûm eden kararlar vermişlerdir. Bazı devletler, Sözleşmeye uymayan kanunlarını değiştirmek zorunda kalmışlardır. Hatta İrlanda, kürtaj yasağını getiren ve bu konuda haberleşme ve bilgi almayı dahi yasaklayan anayasasının Sözleşmeye aykırı bulunması üzerine anayasasını kısmen değiştirmek zorunda kalmıştır.(13)

Bu girişten sonra, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin Türkiye’den yapılan başvurulara, konumuza ışık tutacak kararlar verdiğini görmekteyiz. Bunlardan birinde:

Başvurana yapılan silâhlı saldırının ardından, aynı gün 15.01.1993 tarihinde, polis soruşturması başlatılmıştır. İki gün süren bu ilk aşamanın sonunda, Mardinkapı Emniyet Müdürlüğü, 17 Ocak 1993 tarihli raporuyla saldırıdan sorumlu olanları tespit etmenin mümkün olmadığı sonucuna varmıştır. Sonuç olarak, 20 Ocak tarihinde, Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı, Emniyet Müdürlüğünden soruşturmaya devam etmesini ve şüphelilerin tutuklanmasını istemiş; eğer mümkün değilse, üç ayda bir gelişmelerden haberdar edilmeyi talep etmiştir. 14 Nisanda Cumhuriyet savcısı, polis soruşturması sonuçlarından dava zaman aşımına uğrayana kadar her üç ayda bir bilgilendirilmeyi istediği yolundaki talimatını yinelemiştir. Fakat Hükümet Sözleşme organları önünde, polisin üç ayda bir hazırlaması gereken soruşturma raporlarını sunmamıştır. (Bir önceki başlıkla faili meçhuller konusundaki kolluğun tavrını hatırlatmak isteriz. Genellikle adliyelere böyle bir raporun sunulduğunu zaten hiç görmedik).

Hükümet, olaylardan beş yıl sonra bile bir sonuca varamayan soruşturmalarla ilgili gelişmeler konusunda, somut bir bilgi sunmamıştır. Gerçektende hükümet, soruşturmaların devam ettiğini belirtmesine rağmen ilerleme kaydedildiğini gösterecek bir bilgi sunmamıştır.

Mahkeme, Türkiye’nin o bölgesinde, dosyadaki olayların gerçekleştiği dönemde mevcut olan şartları, PKK tarafından gerçekleştirilen şiddet eylemlerini ve bunlara engel olmak için resmî makamlar tarafından alınan tedbirleri dikkate almaktadır. Bunlar iç hukukta yürütülen ceza prosedürlerinde sonuç almaya yönelik delillerin elde edilmesine engel olabilmektedir. Yine de bu şartlar, resmî makamları, Sözleşmenin ikinci maddesinde belirtilen şekilde bir soruşturma yürütme sorumluluklarını yerine getirmekten alıkoymamalıdır, aksi taktirde bu durum, bölgedeki dokunulmazlık ve emniyetsizlik ortamı, daha da şiddetlenir ve bu da bir kısır döngüye yol açar (Bkz. Mutatis, Mutandis Kaya kararı. S...Pr. 91).

Kısaca Yaşa davasında yürütülen soruşturmalar, güvenlik güçlerinin saldırılara karışma ihtimali göz önünde tutulmadığı ve olayların ardından, şu ana kadar beş yıldan daha uzun bir sürenin geçmiş olmasına rağmen, somut ve dikkate değer hiçbir gelişme elde edilemediği için, Sözleşmenin 2’nci maddesinin gerektirdiği anlamda etkili sayılamazlar.

Sonuç olarak, başvuran, iç hukuk yollarını tüketmiş sayılmaktadır. Mahkeme, hükümetin, ceza hukuku bağlamında ileri sürdüğü ilk itirazını reddetmiş ve Sözleşmenin 2’nci maddesinin ihlal edildiğine karar vermiştir .

İlginçtir ki karara muhalefet şerhi koyan Türkiye temsilcisi Yargıç Üye Prof. Dr. Feyyaz Gölcüklü’de şerhinde şöyle demektedir:

“Dahası ölümün meydana geldiği koşullar hakkında etkili ve yeterli bir soruşturmanın yapılmamış olması nedeni ile, ben de Komisyon gibi Sözleşmenin 2’nci maddesinin ihlal edilmesi konusunda, Komisyon gibi Sözleşmenin 13’üncü maddesi kapsamında ele alınacak farklı bir hususun ortaya çıkmadığını düşündüğünü” belirtmektedir ve bu yönden karara katılmaktadır.(14)

Eksik soruşturma yapıldığı, Avrupalı yargıçlar gibi bir Türk yargıç tarafından bu şekilde kabul edilmektedir.

Yine Aydın kararı (par. 93) “yürütülen cezaî soruşturma hiçbir biçimde kanıt elde etmek için yeterli olmamıştır. Savcı başvurucunun göz altında tutulduğu yerdeki jandarmaların ifadelerine başvurmamış o gün köyde olanlar hakkında tanıklar olup olmadığını araştırmamıştır.”

(Par. 98) “Savcı, güvenlik güçlerine karşı kabul edilmesi mümkün olmayan bir biçimde davranmış, o tarihte görevli bulunan jandarmaların ifadelerini almayı ihmal etmiştir. ...Tıbbî kartların hazırlanış biçimleri ve ilgili doktor raporlarının içerikleri, söz konusu edilen suçun niteliğine göre, son derece yetersiz kalmıştır. Soruşturmanın her safhasında görülen büyük eksiklikler ...”

(Par. 105 -106) “Başvurucu, tecavüze ve işkenceye maruz kaldığını iddia etmektedir. Bu durumda savcıdan beklenen, bu iddiaların doğruluk derecesini araştırmasıdır. ...Bunu yaparken, iddiaların doğru olup olmadığını belirlemeye, sorumluları ortaya çıkarmaya ve cezalandırmaya yönelik bir adlî soruşturmayı hızla yürütmenin zorunlu olduğunun bilincinde olması gereklidir. ...(Oysa) savcı, olayın geçtiği yerleri tanımak ve başvurucunun ifadelerinde belirttiği yer ve mekanların gerçeğe uygun olup olmadığını incelemek için olay yerine hiç gitmemiş, hiçbir görevlinin ifadesini almamış, yazışma yolu ile belirli bilgilerin elde edilmesi ile yetinme yoluna gitmiştir.”

Gündem kararı, (Par. 25) “Komisyon, (belirtilen) tarihlerde, meydana gelen olaylar hakkında Ulusal Düzeyde, Yeterli Bir Soruşturmanın Yapılmamış Olduğunu Belirler” demektedir.

Görüldüğü gibi, gerek Komisyonun gerek Mahkemenin üzerinde en fazla durdukları konulardan biri “adli soruşturmanın, etkin, çabuk ve tarafsız bir biçimde yapılıp yapılmadığıdır.”

Yargı organlarının işleyişindeki bu türlü eksiklikler, 3’üncü madde dahil, Sözleşmede tanınan hakların ihlal edileceği ve hiçbir tarafsız, yargısal soruşturmanın yapılamayacağı genel kanısının yerleşmesine neden olmaktadır.(15)

Bu kararları örnek olarak sunduk. Daha fazla karar örneği yazımızın haddini aşacaktır. Aslında bu kadar örnekle bile her şey ortadadır. Ancak yine de biz birkaç başlıkla sonuç çıkarmaya çalışalım:

1. İnsan Hakları Mahkemesinin kararları kayıtsız şartsız iç hukukumuzda geçerlidir.

2. İç hukuk gerekirse Sözleşme ve Mahkeme kararlarına göre, uyumlu hale getirilmelidir.

3. Kolluk güçleri eksik soruşturma ile Cumhuriyet Savcılıklarına evrak göndermekte, Cumhuriyet Savcılığınca, soruşturmaya devam edilmesi talepleri sonuçsuz ve yanıtsız kalmaktadır.

4. Cumhuriyet savcıları, kolluk güçlerinin işledikleri iddia olunan suç fiillerine karşı aktif olamamakta, nedeni ise uygulamada gördüğümüz kadarı ile, aktif davranan Cumhuriyet savcısı ve hakimler, polis ve jandarma karşıtı sayılmakta, kolluk tarafından kendilerine tavır alınmaktadır. Bazı işkence iddialarında, Cumhuriyet savcıları kolluğa ait binalarda arama dahi yapamamaktadırlar.

5. İnsan Hakları Mahkemesinin kararları, Türkiye’ye karşı agresif yaklaşımı öne sürülse bile, bir kararda Türk yargıcının da katıldığı, Sözleşmenin 2’nci maddesine aykırılık olarak değerlendirilen durum, artık soruşturmalar hususunun tekrar gözden geçirilmesini gerekli kılmaktadır. Yukarıda İçişleri Bakanının dilekleri ile pekişen bu husus Cumhuriyet Savcılığının sistem değişikliği yapılarak kolluk ile kaynaştırılmasını zorunlu olarak görmekteyiz.

Adlî kolluk gücünün oluşturulmasına yönelik eleştiriler ve bunlara verilen yanıtlar

Hemen hemen her kesimin sevindirici olarak adlî kolluk kurulması taraftarı olduğunu gördük. Ancak bir yazara göre(16) getirilen eleştirilere de yanıt vermek istiyoruz. Buna göre:

“Savcılarla, kolluk güçleri arasındaki ilişkiler yasal zemin üzerinde son derece net ve açık bir şekilde kurulmuş bulunmaktadır. Bu bağlamda bu güne değin hiçbir savcı kolluk güçlerine verilen emrin yerine getirilmediğini iddia edebilmek durumunda olamamıştır. Esasen emrin yerine getirilmemesine olanak yoktur. Zira, emri yerine getirmeyenler için uygulanacak yasal yaptırımlar oldukça ağır bir biçimde Türk Ceza Kanununda belirtilmiştir.”

Uygulamadan gelmediği anlaşılan bu düşünce sahibinin, yeterli bir araştırma yapsaydı, günümüze kadar binlerce “adlî görevi ihmal ve görevi kötüye kullanma” davasının açıldığını görebilirdi. Uzun boylu bir araştırmadan ziyade en küçük adliyelerde bile pek çok davaların bu nedene dayalı açıldığını, ancak “kasten” işlenebilen bu cürümlerde bu unsurun ispatının ne derece zor olduğunun, davaya muhatap kolluk görevlisini kurtarmak için, diğer kolluk görevlilerinin ne derece seferber oldukları anlaşılabilirdi.

Sadece Cumhuriyet Savcılıkları değil, mahkemelerden Cumhuriyet Savcılığına intikal eden ihzar, tutuklama, adres tespiti gibi müzekkerelerin yerine getirilmesi için Cumhuriyet Savcılığınca kolluğa havale edilen yazıların zamanında, gerektiği gibi yerine getirilmemesinden de kaynaklanan davaların görüldüğü bu işi bilenlerin malûmudur. Ayrıca adliyenin zabıta üzerindeki yegane yetkisi görevde ihmal veya suistimal gösterdikleri takdirde haklarında takibat yapmaktan ibarettir. Halbuki adlî takibat, personeli disipline etmek için düşünülebilecek en son çaredir. Kaldı ki ihmal veya suistimal kastı göstermedikleri takdirde soyut başarısızlık, geciktirme, yanlışlık gibi özetleyebileceğimiz eylemlere yapılacak hiçbir şey de yoktur. Bu arada olan biraz devlete biraz da vatandaşa olmaktadır. Böyle bir yaklaşımla hukuk devletinin de teşekkül etmeyeceği açıktır. Bu nedenle kolluğun adlî amirine de tıpkı mülkî ve idarî amirler gibi sicil verme, ödüllendirme ve disiplin cezası tayin etme yetki ve görevi tanınmalıdır.

Diğer bir eleştiriye göre “bağımsız ve alternatif kolluk gücünün oluşturulması kolluk sistemi içinde iki başlılığa, güçler arasındaki anlamsız rekabete, çok büyük israflara ve ekonomik olmayan çözüm modellerinin ortaya çıkmasına yol açacaktır.”(17)

Aslında gerek jandarma ve gerekse polis karakollarında, alt kademe memurları arasında bir uygulamacı olarak yaptığım görüşmelerde, tüm memurların ve görevlilerin adliyeye bağlı bir gücün ayrılmasında hem fikir olduklarını belirtmişlerdir. Bu karakollarda memurlar ihtisaslaşamamakta bir yerde adlî görevde çalışan jandarma veya polis görevlisi başka bir yerde askerî veya idarî bir görevi üstlenebilmektedir. Uzmanlaşmaya değer verilmemekte, adlî göreve çıkan karakollarda çalışan memurlar her iş ile ilgilenmekte, iş yoğunluğu ve çeşitliliği adlî görevi hep arka plâna atmaktadır. Bu sebeplerle alt kademe kolluk görevliklerinin de taraftar olduğu adlî kolluk sistemi, üst kademe tarafından, tamamen güçlerin paylaşımı ve yönetimi sorunu olarak değerlendirilmekte, konu, yetkilerin elden gideceği endişesiyle karşılanmakta, sistemin değişmesi kaygısından duyulan rahatsızlık, birtakım idarî çevreleri de huzursuz etmektedir. Oysa çağımızın gereklerine uygun olarak iş bölümü yapılması hem işleri hızlandıracak, hem adaleti güçlendirecek hem de daha ekonomik ve küçük bütçeler ile harcama kalemlerine ulaşılacaktır.

Bir başka eleştiriye göre “bugünkü yargı sistemimiz içinde cezaevi gardiyanlığının tümüyle Cumhuriyet Savcılıklarına bağlı olması ve onlar tarafından yönetilmesi, cezaevinde koşulları nedenli iyileştirdiyse yargısal kolluk gücünün oluşturulması da insan hak ve özgürlüklerinin gelişmesine o denli katkı sağlayacaktır. Yargısal kolluğun gardiyanlık kurumundan çok daha farklı, daha üstün ve daha başarılı olacağını güvence altına alabilecek hiçbir ussal gerekçe ortada bulunmamaktadır.”(18)

Cezaevlerindeki infaz koruma memurluğunun, cezaevlerindeki mevcut durumdan doğrudan sorumlu tutmak mümkün değildir. Cumhuriyet savcılarının, infaz koruma sistemini yönetmelerinde idarî açıdan hiçbir sorun çıktığı söylenemez. Cezaevi infaz koruma memurluğu bir zabıta kurumu değildir. Bu görevliler silâhtan tamamen arındırılmışlardır. Cezaevlerinde tek hâkim müessesede infaz koruma memurları da değildir. Tıpkı kolluktaki jandarma ve polis ayrımına benzer, cezaevi koruması “içeri”, “dışarı” şeklinde ayrılarak, otorite kırılmış olup, yönetimdeki çift başlılık düzeni tamamen alt üst etmektedir. Bir olay vukuunda sorumlular bulunamamakta, Cumhuriyet savcıları kusurlu jandarma aleyhine soruşturma dahi açamamaktadırlar. Bu açılardan adlî kolluk cezaevi görevi ile de bu karışıklıkları ve çelişkileri giderecektir. Cezaevleri çözüm için adlî kolluğu hasretle beklemektedirler.

Ayrıca “ussal gerekçenin” bu araştırmamızda ispatlanan çok az bir kısmı bile akılları baştan alacak kadar fazla olduğu anlaşılmaktadır. Bir takım bahane kabilinden gerekçelerin ülkemize hiçbir faydası yoktur. Yine bu kabilden olmak üzere şu şekilde bir eleştiri daha getirilmektedir:

Türkiye’de yargının içine düşmüş olduğu sıkıntıların temel ve tek nedeni yargısal kolluk gibi bir kurumun eksikliği değildir. Türkiye’de yargı bütünüyle bir sistem olarak önemli yapısal yetersizlikler ve açmazlar içindedir. Yargı sistemin bir bütün olarak ele alınmadığı; sistemin yalnızca belirgin bazı alt sistemlerinin iyileştirilmesiyle yetinildiği ve yargının temel sorunlarına etkili ve geçerli çözüm yolları bulunmadığı takdirde yargı ile ilgili yakınmaların sonu gelmeyecektir.(19)

Türkiye’de yargının yavaş işlediğine dair iddiada kolluğun payının büyük olduğunu söylemiştik. “Yapısal yetersizlik ve açmazlar” bulunduğu iddiası ise tamamen gerçek dışıdır. Adalet Bakanlığının devlet bütçesinden aldığı pay % 1’in altındadır. Her halde yardımcı personel ve teknik gelişmişlik düzeyi denilen eksikliklerin nedeni de kaynak yetersizliği olsa gerektir. Ancak Ankara’da 1986 yılında faaliyete geçen Hâkim ve Savcı Adayları Eğitim Merkezi, hâkim ve savcılardaki eğitim ve tecrübeyi artırdığı gözlemlenmiştir. Yargıtay’da bu durum takdir ile karşılanmakta, incelenen dosyalardaki olumlu değişiklik rakamlara yansımaktadır. Sanırız ki önümüzdeki yıllarda bu daha da belirgin olarak büyükşehir adliyelerine yansıyacaktır. Adliyelerdeki durumu dramatize ve trajik bir şekilde ifade etmeye çalışmanın anlamı yoktur. Hele artık onulmaz bir yara gibi göstermenin kasıttan başka bir gerekçesi de bulunamaz. Türkiye genelinde 900 civarındaki adliye incelendiğinde küçük ve orta büyüklükteki adliyelerde işlerin ideal hızlarda, büyük adliyelerde ise, fedakarlıklarla yürütüldüğü görülmektedir. Kanaatim odur ki, öyle çok büyük paralar değil, Bakanlığın bütçeden aldığı pay % 2 seviyesine bile çekilse birçok sorunun çözüme kavuşacağı kesindir.

Yargının iyileştirilmesi Türkiye’de faaliyette bulunan tüm siyasî partilerin ve hükümetlerin plân ve programlarında yer almakta, bazı yasal değişikliklerin Meclis Uzlaşma Komisyonunda tüm partilerin desteğini de almış olması umut verici bir gelişmedir. Öyle ise artık muhalefet edenlerin bile susması ve bir de güçlü yargının denenmesi yoluna gidilmesi ülkenin faydasına olacaktır.

Sonuç olarak

Toplumun temeli olan, adaletin, hızlı, etkin, adil ve ekonomik bir şekilde işlemesi kişi haklarının ve hak arama hürriyetinin temelidir. Herkes tarafından çok iyi bilinmesini istediğimiz önemli bir konu ise; gerçekten reform yapılmak isteniyorsa, bunun alt yapıda ve uygulamada olması; her şeyden evvel hukuk devleti ilkesinin, iyi kurulmuş bir alt yapı vasıtasıyla, uygulamada gerçekleştirilmesidir. Sadece kanun değiştirmek veya kanun yapmakla bu konuda amaca ulaşılması mümkün değildir.

Bu aşamada bizim önerdiğimiz “Adli Kolluk Sistemi”, dünyada ilk defa uygulanacak bir sistem de değildir. Bu sistem Amerika, İngiltere, Fransa, Belçika ve İtalya gibi ülkelerde aynen veya benzeri sistemde halen uygulanmaktadır. Özellikle İtalya, Ceza Kanunumuzun alındığı yer olması, aynı zamanda Türkiye gibi suç örgütleriyle mücadelede 1989 yılında kurduğu adlî kolluk ile sonuç alması bizim için örnek sistem olacaktır. 11 senedir adlî kolluk sistemini başarıyla yürüten İtalya’da, Anayasasının 18’inci Maddesine göre “adlî makamlar kolluktan doğrudan doğruya yararlanır” şeklinde bir hüküm konulmuştur. İtalya’da en yüksek dereceli kolluk amirinin atanması, nakli, azli, savcının uygun görüşüyle yapılmaktadır. İtalyan CMUK’na göre savcının kolluk amiri üzerinde geniş yetkileri bulunmaktadır (İT. CMUK, M. 220 ve 229).(20)

Bizde de hiç çalışma yok değildir. Adalet Bakanlığınca, 1992 ve 1997 yıllarında, “Adli Kolluk Kanun Tasarısı” hazırlanmıştır. 1997 yılındaki 18 maddeden oluşan tasarıya İçişleri Bakanlığınca olumlu yaklaşılmamış, mevcut durumun yeterli ve ihtiyaca cevap verdiği belirtilmiştir. Bu nedenle tasarı TBMM’ne sevk edilememiştir. Ancak bizim yazımızda belirttiğimiz gerekçeler, cezaevlerinin mevcut durumu ve çeşitli nedenlerle 2000 yılında da Adalet Bakanınca yeniden bu Kanunun ele alınıp yasalaştırılacağı kamuoyuna açıklanmıştır. Bu çok sevindirici bir gelişmedir. Kanımızca bu konuda yapılacak bir çalışmada, Adalet Bakanlığı ile İçişleri Bakanlığı yetkilileri birlikte hareket etmeli, ortak bir karara varmalıdırlar. Öteden beri Türkiye’nin, devlet politikasının tespitinde önemli bir karar mercii olan Milli Güvenlik Kurulunda, Adalet Bakanının ve yargı temsilcilerinin yer almaması yargının sorunlarının bu kurulda tavsiye kararı şeklinde hükümete bildirilememesi sonucunu vermekte idi. Halen Cumhurbaşkanımız Ahmet Necdet SEZER, yargının içinden gelen, sorunlarını bilen ve Kurulun Başkanlığını yapan müstesna bir hukukçudur. Biz yargı mensupları olarak hem Cumhurbaşkanımızdan hem de Kurulun diğer saygın üyelerinden yargı reformu ve özellikle adlî kolluk kurulması konusunda olumlu bir tavsiye kararının hükümete bildirilmesini talep etmekteyiz. Artık yargı ile ilgili sorunların, devlet sorunu halini almış olduğu açıktır. Bu konunun ihmal edilmeye tahammülü kalmamıştır.

Yazımızı sona erdirirken diyebiliriz ki; hukuk bir düzey göstergesidir. Demokrasiyi gerçekleştirmek, siyaseti hukuksallaştırmakla olur. Devleti oluşturan üç güçten biri yargı erkidir. “Hukuk devleti ne ölçüde gerçekse, yargıda o ölçüde güçlüdür. Yargı ne ölçüde güçlü ise hukuk devleti o ölçüde gerçektir. Devleti, hukuk devleti yapan yargıdır. Çağın devleti ise, demokrasinin ileri aşaması olan hukuk devletidir. Yargı her yanıyla, her yönüyle özlediğimiz duruma gelince, seçimden, ekonomiye, yönetimden, sağlığa birçok konuda yakınmalar kalkar. Yolsuzluklar, ayrıcalıklar, kötülükler, çelişkiler ve sakıncalar giderek azalır.

Hukuksuz devlet, devletsiz hukuk olmaz. Evrensel bir ölçüt olarak giderek uluslar arası yaptırımlarla alanını genişleten hukuk, artık insanlığın ortak gücü ve dayanağıdır. Yargı, hukuku somutlaştırıp, varlığını duyuran organdır, hukukun ocağıdır, kurumsal bir araçtır. Yargının niteliği, düzeyi, gücü, etkinliği, güvenirliği ve saygınlığı, onun benimsenmesine bağlıdır. Bu konuda kaçınılmaz, gecikmiş yenilemede herkesin birleşeceği kanısındayız.(21)

“Adalet mülkün temelidir” vecizesinin artık, gerçek anlamda hayata geçirilmesinin vaktinin geldiği düşüncesinde ve inancındayız.


Adalet Dergisi Sayı 4




DoLaNTiN isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı
Reklam Alanı
Yeni Konu Aç Cevap Yaz

Etiketler
adli, kurulmalidir, neden, polis


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık


Forum Renkli Sosyal Medya
Forumrenkli Facebook Forumrenkli Twitter Forumrenkli RSS
Forum Renkli Desteklediklerimiz

Forum Renkli Yasal Uyarı!

Forum Renkli Türkiye'nin en renkli eğlence ve bilgi paylaşım platformudur. Hukuka, yasalara, telif ve kişilik haklarına bağlıdır. "5651 sayılı yasada" belirtilen "Yer Sağlayıcı" olarak hizmet sunmaktadır. İlgili yasaya göre site yönetiminin tüm içerikleri kontrol etme yükümlülüğü yoktur. Bu sebep ile sitemiz, uyarıları dikkate alarak yasa dışı paylaşımlar hakkında gerekli işlemleri yapmaktadır. Oluşabilecek yasal sorumluluklar "Üyelerimize" aittir.

Forum Renkli; Arkadaşlık, Dostluk, Eğlence, Paylaşım, Msn Nickleri, Msn Sözleri, Msn Avatarları, Ödüllü Yarışmalar, Msn Sözleri, Şiirler, Şarkılar, Moda, Sağlık, Tv, Dizi, Film, Komik, Komik Resimler, Komik Videolar, Haberler, Spor Haberleri ve Güncel Bilgi Paylaşımı gibi konuların kullanıcıları tarafından önceden onay almadan anında yayınlayabildikleri bir forumdur.

Copyright© 2011 - 2013, ForumRenkli.com® Tüm Hakları Saklıdır.


Forum Renkli Alexa Forum Renkli Sitemap



vBulletin® Version 3.8.7 ile güçlendirilmiştir.
Copyright ©2000 - 2017, Jelsoft Enterprises Ltd
Inactive Reminders By Realdizayn

Search Engine Optimization by vBSEO 3.6.1 ©2011, Crawlability, Inc.

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222 223 224 225 226 227 228 229 230 231 232 233 234 235 236 237 238 239 240 241 242 243 244 245 246 247 248 249 250 251 252 253 254 255 256 257 258 259 260 261 262 263 264 265 266 267 268 269 270 271 272 273 274 275 276 277 278 279 280 281 282 283 284 285 286 287 288 289 290 291 292 293 294 295 296 297 298 299 300 301 302 303 304 305 306 307 308 309 310 311 312 313 314 315 316 317 318 319 320 321 322 323 324 325 326 327 328 329 330 331 332 333 334 335 336 337 338 339 340 341 342 343 344 345 346 347 348 349 350 351 352 353 354 355 356 357 358 359 360 361 362 363 364 365 366 367 368 369 370 371 372 373 374 375 376 377 378 379 380 381 382 383 384 385 386 387 388 389 390 391 392 393 394 395 396 397 398 399 400 401 402 403 404 405 406 407 408 409 410 411 412 413 414 415 416 417 418 419 420 421 422 423 424 425 426 427 428 429 430 431 432 433 434 435 436 437 438 439 440 441 442 443 444 445 446 447 448 449 450 451 452 453 454 455 456 457 458 459 460 461 462 463 464 465 466 467 468 469 470 471 472 473 474 475 476 477 478 479 480 481 482 483 484 485 486 487 488 489 490 491 492 493 494 495 496 497 498 499 500 501 502 503 504 505 506 507 508 509 510 511 512 513 514 515 516 517 518 519 520 521 522 523 524 525 526 527 528 529 530 531 532 533 534 535 536 537 538 539 540 541 542 543 544 545 546 547 548 549 550 551 552 553 554 555 556 557