Forum Renkli - Türkiye`nin En Renkli Eğlence ve Bilgi Paylaşım Platformu  



"Taklitler, Asıllarını yaşatırmış."
Go Back   Forum Renkli - Türkiye`nin En Renkli Eğlence ve Bilgi Paylaşım Platformu > Dini Bölüm > İslamiyet
Ücretsiz Kayıt ol veya Üye Girişi yapın.
İslamiyet İslamiyet hakkındaki tüm bilgiler, haberler ve paylaşımlar bu bölümdedir.

Forum Renkli - Türkiye'nin En Renkli Eğlence ve Paylaşım Platformuna Hoşgeldiniz.
Forum Renkli'ye Hoşgeldiniz. Forumumuza ücretsiz KAYIT olarak, forumumuzda bilgi alışverişi yapabilir ve aramıza katılıp samimi dostluklar kurabilirsiniz.

Forumumuzda bizimle birlikte paylaşıma katılmak için buradan üye olabilirsiniz.



veya Facebook üyeliğiniz ile sitemize kayıt olabilirsiniz.
Etiketli Üyeler Listesi

Yeni Konu Aç Cevap Yaz
 
LinkBack Seçenekler Stil
Alt 05 Aralık 2012, 12:51   #1 (permalink)
★½★

aLLien - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: 05 Kasım 2012
Nerden: Antalya-Ankara
Yaş: 30
(Mesajlar): 2.184
(Konular): 1569
İlişki Durumu: Yok
Burç:
Renkli Para : 49000
Aldığı Beğeni: 382
Beğendikleri: 1020
Ruh Halim: Kaygili
Takım :
aLLien - MSN üzeri Mesaj gönder
Standart Biz Dünyayı Fethetmedik, Dünya Bizi İşgal Etti!

CAN DOSTUMUN SÖZLERİYDİ.

Can evimden vurulmuştum. Acı ve keskin bir yüzleşmeydi.



Bir yolculuk esnasında, akıp giden sohbetin bir yerinde, sözü çok bilinen ve çokça söylenen bir hadise getirmişti can dostum. "Ben bu dünyayı ne yapayım? Ben ve bu dünya, yolcu ve altında gölgelendiği ağaç misaliyiz. Bir zaman sonra yolcu yoluna gider ve ağacı arkasında bırakır" hadisini ak*tarmış, sonra eklemişti:



"Peygamber aleyhissalâtu vesselam bu dünyada böyle yaşadı. Ama onun böyle yaşadığını bildiğimiz halde, biz böyle mi yaşıyoruz gerçekten? Bizim dünyayla ilişkimiz, bir yolcu ve altında gölgelendiği ağaç misali mi? Yoksa dünyaya kazık çakmaya gelmiş gibi miyiz?"


Acı ve sert bir yüzleşmeydi...

Yaşadığımız günlerden Müslüman manzaraları hayalimden zihnime hızla aktıkça, gitgide daha da acı, daha da kahırlı hale gelen bir yüzleşmeydi...

O gece vakti başımı hüzün içinde yastığa koydurtan, ama gözüme uyku düşürmeyen, sonraki günler boyu kederi yol arkadaşım eyleyen bir yüzleşmeydi...



Hakikaten yolcu gibi miydik şu hayat yolculuğunda? Misafir gibi miydi şu dünyadaki duruşumuz? Bize bakan ne derdi bizim için? Bizi gören, şu dünyada bir misafir veya bir yolcu hali mi okurdu halimizde?



BU SORULARIN eşliğinde yürek yaralayan dünyevilik tabloları tekrar tekrar zihnimden gelip geçtikçe kalbimde kökleşen kedere, birkaç gün sonra, bir endişe hali de eşlik etti. Bu hadis ile ortadaki hadise arasındaki uçurum yüzünden kederli, bu kederi paylaşma çabam dolayısıyla da endişeliydim.



Yaşadığım sorgulama eşliğinde, bir kez daha 'içe dönük' bir yazı yazacaktım çünkü. 'Kurtarıcılar'a dönük bir yazı yazacak; söylemiyle insanları âhirete çağıran bizlerin eylemlerimizle insanları dünyaya çağırışımızdan hareketle bir büyük çelişkiye ayna tutacaktım. Böyle yaptığım için de, kimileri bir kez daha kızacaklardı bana.



Niyetimi okuyanlar olacaktı, psikanalizim yapılacaktı, iman kardeşlerimden beni yaralayan sözler ve yakıştırmalar sâdır olacaktı. Niye bunları yazdığımı anlamayanlar, bunları yazarak neye ve kime hizmet ettiğimi soranlar olacak, içlerinde tez elden ama yanlış cevap verenler de çıkacaktı. "Bu adamın başka işi mi yok?" diyeceklerdi en hafifinden. "Dünyanın bunca meselesi, bunca yazı konusu varken bulup bulup hep böyle konuları bularak ehl-i dinle uğraşıyor!"



Böyle mi yapıyordum ben sahi?



Gerçekten bunca derdin, bunca sömürünün, bunca rezilliğin, bunca haksızlığın olduğu şu dünyada, benim projeksiyonlarım neden o büyük küresel zulme, o küresel zalimliğe, küresel talana, küresel ahlâksızlık ve dalâlete yönelmiyordu da, çok yakınlarda, kendi içimizde, iç dünyalarda kalıyordu? Neden yazılarımın en temel eleştiri odağı 'ötekiler' değil de 'biz' idi?



Neden 'ehl-i din'in bir yanlışı beni daha fazla meşgul ediyordu, neden ehl-i takvanın kusuruna ehl-i ilhadın dalâletinden daha fazla dikkat kesiliyordum? Neyim vardı benim sahi, kime garezim vardı?



Dünyeviliğin alıp başını gittiği bir zeminde bir iman kardeşimin bir peygamber sözü eşliğinde yaşattığı yüzleşme, öte yandan işte böylesi sorulan da taşımıştı zihnîme. Bir yanda içimin bir tarafından kopup gelen bu sorular, öbür yanda içimin öteki tarafından gelen "Görmezden gelemezsin ki; işte hadis, işte hadise! Görmezden gelmek şefkatsizliktir!" haykırışları... İki arada kalmış, bunalmıştım.



Böylesi bir halde sığmağım, Rabbimin Kelamıydı. Bu günlerin içinde bir namaz esnasında aklıma düşeni icraya koyulmuş, Kur'ân'daki iki farklı hitabı sayıyordum şimdi. "Ey insanlar!" hitabı mı daha çok, "Ey iman edenler!" hitabı mı, onu sayıyordum.



İlki fazlaysa, özellikle ehl-i imanın yanlışlarına, çelişkilerine, söylem-eylem uyuşmazlığına yönelen bakışımı birlıata olarak görüp, bundan vazgeçecektim. İkincisi fazlaysa, bundan, nazarını özellikle ve öncelikle 'ehl-i iman'a yöneltmenin, ehl-i imanın yanlışlarına ve çelişkilerine ayna tutup çare aramanın hastalıklı bir hal olmadığı sonucuna varacaktım.



Kur'ân'daki iki hitap biçimini bu düşünceler eşliğinde saydığımda ortaya çıkan, her türlü hata payıyla birlikte, uçurum mesabesinde bir farktı: 16'ya 83.

Zât-ı Zülcelâl, 'ehl-i iman'ı öncelikli muhatap olarak alıyordu Kur'ân-ı Hakîm'inde yani.



Bizatihi Cenab-ı Hakkın beyanıyla 'bütün insanlar için hidayet rehberi' olan Kur'ân'm bir kez 'ey insanlar' diyorsa altı kez 'ey iman edenler' demesinde, elbette bir hikmet vardı. Âl-i İmran, âyet 110, bu hikmetin anahtarıydı. "Siz insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz" diyordu âyet.



'En hayırlı ümmet,' üzerinde en fazla titrenen, en fazla titizlenilen, en fazla dikkat edilen, uyarılan ümmet de olacaktı elbet. Zira, bir bütün olarak insanlığın ilâhî davete dikkat kesilmesi, bu davete el'an icabet etmiş olanların hayatlarında gösterdikleri duruşla ilgiliydi.



Gözü fıldır fıldır dünyayı tarayan bir mü'min, hangi gafili ahiret iklimine çağırabilirdi ki? Eli ayağı dünyaya koşan, üstü başı dünyalık taşan bir mü'minin ağzı "Dünya hayatı bir aldanış metaından öte birşey değildir" gerçeğini her gün bin kere söylese insanlığa, kime nasıl tesir ederdi ki?



Bilakis, imanın güzelliğine davet, mü'minlerin imandaki güzelliği üzerlerinde yansıtabilme kabiliyetleriyle ilintiliydi. Ancak tecrübe edilmiş bir güzellik ve bir gerçeklik cezbederdi insanları.



O halde, bu dünya fani ise eğer, mü'minde bunun eseri görülmeliydi. Bu dünya bir misafirhane ise eğer, en başta ehl-i imanın hayatlarında bu mânâ tahakkuk etmeliydi. İnsan ile bu dünyanın misali 'yolcu ve altında gölgelendiği ağacın misali' ise eğer, bu mânâda bir yolculuk en önce ehl-i imanın hayatında tezahür etmeliydi. Bu dünya bir aldanış metaından öte birşey değilse ve asıl olan ahiret yurdu ise eğer, mü'minler bunu yalnız dilleriyle değil, halleriyle de tasdik etmeliydi.



işte bu noktada yüreğimde yangın vardı ve yüreğimin bu kıvılcımla yanmasına yerden göğe kadar hakkım vardı. Ehl-i dini söylem ile eylem arasında açılmış mesafenin izalesi için yüzleşmeye davet, bir garezin, bir takıntının, bir tersliğin işareti değil; mü'minleri imanlarının iktiza ettiği daha yüksek, daha ulvî bir yerde görme özleminin ifadesiydi.O yüzden, kim ne derse desin, bir kez daha içe dönük' yazacaktım. Dışarıda koca koca rezillikler yaşanırken, bir kez daha, ufaktan ufağa bizim dünyamızda tezahüre başlayan 'küçük' dünyeviliklere ayna tutacaktım.



DÜNYA SEVGİSİ, kudsî nebinin ihbarıyla, bütün hataların başıydı çünkü. Onun kendisinden sonraki zamanlara, hele ki ahir zamana dair hadisleri mü'minlerin 'darlıkla değil, 'varlıkla sınanacağı çetin imtihanları haber veriyordu. Nitekim, "Allah'a yemin olsun ki, sizler için fakirlikten korkmuyorum" demişti kudsî nebî.



"Ben size dünyanın genişlemesinden korkuyorum" diye de eklemişti. "Sizden öncekilere dünya genişlemişti de hemen dünya için birbirleriyle boğuşmaya başladılar ve helak oldular. Genişleyen dünyanın, onlar gibi sizi de helak etmesinden korkuyorum" demişti sonra. Onun, "Vallahi ben artık sizin benden sonra şirke düşmenizden korkmuyorum. Fakat sizin dünya hususunda birbirinizle rekabete düşmenizden korkuyorum" buyurduğu bir hadis de vardı.



Böylesi bütün hadisler, en kolay bilinen şeyin en çabuk unutulduğu, en yalın gerçeğin en ziyade üstünün örtüldüğü bir 'kapanma' haline, bir gaflet durumuna, bir zihin ve gönül tıkanıklığına karşı uyarıyordu bizi.



En kolay bilinen şey dünyanın faniliği, en yalın gerçek dünyevî herşeyin gelip geçiciliğiydi. Bu dünya, her gün, açık açık haykırıyordu faniliğini. Biten her gün, geçen her saat, solan her çiçek, Ölüp giden her kelebek, duyulan her selâ, okunan her ölüm ilanı "Sen de fanisin, dünya da fani" diyordu bize. "Onun üzerindeki herşey ve herkes fanidir. Ancak celâl ve ikram sahibi Rabbinin vechi bakidir."



Bize dünyanın faniliğini bildiren o kadar kevnî âyet ve o kadar Kur'ân âyeti vardı ki... Kâinat ve Kur'ân, beraberce, fena gerçeğini, eşyanın fani yüzünü, dünyanın gelip geçiciliğini haykırıyordu bize. "Dünya hayatı bir aldanış metaından öte birşey değildir" diye son bulan şu Hadîd âyeti, bu noktadaki Kur'ân-kâinat beraberliğinin beliğ bir örneğiydi:



"Dünya hayatı bir oyun, bir eğlence, bir süs, aranızda bir övünme ve mal ve evlatta bir çokluk yansından ibarettir. Dünya hayatının misali bir yağmur misalidir ki, bitirdiği ot çiftçileri imrendirir, sonra kuruyuverir de, onu sararmış görürsün, sonra da çerçöp oluverir! Ahirette ise şiddetli bir azap, bir de [dünyanın faniliği gerçeğini bilip asıl yurdunu ahiret bilerek yaşayanlar için] Allah'tan bir mağfiret ve rıza vardır. Dünya hayatı bir aldanış metaından başka birşey de*ğildir!"



DÜNYA HAYATININ mahiyetini idrak için, tek başına bu âyet yeterliydi aslında. Her insanın dünya hayatındaki temsili, yağmurun bitirdiği bir otun temsili değil miydi? Bir bahar vakti çimlenip boy veren bir ekin gibi, anne karnından dünyaya geliyor, gün gün gelişip semirerek bebeklikten çocukluğa, çocukluktan gençliğe, gençlikten olgunluğa doğru yol alıyor, öyle ki göreni imrendirir bir görünüme, bir kıyafete, bir gelire, bir imkâna kavuşuyor, ama sonra sararıp solan bir ekin misali ihtiyarlığa duçar olup dünyadan göçüp gidiyorduk. Her yılın bahar ortasında çiftçileri imrendiren otlar ve ekinler misali, insanoğlunun kaç kuşağı bu dünyadan göçüp gitmişti kimbilir!


Ama bu göçüp gidiş hengâmında, bir telaş, bir koşuşturmaca içerisinde niceleri daha neler olup bittiğini anlayamadan son bulmuştu ömür sermayeleri. Okul yılları, sınavlar, takdirnameler, birincilikler, iş arayışları, evlilik, çocuklar, evler, arabalar... derken, faniliği üzerinde ciddi ciddi hiç düşünülmese de gelip toslanan yer "Dünya fani!" gerçeğiydi.



Her insan, kendi hayatını merkeze alarak, âyetin ortaya koyduğu dünya gerçeğini rahatlıkla çözümleyebilirdi. Dünya hayatını, 'bir oyun, oyalanma, süs, aranızda bir övünme, mal ve evlatta bir çokluk yarışı' diye tarif ediyordu âyet.



Öyleydi zahir. Nice insanın kendi iç dünyasında yolculuğu sair insanlarla muhatabiyeti, tam da bu minvalde seyrediyordu:



"Sen ne yapıyorsun?"



"Filan işe başladım. Hafta sonları da falan işe takılıyoruz." "Ooo, çok iyi! Ben de bizim işe devam ediyorum işte." "Arabayı yeni mi aldın?"



"Yeni aldım. Öbürkünü evi alırken satmıştım. Evin borcunu bitirdikten sonra aldım bunu. Bunu sıfır aldım ben. Çok memnunum valla. Bi daha ikinci el almam. Senin araban var mı?"

"Var. BMW'm var."

"Kaç model?"

"2001 model ama sıfıra değişmem. Ha, ceketin,de çok yakışmış."

"İyi maldan anladığın kendi üstündekinden belli."

"Görüşmeydi kaç sene oldu, evlenmişsindir muhakkak."

"Evlendim ama, biraz geç evlendim. Bir kızım, bir oğlum var. Oğlum orta ikide, kız daha üçüncü sınıf."

"Özel okula mı yolluyorsun?"

"Evet. Sende çoluk çocuk var mı?"

"Bizimkiler kocaman adam oldular. İki oğlum var, biri filan holdingde çalışıyor, öteki Amerika'da master yapıyor. Kızım da üniversiteyi bitirdi, ama evlendikten sonra işi bıraktı. Geçen ay da dede oldum."

"Ooo, sen çok erkencisin valla."


Böylesi bir diyalog, herkesin her gün aşinası olduğu türdendi. Kaldı ki, iş bununla kalmıyor, araya 'oyun,' 'oyalanma,' 'süs,' 'övünme' ve 'yanş'ı ihsas eden kaç türlü unsur da tıkıştırılıyordu. Evin hangi semtte olduğu, kaç odalı ve kaç metrekare olduğu, arabanın kaç silindir ve kaç motor olduğu, koltuklarının deri olup olmadığı, ceketin hangi marka olduğu ve nereden alındığı, çocuğun hangi özel okula gittiği, Amerika'da hangi üniversitede master yaptığı, torununun hangi hastanede doğduğu., derken, sözümona masum anlatımlar arasında 'övünme' ve 'yarış' imgeleri yüklü 'kişisel reklamlar' sunuluyordu.



Ehl-i dünya için bu durum şaşılası değildi. Adı üstünde 'ehl-i dünya' idiler çünkü. Ama ehl-i dinin de aynı jargonu kullanmasına, aynı yoldan kendini sunmasına ve aynı yolda tatmin aramasına ne demeliydi? Dünyanın faniliğini bile bile lades, dünya hayatının bir aldanış metaı olduğunu Kur'ân'-dan duya duya dünyaya rağbet, dünya malıyla övünme, dünyalık için yarış neyin nesiydi?



SONRA DA DÜNYA olanca ağırlıyordu üzerimize çöküyordu işte. Altta kalmayalım derken, altta kalıyorduk. Dünyalıkla övünme yarışma girdiğimiz andan itibaren, üstte kalsak da, altta kalsak da eziliyorduk. Söylem-eylem uyuşmazlığı, inandığı gibi yaşayamama ikilemi eziyordu en başta bizi.



Kaldı ki, üstte kalınamıyordu zaten. Çünkü bir limiti assan bir yenisi karşına çıkıyor, bir sınıf atlasan bir üst sınıfın standartları kapına dikiliyordu. Erkekler birbiriyle yarışıyor, çocuklar birbiriyle yarışıyor, kadınlar birbiriyle kıyasıya yarı*şıyordu. "O bir adım öne geçti/ha gayret bir hamle daha/tuh yine öne geçtiler/biz de şunda onları geçelim de görsünler..." derken, ömürler gidiyordu.



Uğruna ömür tükettiğimiz bu dünya, Allah katında bir ehemmiyeti olsa kâfirlerin bir yudum suyunu bile içemeyecekleri fani dünya değil miydi? Uğruna birbirimizle yarıştığımız bu dünya, Allah katında bir sinek kanadı kadar ehemmiyetsiz dünya değil miydi?



Bu dünya ki, Hz. Peygamber şişkinlikten ayağı havaya kalkmış bir davar ölüsünü ona benzetmemiş miydi? Hac esnasında, Zülhuleyfe'de bu halde bir davar ölüsünü görünce, "Şu İaşenin sahibine ne kadar değersiz olduğunu görüyor musunuz? Nefsimi elinde tutan Zât-ı Zülcelâl'e yemin olsun, şu dünya, Allah katında, bunun sahibi yanındaki değersizliğinden daha değersizdir" dememiş miydi?



Bu dünya ki, Hz. Peygamber, can dostumun bir kez daha hatırlattığı üzere, "Ben bu dünyayı ne yapayım?" dememiş miydi?



Ama bizim halimiz, bu sözüne karşı Hz. Peygamber'e hâşâ "O halde bize ver de, tepe tepe kullanalım" der gibi değilmiydi? "Dünyanın Allah katında sinek kanadı kadar bir değeri olsa..." hadisini kulağımız duyarken, içimizden bir ses fısır fısır "Oysa benim için o kadar değerli ki..." deyip durmada değil miydi?



Nedendi bu?



Bir davette en iyi giyinen olmak, davete en pahalı arabayla gelmek, en iyi makamı temsil etmek, en ziyade, ilgi çekmek neden cezbediyordu bizi? Neden zordu 'sıradan' olmak? Neden zordu fani dünyadan 'ihtiyaç miktarında' nasiplenmek? Zor muydu açların çok olduğu bir dünyada tokların sofrasına oturmamak? Zor muydu Allah toklardan kıldıysa eğer, bunu imrendirmek için değil de infak için istimal etmek?



DİKENSİZ GÜL, sınavsız hayat, bedelsiz iman istiyor gibiydik halimize bakılırsa. Rabb-ı Rahîm, imanımıza karşılık sınanacağımızı, 'malda bir eksilme' ile de sınanacağımızı bu/ vurduğu halde, sınanmaya talip değildik. O yüzden, gerek gördüğümüzde faizli ilişkiye, ahde vefasızlığa, yalana, gayri-meşru görüntüler ile ürünümüzün reklamına açık duruyor; bu haramlara tevessül etmemenin bedeli 'malda bir eksilme' ise varsın eksilsin diyemiyorduk.



İsraf haram kılındığı halde israf içinde veya israfın eşiğinde yaşamayı seçiyorduk. Güya ahiret adamları idik, ama dünyalık konusunda ehl-i dünya ile yarış içindeydik. Standartlarımız farklı değildi onlardan. Onlara 'köylülük' gelen mütevazi bir yaşantı, bize de 'köylülük' geliyordu. Onların 'statü' atfettiği yeme-içme mekânları bizim de gözdemizdi. Onların giydiği marka bizim de tercihimizdi. Onların alışveriş ettiği mekânlar, bizim de alışveriş yerimizdi.



Ama kılıfı da hazırdı. Kimisi, 'İslâm'ın izzetini korumak için' yapıyordu bunu. Müslümanın da zevk-i selim sahibi olduğu bilinsin, mü'minler hanzo ve kıro görülmesin, ehl-i dünyaya tebliğde zorluk çekilmesin diye yapıyordu. Ve böyle*si bir söylem, bana iki güzide sahabinin Ebu Hureyre ve Abdullah b. Ömer'in rivayet ettiği şu ahir zaman hadisini hatırlatıyordu:



"Ahir zamanda, din ile dünyayı talep eden insanlar zuhur edecek. Bunlar, insanlar için öyle bir yumuşaklığa bürünürler ki, koyun postu yanlarında kaba kalır. Dilleri de baldan daha tatlıdır. Ama kalbleri kurtlarınkinden vahşidir. Cenab-ı Hak şöyle diyecektir: 'Beni aldatmaya mı çalışıyorsunuz, yoksa bana karşı cür'ete mi yelteniyorsunuz? Zât-ı Akdesime yemin olsun, bunlar üzerine kendilerinden çıkacak öyle bir fitne göndereceğim ki, içlerinde halim olanlar bile şaşkına dönecekler.'"



Bu, 'dindar ehl-i dünya' manzarasının belki en dehşetli veçhesiydi. Bu kadar dehşetli olmayan ama yine de müthiş bir diğer veçhesinde ise, "Mal sahibi, mülk sahibi / Hani bunun ilk sahibi?" sırrından, "Mülk O'nundur, hüküm de O'-nundur" esasından gafletle geliştirilen, "Mal benim, dilediğim gibi harcarım" aymazlığı vardı.



Bu noktada da, bir başka nebevi haber hatıra geliyordu. Ebu Said el-Hudrî'nin bildirdiğine göre, günlerden bir gün, Hz. Peygamber minbere oturup ashabına "Sizin için korktuğum şeylerden biri, dünyanın süs ve güzelliklerinin sizlere açılmasıdır!" demişti. Bu söz üzerine, bir adam araya girip söze karışmış ve "Yani hayır, şer mi getirecek?" diye sormuştu.



Resûlullah aleyhissalâtu vesselam bu soru üzerine susmuş, bu arada "Sana ne oluyor da Resûlullah'ın sözünü kesip, onunla konuşmaya kalkıyorsun?" diye çıkışanlar olmuş, ama Efendimiz aleyhissalâtu vesselamın kendisine vahiy hali geldiği için sustuğu anlaşılmıştı.



Vahiy hali açılıp yüzündeki terleri silmekte iken, "Şu soru soran nerede?" buyurmuştu Hz. Peygamber. Bir hakikatin açılmasına vesile olan o hikmet yüklü güzelim sorusu sebebiyle adamı takdir ediyor gibiydi. Cevap sadedinde, şöyle buyurmuştu:



"Muhakkak ki, hayır, şer getirmez. Ancak derenin bitirdikleri arasında, ya çatlatarak öldüren ya da ölüme yaklaştıran bitki de var. Yalnız yeşil ot yiyen hayvanlar müstesna. Zira bunlar yeyip böğürleri şişince güneşe karşı dururlar [geviş getirirler], akıtırlar ve rahatça def-i hacet yaparlar, sonra tekrar dönüp yayılırlar.



"Şüphesiz ki, bu mal hoştur, tatlıdır. Ondan fakire, yetime ve yolcuya veren bu malın Müslüman sahibi en iyisidir. Bunu haketmeden alan, yediği halde doymayan kimse gibidir. O mal, kıyamet günü aleyhinde şahitlik, edecektir."



YEDİĞİ HALDE doymayan.'Dünyalık yarışının, velev ki ehl-i din olsun, insanı alıp içine savurduğu dipsiz kuyu bu değil miydi? Hz. Peygamber gibi "Ben bu dünyayı ne yapayım? Ben ve bu dünya, yolcu ve altında gölgelediği ağaç misaliyiz" diyemedikten sonra, iş dünyalık yarışma varıyor, o yarışta bizden bir gömlek daha üstününe hep rastladığımız için de kaç sınıf atlasak, kaç elbi*se yığsak, bir elbiseye kaç para saysak, en iyi markanın en yeni modelini alsak, 'yine, yeni, yenisi' derken, yiyen ama doymayan insanlar olmuyor muyduk?



Üstelik, bu yarış içinde israftan faize, ahde vefasızlıktan haram unsurların alışverişte istimaline bir dizi açmaza düşüyor; ve onca dünyalık derdi içinde, aslolanı, olması gerekeni ya hepten unutuyor, yahut ruhumuz duymadan, usulen yapıp geçer hale geliyorduk.



Oysa ki, Nur sûresinin o güzelim nur âyetinin hemen ardındaki üç âyet, bu 'nur'un adresini şöyle bildirmekteydi bize:



"Bu nur, Allah'ın içlerinde şan ve şerefinin yükselmesini, O'nun isminin zikredilmesini istediği evlerdedir. O evlerde sabah-akşam O'nun için öyle erler teşbih ederler ki, ne bir ticaret, ne de alışveriş, onları Allah'ı zikretmekten, namaz kılmaktan, zekat vermekten alıkoymaz. Onlar, kalblerin ve gözlerin döndürüldüğü bir günden korkarlar. Nihayet Allah, yaptıklarının en güzeliyle onları mükâfatlandırır. Ve fazlın dan fazlasını da verir. Çünkü Allah istediğine hesapsız rızık verendir." (Nur sûresi, âyet: 35-38)



Bir sonraki âyet ise, bu 'nur'dan mahrum olup, dünyanın fani yüzüne takılıp kalanların tarifiydi: "...Yaptıkları işler, düz bir arazide görünen bir serap gibidir. Susamış adam onu su sanır, tâ onun olduğu yere gelir, hiçbir şey bulamaz. Fakat Allah'ı yanında bulur. Allah da onun hesabını görür."



O yüzden, temelini sağlam yere kurmalı, fani dünyanın fani dünyalığıyla ömrünü heder etmemeliydi insan. "Temelini Allah'tan korkmak ve O'nun rızasına uymak üzere kuran mı hayırlıdır, yoksa temelini kenarı kaymak üzere olan bir vadinin üzerine kuran ve cehennem ateşine sürüklenen mi?" (Tevbe sûresi, âyet: 109)



Bunlarla da sınırlı değildi, bizi dünyanın faniliği karşısında uyaran, bizi 'dünya adamı' olmamaya çağıran âyetler. "Dünya hayatını ve onun zinetini isteyenlere, orada işlediklerinin karşılığını tastamam veririz. Onlar orada bir eksikliğe de uğratılmazlar. Ahirette ise onlara ateşten başka birşey yoktur. İşledikleri şeyler orada boşa gitmiştir. Zaten yapmakta oldukları da bâtıldır" (Hûd sûresi, âyet: 15-16) gibi; "Hal*buki dünya hayatı, eğlence ve oyundan başka birşey değildir. Ve şüphesiz ahiret yurdu ise, gerçek canlı orasıdır. Keşke bilmiş olsalardı!" (Ankebût sûresi, âyet: 64) gibi nice âyet ile de uyarıyordu Rabbimiz bizi.



Peki, içinde bu âyetleri de barındıran Kur'ân'a iman ettiği halde bu âyetleri bilmeden yaşamak, bilse de umursamadan yaşamak, bilmiyormuş gibi yaşamak bir büyük çelişki değil miydi? Bu âyetlerin hepsi de dünyamıza inmeli, dünya hayatımız bu âyetler mucibince şekillenmeli değil miydi?



Peki, Prada, Louis Vitton, Gucci, Cacharel, Coco Chanel, X5> 4X4, 720i, dört silindir, Urfa işi, tek taş, beş taş, filanlar şunu almış, şunlar düğünü filan yerde yapacakmış, filan gelinliği falana diktiriyormuş, bu yaz tatile filan yere gidiyorlar, hafta sonu yemeğe filan yerdeyiz ile doldurulmuş bir zihinde, bu fazlalıklar adım adım ayıklanmadan, bu âyetler nasıl girip yerleşerek kök salabilirdi ki?



AÇIKÇASI, İÇ AÇICI bir halde değiliz bugün. Dünyaya karşı duruşumuz, "Ben bu dünyayı ne yapayım?" diyen Peygamberin duruşundan ziyade, "Bir elime geçsin, tepe tepe kullanırım" diyen doyumsuz bir ehl-i dünyânın duruşunu andırıyor. Hâfız-ı Şirazî altıyüz yıl önceden

"Dönek huylu dünyayı

Sözünde durur sanma

Bin damadın gelini

Çünkü bu kocakarı" dediği halde, dünyanın bize yâr olacağını umarak kendimizi bir yarın, bir uçurumun ucuna doğru atıyoruz. Dünyayı, sözüm ona 'din adına fethe' girişmişken, dünya bir kez daha kendisini fethe çıkanların kalblerini işgal, akıllarım meşgul etmiş bulunuyor.



Ama bu, dünyanın suçu değil. Bunu biz istedik; bilerek, severek, isteyerek tercih ettik. Kendi ellerimizle başardık. "Dualarınıza dikkat edin; gerçekleşebilirler" demişti bir müslim olmadığı halde târik-i dünya olarak yaşamış münzevi H.D. Thoreau'nun 'Waldo'su R.W. Emerson. Bizim duamız dünyalık için idi. Öyle ki, ehl-i kalb bir mü'minin anlattığı üzere, hayırlı rızık, hayırlı mal üzerine bir sohbetten sonra dua faslında "Allah’ım! Bize hayırlı ve bol kazanç ihsan et!" deyince salonu çınlatan 'Amin'lere karşılık, hemen ardından gelen



"Bizim için hayırsız olacak malı, hayırsız olacak kazancı verme Allah’ım!" deyince cılız birkaç 'Amin' duyulmuştu sadece. Ne yazık ki, Sa'lebe'nin ayağının kaydığı zeminde yürüyorduk çünkü...



Ama mazurduk. Kendimiz için birşey istiyorsak, nâmerttik. Allah için, Allah'ın dinine hizmet için katlanıyorduk bunca eziyete. En pahalıyı arabaya binmek, en pahalı ayakkabıyı giymek, en pahalı yerde yemek yemek aslında bir işkenceydi bizim için; ama katlanıyorduk!



Faizli krediye boyun eğmemizin, faiz âyetlerine sırt dönmemizin, satacağımız elbiseyi en alımlı mankenle süslemeye çalışırken o elbisenin gerçekte kimseyi 'güzel' yapamayacağını bile bile bu haram teşhirine ve bu fiilî yalancılığa girişmemizin, sonucu Önceden ayarlanmış ihaleler peşinde koşmamızın sebebi de güya buydu.



Velhasıl, birilerinin vaktiyle uydurduğu "Halk için, halka rağmen!"in bir benzeriydi hayatlarımızdan yansıyan: Allah için, ama Allah'a rağmen!



YÜREĞİMİZİ ACITSA da, dürüstlüğü seçelim ve doğru oturup doğru düşünelim. Bu dünya fanidir, konar göçer bir handır, bir sınanma yeridir ve bir misafirhanedir. Böyle görüp böyle bilmeyen için, koca dünya ve içindeki her şey, bir aldanış metaından ibarettir. İnsan ise bu dünyaya, o güzelim aklını bu dünyada onu geçip buna hava atmak için kullansın gönderilmemiştir. İnsan bu dünyaya, Allah'ın emrini Allah için çiğnesin diye de gönderilmemiştir.


Rabbimizin bizden istediği, 'doğru amaç için yanlış araçlara tevessül eden' insanlar olmamız değil; 'emrolunduğumuz üzere dosdoğru' olmamız, inandığı ile yaşadığı tutarlı, söylemiyle eylemi uyumlu 'en hayırlı ümmet,' bir nümune-i imtisal olmamızdır. "O'nun için öyle erler teşbih ederler ki, ne bir ticaret, ne de alışveriş, onlan Allah'ı zikretmekten, namaz kılmaktan, zekat vermekten alıkoymaz. Onlar kalplerin ve gözlerin döndürüldüğü bir günden korkarlar" sırrına dahil olmamızdır.

'İlim şehrinin kapısı' Hz. Ali radıyallahu anh'ın dediği gibi:



"İyi bilin ki, dünya geçip gitmekte, ahiret ise yönelip gelmektedir. Her ikisinin de adamları vardır. Sizler ahiret adamı olun, dünya adamı olmayın. Zira, bugün amel var, hesap yok. Yarın hesap var, amel yok."



Yazar: Metin Karabaşoğlu






aLLien isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı
Yeni Konu Aç Cevap Yaz

Etiketler
biz, bizi, dünya, dünyayı, etti, fethetmedik, işgal, İşgal


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık


Forum Renkli Sosyal Medya
Forumrenkli Facebook Forumrenkli Twitter Forumrenkli RSS
Forum Renkli Desteklediklerimiz

Forum Renkli Yasal Uyarı!

Forum Renkli Türkiye'nin en renkli eğlence ve bilgi paylaşım platformudur. Hukuka, yasalara, telif ve kişilik haklarına bağlıdır. "5651 sayılı yasada" belirtilen "Yer Sağlayıcı" olarak hizmet sunmaktadır. İlgili yasaya göre site yönetiminin tüm içerikleri kontrol etme yükümlülüğü yoktur. Bu sebep ile sitemiz, uyarıları dikkate alarak yasa dışı paylaşımlar hakkında gerekli işlemleri yapmaktadır. Oluşabilecek yasal sorumluluklar "Üyelerimize" aittir.

Forum Renkli; Arkadaşlık, Dostluk, Eğlence, Paylaşım, Msn Nickleri, Msn Sözleri, Msn Avatarları, Ödüllü Yarışmalar, Msn Sözleri, Şiirler, Şarkılar, Moda, Sağlık, Tv, Dizi, Film, Komik, Komik Resimler, Komik Videolar, Haberler, Spor Haberleri ve Güncel Bilgi Paylaşımı gibi konuların kullanıcıları tarafından önceden onay almadan anında yayınlayabildikleri bir forumdur.

Copyright© 2011 - 2013, ForumRenkli.com® Tüm Hakları Saklıdır.


Forum Renkli Alexa Forum Renkli Sitemap



vBulletin® Version 3.8.7 ile güçlendirilmiştir.
Copyright ©2000 - 2017, Jelsoft Enterprises Ltd
Inactive Reminders By Realdizayn

Search Engine Optimization by vBSEO 3.6.1 ©2011, Crawlability, Inc.

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222 223 224 225 226 227 228 229 230 231 232 233 234 235 236 237 238 239 240 241 242 243 244 245 246 247 248 249 250 251 252 253 254 255 256 257 258 259 260 261 262 263 264 265 266 267 268 269 270 271 272 273 274 275 276 277 278 279 280 281 282 283 284 285 286 287 288 289 290 291 292 293 294 295 296 297 298 299 300 301 302 303 304 305 306 307 308 309 310 311 312 313 314 315 316 317 318 319 320 321 322 323 324 325 326 327 328 329 330 331 332 333 334 335 336 337 338 339 340 341 342 343 344 345 346 347 348 349 350 351 352 353 354 355 356 357 358 359 360 361 362 363 364 365 366 367 368 369 370 371 372 373 374 375 376 377 378 379 380 381 382 383 384 385 386 387 388 389 390 391 392 393 394 395 396 397 398 399 400 401 402 403 404 405 406 407 408 409 410 411 412 413 414 415 416 417 418 419 420 421 422 423 424 425 426 427 428 429 430 431 432 433 434 435 436 437 438 439 440 441 442 443 444 445 446 447 448 449 450 451 452 453 454 455 456 457 458 459 460 461 462 463 464 465 466 467 468 469 470 471 472 473 474 475 476 477 478 479 480 481 482 483 484 485 486 487 488 489 490 491 492 493 494 495 496 497 498 499 500 501 502 503 504 505 506 507 508 509 510 511 512 513 514 515 516 517 518 519 520 521 522 523 524 525 526 527 528 529 530 531 532 533 534 535 536 537 538 539 540 541 542 543 544 545 546 547 548 549 550 551 552 553 554 555 556 557