Forum Renkli - Türkiye`nin En Renkli Eğlence ve Bilgi Paylaşım Platformu  



"Taklitler, Asıllarını yaşatırmış."
Go Back   Forum Renkli - Türkiye`nin En Renkli Eğlence ve Bilgi Paylaşım Platformu > Dini Bölüm > İslamiyet
Ücretsiz Kayıt ol veya Üye Girişi yapın.
İslamiyet İslamiyet hakkındaki tüm bilgiler, haberler ve paylaşımlar bu bölümdedir.

Forum Renkli - Türkiye'nin En Renkli Eğlence ve Paylaşım Platformuna Hoşgeldiniz.
Forum Renkli'ye Hoşgeldiniz. Forumumuza ücretsiz KAYIT olarak, forumumuzda bilgi alışverişi yapabilir ve aramıza katılıp samimi dostluklar kurabilirsiniz.

Forumumuzda bizimle birlikte paylaşıma katılmak için buradan üye olabilirsiniz.



veya Facebook üyeliğiniz ile sitemize kayıt olabilirsiniz.
Etiketli Üyeler Listesi

Yeni Konu Aç Cevap Yaz
 
LinkBack Seçenekler Stil
Alt 15 Şubat 2013, 18:23   #91 (permalink)
Yαn Odαdαn Gelen Melodiler Gibidir Ses Ayαrı


- Ợuαяαnтinє. - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: 28 Nisan 2012
Nerden: ♥◊♣♠
(Mesajlar): 15.773
(Konular): 5327
Burç:
Renkli Para : 727928
Aldığı Beğeni: 2553
Beğendikleri: 945
Ruh Halim: Acimasiz
Takım :
ÖdülleriÜye Ödülleri: 5
Oscar Ödülü Teşekkür Plaketi Oscar Ödülü Oscar Ödülü Oscar Ödülü 
Standart

ARZ
Bir şeyi bir âmire, üstada veya büyüğe göstermek, takdim etmek.
Hadîs usulünde kullanılan bir terim olup râvinin elinde bulunan hadisleri şeyhine okuması anlamına gelmektedir. Hadîs şeyhine okunan hadisler isterse ezberden, isterse yazılı bir metinden okunabilmektedir. Şeyh de kendisine arz edilen bu hadis metinlerini kontrol maksadıyla dinlerken, ister elindeki bir metinden takip eder isterse hafızasından izler. (Ali Haydar Efendi, Usul-i Fıkıh Dersleri, İstanbul 1326, 406). Râvî, bu hadisleri şeyhinin huzurunda okursa artık bunları üstadından rivayet yetkisine sahip olmuş demektir.





"










"
- Ợuαяαnтinє. isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı
Alt 15 Şubat 2013, 18:24   #92 (permalink)
Yαn Odαdαn Gelen Melodiler Gibidir Ses Ayαrı


- Ợuαяαnтinє. - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: 28 Nisan 2012
Nerden: ♥◊♣♠
(Mesajlar): 15.773
(Konular): 5327
Burç:
Renkli Para : 727928
Aldığı Beğeni: 2553
Beğendikleri: 945
Ruh Halim: Acimasiz
Takım :
ÖdülleriÜye Ödülleri: 5
Oscar Ödülü Teşekkür Plaketi Oscar Ödülü Oscar Ödülü Oscar Ödülü 
Standart

ARABULMAK
Dargın olanları uzlaştırmak, barıştırmak, birbirine yakınlaştırmak.
Müslümanlar, aralarında dargınlığa varacak söz ve davranışlardan sakınmalıdırlar. Her şeye rağmen dargınlık olursa dargınlıklarını gidermeye, anlaşmazlıkları çözmeye gayret etmelidirler. Bunun da mümkün olmadığı yerlerde, müslümanların, diğer müslüman kardeşlerinin aralarını bulmaya çalışıp, onları barıştırmaları ahlâkî görevleridir. Çünkü Allah'u Teâlâ: "Müminler kardeştirler, kardeşlerinizin arasını düzeltin." (el-Hücûrât, 49/10) buyurmuştur.
Allah'u Teâlâ, başta aile hayatı olmak üzere, toplum hayatında barış ve anlaşmanın hayırlı bir iş olduğunu bildirmiştir. (en-Nisâ, 4/128). Bu sebeple Hakk Teâlâ'nın:"Allah'tan korkunuz ve aranızı düzeltiniz, " (el-Enfâl, 8/1) emrine uymayı hayatımız için bir düstûr kabûl etmeliyiz.
Diğer taraftan, Hz. Peygamber (s.a.s.) müslümanlara arabuluculuk yapmalarım tavsiye ettiğini, kendilerinin de bizzat gidip dargın ve birbiri ile anlaşamayan müslümanları barıştırdığını biliyoruz.
Bir gün Resulullah ashabına: "Size, namaz, oruç ve sadakadan daha üstün bir şey göstereyim mi?" buyurdu. Onlar: "Evet, ya Resulullah, " dediler. Peygamberimiz de sözüne devamla: "Arabulmak, barıştırmaktır; Çünkü aranın bozulması saçı kökünden kazır demiyorum, dini kazır." (Tirmizî, Kıyâme, 56), buyurdu.
Bir gün, Medine yakınlarındaki Kuba halkı döğüşmüş, hatta birbirlerini taşlamışlardı. Bunu haber alan Peygamber Efendimiz, ashabına: "Haydi bizimle geliniz de onların aralarını düzeltelim," buyurmuş ve Kuba'ya gitmişti. (Buhârî, Sulh, 2) Başka bir hadislerinde de Resulullah şöyle buyurmuştur: "Halkın arasını düzelten ve bunun için iyilik kasdiyle söz taşıyan ve yine iyilik düşüncesiyle yalan söyleyen, yalancı değildir." (Buhârî, Sulh, 1).
Bilindiği gibi yalan büyük günahlardandır. Karı-koca ve diğer insanların arasını bulmak için buna müsaade edilmesi arabuluculuğun ne kadar önemli bir ahlâkî görev olduğunu göstermektedir.
Hz. Peygamber:
"Birbirinize kin tutmayın, birbirinizle hasedleşmeyin, birbirinizden arka dönüp uzaklaşmayın. Ey Allah'ın kulları! Birbirinizle kardeş olun. Bir müslümanın din kardeşini üç günden fazla terk etmesi (yani dargın durması) helâl olmaz," (Müslim, Birr ve Sıla, 23) buyurmuştur.
Öyleyse, birbirine dargın olan müslümanların, Peygamber Efendimizin yasakladığı bir konuda kendilerine yardımcı olmaya çalışan, yani onları barıştırmaya, aralarını bulmaya gayret eden müslüman kardeşlerine yardımcı olmaları da ahlâkî görevleri arasındadır. Dargın müslümanlar, inatla dargınlıklarını devam ettireceklerine, dinin üç günden fazla dargın durmayı yasakladığını, atalarımızın: "Müslümanın müslümana küslüğü tülbent kuruyuncaya kadardır," dediğini düşünerek arabuluculuk yapmak isteyenlerin bu hayırlı teşebbüslerini bir barışma vesilesi saymalıdırlar.
Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor:
"Onların gizli konuşmalarının çoğunda hayır yoktur; ancak sadaka vermeyi yahut iyilik yapmayı ve insanların arasını düzeltmeyi gözeten kimseler müstesna. Bunları, Allah'ın rızasını kazanmak için yapana büyük ecir vereceğiz." (en-Nisâ, 4/114).
Bu ayet bize, arabuluculuğun, diğer iyiliklerde olduğu gibi, çıkar gözetilmeden sırf Allah rızası için yapılması gerektiğini, ancak böyle bir düşünce ile yapılan arabuluculuğun ahlâki bir değer ifade edebileceğini göstermektedir.
Dinimiz, arabuluculuğu büyük bir fazilet olarak teşvik ederken, aksine arabozmak için söz taşımayı da büyük günah saymıştır.





"










"
- Ợuαяαnтinє. isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı
Alt 15 Şubat 2013, 18:24   #93 (permalink)
Yαn Odαdαn Gelen Melodiler Gibidir Ses Ayαrı


- Ợuαяαnтinє. - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: 28 Nisan 2012
Nerden: ♥◊♣♠
(Mesajlar): 15.773
(Konular): 5327
Burç:
Renkli Para : 727928
Aldığı Beğeni: 2553
Beğendikleri: 945
Ruh Halim: Acimasiz
Takım :
ÖdülleriÜye Ödülleri: 5
Oscar Ödülü Teşekkür Plaketi Oscar Ödülü Oscar Ödülü Oscar Ödülü 
Standart

ANNE-BABA
Toplum yapısının temeli olan ailenin kurucuları ve en önemli iki unsuru.
Allah'ın insanlardan korunmasını istediği beş kutsal şeyden biri de, neslin devamıdır. Neslin devamını Allah (c.c.), canlıların kabiliyet ve yapılarına göre belli kanunlara bağlamıştır. Neslini devam ettirebilmek için en büyük zorluklarla karşılaşan canlı da insanoğludur. İnsan, canlıların en güçlüsü olmasına rağmen, doğduğu anda en zayıf olanların başında gelir. Bazı hayvan yavruları doğumdan hemen sonra, bir kısmı da kısa bir zaman sonra ayağa kalkabildiği, ihtiyaçlarını gidermeye başlayabildiği hâlde insanoğlu ancak, doğumundan yıllar sonra bu seviyeye gelebilir. Neslin devam edebilmesi için bütün bu zorlukları çeken ana babalardır. Anne, yavrusunu dokuz ay karnında taşır, hamilelik süresince pek çok güçlükle karşılaşır, hayatî tehlikeleri de göze alarak çocuğunu doğurur. Hiç bir şeye gücü yetmeyen bebeğini büyütmek için, uykusundan, istirahatinden, sıhhatinden feragat eder. Nitekim Cenâb-ı Allah şöyle buyurur:
"Biz, insana, ana-babasına iyilikte bulunmayı tavsiye ettik. Özellikle de anasını tasviye ederiz ki, o, kat kat zaafa düşerek ona hamile kalmış, emzirmesi de tam iki sene sürmüştür. Binaenaleyh; bana ve ana-babana şükret. " (Lokman, 31/14). Aile ve çocuğun ihtiyaçlarını temin etmek için baba yılmadan, usanmadan çalışır, yemez yedirir, giymez giydirir. Çocuğun bir yeri ağrısa, onlar daha fazla rahatsız olurlar. Çocuklarının rahatını kendi rahatlarına tercih ederler. Bu zahmetli meşgale, değişik safha ve şekillerde olmak üzere yirmi otuz yıl devam eder. Hatta, ana-babanın çocuğuna gösterdikleri ilgi hayat boyu sürer gider.
Allah'ın, ana-baba ve çocuklar arasında yarattığı sevgi ve saygıdan kaynaklanan işte bu hak-görev ilişkisi, insan neslinin yozlaşmadan, sıhhatli ve sağlam bir şekilde devam edebilmesinin ve vazgeçilmez bir şartıdır.
Ana-babanın çocuklar üzerindeki haklarını şöyle sıralayabiliriz:
1. İtaat (saygı): Çocukların ana-babalarına karşı en önemli görevleri onlara itaat etmek, yapılması haram olmayan isteklerini yerine getirmektir. Cenâb-ı Allah şöyle buyurur: "Biz insana, ana-babasına iyilik yapmasını tavsiye ettik. Bununla beraber, hakkında bilgi sahibi olmadığın (ilah tanımadığın) bir şeyi bana ortak koşman için sana emrederlerse, artık onlara bu hususta itaat etme." (el- Ankebût, 29/8) Bu ayet ashabtan Sa'd b. Ebi Vakkâs hakkında nazil olmuştur. Hz. Sa'd olayı şöyle anlatmaktadır: "Ben anneme hürmet ve itaat eden bir çocuktum, müslüman olunca annem bana:
-Sa'd! bu yaptığın nedir? Ya sen bu yeni dinini bırakırsın, yahut da ben yemem içmem ve sonunda ölürüm. Sen de benim yüzümden; "anasının katili!" diye ayıplanırsın, dedi. Ben; "Anneciğim böyle yapma. İyi bil ki, ben bu dini bırakmam!" dedim. Ve iki gün iki gece bekledim. Kadın ne yedi, ne içti. Bunun üzerine:
"-Vallahi anne, iyi bil ki, senin yüz canın olsa da bunlar birer birer çıksa, ben bu dinimi yine bırakmam. Artık ister ye, ister yeme" dedim. Bu azmimi görünce annem bu direnmesinden vazgeçti. Bunun üzerine yukarıdaki ayet-i kerîme nazil oldu. (Tecrîd-i Sarîh Tercümesi, XII, 121 ) .
Peygamber Efendimiz de bir hadislerinde: "Allah size, annelerinize itaatsizliği... Haram kıldı." (Buhârî, Edeb, 4).
Yukarıda zikredilen ayet ve hadislerden de anlaşılacağı gibi ana-babaların istek ve arzularını yerine getirmek, onlara karşı çıkmamak Allah'ın emridir. Ancak, ana-baba çocuğundan Allah'a karşı gelmesini, O'nu inkâr etmesini, farz kıldığı bir şeyi yapmamasını, haram kıldığı şeyleri yapmasını emrederse; onların bu istekleri yerine getirilmez. Çünkü Allah'a isyan olan hususta, ana-baba da olsa, insanlara itaat edilmez.
2. Ana-babaya iyi davranmak. Allah'u Teâlâ Kur'an-ı Kerîm'de, insanın kimlere karşı görevleri olduğunu sıralarken şöyle buyurur:
"Yüce Rabb'ın şöyle emretti; Yalnız Allah'a ibadet edeceksiniz, ana-babalarınıza iyilik yapacaksınız. Şayet bunlardan biri veya her ikisi senin yanında ihtiyarlarsa sakın onlara "öf " dahi deme, yüzlerine bağırma, onlara tatlı söz söyle. Onlara, merhamet belirtisi olarak tevazu kanadını aç da, "Ya Rab, küçüklüğümde bana şefkat gösterdikleri gibi, sen de onlara merhamet et" de "(el-isrâ, 17/23-24)
Peygamber Efendimiz de "kime iyilik yapayım?" diye üç defa soran bir sahabiye, üç defasında da, "annene" cevabını verdikten sonra dördüncü soruda, babasına iyilik yapması gerektiğini söylemiştir. (Buhârî, Edeb, 2; Müslim, Birr, 1).
Ana-baba, çocuklarına yeteri kadar iyilik yapmamış olsalar, hatta bazı zararları dokunmuş olsa da, çocuklar, onlara yine de iyi davranmak mecburiyetindedir. Çünkü insanlar yaşlandıkça çocuklaşır. Çocukluğumuzdaki yanlış ve zararlı davranışlarımızı güler yüzle karşılayanlar bize muhtaç duruma gelince onlara, bize yaptıkları gibi iyi davranmamız aynı zamanda bir şükran borcudur.
3. Maddî ihtiyaçlarını gidermek. Yaşlanıp kendi ihtiyaçlarını temin edemez hâle gelince ana-babaların bütün ihtiyaçlarını temin etmek çocukların görevidir. Bu görev sadece ahlâkı olmayıp, hukuken de vardır. Bu görevini yerine getirmeyen kimse İslâmî yönetim tarafından buna zorlanır. Allah bu görevi evlâtlara yüklemektedir: "Ey Peygamber! Sana ne sarfedeceklerini soruyorlar. De ki, sarfedeceğiniz mal ana-baba, akrabalar, yetimler, düşkünler ve yolcular içindir. Yaptığınız her iyiliği Allah bilir. " (el-Bakara, 2/215).
Ashab-ı Kirâm'dan Ebu'd-Derdâ Hz. Peygamber'in (s.a.s.) kendisine dokuz önemli şey tavsiye ettiğini, bunlardan birinin de; ana-baba da dahil olmak üzere aile fertlerinin ihtiyaçlarını karşılamak olduğunu belirtir. (Buhârî, el-Edebü'l-Müfred, 9) Yine Peygamberimiz, cihada katılmak isteyen bir sahabiyi, ihtiyaçlarından dolayı, ana-babasının yanına göndermiştir. (Buhârî, el-Edebu'l-Müfred, 9).
4. Saygısızlık etmemek. İslâm ümmetinin prensibi büyüklere saygı, küçüklere sevgidir. Saygıya en lâyık olanlar, saygıda kusur etmeyi dahi aklımızdan geçirmememiz gerekenler de ana-babalarımızdır. Bir gün Peygamberimiz (s.a.s.) ashabına;
-"Size, büyük günahların en büyüğünü bildireyim mi?" diye üç defa sordu. Üç defasında da "evet bildir, Ey Allah'ın Resulü" diyen-ashab-ı kirâma bunların sırasıyla; "Allah'a ortak koşmak, ana-babaya karşı gelmek, haksız yere adam öldürmek ve yalan söylemek" olduğunu belirtir. (Buhârî, Edeb, 6).
"Ana-babamı ağlar hâlde terkederek, hicret etmek üzere senin emrini almaya geldim" diyen bir sahabiye Peygamberimiz (s.a.s.):
-"Onlara dön, nasıl ağlattınsa onları öylece güldür, sevindir" der ve henüz müslüman dahî olmayan ana-babasının yanına gönderir.
5. Rızalarını almak. İnsanın dünyadaki en büyük görevi şüphesiz ki, Allah'ın rızasını kazanmaktır. Bundan hemen sonra rızasını almamız gerekenler ise, ana-babalarımızdır. Çünkü, yukarıda geçen ayetlerde de görüldüğü gibi Allah'u Teâlâ, kendisine ibadetten hemen sonra ebeveyne iyiliği emretmiş , Peygamberimiz de (s.a.s.): "Allah'ın rızası, babanın rızasında, gazabı da gazabındadır" (Buhârî, el-Edebü'l-Müfred, 1; Tirmizî, Birr, 3) buyurmuştur. İyilik yapmada babadan önce gelen annenin durumu da, tabii ki böyledir.
Peygamberimiz (s.a.s.) çok öfkeli bir şekilde üç defa, "Yazıklar olsun o kimseye " dediğinde Ashab-ı Kiram; "Kimdir o? Ey Allah'ın Resulü! " diye sorunca;
"Ana-babası veya bunlardan birisi yanında ihtiyarladığı hâlde, Cennet'e giremeyip Cehennem'i boylayan kimse" der. (Müslim, Birr, 9).
Abdullah b. Amr b. el-Âs'ın anlattığına göre, bir adam peygamberimiz (s.a.s.)'e gelerek cihada gitmek için izin istedi. Peygamberimiz de ona; "Annen baban sağ mıdır?" diye sordu. Adam: "Evet", deyince Resulullah (s.a.s.): "O hâlde sen önce onların rızasını almaya çalış, " buyurarak ona bu görevini hatırlattı. (Tecrid-i Sarih Tercümesi, VIII, 377).

6. Kötü söz söylememek. Onları incitecek her tür kötü söz ve davranıştan kaçınmak gerekir. Bu kötü davranışların ebeveyne doğrudan yapılması haram olduğu gibi, onlara kötü söz söylenmesine sebep olmak da haramdır. Cenâb-ı Allah'ın, "Onlara öf dahî demeyin" yasağı yanında Peygamberimizin şu hadis-i şerîfi de çok dikkat çekicidir:
"Bir kimsenin ana-babasına sövmesi büyük günahlardandır".
-Ashab-ı Kirâm: "Bir kimse ebeveynine nasıl söver?" deyince,
-Efendimiz (s.a.s.): "Biri başkasına kötü bir söz söyler, o da tutar bunun ebeveynine söver" diye cevap verdi. (Buhârî, Edeb, 4).
7. Öldüklerinde hayırla anmak, dua etmek. Ana-baba ölmekle onlara karşı olan sorumluluklar bitmez. Onların temiz hatıralarını devam ettirmek gerekir. İnsanları insan yapan da bir bakıma, nesilden nesile miras olarak intikal eden bu güzel duygu ve hatıralardır. Peygamberimizin; "Sevgi, verâset yoluyla kazanılır" (Buhârî, el-Edebü'l-Müfred, 22) hadîsi de bu gerçeği ifade etmektedir. Böylece, nine ve dedelerle torunlar arasında bir sevgi bağı kurulmuş olur. Onları hayırla anmak, bağışlanmaları için dua etmek, Allah'u Teâlâ'nın Kur'an-ı Kerîm'de bize öğrettiği dualardandır; "Ey Rabbimiz! İnsanların hesaba çekileceği kıyamet gününde beni, annemi, babamı ve bütün müminleri bağışla. " (İbrahim, 14/41 ) .

Bir sahabî; "Ölümlerinden sonra da ebeveynim için yapmam gereken bir iyilik var mı?" diye sorunca Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyurdu:
"Evet dört haslet vardır:
Onlara hayır duada bulunmak ve Allah'tan, bağışlanmalarını dilemek. Varsa vasiyetlerini yerine getirmek. Dostlarıyla ilişkiyi devam ettirip ikramda bulunmak. Akrabalarıyla ilişkiyi devam ettirmek ki, senin bütün akrabaların ancak onlar vasıtasıyla varolmuştur. (Buhârî, el-Edebü'lMüfred, 19)
Ölümlerinden sonra yapılacak duanın ebeveyne faydasını Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle dile getirir: "İnsan ölünce amel defteri kapanır. Ancak şu üç şeyle sevabı devam eder: Sadaka-ı câriye, insanların faydalanacağı bir ilim ve arkasından hayır dua eden bir evlât" (Buhârî, et-Edebü'l-Müfred, 19).
Ayrıca onlara karşı iyi, güzel olan her davranışta bulunmak, kötü, çirkin her hareketten de sakınmak, onlara karşı olan görevlerimizdendir.
Hayatta ve öldükten sonra ebeveynine karşı görevlerini yerine getiren, onları memnun edip hayır dualarını alan kimse, dünya ve ahiretin en büyük mutluluklarından birini kazanmış olur. Çünkü Peygamberimiz (s.a.s.) böylelerinin bereketli uzun bir ömre sahip olacaklarını, ebeveynin kendileri için yapacakları duaların Allah tarafından mutlaka kabul edileceğini ve Cennet'i kazanacaklarını müjdelemektedir .
Hz. Peygamber (s.a.s.) çocukların ebeveynlerine karşı sorumluluklarının ne kadar büyük olduğunu şöyle dile getirmektedir:
"Çocuk, hiç bir iyilikle babanın hakkını ödeyemez. Ancak onu köle olmuş bir vaziyette bulur da satın alarak hürriyetine kavuşturursa hakkını öder." (Buhârî, el-Edebü'l-Müfred, 6)
Üzerimizde bu kadar çok emek ve hakları olan anne ve babalarımızı sevmek ve onların sevgisini başka şeylerle değişmemek en önemli ahlakî görevlerimiz arasındadır. Bu görev, hayatta iken onlara karşı hürmet, şefkat ve merhamet göstermekle kendilerini hoşnut etmeye çalışmakla yerine getirilir. Gerçek anne-baba sevgisinin, "annemi, babamı seviyorum", demekten ibaret olmadığını, onlara karşı maddî-manevî her türlü görevin yerine getirilerek bu sevginin ispat edilebileceğini unutmamamız gerekir.
Büreyt'den rivayet edilen bir hadîs-i şerifte; adamın biri Kâ'be'yi tavaf ederken annesini omzunda taşıyarak tavaf ettirmiş Resulullah'ın yanına gelerek:
"-Hakkını ödedim mi?" diye sormuş. Resulallah buyurmuşlar ki:
"-Hayır, sana hamile iken alıp verdiği bir nefesin hakkı bile değil."
Bu şefkat dolu tasvirin, insanları anne babalarına teşekküre yönelttiği oldukça açıktır.
Abdullah b. Mes'ud (r.a.) Hz. Peygamber (s.a.s.)'e sordu:
"-Ya Resulullah, amellerin hangisi daha üstündür?" Resulullah:
"- Vaktinde kılınan namaz" buyurdular.
Abdullah b. Mes'ud diyor ki tekrar sordum:
"-Sonra hangisidir?"
"-Anne-babaya iyiliktir" diye cevaplandırdılar.
"-Sonra hangisidir?" dedim.
"-Allah yolunda savaşmaktır. " diye buyurdular.
Hülâsa anneye ve babaya her türlü ikram ve ihsanda bulunmak, onların ihtiyacı olduğu takdirde bütün maddî ihtiyaçlarını gidermek, onlara "öf" bile dememek, onlara karşı daima tatlı dilli olmak, en güzel tavır ve davranışlarla karşılık verip en ufak bir şekilde onları üzmemek bıkkınlığı ifade edebilecek bir tavır takınmamak gerekir. Gönüllerini kıracak en küçük bir sözden bile kaçınmak, her hususta rızalarını kazanmağa çalışmak, onları kendisinden memnun etmek, yaşlandıklarında onların her türlü hizmetine koşmak, hastalık anlarında tedavî ve bakımlarını yaptırmak çocukların görevidir. Hasta veya yatalak hâllerinde onların hizmetlerinde bulunmak Cennet'in kapılarını aralayan bir davranıştır .





"










"
- Ợuαяαnтinє. isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı
Reklam Alanı
Alt 15 Şubat 2013, 18:25   #94 (permalink)
Yαn Odαdαn Gelen Melodiler Gibidir Ses Ayαrı


- Ợuαяαnтinє. - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: 28 Nisan 2012
Nerden: ♥◊♣♠
(Mesajlar): 15.773
(Konular): 5327
Burç:
Renkli Para : 727928
Aldığı Beğeni: 2553
Beğendikleri: 945
Ruh Halim: Acimasiz
Takım :
ÖdülleriÜye Ödülleri: 5
Oscar Ödülü Teşekkür Plaketi Oscar Ödülü Oscar Ödülü Oscar Ödülü 
Standart

ÂMM

Delâlet ettiği bütün ferdleri sınırsız olarak içine alan ve birçok şeyi ifade eden lâfız. Lâfız, bir cümle içerisinde birçok şey akla getiriyor ve onların hepsini ifade ediyorsa o kelime âmm'dır.
Bu tarif çerçevesinde âmm'da üç ayrı şart aranır:
1- Âmm'ın içine aldığı ferdler (maddi veya manevî olsun) ikiden fazla sayı olmalıdır. Bir'e veya ikiye delâlet eden bir söz âmm değil has'tır.
2- Lâfız sınırsız ve sayısız olacak. Yani lâfzın bütün ferdlerine değil sadece bir kısmına, yahut bazısına delâlet ederse yine âmm değildir.
3-Bütün fertleri içine alacak. Bazı ferdler lâfzın kapsamının dışında kalırsa böyle bir ifade âmm olmaz.
Âmm, "mutlak" ile karıştırılmamalıdır. Zira ikisi arasında fark vardır. Mutlak, tek şeyin mahiyetini ifade eder, aynı türden başka şeyleri ifade etmez. Âmm ise mahiyetin ötesinde sayıya delâlet eder. Dolayısıyla lâfız sayıyı ifade ediyorsa o lâfız âmm; mahiyeti ifade ediyorsa mutlaktır. Yani mutlak, tek şeyin içerisindeki bütün cüzleri ifade eden lâfızdır. "İnsan akıllıdır", "insan yenmez" cümlelerindeki birinci insan kelimesi âmm'dır. Çünkü ne kadar insan varsa onların hepsinin akıllı olduğunu ifade etmekte dolayısıyla manaya "sayı" girmektedir. Ama ikinci cümledeki insan kelimesi sayıyı ifade etmez. Sadece insanın vücudunda ne kadar cüz' varsa onların hepsinin yenmeyeceğini, dolayısıyla mahiyeti ifade etmektedir. Onun için de ikinci insan kelimesi mutlak lâfızdır.
Âmm'ın hükmü, lâfzının içine giren, anlamına uygun gelen bütün ferdleri kesin olarak kapsamasıdır. Hanefilere göre bazı şartlarla âmm'ın, ifade ettiği manaya delâleti kat'idir. Ondan zannî bir mana çıkmaz. Diğer mezhepler ise âmm lâfzın, manaya delâletinin zannî olduğunu ileri sürmüşlerdir. Çünkü âmm lâfzın tahsise ihtimali vardır. İhtimalli bir lâfzın manaya delâleti zannî olur (el-Hâdimî, Mecâmiu'l-Hakayık, İstanbul 1308, 4; Ebû Zehra, İslâm Hukuk Metodolojisi, terc. Abdülkâdir Şener, Ankara 1973, 159)
Âmm lâfızların bazıları, umûmî ifadesinin sınırlandırılmasına müsaittir. Âmm'ın böyle sınırlandırılmasına "tahsis"; tahsis edilmiş lâfza da "hâss" denir. Neticede tahsis eden lâfız "muhassıs", tahsis edilen âmm lâfız da "muhassas" adını alır.
Diğer bazı âmm lâfızlar da tahsise müsait değildir. Meselâ "Allah herşeyi bilir", "Anneleriniz size haram kılındı" lâfizları böyledir. Ama "...iki kız kardeşi (bir nikâhta) cem etmek... size haram kılındı" (en-Nisâ, 4/23) ayetinin umum lâfzı, "Resulullah (s.a.s.) kadının, halası veya teyzesi üzerine nikâhlanmasını yasakladı" (Buhârî, Nikâh, 27; Müslim, Nikâh, 37, 39) hadisince tahsis olunmuştur. Burada ayet, muhassas; hadis ise muhassıstır .





"










"
- Ợuαяαnтinє. isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı
Alt 15 Şubat 2013, 18:25   #95 (permalink)
Yαn Odαdαn Gelen Melodiler Gibidir Ses Ayαrı


- Ợuαяαnтinє. - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: 28 Nisan 2012
Nerden: ♥◊♣♠
(Mesajlar): 15.773
(Konular): 5327
Burç:
Renkli Para : 727928
Aldığı Beğeni: 2553
Beğendikleri: 945
Ruh Halim: Acimasiz
Takım :
ÖdülleriÜye Ödülleri: 5
Oscar Ödülü Teşekkür Plaketi Oscar Ödülü Oscar Ödülü Oscar Ödülü 
Standart

ÂMİN
Öyle olsun, duamızı kabul et, çok doğru anlamında dualardan sonra söylenen söz. Özellikle namazda fâtihanın bitiminden sonra söylenmektedir. Arapça'da isim-fiil olarak kabul edilen kelimelerdendir. Kelimenin İbranice olduğu kânaatleri vardır. Zira aynı kelimeyi "amen" şeklinde kullanan Yahudi ve Hristiyanlar bunun Süryânîce "âmin" kelimesinden geldiğini ifade etmektedirler. Bu kelime namazda zikredilmekte ise de, Kur'an'dan olmadığı bilinmektedir. Hz. Peygamber (s.a.s.) ise, namaz'da Fatiha Suresi'nin okunması bittikten sonra "âmin" denmesini özellikle emretmiştir. Şöyle ki: "İmam, Fatiha'yı tamamlayıp âmin dedikten sonra siz de ."âmin" deyiniz. Kimin bu sırada "âmin" demesi meleklerin o anda "âmin" deyişi ile aynı ana rastlarsa geçmiş günahları affolunur. " (Müslim, K. Salat, 72; Ebû Dâvud, Salat, 167-168; Tirmizî, Mevâkîttü's-Salat, 116).
Bu hadislere göre namaz'da Fatiha'dan sonra "âmin" demek sünnettir. İmam-ı A'zam'a göre "âmin" gerek imam ve gerekse cemaat tarafından hafiyyen (sessizce); imam-ı Şâfiî ve Ahmed b. Hanbel'e göre açık ve imamla birlikte söylenmesi sünnettir. (Sünen-i Ebû Dâvud Tercüme ve Şerhi, İstanbul 1988, III, 470-474).





"










"
- Ợuαяαnтinє. isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı
Alt 15 Şubat 2013, 18:25   #96 (permalink)
Yαn Odαdαn Gelen Melodiler Gibidir Ses Ayαrı


- Ợuαяαnтinє. - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: 28 Nisan 2012
Nerden: ♥◊♣♠
(Mesajlar): 15.773
(Konular): 5327
Burç:
Renkli Para : 727928
Aldığı Beğeni: 2553
Beğendikleri: 945
Ruh Halim: Acimasiz
Takım :
ÖdülleriÜye Ödülleri: 5
Oscar Ödülü Teşekkür Plaketi Oscar Ödülü Oscar Ödülü Oscar Ödülü 
Standart

ÂMİL

Bir işi meydana getiren, bir eserin ortaya çıkmasına katkıda bulunan çalışan, amel yapan, görevli ve bir kimsenin mal, mülk gibi hususlarıyla ilgili bütün işlerini üzerine alan, memur ve tahsildar gibi kimselere verilen isim
Kur'an-ı Kerîm ahlâki anlamda âmili; iyilik yapanlar ve kötülük yapanlar olarak iki kısımda ele alır.
İyilik amilleri. Allah'ın rızasını kazanmak için çalışanlar, kötülüklerden sakınanlar, bollukta ve darlıkta kazandıklarını Allah yolunda harcayanlar; kızdıkları zaman öfkelerine hakim olanlar, başkalarının kusurlarım bağışlayanlar; bir kusur işledikleri zaman, yani nefislerine zulmettikleri zaman, Allah'ı anarak istiğfar edenler, isledikleri kusurlarda bile bile ısrar etmeyenlerdir. Onlar için en güzel ecir ve mükâfaat vardır.
"Ve onlar, bir kötülük yaptıkları, ya da nefislerine zulmettikleri zaman, Allah'ı hatırlayarak hemen günahlarının bağışlanmasını dilerler. Günahları da Allah'dan başka kim bağışlayabilir? Ve onlar yaptıklarında bile bile ısrar etmezler. İşte onların mükâfatı, Rab'leri tarafından bağışlanma ve altından ırmaklar akan, içinde ebedi kalacakları Cennetlerdir. Amellerin ecri ne güzeldir." (Âli İmrân 3/135-136)
"...Ben, içinizden, erkek kadın hiçbir âmilin işlediğini boşa çıkarmam" (Âli İmrân 3/195).
Kötülük âmilleri hayırdan ve hidayetten uzak yaşayıp Hakk'a karşı gelen ve hidayet rehberini arkalarına atanlardır. Resulullah bir hidayet âmili iken ona karşı gelen Mekkeli müşrikler şer âmilidirler. Bugün onların izini takip ederek cahili düzenler kuran ve insanları zulümle buna itaate zorlayan insanlar da şer âmilleridirler. Gönülden ve isteyerek tağuta itaat edenler de şer âmilleridirler. Elbette bunların mükâfatı hayır ve iyilik âmillerininkinin aksi olacaktır. Hak Teâlâ bunlara karşı meydan okumaktadır. Allah'ın meydan okuması kulları için ne büyük felâkettir. Ve şer âmilleri bu felâketi hak etmişlerdir.
"De ki: "Ey kavmim, gücünüz yettiğince âmil olun (yapacağınızı yapın) Ben de âmilim. (vazifesini yapan biriyim) Yakında (dünya) yurd(un)un sonunun kimin olduğunu bileceksiniz. Muhakkak ki zulmedenler, kurtuluş yüzü görmezler. " (el-En'âm, 6/135).
Zekat Âmilleri.
İslâm'da âmil malı ve idari bir terim olarak kullanılıp memur ve tahsildar anlamına gelir. Kur'an-ı Kerim'de zekâtların harcama yerleri belirtilirken ayette geçen vergi toplama memurlarına "âmil" denilmektedir. "Sadakalar (zekât) ancak (dilenmeyen)fakirlere, yoksullara, onu (zekâtı) toplamak için (devlet tarafından) görevlendirilen memurlara..." (et-Tevbe, 9/60). Bu ayetin ifadesinden anlaşıldığına göre, vergi işleriyle uğraşanlar İslâm'ın ilk devirlerinden itibaren vardı ve devlet bu konu üzerinde durmakta idi. İslâm devletinin gelirlerini oluşturan, müslümanların ödediği zekât ile gayr-i müslimlerden alınan ganimet *, fey * cizye * ve haraç* gibi vergilerin tarhı, tahakkuku, tahsili ve hak sahiplerine dağıtılması geniş bir memur kitlesinin görevlendirilmesini gerektirmektedir. işte bütün bu görevleri yerine getiren memurlara İslâm hukuk literatüründe "âmil" denilmektedir. Ancak ilk dönemlerde bu görevin alanı değişik olabiliyordu. Meselâ Hz. Peygamber (s.a.s.) Muâz b. Cebel'i (r.a.) Yemen'e gönderdiği zaman âmil ünvanı ile göndermişti fakat Muâz (r.a.)'ın yetkileri adlî, malî, idarî ve hukukî otorite alanlarını kapsıyordu. Gerek Resulullah döneminde ve gerekse daha sonraki dönemlerde âmillerin yetki ve görevleri değişik sahaları kapsamaktaydı. Âmil kavramı birbirinden çok farklı anlamlarda kullanılmıştır. Hatta vali, emîr ve âmil gibi tabirlerin birbirleri yerine kullanıldığı da görülmüştü.
Burada ele aldığımız âmil kavramı ile zekât toplama memurları kastedilmektedir. Bunlar topladıkları zekâtları devlet merkezine getirir veya miktarını bildirirlerdi. Devlet hazinesi olan "Beytu'l-Mâl*"da toplanan zekâtlar ayette belirtilen sekiz sınıf arasında paylaştırılır, Âmiller de bu sekizde bir'den paylarını alırlardı. Fakat her âmil topladığı zekât miktarının mutlaka sekizde birini alır diye bir hüküm söz konusu değildir. Devlet âmile emeği karşılığında belli miktarda bir gelir tahsis ederdi. Zekâtın devlet tarafından toplanması Kur'an'ın bir emridir (et-Tevbe, 9/103). Buna devletin bütün müslümanların zekâtlarını toplamak üzere görevlendirdiği bu âmiller, özellikle zahirî mallar dediğimiz meyve, hububât ve hayvanların zekâtlarını toplamakla görevlidirler. Bu tür malların zekâtlarının mutlaka devlet görevlisi olan bu âmillere verilmesi gereklidir. Gizli mallar dediğimiz altın, gümüş ve benzeri menkul değerlerin zekâtları ise sahipleri tarafından hak ve ihtiyaç sahiplerine verilebilir. Bu tür malların sahipler isterlerse bu zekâtlarını da âmillere teslim edebilirler. Fakat hububât, hayvanlar ve meyve gibi malların zekâtı ayrıca mal sahibi tarafından ihtiyaç sahiplerine verilmiş olsa da âmil bu zekâtı devlet adına yeniden alır. Bu uygulama ile zekâtta hakkı olan kimselerin bu hakları korunmuş olmaktadır.

Hz. Peygamber (s.a.s.) âmillik görevini gerektiği gibi yerine getiren kimsenin Allah yolunda cihada çıkmış kimse kadar sevap kazandığını ifade buyurmuşlardır. (Ebû Dâvud, İmâre, 7; İbn Mâce, Zekât, 14).
Resulullah görevlendirdiği zekât toplama memurlarını görevden dönüşleri sırasında bizzat kendisi denetler ve hesaplarını kontrol ederdi. Ufak da olsa bir su-iistimal gördüğünde onları ashaba teşhir ederdi. Süleymoğulları kabîlesine âmil olarak gönderilen İbn Lutbiyye adındaki bir görevli vazifesini bitirip Medine'ye geri döndüğünde hesabını Resulullah'a verirken şöyle demişti: "Ey Allah'ın Resulü! Şu sizin zekât mallarınız, bunlar da bana verilen hediyelerdir." Bu sözleri işiten Peygamber (s.a.s.) hayretle şöyle demişti: "Tuhaf şey! sen doğru adamsan söyle bakalım, sen ananın babanın evinde otursaydın bu mallar sana hediye edilir miydi? Bunu bu deneyiverseydin." Sonra Resulullah âmillerin hediye almalarını kesinlikle yasaklamıştı. (Buhârî, el-Hiyel, 15).
İslâm hukuku her konuda olduğu gibi âmillerde de bulunması gereken özellikleri, bu görevleriyle ilgili olarak yapmaları gereken hususları belirlemiş ve onların tayin, azil ve teftişleriyle alâkalı hükümler koymuştur. Bu göreve tayin edilenler tefvizî yani tam yetkili ve tenfizî yani sınırlı yetkili olarak iki ayrı görevle görevlendirilir.
Bir zekât toplama memurunda bulunması gereken özellikler İslâm hukukçuları tarafından şu şekilde belirlenmiştir: 1-Müslüman olmak, 2-Mükellef yani âkil ve baliğ olmak. 3-Devletçe güvenilir olmak, 4-Tam yetkili âmil ise, zekât ile ilgili İslâm'ın hükümlerini bilmek. 5-Getirildiği bu göreve tam ehil birisi olmak, 6-Hür olmak .
Bunun dışında, âmiller göreve giderken ayrı yetkilere de sahip olabilmektedirler. Bunlar bazen tam yetkili olup zekâtın hem toplanması hem de hak ve ihtiyaç sahiplerine dağıtılması yetkilerine sahip olurlar. Bazen âmil sadece zekâtı toplamakla yetkili olur. Âmillerin bir diğer yetkileri de zekâtını aldıkları malların ne kadar ürün verebileceğini tahmin etmektir. Bu da vergilerin toplanmasında esas alınır.
Bu âmillerin bir diğer görevleri de gittikleri yerlerde İslâm'ın öğretilmesi ve irşad işleri ile meşgul olmalarıydı. Bu âmillerin bir kısmı devlet merkezi Medine'nin dışında görevlendirilirdi. Bunların gönderdikleri mallar da merkeze geldiğinde, bu malları tasnif ve muhafaza etmek üzere Medine'de görevlendirilen âmiller vardı. Nakitlerin dışında kalan malların özellikle sürülerin korunması, otlatılması, hurma ve hububâtın muhafazasını yapan âmiller görev yapardı. Medine merkezindeki âmillerin başında Hz. Ebû Hureyre geliyordu. Yukarıda ifade ettiğimiz gibi, merkezin dışına giden âmiller yalnız zekât toplama işiyle değil öğretim, kazaî, malî vb. hususlarda da yetki ve görevleri vardı. Bu görev ve yetkiler bizzat devlet başkanı olan Hz. Peygamber tarafından belirlenirdi. Daha sonra gelen Halîfeler de aynı uygulamayı sürdürdüler. Bazen da Resulullah (s.a.s.) bu görevlilere merkezden yazılı genelgeler gönderir ve onlardan bazı hususları yerine getirmelerini isterdi.
Bu âmiller sebepsiz olarak kimseye asla sıkıntı veremez, zekâtını toplarken müslümanlara karşı haksız bir tavır takınamazlardı. Bunun yanında zekâtını kaçırmak isteyenleri de Resulullah'a bildirirlerdi. Hz. Peygamber (s.a.s.) hayatta olduğu müddet içinde Haşimoğullarından hiç kimseyi âmil olarak görevlendirmemiştir. Zira Ehl-i Beyt'in zekât ve sadakalardan yararlanması yasaktır. Âmillerde bu görevlerine karşılık kendi ihtiyaçları kadar bir maaş alırlardı. Bu ihtiyaçlar kişiye göre değişmekte idi. Fakat âmil kendisinin ve aile efradının geçimlerini sağlayacak ve bir hizmetçi tutacak kadar maaş alırdı. Ayrıca zengin de olsa yaptığı iş karşılığında ücret alma hakkına sahiptir.
Âmillik görevi zamanla değişik şekiller almış ve tarihin ilerlemesiyle birlikte gelişmeler katetmiştir. Bu görev dört halife devrinde ayrı bir statüye sahipken, Emevî ve Abbâsîler'de de kısmen farklı bir şekil almıştır. Daha sonraları Selçuklular, Memluklular ve Osmanlılar dönemlerinde bu görev değişik şekillerde sürdürülmüştür. (Geniş bilgi için bk. Uzunçarşılı, İ.H. -Osmanlı Devlet Teşkilatına Medhal, TTK yayınları).





"










"
- Ợuαяαnтinє. isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı
Alt 15 Şubat 2013, 18:26   #97 (permalink)
Yαn Odαdαn Gelen Melodiler Gibidir Ses Ayαrı


- Ợuαяαnтinє. - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: 28 Nisan 2012
Nerden: ♥◊♣♠
(Mesajlar): 15.773
(Konular): 5327
Burç:
Renkli Para : 727928
Aldığı Beğeni: 2553
Beğendikleri: 945
Ruh Halim: Acimasiz
Takım :
ÖdülleriÜye Ödülleri: 5
Oscar Ödülü Teşekkür Plaketi Oscar Ödülü Oscar Ödülü Oscar Ödülü 
Standart

ANAYASA

Herhangi bir devletin mahiyetini, yani asli organlarını: bu organların, kuruluş, teşkilâtlanış ve işleyiş tarzlarını, birbirleriyle olan yetki ve sorumluluk ilişkilerini, devletin üstün otoritesi (iktidarı) altında bulunan insanların temel hak ve özgürlükleriyle ilgili hukuk, ilke, kural ve kurumların neler olduğunu belirleyip gösteren temel belge. Bu anlamda, maddî bakımdan anayasa kurallarını ayırıma yarayacak kıstas, bu kuralların ilişkili bulundukları konular olmaktadır ki, bu konuların kapsamına girecek bütün hukuk kuralları ve belgeleri anayasa kavramı içinde düşünülmelidir. Başka söyleyişle, herhangi bir devletin siyasî teşkilâtını ilgilendiren ve temel organlarının kuruluş, görev ve faaliyetlerini, bu organlar ile insanlar arasındaki ilişkileri düzenleyen kural ve ilkelerin bütünüdür.
Devletin dayandığı temel yasa olarak anayasa bu bakımdan ferdin hak ve özgürlüklerini belirlemek ve tanımak; korumak ve gözetmek, özetle güvence altına almak için gerekli düzenlemeyle birlikte zorunlu işlemleri ortaya koyar. İşte bu düzenleme ve işlemler o devletin mahiyet, nitelik ve türünü tespit etmek bakımından bir temel kıstas olma özelliği de taşır ki; "hukuk devleti" "totaliter devlet", "sosyal devlet", "adaletli devlet" gibi nitelemelerin yapılmasına imkân verir.
Anayasa Türleri: Aslında anayasaları yapılış şekli, kaynağı, muhtevası, hukuk sistemi içindeki konumu vb. gibi açılardan türlere ayırmak mümkün olabilir. Ancak anayasa hukuku açısından birbirleriyle yakın ilişkileri bulunan iki ayrımın üzerinde durulması yerinde olur:
Yazısız-Yazılı Anayasalar: Anayasanın maddî ve şeklî bakımdan tanımına bakıldığında, muhteva ve şekil yönünden öteki yasalardan farklılık gösterdiği görülür. Başka söyleyişle anayasa, devletin siyasî kuruluşuna, kamu otorite ve organlarıyla bunlar arasındaki ilişkilere; hükümetin oluşturulmasına, devletin şekline, özetle bu ve benzer konulara ilişkin kuralların bütünüdür. İşte bu noktada anayasanın öteki yasalardan farklı biçimde olduğu hususu, yani hazırlanma ve değiştirilme usûl ve organlarının farklılığı önem arzetmektedir. Bu bakımdan belli usûl ve organlar tarafından yazılı bir şekilde meydana getirilen anayasaya, yazılı anayasa; buna karşılık anayasaya ilişkin kuralların bu tarzda yazılı olarak değil de, örf ve âdetlere, geleneklere göre oluşturulmasına da "yazısız" (teamülî) anayasa denilir.
Bir milletin toplumsal yaşayışının esası kabul edilecek bir yazılı kurallar bütünü oluşturacak; yöneticilerin seçim, görev ve yetkilerini belirlemek sûretiyle keyfî davranışlarını önleyecek; toplum fertlerinin temel hak ve özgürlüklerini güvence altına alacak bir düşünce sisteminin meydana getirilmesi insanlık tarihinin önemli bir arayışı olmuştur. Anayasacılık hareketi bu bakımdan üzerinde dikkatle durulan bir gelişmedir. Anayasa hukuku, siyaset bilimi ve düşünce tarihi bu konuda son yüzyıllardaki Batı dünyasında ortaya çıkan gelişmeleri odak kabul ettiğinden, bütün değerlendirmeleri de bu bağlamda yapma "alışkanlığından" uzak duramamıştır.
Anayasacılık hareketinin tarihi seyir içinde geçirdiği süreci, bu bakımdan Batı'da son yüzyıllarda kaydedilen gelişmeler ile sınırlandırmak, hakikatin anlaşılmasında yeterli gözükmemektedir. Anayasacılık hareketi bakımından Hz. Peygamber'in, dolayısıyla onun önderliğinde aslî unsurunu müslümanların oluşturduğu temel bir yasaya bağlı bir toplum ve üstün otorite kuruluşunun Medine (Yesrib) de ortaya çıktığı görülmektedir. Gerçekten, Arabistan'ın özel durumu bir tarafta tutulsa bile, Hicret'in gerçekleştiği milâdi yedinci yüzyıla kadar, temel bir yasanın, toplumun ve üstün otoritenin (devletin) belirlenmesi ve kurulmasında benzer bir olaya tarihte rastlamıyoruz. Her şeyden önce Hz. Peygamber'in Medine'ye hicretinden sonra gerçekleşen ve Medine'deki "kozmopolit" toplum yapısını bir ümmet ve bir siyasî teşkilât bütünlüğüne kavuşturmasında, çeşitli sosyal grupların "konsensusu"nun sağlanmasında, "sosyal sözleşme" diyebileceğimiz bu esas, temel yasa olmuştur. Muhâcir ve Ensâr gruplarının oluşturduğu müslüman topluluk yanında Yahudiler, Hristiyanlar, hatta putperestler siyasi bir "camia" olma iradelerini bir konsensus şeklinde beyan etmişlerdir. İşte bu konsensusa dayalı "temel esas" denebilir ki, dünya tarihinde ilk yazılı anayasal hareket ve belgedir. Nitekim kırkyedi maddeden oluşan bu anayasal belgenin 1. maddesi, amacı da belirlemektedir:
"Bu kitap (yazı, anayasal belge) Hz. Peygamber Muhammed (s.a.s.) tarafından Kureyşli ve Yesribli müminler ve müslümanlar ve bunlara bağlı olanlarla beraber cihat edenler için (olmak üzere tanzim edilmiştir)."
2. Madde devletin insan unsurunu da ihtiva edecek bir tanım yapmaktadır: "işte bunlar, diğer insanlardan ayrı bir ümmet (camia) teşkil ederler." Sonraki maddelerde "ümmeti" oluşturan toplulukların birbirleriyle ilişkilerinde riayet edecekleri esaslar belirlendiği gibi, her topluluğun inançları da gözönünde tutularak hak ve özgürlükleri tesbit edilmiş, sınırları çizilmiştir. Bu anayasal belgenin Anayasa hukuku açısından tahlili, İslâm hukukunun "sosyal sözleşme"ye dayandığı anlamına alınmamalıdır. Unutulmaması gereken husus bu anayasal belgenin düzenlenmesi sırasında İslâm'ın hükümleri Allah tarafından vahyedilmekteydi. Ancak bir müslüman fert ve toplumunun inanç esasları, hayatı düzenleyecek kuralları öz halinde indirilmişti. Dolayısıyla müslüman insan tipi ve topluluğu, şartların oluşmasıyla kurulup düzenlenecek yapının çekirdeğine sahipti. Yani İslâm'ın hukukî özü; siyasî yapılanma formu, ferdî ve sosyal hayatı düzenleme kabiliyet ve esnekliği, müslüman olmayan toplulukların (Yahudiler, Hristiyanlar, Putperestler) şart ve durumları gibi hususlar da dikkate alınarak uygulamaya konulmuştur. Hz. Peygamber (s.a.s.) ve Râşit halifelerden sonraki dönemlerde, siyasî oluşumlar belli oranda ayrı tutulursa, bu anayasal belgenin ruhu korunmuştur denebilir. Nitekim zımmîlerin hukukî, siyasî ve sosyal statüleri ve bunun uygulanması, İslâm devleti hayatiyetini sürdürdüğü müddetçe devam etmiştir.
Hz. Peygamber'in önderliğinde hazırlanan bu belge, yeryüzündeki anayasa hareketlerinde olduğu gibi, İslâm hukukunun kaynağı şeklinde değerlendirilmemelidir. Burada çok önemli bir farkın gözden uzak tutulmaması gerekir. Meselâ yeryüzündeki, özellikle Batı'daki anayasaların kaynağını hukukî, siyasî ya da sosyal bir belge oluştururken, İslâm hukuku böyle beşerî bir kaynağa değil, vahye dayalıdır. Böylelikle İslâm hukukunda anayasa meselesi öteki anayasalardan farklı bir değerlendirmeyi zorunlu kılar.
Özet olarak ana başlıklar hâlinde, bu anayasal belgenin nitelikleri şu şekilde açıklanabilir:
Dil, ırk, din farklılığına rağmen (burada dikkat edilmesi gereken bir husus daha var. O da "din" farkını nazar-ı itibara almama değil, aksine "din" farkı gözönüne alınmakla birlikte) bunların mahiyetlerine uygun bir yaşama ortamı oluşturulmak istenmektedir. Çünkü Hz. Peygamber'in "din" farkı gözetmemesi, çok açıktır ki düşünülemez. Aslında bu husus İslâm Hukuk Sistemi'nin çarpıcı ve ne yazık kolayca gözden kaçırılan üstün yönüyle de ilgilidir, devlet müessese ve teşkilâtlanmasının dayanacağı, insan, yani "ümmet" unsuru oluşturulmaktadır. Bu unsur içine giren farklı insan topluluklarının hak, özgürlük ve görevleri de hükme bağlanmaktadır. Ensâr'ın muhâcirlere karşı hak ve vecibeleri gibi, gayr-i müslimlerin müslümanlarla ilişkilerinin niteliği ve yükümlülükleri (meselâ savaşta) âmir hükümler şeklinde düzenlenmiştir. (18, 24, 36, 37, 38, 47. md.'ler gibi)
Yine oluşan bu "ümmet"in iç ve dış ilişkilerini, toprak (ülke) bütünlüğünü gerçekleştirecek tedbirler, yani devletin coğrafi sınırları (mad. 39) belirlenmiştir. iç-dış ilişkileri ve toprak bütünlüğü sağlanan bu insan unsuru; eskiden beri sürüp gelen kan ve kabile bağıyla değil, "din" farklılığına rağmen, aslî belirleyici olan İslâm'ın ruhuna uygun "dava birliği"yle toplum statüsü kazanacaktır. Bu da "ümmet"in siyasî toplum olma kaynağını besleyecek mahiyettedir. Zaten gayr-i müslimlerin ya da Muhâcirlerin veya Ensâr'ın hak ve yetkileri, riâyet edilmesi gereken hukûkî esasları ihtivâ etme yanında, bunun tabii sonucu olarak, siyasî hedefi veya hedefleri de kapsar niteliktedir. (1, 36, 47; 25, 42 vb. mad.) Aslında bu yönüyle bakıldığında mezkur anayasal belgenin bugünkü anlamda anayasa kavramını ihtiva etmediği, hatta onun üstünde bir özelliğe sahip bulunduğu görülmektedir.
Dünyada ilk yazılı anayasa olarak elimizde bulunan bu belge, siyasî yapının işleyişini gerçekleştirici idarî ve hukukî özerkliği, fertlerin veya toplulukların anlaşmazlıklarını çözücü yargı özerkliği sistemini getirmektedir (23, 25, 42. mad) Eğer topluluklar aralarındaki anlaşmazlıkta çözüme ulaşamazlarsa, o taktirde anlaşmazlığın çözümü doğrudan doğruya Hz. Peygamber'in yetki ve görev alanına girmektedir. Bunun anlamı hukukun uygulanmasında ihtilaf çıktığında üst ve son yetkili mercinin Hz. Peygamber olmasıdır. Bu özellik, bugünkü hukuk uygulamalarında, anayasa ve kanunların anlaşılmasında meselenin yüksek yargı organlarına götürülmesinin ilk örneğidir. Demek ki İslâm devletinde en üst otoritenin Hz. Peygamber olduğu kabul edilip, bu husus anayasada temel bir madde olarak belirtilmiştir. Daha sonraki dönemlerde Ehl-i hal ve'l akd meclisi, hukukî-idarî müesseseler olarak teşkil olunmuşlardır.
Öte yandan belgenin mali yükümlülük esasları, savaş durumu ve bu esnada fert ve toplulukların hak ve sorumlulukları (¤¤¤¤leri) da hüküm altına alınmıştır (3, 12, 17, 23, 24, 36, 37, 38. mad.)
Belgenin muhtevasından hareketle İslâm toplumunda anayasanın kaynaklarının, aynı zamanda İslâm hukukunun aslı kaynakları olduğu söylenmelidir. (Kur'an, Sünnet, Râşid halifelerin uygulamaları ve İslâm hukuk bilginleri yani müçtehitlerin görüş ve ictihadları gibi)

Bu kaynaklara dayalı ve bağlı olarak yapılacak bir anayasa, İslâm'ın itikadî esaslarını genel ilkelere dönüştürme yanında, İslâm hukukunun mantığını da özümlemelidir. Bu bakımdan genel anlamıyla İslâm devletinin anayasası şu özellikleri kapsar:
1) Mutlak yaratıcı olan Allah, kanun koyucu olarak da kayıtsız şartsız hâkimiyet sahibidir. Yani İslâm anayasasında hâkimiyet ve hüküm koyma yetkisi Allah'a aittir.
2) Anayasa gibi kanunlar ve uygulamaları da, İslâm hukukunun genel kaynaklarına ve ruhuna aykırı olamaz ve bu kaynaklara ters düşecek şekilde yorumlanamazlar.
3) İslâm'ın insan ve toplum anlayışı; soy, dil, toprak gibi belli bir unsurun değil, İslâm'ın öngördüğü dünya görüşünün temel ilke kabul edilmesini gerektirir.
4) Fertlerin maddî ve manevî varlıkları ve bunlar için gerekli her türlü tedbirin alınması, düzenlemenin yapılması (eğitim, öğretim, seyahat, düşünce, ibadet, çalışma hak ve özgürlükleri; mal, can, namus ve sağlığın korunması, imkân ve fırsat eşitliği; yiyecek, giyecek, mesken sağlanması vb. gibi).
5) Gayr-i müslimlerin, İslâm hukukunun öngördüğü esaslar dahilinde korunması, haklarının koruma altına alınması .
6) Devlet başkanının seçimi; seçilecek kimsenin nitelikleri, yetki ve sorumlulukları ve bunların temsil ve devredilme usûlü.
7) Hükümetin teşkili, yetki ve sorumlulukları .
8) Devletin idarî teşkilâtı; idarî yetki ve sorumlulukların belirlenmesi.
9) Yargı organlarının teşkilât, yetki, görev ve sorumlulukları.
10) Devletin dış ilişkilerde uyacağı esaslar, burada görev alacakların seçimi, atanması usûlü, yetki ve görevlerinin sınırlarının belirlenmesi.
İşte ilk anayasal belge olan Medine İslâm devleti anayasası bu konuda temel bir örnek olarak görülmelidir. Sonraki yüzyıllarda bu türden bir girişimin olmaması bu anayasal belgenin önemini ve değerini gölgelemez. Ne var ki, İslâm ülkelerinde ancak batının etkisiyle ondokuzuncu yüzyılda başlayan anayasa hareketleri, (Tunus'ta 1861'de, Türkiye'de 1876'da) bu aslî örneği gözönünde tutmadığı için, müslüman toplumun konsensusunu yansıtan belgeler olma özelliklerini de kazanamamışlardır. Bunun çarpıcı örneğini ülkemizde 1876'dan sonra yapılan anayasaların muhtevasında açıkça görmek mümkündür.
Batı'daki anayasal gelişmeler, her ne kadar onüçüncü yüzyılda İngiltere'de kral ile aristokratların yetki ve imtiyazlarını düzenlemeye çalışan Megna Carta Libertatum'a dayandırılmak isteniyorsa da, aslında gerçek anlamda onyedinci ve onsekizinci yüzyılda "Toplum Sözleşmecileri" olarak bilinen Hugo Grotius, John Locke ve Jean -Jacques Rousseau'nun mutlakiyetçi krallara karşı verdikleri düşünce mücadelesinde temellerini bulabilmiştir. Ancak Toplum Sözleşmecilerinin kralın mutlak ve keyfî otoritesine karşı engel oluşturacak, onu sınırlandıracak, yetki ve görevlerini belli esaslara bağlayacak düşünce tartışmaları anayasacılık hareketinin doğumunu hazırlamıştır. Bu düşüncelerin uygulamaya aktarılması çabası olarak da değerlendirilebilecek Amerikan ve Fransız ihtilalleri anayasacılık hareketini hızlandırmıştır. Fakat bu gelişmeler meyvesini on dokuzuncu ve özellikle yirminci yüzyıllarda verecektir. Toplumun yönetim ve teşkilâtlanmasında, devletin siyasi iktidarını kullananların görev ve yetkilerinin belirlenerek sınırlanmasında, ferdin insan hak ve özgürlüklerinin tanımı , tanınması, sınırlarının çizilmesi Birinci ve İkinci Dünya Savaşları sonlarında yeni ve değişik şekillerde anayasalara girebilecektir.
Osmanlılarda devletin üstten aldığı kararlar sonucu başlatılan batılılaşma hareketi, anayasacılık hareketi alanında da etkili olacaktır. 1808 tarihli Sened-i İttifak, Osmanlı döneminin ilk anayasal belgesi gibi gösterilse de, aslında bunda, devletin siyasî iktidarını kullanmada ortak olan kimselerin veya zümrelerin (Ayan, ehl-i örf vb. gibi) ortaklaşa sınırını belirleme düşüncesi ağır basmakta, dolayısıyla bir anayasal belgeden çok bir "bürokratik anlaşma" niteliği öne çıkmaktadır. Aynı şekilde "Gülhane Hatt-ı Hümayunu" ve sonraki "Islahat Fermanları" da değişik alanlarla ilişkili görünse bile, gerçek anlamda anayasal belgeler olarak değerlendirilmekten uzak sayılabilirler. Ancak 1293 (1876) "Kanun-i Esâsî"yle anayasa kavramına uygun gelişmelerin kapısı aralanacaktır. Fakat gerek 1. Meşrutiyet olarak adlandırılan 1876 "Kanun-i Esâsî"si, ve gerekse bunun değiştirilmesini amaçlayan ve II. Meşrutiyet olarak nitelendirilen 1909 değişiklikleri, toplumun ve devletin teşkilâtlandırılması bakımından tartışmaya açık sınırlı veya eksik anayasal belgeler olarak değerlendirilebilir.
Cumhuriyet döneminin ilk anayasası sayılan 1921 Teşkilat-ı Esasiye Kanunu, meclis üstünlüğü anlayışına dayalı (Meclis Hükümeti), hâkimiyetin millette olduğunu belirtmekle birlikte yasama ve yürütmeyi mecliste toplayan, cumhurbaşkanı ve bakanlar kurulu gibi devletin esas organlarına yer vermeyen ve siyasî niteliği hukukilîğe ağır basan bir sınırlı anayasal belge görünümündedir.
20 Nisan 1924'te kabul edilen Teşkilât-ı Esasiye Kanunu 105 maddeden oluşmakta; 1921 Anayasası'nın ilkeleriyle, parlamenter sistemin esaslarını birleştirmeyi amaçlamaktaydı. Cumhuriyet ilkesi yanında, "Devletin dini, İslâm dinidir" esasını kabul etmişken, 10 Nisan 1928'de bu hüküm kaldırılmıştır. 5 Aralık 1934'de kadınlara seçme ve seçilme hakkı verilmiş, yapılan 5 Şubat 1937 değişikliğiyle, o dönemin tek partisi olan Cumhuriyet Halk Partisi'nin parti programındaki cumhuriyetçilik, milliyetçilik, halkçılık, devletçilik, laiklik ve devrimcilik, anayasa ilkesi hâline dönüştürülmüştür . 10 Ocak 1945'te anayasanın dili "Öztürkçeleştirildi"yse de 24 Aralık 1952'de yeniden önceki hâline getirildi ki; bu tür değiştirmeler toplumun temel yasa kabul ettiği bir belgenin sürekli tartışma gündeminde tutulmasına yol açmış, hatta devletin hukuka bağlılığı şüphesini bile doğurmuş sayılmalıdır.
1961 Anayasası bir tepki anayasası özelliğinde olmakla birlikte, 1924 Anayasası'ndan farklı olarak hakimıyetin kullanılmasında parlamentoyu, tek yetkili olmaktan çıkartarak "yetkili organlar"dan biri hâline getirmiştir. Dolayısıyla yürütme organının yetkisi de sınırlandırılmıştır ki, bu, 1950-60 döneminin siyâsî iktidar uygulamalarına bir tepkinin ifadesi sayılabilir. Öte yandan 1961 Anayasası devletin niteliklerinde yeni yaklaşımları gerçekleştirmeyi amaçlar gözükmektedir. Bu bakımdan insan haklarına dayanan, demokratik, sosyal devlet ve hukuk devleti gibi yoğun tartışmaları da beraberinde getiren ilkeleri kapsamına almaya çalışmıştır. Ayrıca temel hak ve özgürlüklerin kapsamının genişletildiği, özellikle "Sosyal ve iktisâdî Haklar ve Ödevler" başlığı altında bazı hak ve özgürlüklerin düzenlendiği söylenebilir. Fakat 1971 değişiklikleriyle bunların sınırlanması yoluna gidilecektir. Yine hukuk devleti kavramına bağlı olarak getirilen Anayasa Mahkemesi kurumu da parlamenter düzen içinde ve parlamentonun da üstünde olan bir başka yenilik sayılmıştır.
1982 Anayasası da, 1961 Anayasası gibi bir tepki anayasasıdır. Bu tepki 1961 Anayasası'na ve getirdiği sisteme karşı olduğu kadar, siyasi kadrolara, üniversite ve aydın çevrelere, toplumdaki düşünce kaynaşmalarına karşı da olmuştur. Anayasa, tekniği bakımından karışık ve yetersiz olması yanında, kendi içinde de çelişkiler ve çatışıklar taşımaktadır. Toplumsal sözleşme ya da toplumdaki çeşitli sınıf veya zümrelerin uzlaşmasını yansıtmaktan çok, bazı zümrelerin (örneğin asker, uluslararası iş çevrelerinin uzantıları durumunda bulunan sınırlı bir "işadamı"nın, anlayış, zihniyet ve çıkarının ağır bastığı bir siyasi belge özelliğindedir ki, 1808 Sened-i İttifak'ının çağdaş bir uyarlaması olarak da değerlendirilebilir. 1982 Anayasasıyla temel hak ve özgürlükler konusunda da sınırlar getirilmiştir. Din eğitimi alanında belli bir yumuşama ortaya konularak İslâm'dan yana olan kitlenin beğenisi ve takdiri kazanılmaya çalışılmışsa da, bunun insan hak ve özgürlükleri içindeki yeri istenilen bıçimde belirlenememiştir. Ayrıca yürütme organına, dolayısıyla siyasî iktidara geniş yetkiler verilmesi ve bunu sınırlandırıcı kurumların yeterince düzenlenmemesi" "seçimli diktatörlük" olarak nitelendirilecek bir uygulamadır.
Bibliyografya:
Orhan Aldıkaçtı, Anayasa Hukukumuzun Gelişmesi ve 1961 Anayasası, İstanbul, Servet Armağan, Türk Esas Teşkilât Hukuku, İstanbul 1979; İlhan Arsel, Anayasa Hukuku Demokrasi, İstanbul 1968; Ali Fuat Başgil, Esas Teşkilât Hukuku, İstanbul 1960; Kemal Dal, 1961 Cumhuriyet Anayasası Üzerine Düşünceler, A.İ.T.İ.A. Dergisi, c. IX, 1-2, Ankara 1977; Muhammed Hamidullah, İslâm'da Devlet İdâresi, İstanbul 1963; Aynı müellif, İslâm Peygamberi, İstanbul 1966; Aynı müellif, Hz. Peygamber'in Savaşları, İstanbul 1962; Aynı müellif, İslâm'ın Hukuk İlmine Yardımları, İstanbul 1962; Hayreddin Karaman, Mukayeseli İslâm Hukuku, İstanbul 1968; Mevdudi, İslâm Anayasası, Çev. İhsan Toksarı, İstanbul 1969; Aynı müellif. İslâmda hükümet (Çev. Ali Genceli), Ankara; Mâverdi Ebu'l-Hasan, el-Ahkâmu's-Sultaniyye, Çev. Ali Şafak, İstanbul 1976; Selçuk Özçelik, Esas Teşkilât Hukuku Dersleri, İstanbul 1978; Joseph Schacht, İslâm Hukukuna Giriş (Çev. M. Dağ-A.Şener), Ankara 1977; Mümtaz Sosyal, 100 soruda Anayasanın Anlamı, İstanbul 1979; Salih Tuğ, İslâm Ülkelerinde Anayasa Hareketleri, İstanbul 1969; Tarık Zafer Tunaya, Siyasi Müesseseler ve Anayasa Hukuku, İstanbul 1969.





"










"
- Ợuαяαnтinє. isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı
Alt 15 Şubat 2013, 18:38   #98 (permalink)
Yαn Odαdαn Gelen Melodiler Gibidir Ses Ayαrı


- Ợuαяαnтinє. - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: 28 Nisan 2012
Nerden: ♥◊♣♠
(Mesajlar): 15.773
(Konular): 5327
Burç:
Renkli Para : 727928
Aldığı Beğeni: 2553
Beğendikleri: 945
Ruh Halim: Acimasiz
Takım :
ÖdülleriÜye Ödülleri: 5
Oscar Ödülü Teşekkür Plaketi Oscar Ödülü Oscar Ödülü Oscar Ödülü 
Standart

ANASIR-I ERBAA

Dört unsur. Unsurların çoğul haline anasır denmektedir. Çeşitli cisimlerin kendisinden meydana geldikleri asıl'a unsur adı verilir.
Anâsır-ı erbaa felsefî bir terimdir. Anâsır-ı erbaa, yaşanılan alemde var olan nesnelerin asılları olarak farzedilen ateş, su, hava ve topraktır. Bu terim, felsefe tarihi içerisinde çeşitli teorilerin kalkış noktası olmuştur. Bu terime ilk defa eski Yunan düşüncesinde rastlanır. Sicilyalı Empedokles'in ilk olarak bu fikri ortaya attığı söylenmektedir. Empedokles'e göre, sevgi ve nefret kâinattaki devamlı ve değişmez unsurdur. Heraleitos da kâinatta değişme ve hareket olduğunu; bu dört ana unsurdan biri olarak düşündüğü ateş'teki değişmeden ilham alarak öne sürmektedir.
Eski inanç ve felsefeler, insan ve kâinatın, toprak, su, hava ve ateş gibi dört temel maddeden hasıl olduğunu ileri sürmüşlerdir. Bu dört temel unsurdan; kuruluk, rutubet, sıcaklık ve soğukluğun da ortaya çıktığı söylenmiştir .
Bu görüş bazı İslâm filozoflarına da tesir etmiştir. Fârâbî'ye göre bu alem, göklerdeki feleklerin yardımı ile ilk dört unsurun varlığının illetidir. O, bu dört unsurun madde ile ilgileri bulunmayan saf suretler olduğunu belirtir ve devamlı hareket halinde bulunan fikirler olduğunu söyler. Bunun sonucu olarak faal aklın Ay'ın altında ve arzın üzerinde bulunan alemi idare etmekte olduğu sonucuna varır. Aynı şekilde on aklın doğrudan veya dolayısıyla Vacibü'l-Vücut'tan geldikleri için ilâhî mahiyette oldukları kabul edilir. Alemin kendisinden meydana geldiği anâsır-ı erbaa da, bu ilâhî iradeye tâbi olur. Çünkü bütün eşya ve akıllar, varlıklarını ve kudretlerini bir olan yaratıcıdan almışlardır. Sonuç olarak Fârâbî, bu âlemin ilâhî iradenin bir tecellisi olarak dört unsurun birbiriyle karışımı, bileşimi veya çözülmesinden meydana geldiğini söyler.
Ana çizgisi itibariyle vahdet-i vücudcu bir anlayış özelliği gösteren bu mesele, Batı tesirinde kalan felsefî bir kâinat açıklaması olarak göze çarpmaktadır. Dikkati çeken yönü, müslüman ilim adamlarının bu "faraziye" niteliğindeki görüşe dayanarak bazı açıklamalar yapmış olmasıdır.





"










"
- Ợuαяαnтinє. isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı
Reklam Alanı
Alt 15 Şubat 2013, 18:38   #99 (permalink)
Yαn Odαdαn Gelen Melodiler Gibidir Ses Ayαrı


- Ợuαяαnтinє. - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: 28 Nisan 2012
Nerden: ♥◊♣♠
(Mesajlar): 15.773
(Konular): 5327
Burç:
Renkli Para : 727928
Aldığı Beğeni: 2553
Beğendikleri: 945
Ruh Halim: Acimasiz
Takım :
ÖdülleriÜye Ödülleri: 5
Oscar Ödülü Teşekkür Plaketi Oscar Ödülü Oscar Ödülü Oscar Ödülü 
Standart

AMME HUKÛKU

Bir devletin hukukî yapısını, bu hukukun işleyişini, özel ve tüzel şahsiyetler ve yabancı devletlerle karşılıklı ilişkilerini düzenleyen hukuk dalı.
"Amme" kelimesi, "âmm, umum"dan türetilmiş olup kapsama ve kuşatma (şümul ve ihate) anlamınadır. Her çokluğa, fertleri sayılamayacak oranda çok olan halk topluluğuna ıtlak olunur. "Âmm" kelimesinin ifade ettiği çokluk, "âmme" kelimesinin delâlet ettiği şeyde mübâlağalı bir şekilde söz konusu olmaktadır ki, özetle büyük-küçük, erkek-dişi, zengin-fakir, vb. her yerde şümulü anlatır. Bu bakımından âmme velâyeti, âmme hukuku (kamu hukuku), âmme riyaseti, âmme idaresi (kamu yönetimi), âmme müesseseleri, (kamu kurumları) âmme kudreti (kamu otoritesi), âmme hizmeti (kamu hizmeti) terimlerinde bu genel ve üyesinin sayısız çokluğu anlamı vardır. Nitekim devlet kurumunun nüfus, ülke, hâkimiyet unsurlarından birincisi olan nüfus miktarının çokluğunu "Âmme" kelimesiyle anlatmak söz konusudur.
Aslında "Âmme" kelimesiyle anlatılmak istenen devlettir. Çünkü devlet son tahlilde "fertlerden" oluşturulmaktadır. Yani devlet, varlığını fertlerin oluşturdukları toplulukta bulmakta, dolayısıyla devlet bu topluluğa mal edilerek devletle topluluk aynı şeyler telakkî olunmaktadır. Devlete atfedilen gerçeğin aslında devleti meydana getiren kamuya raci bulunduğu söylenebilir. Âmme hukuku denildiğinde, doğrudan doğruya fertlerden oluşan kamuya şâmil, onunla ilgili bir hukuk dalı sözkonusu olmaktadır. Başka söylenişle bu hukuk dalının, kamuya aidiyetini belirtmek için "Âmme" kelimesiyle tanımlanmaktadır. Ancak buradaki kamu, kendi hukukî anlamını devletle bulduğuna göre, devlete has hukuk şeklinde tanımlanan yaygın ve doğru kabul edilmiştir .
Demek oluyor ki, bir toplumu meydana getiren fertlerin müştereken sahip bulundukları kuvvetten, yetkiden, o fertler ile onları yöneten ve koruyan üstün ya da kamu otoriteleri (devlet) arasında riayet olunması gereken ilişkiler akla gelir. Bu bakımdan fertler veya şahıslar ile devlet arasındaki ilişkileri gösteren, şahısların devlete karşı sahip bulundukları hak ve yetkileri, ayrıca yapmakla yükümlü bulundukları ¤¤¤¤leri tayin eden ve düzenleyen dolayısıyla hukuk biliminin bir dalını meydana getiren usûl ve kuralların bütünü, âmme hukuku kapsamında düşünülebilir.
Tarihi Gelişim: Âmme hukukunun genel hukuk içindeki yerinin belirlenmesi konusu tartışılmıştır. Bir anlayışa göre ilk defa Roma hukukçuları tarafından tespit edilen ve Roma hukuk külliyeti (corus iuris) içinde yer alan tasnifte, ilki, kamu menfaatiyle ilgili "devlete ait hukuk" veya "devlet hukuku" şeklinde nitelendirilmesi mümkün "âmme hukuku" (ius publicum); ikincisi özel menfaatle ilgili "özel hukuk" (ius privatum)tur.

Fakat bu tasnifin hakikate, özellikle de hukukun mahiyetine uygun olmadığı ileri sürülmüştür. Çünkü kamu menfaatiyle özel hukukun sınırlarının kesin ve açık bir şekilde tespiti mümkün olamayacağı gibi, tasnifin dayandığı esas (menfaat) da hukukun mahiyetini tam anlamıyla ifadeden uzaktır. Kaldı ki hukukta gaye, menfaati korumak ve güvence altına almak olmakla birlikte, asıl gaye hakkın, daha doğrusu adaletin gerçekleştirilmesidir. Ayrıca uygulamada kamu özel menfaat ayrımının yapılması daima mümkün değildir. Gerçekte sözgelimi âmme hukukunun merkezi olan devlet fertlerin özel menfaatlerine hizmet ettiği gibi mülkiyet ve evlenme gibi özel hukuk müesseseleri de kamu menfaatiyle yakından ilgilidirler. Öte yandan bu tasnifin bilimsel olduğu da ileri sürülemez. Sözgelimi ferdin hayatını koruyan kanunlar (meselâ temel hak ve özgürlükler kanununda bulunan düşünce özgürlüğü, inanç ve vicdan özgürlüğü, çalışma hakkı vb.) âmme hukuku kapsamındadırlar. Kaldı ki, Roma hukukundaki bu tasnifin aksine Germen hukukunda böyle bir ayrım kabul edilmektedir.
İslâm hukuku (fıkıh) böyle bir ayrımı kabul etmemektedir. Çünkü İslâm hukukunun, kaynağı, mahiyeti, usûlü ve dayandığı kavramların kendine has oluşu sebebi yanında; İslâm dininin esasları da bu türden bir ayrıma cevaz verir nitelikte değildir. Ancak bu durum İslâm hukuk teorisi içinde âmme hukukunun bulunmadığı ya da ihmal edildiği anlamına alınmamalıdır. Aksine İslâm hukukunun özel hukuk alanında olduğu gibi âmme hukuku alanında da önemli kural ve ilkelerinin bulunduğunu ve şimdiye kadar yapılan incelemelerin bu konuda yeterli bilgileri ortaya koyduğu söylenmelidir. Ne var ki, İslâm hukukunun gerek kaynaklarının düzenlenmesi, gerek kavramlarının farklılığı, bu kural ve ilkeleri anlamada özel bir çalışmayı gerektirmektedir. Gerçekte İslâm âmme hukukunun devlet, anayasa, idare, ceza hukuku; hukuk felsefe ve sosyolojisi alanında oluşturulan bilgilerini, bu hukukun kaynaklarında toplu bir şekilde bulmak mümkün olmayabilir. Sözgelimi âmme hukukunun çeşitli konuları fıkıh eserlerinin kazâ, imâre, siyer, hudûd, fey kısımlarında ele alındığı gibi; es-siyâsetü '-şer'iyye, el-ahkâmü's sultâniyye, el-emvâl adı altında yazılmış bağımsız eserlerde, bazen de tarih ve kelâm kitaplarında incelenmiştir. Keza Devletler Umumi Hukuku dalı fıkıh eserlerinin siyer, cihat, meğâzi, nikâh, talâk vb. bölümlerinde ele alınmıştır.
Demek oluyor ki, âmme hukukunun genel hukuk teorisi içindeki yerini belirlemek Romalılar'ın yaptığı tarife göre yeterli olmadığı gibi, bütün hukuk sistemleri bakımından da ayrı görünüşü vermesi düşünülmemelidir. Kaldı ki, kıta Avrupası hukukunda da Romalılar'ın tasnifi önceki yüzyıllardaki önemini ve geçerliliğini pek korur durumda değildir.
Âmme hukukunun genel hukuk teorisi içinde yerinin Batı hukuk sisteminde şu şekilde tespit edildiği bilinmektedir:
1-Anayasa hukuku
2-İdare hukuku
3-Ceza hukuku (Bu da kendi içerisinde a) Genel ceza hukuku, b) Özel ceza hukuku, c) Askerî ceza hukuku, d) Milletlerarası ceza hukuku bölümlerine ayrılır).
4-Muhakeme (veya usûl) hukukları. (Bu da: a) Medenî-muhakeme hukuku, b) Ceza muhakeme hukuku, c) İdarî yargı olmak üzere üç kısımdır.)
5-Umumi âmme hukuku (devlet hukuku)
6-Devletler umumi hukuku
7-İş hukuku
8-Malî hukuk
İslâm hukukunda ise genel olarak üçlü bir tasnif mevcuttur:
1) İbâdad 2) Muâmelât 3) Ukûbât.
Fakat bu tasnif bazen şu şekilde de yapılmaktadır:
1) İbâdât
2) Ahvâl-i şahsiyye (şahıs ve aile hukuku)
3) Muâmelât (kısmen medeni ve borçlar hukuku)
4) Ahkâm-ı Sultâniyye (velayet-i amme): Anayasa, idare, kısmen ceza hukuku,
5) Ukûbât (ceza hukuku)
6) Siyer (devletler umumi ve kısmen devletler hususi hukuku)
7) Âdâb (ahlâk ve muâşeret).
Âmme hukukunun mahiyetine gelince: Amme hukuku, devlete uygulanan hukuk kurallarının bütünü, kısacası devlet hukuku olarak tanımlanabilir. Yani bu hukukun konusu bizzat devlet, devlet teşkilâtı ve organları, hükûmet ve idare ile faaliyetleri, bunlarla fertler arasındaki ilişkilerdir.
Kısacası âmme hukuku, devlet ve devlet ile ilgili ilişkileri düzenleyen hukuk kuralları ve müesseselerinin bütününü ihtiva eden bir hukuk dalıdır. Amme hukukunda hukuki ilişkinin taraflarından birisinin mutlaka devlet veya âmme hükmî şahıslarından birinin olması gerekmektedir. Genellikle bu ilişkilerde kamu menfaati hakim ve üstün mevkide bir eşitlik değil, devlet veya kamu hükmî şahısları lehine fertler aleyhine bir üstünlük kamu menfaatlerini önde tutma sözkonusudur.





"










"
- Ợuαяαnтinє. isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı
Alt 15 Şubat 2013, 18:38   #100 (permalink)
Yαn Odαdαn Gelen Melodiler Gibidir Ses Ayαrı


- Ợuαяαnтinє. - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: 28 Nisan 2012
Nerden: ♥◊♣♠
(Mesajlar): 15.773
(Konular): 5327
Burç:
Renkli Para : 727928
Aldığı Beğeni: 2553
Beğendikleri: 945
Ruh Halim: Acimasiz
Takım :
ÖdülleriÜye Ödülleri: 5
Oscar Ödülü Teşekkür Plaketi Oscar Ödülü Oscar Ödülü Oscar Ödülü 
Standart

ÂMİR

Âmir. Emreden, buyuran, memurun üstü, makam sahibi kimse.
Fıkıhta hac bahsinde kendisi hacca gidemeyip yerine başkasını gönderen kimseye ve vekâlet bahsinde yerine vekil tayin eden kimseye denir.
Âmir, mâ'mur eden, imar edilmiş yer.
Arazî ıstılahında külfetsizce ziraat yapılan araziye âmir denir. İşlenmemiş arazi karşılığında kullanılır. Âmir arazi iki kısma ayrılır:
1- Öşür ve haraç arazisi gibi sahibi olup ziraata elverişli olan yerler.
2- Ziraata elverişli olup sahibi olmayan yerler. Bu araziler, anveten fethedilen arazilerden olup beşte biri İslâm devletinin hazinesine ayrılan araziler olabileceği gibi İslâmî cihada katılan askerlerden çeşitli şekillerde Beytu'l Mal'a intikal etmiş araziler de olabilir. Ayrıca öşrî ve harâcî arazi olmasına rağmen sahiplerinin mirasçı bırakmadan vefat etmeleriyle devlete intikal eden arazîler de bu tür arazilere girer.





"










"
- Ợuαяαnтinє. isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı
Yeni Konu Aç Cevap Yaz

Etiketler
adan, ansiklopedisi, İslam, zye


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık


Forum Renkli Sosyal Medya
Forumrenkli Facebook Forumrenkli Twitter Forumrenkli RSS
Forum Renkli Desteklediklerimiz

Forum Renkli Yasal Uyarı!

Forum Renkli Türkiye'nin en renkli eğlence ve bilgi paylaşım platformudur. Hukuka, yasalara, telif ve kişilik haklarına bağlıdır. "5651 sayılı yasada" belirtilen "Yer Sağlayıcı" olarak hizmet sunmaktadır. İlgili yasaya göre site yönetiminin tüm içerikleri kontrol etme yükümlülüğü yoktur. Bu sebep ile sitemiz, uyarıları dikkate alarak yasa dışı paylaşımlar hakkında gerekli işlemleri yapmaktadır. Oluşabilecek yasal sorumluluklar "Üyelerimize" aittir.

Forum Renkli; Arkadaşlık, Dostluk, Eğlence, Paylaşım, Msn Nickleri, Msn Sözleri, Msn Avatarları, Ödüllü Yarışmalar, Msn Sözleri, Şiirler, Şarkılar, Moda, Sağlık, Tv, Dizi, Film, Komik, Komik Resimler, Komik Videolar, Haberler, Spor Haberleri ve Güncel Bilgi Paylaşımı gibi konuların kullanıcıları tarafından önceden onay almadan anında yayınlayabildikleri bir forumdur.

Copyright© 2011 - 2013, ForumRenkli.com® Tüm Hakları Saklıdır.


Forum Renkli Alexa Forum Renkli Sitemap



vBulletin® Version 3.8.7 ile güçlendirilmiştir.
Copyright ©2000 - 2017, Jelsoft Enterprises Ltd
Inactive Reminders By Realdizayn

Search Engine Optimization by vBSEO 3.6.1 ©2011, Crawlability, Inc.

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222 223 224 225 226 227 228 229 230 231 232 233 234 235 236 237 238 239 240 241 242 243 244 245 246 247 248 249 250 251 252 253 254 255 256 257 258 259 260 261 262 263 264 265 266 267 268 269 270 271 272 273 274 275 276 277 278 279 280 281 282 283 284 285 286 287 288 289 290 291 292 293 294 295 296 297 298 299 300 301 302 303 304 305 306 307 308 309 310 311 312 313 314 315 316 317 318 319 320 321 322 323 324 325 326 327 328 329 330 331 332 333 334 335 336 337 338 339 340 341 342 343 344 345 346 347 348 349 350 351 352 353 354 355 356 357 358 359 360 361 362 363 364 365 366 367 368 369 370 371 372 373 374 375 376 377 378 379 380 381 382 383 384 385 386 387 388 389 390 391 392 393 394 395 396 397 398 399 400 401 402 403 404 405 406 407 408 409 410 411 412 413 414 415 416 417 418 419 420 421 422 423 424 425 426 427 428 429 430 431 432 433 434 435 436 437 438 439 440 441 442 443 444 445 446 447 448 449 450 451 452 453 454 455 456 457 458 459 460 461 462 463 464 465 466 467 468 469 470 471 472 473 474 475 476 477 478 479 480 481 482 483 484 485 486 487 488 489 490 491 492 493 494 495 496 497 498 499 500 501 502 503 504 505 506 507 508 509 510 511 512 513 514 515 516 517 518 519 520 521 522 523 524 525 526 527 528 529 530 531 532 533 534 535 536 537 538 539 540 541 542 543 544 545 546 547 548 549 550 551 552 553 554 555 556 557