Forum Renkli - Türkiye`nin En Renkli Eğlence ve Bilgi Paylaşım Platformu  



"Taklitler, Asıllarını yaşatırmış."
Go Back   Forum Renkli - Türkiye`nin En Renkli Eğlence ve Bilgi Paylaşım Platformu > Dini Bölüm > İslamiyet
Ücretsiz Kayıt ol veya Üye Girişi yapın.
İslamiyet İslamiyet hakkındaki tüm bilgiler, haberler ve paylaşımlar bu bölümdedir.

Forum Renkli - Türkiye'nin En Renkli Eğlence ve Paylaşım Platformuna Hoşgeldiniz.
Forum Renkli'ye Hoşgeldiniz. Forumumuza ücretsiz KAYIT olarak, forumumuzda bilgi alışverişi yapabilir ve aramıza katılıp samimi dostluklar kurabilirsiniz.

Forumumuzda bizimle birlikte paylaşıma katılmak için buradan üye olabilirsiniz.



veya Facebook üyeliğiniz ile sitemize kayıt olabilirsiniz.
Etiketli Üyeler Listesi

Yeni Konu Aç Cevap Yaz
 
LinkBack Seçenekler Stil
Alt 15 Şubat 2013, 21:50   #181 (permalink)
Yαn Odαdαn Gelen Melodiler Gibidir Ses Ayαrı


- Ợuαяαnтinє. - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: 28 Nisan 2012
Nerden: ♥◊♣♠
(Mesajlar): 15.773
(Konular): 5327
Burç:
Renkli Para : 727928
Aldığı Beğeni: 2553
Beğendikleri: 945
Ruh Halim: Acimasiz
Takım :
ÖdülleriÜye Ödülleri: 5
Oscar Ödülü Teşekkür Plaketi Oscar Ödülü Oscar Ödülü Oscar Ödülü 
Standart

el-BÂİS

Allah'ın güzel isimlerinden biri. Kulları ölümlerinden sonra dirilten, ölüleri diriltip kabirlerinden çıkaran veya ümmetlere peygamberler gönderen anlamında. Allahu Teâlâ insanları ölüp toprak olduktan sonra dirilterek kabirlerinden kaldıracak "Arasat"* denilen çok geniş, dümdüz, ağaçtan ve binadan tamamiyle boş bir yere çıkaracaktır. Ahiret günü yahut Kıyamet günü denilen ve Kur'an-ı Kerîm' de daha başka adları olan bu gün iman esaslarından biridir ve Ve'lba'sü ba'del-mevt*: (Öldükten sonra dirilme) diye adlandırılır.
"(Habibim) de ki: "Onları ilk defa yaratan diriltecek. O, her yaratmayı hakkıyle bilendir. " (Yâsin, 36/79) Allahü Teâlâ, mahlûkatını yok ettikten sonra tekrar diriltmeye kadirdir. "O, mahlûku ilkin yaratıp sonra onu (ö!dürdükten ve tekrar dirilttikten sonra) iade edecek olandır ki, bu, O'na göre pek kolaydır. Göklerde ve yerde en yüce sıfatlar O'nun. O, yegane galip, yegane hüküm ve hikmet sahibidir. " (er-Rum, 30/27). Baas, yeniden diriltme ve din gününde amellerin karşılığını vermek içindir. Dünya imtihan; ahiret, sonuç günüdür.





"










"
- Ợuαяαnтinє. isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı
Alt 15 Şubat 2013, 21:51   #182 (permalink)
Yαn Odαdαn Gelen Melodiler Gibidir Ses Ayαrı


- Ợuαяαnтinє. - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: 28 Nisan 2012
Nerden: ♥◊♣♠
(Mesajlar): 15.773
(Konular): 5327
Burç:
Renkli Para : 727928
Aldığı Beğeni: 2553
Beğendikleri: 945
Ruh Halim: Acimasiz
Takım :
ÖdülleriÜye Ödülleri: 5
Oscar Ödülü Teşekkür Plaketi Oscar Ödülü Oscar Ödülü Oscar Ödülü 
Standart

BÂÎN TALAK

Yeniden bir mehir tesbit ederek nikâh kıymadıkça karı ile koca arasındaki evlilik bağını kesip onları biribirinden ayıran ve nikâhtan doğan karşılıklı hak ve görevlere derhal son veren boşama türü.
Bâin talâkın üç şekilde meydana geldiğinde İslâm hukukçuları ittifak etmişlerdir (İbn Rüşd, Bidâyetü'l Müctehid, II, 61):
1- Nikâhtan sonra fakat cinsi münasebette bulunmadan ve sahih halvet olmadan yapılan boşama.
2- Üç talak ile yapılan boşama,
3- Kadının isteği ile bir bedel karşılığında anlaşarak yapılan boşama,
Hanefiler, kinayeli veya mübalâğa ve şiddet ifade eden sözlerle yapılan boşamayı da bâin talak sayarak, maddeyi dörde çıkarmışlardır (Hayreddin Karaman, M. İslâm Hukuku, I, 303)
Bâin talak, beynûnet-i* suğrâ (küçük ayrılık) ve beynûnet-i kübrâ (büyük ayrılık) olmak üzere iki kısma ayrılır. Buna hürmet-i hafife ve hürmeti galiza da denir. Bir veya iki talak ile meydana gelen bâin talaka beynûnet-i suğrâ; üç talak ile meydana gelen bâin talaka da beynûnet-i kübrâ adı verilir.
Eşini ric'î (dönülebilen) talak ile boşamış olan bir kimse, iddet müddeti (üç ay) içerisinde kararından vazgeçip evine dönmezse, bu boşama bâin talaka dönüşür ki, tekrar evlenmek isteseler, mehir ve nikâh gerekir.
Beynûnet-i suğrâ ile boşanan eşler, derhal boşanmış olduklarından birbirine mirasçı olamazlar. Koca, karının hakkı olan mehirini henüz vermemiş ise hemen ödemesi gerekir.
Bâin (bir veya iki) talakla karısını boşamış olan kimse, karısı başka biriyle evlenmeden, yeni bir mehir ve yeni bir akidle onunla tekrar evlenebilir. Beynûnet-i kübrâ (üç talak) ile boşayan kimse ise, kadın başka biriyle evlenmeden, onunla tekrar evlenme hakkına sahip değildir (Seyyid Sâbık, Fıkhü's-Sünne, II, 277). Bu konuda Kur'an-ı Kerîm'de: "Boşama iki defadır. Ondan sonrası ya iyilikle tutmak veya güzellikle salmak vardır... Bundan sonra kadını tekrar boşarsa, kadın başka biriyle evlenmedikçe kendisine helâl olmaz" (el-Bakara, 2/229-230), buyurulmaktadır.
İki veya üç defa yapılan boşamaların aynı anda veya ayrı ayrı zamanlarda yapılması önemlidir. Normal olarak boşamaların ayrı ayrı zamanlarda yapılması gerekir. Başka bir deyimle bir iddet müddetinde yani üç ayda bir defa boşama yapılır. Üç ay geçtikten sonra ikinci defa boşar. Bir üç ay geçtikten sonra tekrar üçüncü defa da boşarsa, beynûnet-i kübrâ meydana gelmiş olur. İslâm hukukçuları bu konuda görüş birliğine varmışlardır. Fakat, bir anda iki veya üç talak ile boşama yapılırsa, iki ve üç talak meydana gelir mi yoksa bu, bir talak mı sayılır hususunda görüş ayrılıkları vardır. Bazıları yukarıda geçen ayetin zâhirini delil göstererek, bir anda iki defa boşarsa iki, üç defa boşarsa üç sayılır derken; diğerleri de bir anda iki veya üç defa yapılan boşamalar bir talak hükmündedir demişlerdir. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.s.) ve Hz. Ebû Bekir devrinde ve Hz. Ömer'in ikinci yılına kadar, aynı anda yapılmış olan iki üç veya daha fazla boşamalar, bir talak kabul edilmiştir (İbn Rüşd, a.g.e., II, 61). Dinde kolaylık esas olduğuna göre, toplumun temelini oluşturan aile yuvasının dağılmasını önlemek için, aynı anda yapılan iki, üç veya daha fazla boşamaların bir talak sayılmasında fayda vardır. Bununla kadının mağduriyeti önleneceği gibi pişmanlık kapısı da kapatılmamış olur.





"










"
- Ợuαяαnтinє. isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı
Alt 15 Şubat 2013, 21:51   #183 (permalink)
Yαn Odαdαn Gelen Melodiler Gibidir Ses Ayαrı


- Ợuαяαnтinє. - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: 28 Nisan 2012
Nerden: ♥◊♣♠
(Mesajlar): 15.773
(Konular): 5327
Burç:
Renkli Para : 727928
Aldığı Beğeni: 2553
Beğendikleri: 945
Ruh Halim: Acimasiz
Takım :
ÖdülleriÜye Ödülleri: 5
Oscar Ödülü Teşekkür Plaketi Oscar Ödülü Oscar Ödülü Oscar Ödülü 
Standart

BAHS

Bir şey hakkında etraflıca söz söyleyip gerçeği araştırma; bir konu hakkındaki ayrıntılar; münakaşa, mübahasa, münazara, cedel. Bir iddia üzerine sözü doğru çıkan tarafından kazanılmak üzere, ortaya bir şey koyma.
Dinimize göre karşılıklı iki kişi veya tarafın bir konu üzerinde "Senin dediğin çıkarsa sen bana şu kadar para vereceksin" diye bahse girmeleri caiz değildir. Bu, kumar hükmünde olup haramdır. Bu İslâm'ın ilk yıllarında câiz idi, daha sonra haram kılınmıştır.
İslâmî tebliğin ilk yıllarında İranlılarla Doğu Romalılar savaş halinde idiler. Putlara tapan Mekke müşrikleri kendileri gibi çok tanrıcı olan İranlıları tutuyorlardı. Müslümanlar ise kitap ehli olan Doğu Romalılar'ın galip gelmesini istiyorlardı. Neticede İranlılar galip geldi. Bu durum müşrikleri şımarttı. Müslümanlara: "İranlılar nasıl ehl-i kitap olan Rumları yendiyse biz de sizi yeneceğiz" demeğe başladılar. Bunun üzerine Rum suresinin ilk ayetleri indi: "Elif, Lâm, Mîm. (Bulunduğunuz bölgeye) en yakın bir yerde Rumlar yenildi. Onlar bu yenilgilerinden sonra birkaç yıl içinde yeneceklerdir. Eninde sonunda emir Allah'ındır. O gün müminler sevinirler: Allah'ın yardımıyla. Allah dilediğine yardım eder. O galiptir, merhamet sahibidir. (Bu), Allah'ın vaadidir. Allah vaadinden caymaz; fakat insanların çoğu bilmezler. " (er-Rûm, 30/1-6).
Bu ayetler inince Ebû Bekir es-Sıddîk (r.a.) müşriklere: "Sevinmeyin vallahi Rumlar birkaç yıl içinde İranlılara galip geleceklerdir" dedi. Bunun üzerine müşriklerden Übey b. Halef:
"Yalan söylüyorsun, haydi aramızda bir müddet tayin et seninle bahse girelim" dedi. Üç yıl içerisinde Rumların galip gelip gelmeyeceği hususunda on deve üzerine bahisleştiler. Hz. Ebû Bekir (r.a.) olup bitenleri Hz. Peygamber (s.a.s.)'e anlatınca Efendimiz (s.a.s.) ayette geçen "birkaç sene sözünün üç ile dokuz sene arasında bir zamanı ifade ettiğini, bu yüzden seneyi uzatmasını, develerin sayısını da artırmasını istedi. Bunun üzerine Hz. Ebû Bekir ile Übey b. Halef anlaşarak seneyi dokuza, develerin sayısını da yüze çıkardılar. Kur'an'ın vaadi gerçekleşti. 624 yılında Rumlar İranlılar'ı yendiler. Aynı yıl müslümanlar da Bedir muharebesinde müşrikleri mağlûp ettiler. Bu arada Übey b. Halef ölmüş olduğu için Hz. Ebû Bekir yüz deveyi onun varislerinden aldı. Hz. Peygamber (s.a.s.) ona: "Bunu tasadduk et" buyurdu. (Tirmizî, Tefsir, 30, V/342-345; Nesefî, Medârik, III, 265). Bu, kumar haram kılınmadan önceydi. (Nesefî, aynı eser, III/226; İbn Cüzey, Kitabü't-Teshîl, III, 261).
Ancak tek taraflı olarak taraflardan biri diğerine "sen kazanırsan veya senin dediğin çıkarsa sana şu kadar para vereceğim; ben kazanırsam veya benim dediğim olursa senden bir şey almayacağım" dese bu caiz olur, kumar hükmüne girmez. Bir de üçüncü bir kişi veya kuruluş ortaya bir ödül kor, meselâ koşuda, güreşle veya ilmi münazarada kazanan tarafa şu kadar ödül vereceğim"' derse bu caizdir. Nitekim güreş müsabakalarında müsabakayı tertipleyen komitenin galip gelenlere ödül vermesi bu türden olup caizdir. (bk. el-İhtiyar, III,169).
Hanefî fakihlerinden Şemsü'l-Eimme el-Hulvânî şöyle demiştir:
"Talebelerden biri arkadaşına: "Gel seninle ilmi meselelerde münazara edelim, şayet sen beni yenersen şu kadar para vereceğim, ama ben seni yenersem bir şey istemem" dese bu, caiz olup alınan para helâldır." (bk. el-Fetâvâ el-Hindiyye, V, 324).





"










"
- Ợuαяαnтinє. isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı
Reklam Alanı
Alt 15 Şubat 2013, 21:51   #184 (permalink)
Yαn Odαdαn Gelen Melodiler Gibidir Ses Ayαrı


- Ợuαяαnтinє. - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: 28 Nisan 2012
Nerden: ♥◊♣♠
(Mesajlar): 15.773
(Konular): 5327
Burç:
Renkli Para : 727928
Aldığı Beğeni: 2553
Beğendikleri: 945
Ruh Halim: Acimasiz
Takım :
ÖdülleriÜye Ödülleri: 5
Oscar Ödülü Teşekkür Plaketi Oscar Ödülü Oscar Ödülü Oscar Ödülü 
Standart

BAHÎRA

Resulullah (s.a.s.)'ın amcası Ebû Talib ile birlikte gittiği Suriye seyahati sırasında Busra şehri civarında karşılaştığı hristiyan din adamı.
Hz. Peygamber (s.a.s.) yaklaşık dokuz veya on yaşlarında iken himayesinde kaldığı amcası Ebu Talib'in ticaret maksadıyla düzenlediği bir Suriye seferine katılmıştı. Mekke'den Suriye'ye giden yol üzerinde Kudüs ile Dımeşk şehirleri arasında bulunan bir yerde bir hristiyan manastırı vardı. Bu manastır Busra şehri ile Lut gölüne yakın idi. Ebû Talib'in kervanı her zaman olduğu gibi bu manastıra yakın bir yerde konaklamışken bu tapınakta yaşayan Bahira adındaki din adamının dikkatini çeken bir husus olur. Kervan uzaktan manastıra doğru yaklaşırken onu adeta sıcaktan koruyan bir bulut parçası sürekli olarak kafilenin üzerinde ve onunla birlikte yürüyordu. Bu kervanın bir bulut parçası tarafından gölgelendiğini gören rahip, kervandakileri yemeğe davet eder. Ebu Talib ve arkadaşları kervanda bulunanların en küçüğü olan Hz. Muhammed'i nöbetçi bırakıp rahibin bu davetine icabet etmişlerdi. Davetliler manastıra geldiği halde bulutun kervan üzerinde kaldığını gören rahip, dışarıda kimsenin kalıp kalmadığını sorunca dokuz on yaşlarında bir erkek çocuğunun olduğunu söylemişlerdi. Rahip Bahîra onun da getirilmesini istemiş ve asıl merakını bu çocuğu görünce gidermişti.
Nakledildiğine göre Bahîra Süryânî rahiplerden idi. Kendi döneminin ilimlerine vakıf bir zattı. Hz. İsâ'nın ulûhiyetini reddettiğinden diğer rahiplerin hışmına uğramış; bağlı bulunduğu manastırın reisi tarafından kovulmuştu. Bunun üzerine Bahîra, Busra civarında bir manastıra çekilmişti. Yanında kilisenin ileri gelenlerince nesilden nesile intikal eden "el-Enbâ" isminde bir kitap bulunuyordu ki bu kitapta Arabistan'da gelecek son peygamberin vasıfları anlatılıyordu. (Tecrid-i Sarîh Tercemesi, VI, 525-526).
Rahip Bahîra'nın elindeki İncil nüshasında ve söz konusu kitapta bulunan yakın zamanda gelecek peygamberin bütün özellikleri, bu çocukta mevcuttu. Bahîra Hz. Muhammed' in sırtına bakarak iki omuzu arasındaki peygamberlik mührünü görmüş ve amcası Ebû Talib'e şöyle demişti:
"Senin bu yeğenin ilerde büyük bir şöhrete kavuşacaktır. Bana sorarsan onu Suriye'ye yahudilerin çok bulunduğu bir yere götürme. Onda bulunan alâmetleri görürlerse O'nu öldürmeye kalkışmalarından korkulur. Onun için bu çocuğu al ve buradan götür."
Tarih kaynaklarının verdiği bilgilere göre Hz. Peygamber'in zuhuruna yakın dönemde yaşayan bütün yahudi ve hristiyanlar gelecek peygamberin bütün özelliklerini tanıyor ve yakın bir zamanda davetine başlayacağını biliyorlardı. Bazı Batılı araştırmacı ve ilim adamları son derece basit bir iddiada bulunarak Hz. Peygamber'in birçok bilgiyi hatta Kur'an'ı Rahip Bahira'dan aldığını ve İslâm'ı bu bilgiler üzerinde bina ettiğini ileri sürerler. Dokuz, on yaşlarında bir çocuğun bir iki saatlik bir görüşme sırasında bu kadar bilgiye sahip olmasının imkânsız olduğu, aklı başında olan her insanın takdir edeceği bir husustur. Kaldı ki Kur'an, indiği günden günümüze kadar kendisine güvenen herkese:
"Eğer Kur'an'ın Allah'tan başkası tarafından olduğunu iddia eden varsa, bu Kur'an'ın bir benzerini, bunu yapamıyorsa on suresinin, bunu da beceremiyorsa bari bir suresinin benzerini getirsin. " (el-Bakara, 2/23; Hûd, 11/13) diye meydan okumaktadır.





"










"
- Ợuαяαnтinє. isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı
Alt 15 Şubat 2013, 21:52   #185 (permalink)
Yαn Odαdαn Gelen Melodiler Gibidir Ses Ayαrı


- Ợuαяαnтinє. - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: 28 Nisan 2012
Nerden: ♥◊♣♠
(Mesajlar): 15.773
(Konular): 5327
Burç:
Renkli Para : 727928
Aldığı Beğeni: 2553
Beğendikleri: 945
Ruh Halim: Acimasiz
Takım :
ÖdülleriÜye Ödülleri: 5
Oscar Ödülü Teşekkür Plaketi Oscar Ödülü Oscar Ödülü Oscar Ödülü 
Standart

BAHÎRA

Cahiliye devrinde beşinci doğumunda dişi deve doğurduğu için kulağı kesilerek salınıverilen deve. Cahiliyye döneminde Araplar belli doğumlardan sonra devenin kulağını yarar ve onu serbest bırakırlardı. Deve bundan böyle bir çeşit dokunulmazlık statüsüne kavuşurdu. Sahibi artık ne sütünden, ne yününden ne de etinden yararlanabilirdi. (İmam Şafiî, Ahkâmu'l-Kur'an, Beyrut 1980, I, 144) Bundan sonra deve, putlar içindir: putlara hizmet eden kâhinler ondan yararlanır. (Kurtubî, el-Câmi'li Ahkâmi'l-Kur'an, Beyrut 1965, VI, 335)
Kaç doğumdan sonra devenin bu statüye kavuştuğu konusunda farklı rivayetler vardır. Bazı rivayetlere göre beş doğumdan, bazılarına göre, doğurduğu yavruların hepsinin dişi olması durumunda, bazılarına göre ise beşinci olarak doğurduğunun erkek olması durumunda bu işlem sözkonusu olurdu. (Kurtubî, a.g.e., VI, 336). Beşinci doğumu dişi olduğunda kadınlar onun et ve sütünden yiyemezlerdi. (İbn Kuteybe, Tefsîru Garîbi'l-Kur'an, Beyrut 1978, s. 147).
Doğumların adedi ve kimlerin o develerden yararlanabileceği konusunda başka rivayetler de mevcuttur.
Kur'an-ı Kerim, Mâide suresinin 103. ayetinde Arapların bu geleneğinden bahsetmekte ve böyle bir şeyin caiz olmadığı ifade edilmektedir.
Muhtemelen, Peygamber (s.a.s.)'e bu konuda sorulmuş bir soru üzerine Kur'an'da bu konuya temas edilmiştir. Nitekim sözkonusu ayet, Peygamber'e yöneltilmiş sorular siyakında geçmektedir.
Hiç şüphesiz bu develerin durumunun Kur'an'da zikredilmiş olmasının başka hikmetleri de mevcuttur. Tevhid akîdesinden uzaklaşmış toplumlarda şekil olarak olmasa bile, espri ve içerik olarak benzer âdetler mevcuttur. Meselâ günümüzde kimi karşılama törenlerinde hayvanların kurban edilip kanlarının, kendileri için kesildikleri kişilerin alnına sürülmesi; mezarlara adak adanması aynı espriyi taşımaktadır.
Kur'an bu develerden bahsetmekle bu tür adakların da caiz olmadığını anlatmaktadır.
Cahiliyenin ilkel kalıntılarından olan bahîra geleneği; sâibe, vesîle ve hâm âdetleriyle birlikte İslâm'ın yasakladığı âdetlerdendir. Mâide suresinin sözkonusu ayetinde şöyle buyrulur:
Allah kulağı kesilip salıverilen bahîra, putlara adak edilen sâibe develeri, putlar için kesilen vesileyi, sırtı yüke haram kılınan hâm'ın hiçbirini meşru' kılmamıştır. Ancak kâfirler Allah'a yalan iftira etmektedirler. Çoğunun da akılları ermez. "





"










"
- Ợuαяαnтinє. isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı
Alt 15 Şubat 2013, 21:52   #186 (permalink)
Yαn Odαdαn Gelen Melodiler Gibidir Ses Ayαrı


- Ợuαяαnтinє. - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: 28 Nisan 2012
Nerden: ♥◊♣♠
(Mesajlar): 15.773
(Konular): 5327
Burç:
Renkli Para : 727928
Aldığı Beğeni: 2553
Beğendikleri: 945
Ruh Halim: Acimasiz
Takım :
ÖdülleriÜye Ödülleri: 5
Oscar Ödülü Teşekkür Plaketi Oscar Ödülü Oscar Ödülü Oscar Ödülü 
Standart

BAHÂÎLİK-BAHÂİYYE

Bahâullah Mirza Hüseyin Ali Nuri (1817-1892)'nin kurduğu batıl bir mezhep.
Bâb lâkabıyla tanınan Mirza Ali Muhammed 1844 yılı Mayıs ayında insanlığa yeni bir haber getirdiğini bildirip, Bâbilik* mezhebini kurdu. Devlet güçlerine başkaldırmaları sonucu Bâbilerin birçokları öldürüldü. Bâb Mirza Ali Muhammed 1850 yılının Temmuz ayında irtidat suçuyla Tebriz'de kurşuna dizildi.
Bâb'ın yakınlarından olduğunu ileri süren Mirza Hüseyin Ali, Bâb tarafından haber verilen ve zuhur edeceği bildirilen kişinin kendisi olduğunu açıklayıp, bu mezhebi Bahâilik adıyla yeniden faaliyete geçirdi.
Bâbilerin İran şahı Nasirûddin'e karşı giriştikleri bir suikast teşebbüsünden sonra Mirza Hüseyin Ali İran'da tutunamayınca, Osmanlılar'a sığındı. Bir müddet Edirne'de ikamet etti. Burada sapık inançlarını yaymaya çalışınca Akka'ya sürgün edildi.
Bahâullah, davet ettiği dinin yeni bir din olduğunu, Allah'ın kendisine hulûl ettiğini ve her şeyi kendisine vahyettiğini iddia ediyordu. Bu inanç ve mezhebini "el-Kitâbü'l-Akdes" adını taşıyan eserinde topladı. Kendisinin gaybı bildiğini söyler ve vuku bulacak bir takım haberler verirdi. Ölümünden sonra büyük oğlu Abbas, Mısır, Avrupa ve Amerika'yı dolaşarak gezdiği yerlerde Bahâîliği yaymağa çalıştı.
Bahâîlik üzerinde Babîliğin, Bâtınîliğin, Hurûfîliğin ve Hristiyanlığın açık etkileri görülmektedir. Bahâîliğin temel ilkesi genel bir dilin konuşulması ve genel bir yazının kullanılmasıdır. Din birliği esas olup dünya tek vatan, insanlar da bu vatanın vatandaşıdır. Vahiy süreklidir. Kimseye kötülük yapmamak, mütevâzi olmak şarttır. Dünya barışının sağlanması zorunludur. Haksızlığı önlemek için haksızlık yapana karşı bütün insanların birleşmesi gerekmektedir. Kadınların hak ve hukukunu gözetmek esastır.
Her Bahâî bir defaya mahsus olmak üzere malının 19/1'ini vergi olarak cemaate öder. İki kadından fazlasıyla evlenmek yasaktır. Boşanma asla caiz değildir. Ancak eşlerden biri kadınlık veya erkeklik görevini yapamıyorsa o zaman boşanmak mümkündür. İddet beklemek gibi bir şart söz konusu değildir. Boşanan bir kadın hemen ertesi gün evlenebilir. Cenaze namazları dışında cemaatle namaz kılmak yoktur. İbadet için müslümanlar gibi abdest alırlar.
Ayrıca cünüplük için de yıkanırlar. İbadet için kıbleleri Hayfa şehridir. Günde üç defa ibadet edilir. Yılda ondokuz gün oruç tutarlar. Bu oruçları İslâm'da olduğu gibi değil, sadece bir perhizden ibarettir. Hac ibadetine benzer ve yalnız erkeklere farz olan bir ibadetleri olup adına hacc diyorlar. Bu hacc ibadetlerini de Bahâullah'ın Akka'daki mezarını ziyaretle yaparlar. Ayrıca bunun belli bir zamanı yoktur. Herkesin istediği zamanda bu ziyaretini yapması mümkündür. Bu dinlerinde haram ve helâl işleri kimse tarafından belirlenmiş değildir. Herkes kendi istek ve mantığına göre yaşantısını düzenleme hakkına sahiptir.
Bahâî takvimine göre bir yılda ondokuz ay vardır. Her ay ondokuz gündür. Normal yılların hesaplanması 19x¤¤¤¤4 şeklinde, artık yılların hesaplanması 19x¤¤¤¤5 şeklindedir. Ondokuz günde bir kez ziyafet toplantıları yapılır.
İngiltere, Almanya, İsviçre, Türkistan ve Amerika'da Bahâîlik'le ilgili yayınlar yapılmaktadır. Amerika'da iki yılda bir "Bahâî World" (Bahâî Dünyası) adıyla yayınlanan bir yıllıkları vardır.
Avrupa, Amerika, Avustralya ve Asya'nın çeşitli ülkelerinde Rûhânî Mahfil adı verilen ve dokuz kişilik bir kuruldan oluşan Bahâî dernekleri ve toplantı merkezleri ile Washington da büyük bir mâbedleri vardır. Bahâilik, İslâm ülkelerindeki dirilişi, canlanışı önleme amacını taşımaktadır. Emperyalist Batı rejimlerinin ilgi ve desteği de bundan dolayıdır.
Bahâîliğin genel merkezi İsrâil'in Hayfa kentindedir.





"










"
- Ợuαяαnтinє. isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı
Alt 15 Şubat 2013, 21:52   #187 (permalink)
Yαn Odαdαn Gelen Melodiler Gibidir Ses Ayαrı


- Ợuαяαnтinє. - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: 28 Nisan 2012
Nerden: ♥◊♣♠
(Mesajlar): 15.773
(Konular): 5327
Burç:
Renkli Para : 727928
Aldığı Beğeni: 2553
Beğendikleri: 945
Ruh Halim: Acimasiz
Takım :
ÖdülleriÜye Ödülleri: 5
Oscar Ödülü Teşekkür Plaketi Oscar Ödülü Oscar Ödülü Oscar Ödülü 
Standart

BAĞİ, BAĞY

İstemek; istemede ileri gitmek; çabayla arzulamak; sınırı aşmak; hakkıyla yetinmeyerek başkasının canına, malına, ırzına kasdetmek; saldırıya yeltenmek veya saldırmak; haksız yere yükselmek isteyerek tecavüzde bulunmak; kendisine sulhün yolları ve biçimleri gösterildiği halde haksızlıkla üst olma sevdası gütmek. Bağy "beğa" fiilinin masdarı ve isim olarak kullanılır.
Kur'an-ı Kerîm'de "De ki: O her şeyin Rabbi iken ben Allah'tan başka Rabb mi isteyecekmişim? (ebğî rabben)"(el-En'âm; 6/164); Allah'ın dininden başka bir din mi arzuluyorlar (yebgun)?" (Âli İmrân, 3/83);
"De ki: Ey Kitap Ehli! Neden eğriliğini arzulayarak (tebguneha) iman edeni Allah'ın yolundan alıkoyuyorsunuz?" (Âli İmrân, 3/99); Aranızda çıkmış olsalardı, sizin için bozgunculuktan başka birşey artırmazlar ve fitneye düşmenizi arzulayarak (yebgune) hemen içinize sokulurlardı" (et-Tevbe, 9/47) gibi ayetlerde geçmektedir. Daha çok "yeryüzünde bağy etmek" şeklinde kullanılır.
Aynı kelimeden türeyen "ibteğa" fiilî bir şeyi istemede çaba göstermek anlamındadır. Eğer, istenilen şey iyiyse, eylem de iyidir. Nitekim, Kur'anda "Yüce Rabbin vechini ibtiğa" (el-Leyl, 20), "Rabbi'nin rahmetini ibtiğa" (İsrâ,17/27) ve özellikle Allah'tan fazl veya Allah'ın fazlını ibtiğa" (el-Bakara, 2/198, en-Nahl, 16/14, el-İsrâ, 17/66, Kasas, 28/73) şekillerinde geçtiği gibi, kalplerinde maraz olan kişilerin fitne ve te'vilini ibtiğa ile müteşabihlere uydukları da belirtilir (Âli İmrân, 3/7).
Yine aynı kelimeden türeyen "inbeğa" fiilî ise yaraşmak, uygun düşmek, istenmesi uygun olmak anlamlarında "Biz ona şiiri öğretmedik, bu ona yaraşmaz da (ma yenbeği leh) (Yâsin, 36/69) ayeti gibi ayetlerde kullanılır. İnsanlar arasında ayrılıkların, özellikle, ümmet halinde sağlam bir yapı (Bünyânun marsûs) oluşturan tevhîd toplumunun içinde tefrikaların başgösterip ihtilafların çıkmasında ana neden bağy'dir. Allah katından gelen apaçık ilim, hak ve beyyine'lerden sonra eğer tefrika doğuyor ve ihtilaflar başgösteriyorsa, bu; bazı insanların Allah'ın dininin kendilerine biçtiği hak ve yere razı olmayıp, başkalarının hakkına tecavüze yeltenmesinden ileri gelmektedir. Bu konuda Kur'an oldukça nettir. Bağy'in nedeni ise şu iki ayet-i kerîmede oldukça açık ve anlamlı biçimde ortaya konmaktadır:
"O'dur sizi karada ve denizde yürüten, ne zaman ki bir gemide olursunuz; güzel bir rüzgârla onları akıp götürürken ve buna sevindiklerinde birden gemiye şiddetli bir kasırga gelip, her yerden dalga kendilerine ulaşır ve sarıldıklarını sanırlar o zaman dini O'na has kılarak Allah'a yakarırlar: Eğer bizi bundan kurtarırsan, mutlaka şükredenlerden oluruz. "Ne zaman ki Allah kendilerini kurtarır, işte o zaman haksız yere yeryüzünde bağy ederler. " (Yunus, 10/22-23).
" Eğer Allah rızkı kullarına yaysaydı, yeryüzünde bağy ederlerdi" (Şûrâ, 42/27).
İnsanlar zaman zaman darlıklarla, zaman zaman bolluklarla karşılaşırlar. Özellikle, Tevhîd toplumu kuruluşta oldukça büyük zorluklardan ve "Allah'ın yardımı ne zaman?" deme noktasına değin, büyük fırtınalardan ve sarsıntılardan geçer. Sonunda Allah rahmet kapısını onlar için açar, yer de ayaklarının altından onlara bol bol rızık verir, bu durumda zayıflayan kalpler, özellikle cahiliyedeki mevkilerini İslâm'da bulamayanlar ve rızkın, bolluğun şımarttığı kimseler Allah'ın dininin kendilerine verdiği paya razı olmayıp daha çok mal, şöhret, mevki gibi etkenlerle başkalarının hakkına el atmaya yeltenirler. Böylece bağy eylemi ortaya çıkar.
Resulullah (s.a.s.) "Cezası en çabuk verilen şerr bağy"dir buyurmuş, İmam-ı Cafer es-Sadık da, "İblis, ordularına emreder: Aralarına haset ve bağy ekin, çünkü bunlar Allah katında şirke denktir der" demiştir. Kur'an' da "Bir kötülüğün karşılığı, misli bir kötülüktür. Kim affeder ve ıslah ederse sevabı Allah'a aittir. O, zalimleri sevmez. Kim de zulme uğradıktan sonra yardımlaşırsa, onların üzerine yol yoktur. (Kendilerine bir şey yapılmaz, ceza verilmez). Yol ancak insanlara zulmedenler ve yeryüzünde haksız yerde bağy edenler üzerinedir. Onlardır acıklı bir azabın kendileri için olduğu kişiler" (Şûrâ, 42/40-42) buyurulmakta; "kendilerine bağy isabet ettikten sonra (haklarını almak için) yardımlaşanlar" övülmekte ve bu sıfatın müminlerin sıfatı olduğu belirtilmekte (Şûrâ, 42/39) ve "Birbiriyle savaşan iki mümin topluluktan biri diğeri aleyhine bağy ederse, bütün müminlerin bağilerle Allah'ın emrine dönünceye kadar savaşmaları"emrolunmaktadır (Hucurât, 49/9). Kur'an'da ayrıca "fâcir olması, kendisi için olmayan şeye yeltenmesi" anlamında kadının bağyinden de söz edilmektedir (Meryem, 19/20, 28).
Ali ÜNAL
Bir terim olarak ise bâğî; hak ve adalet ile ülkeyi yöneten İslâm devlet başkanına veya nâibine karşı, bir te' vile, yani kendince doğru görülen bir delile, bir sebebe dayanarak itaat dairesinden çıkan, bununla birlikte müslümanların öldürülmesini, mallarının müsaderesini, zürriyetlerinin esir edilmesini helâl görmeyen ve silâhlı güce sahip olan müslüman, demektir.
Buğât (Bağîler) arkalarında silâhlı bir güç olan asîlerdir. Kendi yorumlarına göre bir delile dayanarak bazı hükümlerde müslümanlara ve İslâmî yönetime muhalefet ederler. Askerî bir güçle bir bölgeyi ele geçirirler ve orada kendi yönetimlerini hakim kılarlar. Hâricilerin Hz. Ali'ye karşı takındıkları tavır gibi. Hâricîler veya diğer adıyla Harûrîler Hz. Ali'ye isyan ettiler, onun ve müslümanların kanlarını ve mallarını gasbetmeyi kadınlarını esir etmeyi helâl saydılar. Haricîler* Resulullah (s.a.s.)'ın ashabını tekfir ederler. Her günahın insanı küfre götürdüğü kanaatini taşırlar. Böylece dinde çok sert ve şiddetli bir yol izlediler. (İbnü'l-Hümâm, Fethu'l-Kadîr, IV, 408 vd.; es-Semerkundî, Tuhfetü'l-Fukahâ, III, 251; İbn Âbidîn, Reddü'l-Muhtar, III, 338). Bunların dışındaki bâğîler ise; hâricîlerin mübah gördüğü gibi müslümanların mallarını ve çocuklarının esir edilmelerini mübah görmezler.
Hz. Ali; "Din kardeşlerimiz bize bağyetti (isyan etti)" derken, bağy'i isyan anlamında kullanmıştır. Bâğîler İslâm nazarında dinden çıkmış sayılmazlarsa da ümmetin ittifakı ile dalâlet* ehlidirler. Dinden çıkmadıklarının delili şu ayettir: "Eğer müminlerden iki tâife çarpışırlarsa siz hemen onların aralarını bulun" (el-Hucurât, 49/9). Ancak bunlar tevhid toplumunun dağılmasına, za'fa uğramasına İslâm devleti bünyesinde ayrılıkların çıkmasına, müslüman kanının dökülmesine yol açan bir kitledir.
Bâğîlerle ilgili bazı hadisler, bu konuda uygulanacak hükümleri kapsarlar:
İbn Ömer (r.a.), Hz. Peygamber' in şöyle dediğini nakletmiştir: "Her kim bize karşı silâh taşırsa bizden değildir." (Buhârî Fiten,7, Diyât, 2; Müslim, İman, 161, 163; Fiten, 16_ Nesaî, Tahrim, 26; Tirmizî, Hudûd, 26; İbn Mace, Fiten, 11). Burada silâh taşımak, harbetmek anlamındadır.
Ebû Hüreyre'den, Allah elçisinin şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:
"Her kim, İslâm devlet başkanına itaatten çıkar ve İslâm cemaatinden ayrılır da ölürse, onun ölümü cahiliyye* ölümüdür." (Buhârî, Fiten, 2; Ebû Dâvûd, Sünnet, 27). Bu hadis, bir kimse cemaatten ayrılır, ancak o cemaate karşı harbetmezse; bizim de kendisi ile muharebe edemiyeceğimize delildir. Çünkü Hz. Peygamber, onunla muharebe etmemizi emir buyurmamış, yalnız onun ölüm hâlinin cahiliyyet ölümüne benzediğini haber vermiştir. Şu halde o, bu fiilî ile dinden çıkmaz, demektir. Hz. Ali'nin Hâricilere söylediği şu sözler de bunu gösterir: "İstediğiniz tarafta olun, sizinle aramızdaki hukuk, haram kan dökmemeniz, yol kesmemeniz ve hiç bir kimseye zulüm etmemenizdir. Eğer bunları yapacak olursanız size harp ilân ederim" (Ahmed b. Hanbel, Taberânî ve Hâkim). Bir başka hadis-i şerifte Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurur: "Cezası en çabuk verilen kötülük bağy'dir. "
İbn Ömer (r.a.)'den Allah Resulu'nun şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "Bilir misin ey İbn Ümmi Abd (bu zat, Abdullah b. Mes'ud'dur. Çünkü o, bu lâkapla anılırdı) bu ümmetin bâğîlerine Allah'ın hükmü nasıl olacaktır?" dedi. O: Allah ve Resulu bilir! cevabını verdi. Resulullah (s.a.s.):
"Bu grubun yere düşen yaralısına dokunulmaz, esiri öldürülmez, kaçanı aranmaz, ganimeti de taksim edilmez" buyurdu. İbn Hacer el-Askalanî, Buluğu'l-Meram, Terc. ve Şerh. A. Davudoğlu, İstanbul 1967, III, 559).
Buna göre asîlerle ilgili hükümleri şu noktalarda toplamak mümkündür:
1) Âsî ve bâğîlerle savaşmak caizdir. Bu konuda icmâ (ittifak) vardır. Ayette; "Siz bâğîlik eden taife ile çarpışın... " (el-Hucurât, 49/9) buyurulmuştur. Ancak onlarla savaşa başlamazdan önce, kendilerini bu isyandan vazgeçmeğe davet gerekir. Nitekim Hz. Ali Hâricîlere karşı böyle hareket etmiştir. Hâricîler, Hz. Ali'den ayrıldıktan sonra Ali (r.a.) kendilerine İbn Abbâs'ı göndermişti. İbn Abbâs onlarla çeşitli görüşmeler yaptı. Bu münazara ve görüşmelerin sonucunda tamamı sekizbin kişi olan Hâricîlerin dört bini isyandan vazgeçtiler. Diğerleri ise inatlarında ısrar ettiler. Bu defa Ali (r.a.) kendilerine; "İstediğiniz tarafa gidin, sizinle aramızda (uyulması gereken şey) haram kan dökmemeniz, yol kesmemeniz ve hiçbir kimseye zulüm etmemenizdir" diye haber göndermiştir. Hâricîler ashab-ı kiramdan Abdullah b. Habbab b. Eret'i şehit ettiler. Hamile olan hanımının da karnını deşerek içindeki cenîni çıkardılar. Hz. Ali bunları duyunca Hâricîlere bir mektup yazarak Abdullah b. Habbab'ı şehit edenin kısasını istedi. Hâricîler; "Onu hepimiz öldürdük" deyince, Hz. Ali onlarla savaşa izin verdi (İbn Hacer el-Askalânî, Bulûğu'l-Meram, III, 560-561).
2) Âsî ve bâğîlerin yaralıları hemen öldürülmez. Ancak Hanefîlere göre, orduları varsa yaralıları öldürülür, kaçanları da takip edilir. Hz. Ali bu konuda şöyle demiştir: "İsyancılara galip geldiğiniz zaman kaçanı aramayın, yaralıyı hemen öldürmeyin, savaş aletine bakın ve onu alın. Ondan başkası mirasçılarınındır" (el-Askalânî, a.g.e, III, 561, 562).
3) Âsîlerden alınan esir öldürülmez. Çünkü onlarla yapılan savaşın amacı, onların savaş yapmasına engel olmaktır.
4) Âsîlerin kaçan esirleri takip edilmez. Hanefîlere göre, âsîlerin orduları varsa esirler takip edilir. Çünkü bu takdirde tekrar saldırıya geçmeleri muhtemeldir.
5) Bâğîlerin malları ganîmet olarak alınmaz. Hadîste şöyle buyurulur:
"Müslüman bir kimsenin malı ancak kendi gönül rızası ile helâl olur. "(Veda hutbesi). Hz. Ali Cemel ve Sıffin vakalarında ölenlerin hiç birisinin eşyasına el sürdürmemiştir.
6) Yere düşen yaralılar öldürülmez. Hanefîlere göre âsîlerin savaşta sebebiyet verdikleri mal ve can kayıpları ödettirilmez. Çünkü ayet-i kerîmede;
"Allâh'ın emrine dönünceye kadar" (el-Hucurât, 49/9) buyurularak ödetmeden söz edilmemiştir.
Bilginlere göre; bâğîleri öldürmekten dolayı, meşrû devlet başkanına tabi müslümanlara günah ve keffâret gerekmez. Onlar telef ettikleri şeyleri de tazmin etmezler (eş-Şevkânî, Neylü'l-Evtâr, VII,169). Çünkü onlar, bu savaşı emir üzerine yapmışlardır. Diğer yandan âsîlerin canları bile diyet veya kısasla tazmin edilmeyince, malları öncelikle tazmin edilmez (es-Serahsî, el-Mebsût, I, 128; el-Kâsânî, Bedâyiu's-Sanâyi ; VII,141; İbnü'l-Hümâm, Fethu'l-Kadîr, IV, 414; İbn Rüşd, Bidâyetü'l-Müctehid, II, 448; eş-Şîrâzî, el-Mühezzeb, II, 220; İbn Kudâme, el-Muğnî, VIII, 113).
Âsîler, ehl-i adl (meşrû devlet tebeası)in yolunu kesseler, onlara had uygulanmaz. Çünkü onlar, bir te'vîle dayanarak, onların mallarını mübah saymışlardır. Âsî, ehl-i adlin malını çalsa, devlet başkanı, âsîler beldesinde velâyetinin (cezaları uygulama yetkisinin) bulunmaması sebebiyle onun elini kestiremez. Hanefîlere göre bâğîlere, devlet başkanının onların beldesinde velâyetinin bulunmaması yüzünden hadler tatbik edilmez (İbn Kudâme, el-Muğnî, VIII, 113). Âsî, İslâm beldesi (dâru'l-İslâm)'nde hırsızlık yapsa had cezası tatbik edilir. Bunu helâl saysa da sonuç değişmez. Çünkü dâru'l-İslâm'da onun silâhlı gücü yoktur (el-Kâsânî, Bedâyiu's-Sanâyi', VII, 141; es-Semerkandî, Tuhfetü'l-Fukahâ, III, 252; eş-Şîrâzî, a.g.e., II, 221).
İsyancıların, istilâ ettikleri beldeler halkından topladıkları zekâtları, öşürleri, haraçları, daha sonra o beldeleri geri alan meşrû devlet başkanı yeniden talep edemez. Çünkü İslâm devlet başkanının bu vergilere hak kazanması, halkı himaye etmesi karşılığındadır. İstilâ halinde ise bu himâye kesintiye uğramıştır. Ancak halkın zekâtlarını yeniden vermesi daha güzeldir. Çünkü isyancılar zekâtı genellikle yerine sarfetmezler. Öşür ise yoksullara ait olduğu için; isyancılar yoksul iseler, bu zekât yerine sarfedilmiş olur. Haracın sarf yeri ise, harbîlere karşı cihadda bulunacak olan müslümanlardır. İsyancılar ise müslüman olup, ihtiyaç halinde harbîlere karşı cihat yapabilecekleri için; alacakları haraç, yerine sarfedilmiş sayılır. Ancak geleceğe ait bu kabil vergileri, yine İslâm devlet başkanı almaya başlar. Çünkü isyancıları etkisiz kılınca velâyeti açığa çıkmış olup o beldeler halkını yeniden himaye altına almış bulunur (Ömer Nasuhi Bilmen, Istilâhâtı Fıkhıyye Kâmusu, İstanbul 1968, III, 420).
İslâm devletinin isyancılara karşı, işin başında kesin tavır koyması bazı hadislerde öngörülmüştür. Arface b. Şurayh, Allah Resulu'nun şöyle dediğini nakletmiştir: "İşiniz toplu ve düzenli iken size biri gelir de topluluğunuzu dağıtmak isterse onu hemen öldürün" (Müslim, İmare, 59). Müslim aynı hadîsi şu ifadelerle rivayet etmiştir: " Nice fitne ve fesatlar vukû bulacaktır. Bu ümmet toplu iken bir kimse onun hâlini perişan etmek ve onları dağıtmak isterse, kim olursa o!sun onu, hemen kılıçla öldürün" (Müslim, İmare, 60).
Bu hadisler, bir ülkede müslümanların bir kimseyi Emirü'l-Mü'minîn seçerek etrafında toplamalarına rağmen, bazılarının isyan edip bu seçilen zatın aleyhine başkaldırmaları halinde bunların ölüm cezasını hak ettiklerini gösterir.





"










"
- Ợuαяαnтinє. isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı
Alt 20 Şubat 2013, 22:11   #188 (permalink)
Yαn Odαdαn Gelen Melodiler Gibidir Ses Ayαrı


- Ợuαяαnтinє. - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: 28 Nisan 2012
Nerden: ♥◊♣♠
(Mesajlar): 15.773
(Konular): 5327
Burç:
Renkli Para : 727928
Aldığı Beğeni: 2553
Beğendikleri: 945
Ruh Halim: Acimasiz
Takım :
ÖdülleriÜye Ödülleri: 5
Oscar Ödülü Teşekkür Plaketi Oscar Ödülü Oscar Ödülü Oscar Ödülü 
Standart

BÂBÎLİK

Mirza Ali Muhammed Bâb'ın (1819-1850) kurmuş olduğu batıl mezhep.
Mirza Ali Muhammed 1819'da Şiraz'da doğdu. Necef'te Seyyid Ali Reştî (ö. 1843)'den ders aldı. Seyyid Ali Reştî, ona ölümünden sonra yerine geçecek halife olmasını ve Mehdî olarak ortaya çıkmasını telkin etti ve buna ikna etti. Mirza, davetini 1844 de Şiraz'da ilân etti.1850 yılında Tebriz'de Şah Nasûriddin'in huzurunda, âlim ve fakihlerle yaptığı münazara sonunda irtidat ettiğine hükmedilerek idam edildi (Muhsin Abdülhamid, İs!âm â Yönelen Yıkıcı Hareketler, Çev. S. Yeprem-H. Güleç, Ankara 1973, 6970).
Bâbiyye'ye bağlı müfrit kimseler Nasûriddin Şah'a suikast yapmaya kalkışınca birçokları öldürüldü. Mirza Ali'nin öğrenci ve müridlerinden Suph-i Ezel, Mirza Yahya ve kardeşi Mirza Hasan Ali Bağdat'a kaçtılar. Oradan İstanbul'a, daha sonra Edirne'ye sürgün edildiler. Her iki kardeş arasında anlaşmazlık meydana geldi. Suph-i Ezel ve adamları oradan Kıbrıs'a Baha ve adamları da Akka'ya sürgün edildi.
Mirza Ali Muhammed cahil ve tutarsız görüşler ortaya atan bir sapıktır. O, önce kendisinin İmam-ı Muntazar* (beklenen imam)'a, açılan bir "Bâb" (kapı) olduğunu iddia etti. Sonra bizzat imamın kendisi olduğunu söyleyip, daha sonra peygamberlik taslamaya başladı. Sonunda da kendisine ilâhî ruhun hulûl ettiğini söyleyerek tanrılık iddiasında bulundu. İmam-ı Muntazar'a açılan kapı anlamında gelen "Bâb" kelimesinden adını alan Bâbîlerin inançları şöyle özetlenebilir:
Mirza Ali Muhammed'in bütün geçmiş peygamberlerin gerçek temsilcisi olduğuna inanmak,(inançlarına göre Yahudilik, Hristiyanlık ve İslâm, Bâbilik'te birleşir. Bu üç din arasında herhangi bir ayrılık yoktur); Allah'ın Mirza Ali'ye hulûl ettiğine inanmak, Ahirete inanmak, Hz. Muhammed'in peygamberlerin sonuncusu olduğuna inanmak.
Mirza, ebced* harflerini zikretmiş ve bunlar için belirlediği sayılardan tuhaf anlamlar çıkartmıştır (Muhammed Ebu Zehra, İslâm da Siyasi ve İtikadi Mezhepler Tarihi, Çev E. Ruhi Fığlalı-Osman Keskioğlu, İstanbul 1970, 286-287). Bâbîliğe göre "ondokuz" sayısı mukaddestir. Onlara ait takvime göre bir yıl ondokuz aya, aylar ondokuz güne bölünmüştür. Dolayısıyla bir yıl 19x19=361 gündür.
Böylelikle Bâbiliğin İslâm ile ilgisi olmayan ayrı ve yeni bir din olduğu görülmektedir. Bu batıl din, İslâm, hristiyanlık, yahudilik, mecûsilik ve putperestliğin karışımından oluşturulan ve İslâmî prensipleri yıkmayı hedef alan siyasî bir yapıya sahiptir. Bu dinin kurucusu peygamberlik ve velâyet aracılığıyla kendisi için "Vasıta-i Kübra" yahut "Bâbûddin, Bâb" ünvanlarını kullanmıştır. Daha sonra kendisine "Nokta" veya "Hâlikü'l-hayr" adını verdi. Çünkü artık o, nebi değil, ilâhî özelliklere sahip olduğunu iddia ediyordu. Bâb'ın ilk telif ettiği kitap "er-Risâletü'l-Hidâye fi'l-Ferâizi'l-İslâmiye" adlı eseri idi. Bâbiye'ye mensup olanlar Karmatîler gibi etrafta fesat ve fitne çıkarmaya ve insanları dalâlete sürüklemeye kalkıştılar. Onlar savaşta ölenlerin kırk gün sonra dirileceğine inandıkları için çırılçıplak olarak düşman üzerine hücum ederlerdi.
Bâbiye peygamberlere iman eder. Ölüm "Lika-i Bâb" için bir yokluktan ibarettir. Öldükten sonra sevap ve ikab, lezzet, ızdırap ve elem vardır. Onlar öldükten sonra ruhlarının ikinci kez geri geldiklerine inanırlar. Yani onlarda tenasüh vardır. Ölümden sonra dirilme, Haşir ve Neşir, Bâb'ın tekrar dünyaya gelişi ve kıyamı ile tamamlanır. Onlara göre Kur'an'ın hükümleri mensuhtur.
Amelle ilgili görüşlerine gelince:
Kadınlar gerek miras ve gerekse diğer hususlarda erkeklere eşittirler. Bâbileri ondokuz kişilik bir kurul yönetir. Mallarının beşte birini yılda bir defa bu kurula vergi olarak verirler. Bütün cezalar kaldırılmıştır. Ancak nakdî ceza ve karı kocanın beraber yaşamasına engel olmak hariçtir. Evlenme onbir yaşından itibaren mecburidir. Boşanma iyi karşılanmaz. Dul kalan erkekler doksan, kadınlar doksanbeş gün içerisinde evlenmeye mecburdurlar. Onbir ilâ kırkiki yaş arasındaki kimseler her sene güneşin doğuşu ile batışı arasında bir ay (on dokuz gün) oruç tutmaya mecburdurlar. Oruç kırkiki yaşından sonra kalkar. İnsanlar muaf olur. Ramazan Bayramına "İyd-i Rıdvan" denir. Bu bayram "19" gündür. Biri kendisine, onsekizi müritlerine aittir. Muharremin birinci günü "İyd-i Mecit"tir; çünkü Bâb o gün doğmuştur. Bağlılarından biri iktidarı ele geçirirse Mekke ve Beyt-i Mukaddes yani Kabe gibi bütün kutsal yerleri, peygamberlerin ve evliyanın mezarlarını tahrip etmekle yükümlüdür. Şarap içmek haramdır. Tütün içmek haram ise de Bâbiler bunu sonradan caiz görmüşlerdir. İslâm'ın açık bir emri olan tesettür gereksizdir. Nikâh akd olunurken veli, vekil, şahit gerekli değildir. Sadece eşlerin kabulü yeterlidir. Zekât ve sadaka "Bâbî" olana verilir.
Seyahat tavsiye olunmaz. Hacılar ve tacirlerin dışındakilere deniz seyahati yasaktır. Cenae namazı hariç cemaatle namaz kılınmaz. Fakat camilerde vaz dinlemek tavsiye olunur. Sarhoşluk veren içkiler yasaktır. Her ondokuz günde bir defa su içirmek için bile olsa ondokuz kişiyi davet etmek lâzımdır. Dilencilik yasaktır. Mirasın özel bir paylaştırma usûlü vardır.
Bâbiye fırkası, Asl-ı Bâbiye, Kurretiyye, Ezeliyye ve Bahâiyye* olmak üzere dört kısma ayrılır. Asl-ı Bâbiye; ancak Bâb'a bağlı olup el-Beyân adlı eseri ile amel edenlerdir. Bâb'dan sonra yazılan eserlere asla itibar etmezler.
Kurretiyye; Bâb'ın müritlerinden "Zerrin Tâç" adında güzelliği ile şöhret bulmuş bir kadına tâbi' olan gruptur. İran müctehidlerinden birinin kızı olan Zerrin Taç ilk zamanlarda arşa "Kalb-i Nebi", Cebrâil'e "Akl-ı Nebi" diyen Rüştiyye reisi Kâzımü'l-Hüseynî'ye bağlı idi. Seyyît Kâzım Reştî'nin vefatından sonra Bâb'ı imam edindi. Gâib olan Bâb'a iman etti. Bâb ile mektuplaşmaya başlayınca, Bâb kendisine Kurretü'l-Ayn dediğinden, Zerrin Taç, "Kurretü'l-Ayn" lâkabını aldı. Kurretü'l-Ayn kadınlardan tesettürü kaldırdı. Mükellefiyet ve farzları tamamen gereksiz gördü. Bir kadının dokuz erkek ile evlenmesinin caiz olduğu gibi bazı hükümler koydu. İslâm şerîatının mensuh, Bâb şerîatının hak olduğunu iddia edecek kadar küstahlığa kalkıştı. Kurretü'l-Ayn öldürüldükten sonra Kurretiyenin çoğu katlolunmuş, ancak pek azı kendilerinin İsna aşeriyye'den olduklarını ilân etmekle kurtulmuştu.
Ezeliyye; Bâb'ın talebelerinden Mirza Yahya'ya bağlı olanlardır. Bunlar müslüman olarak görünürler. Zâhirde bütün farzları yerine getirirler. Takiyye yaparlar. Bahâileri tekfir ederler. Mirza Yahya, Bâb tarafından Suph-i Ezel lâkabını almıştır. Bundan dolayı bağlılarına "Ezeliyye" denilmiştir.
Bahâiyye veya Bahâilik'e gelince: Mirza Ali Baha, oğlu Abbas'ın gayretiyle halkı Edirne'de kendi adına davet ettiği için Suph-i Ezel ile arası açılmış idi. Suph-i Ezel Kıbrıs'a sürgün olunduğu sırada o da Akka'ya sürüldü. Bunun adamları yetmişüç kişi idi. Baha, Akka'da Bâb'ın halifeliğinden Mehdiliğe, velâyet-i mutlaka'ya, nübüvvet-i amme'ye ve hassa'ya, hatta ilâhiyete kadar çıktı. "el-Eykan" adlı bir eseri vardır. İran'da Rusya'da, Suriye'de, Mısır'da, Hint'te, Amerika'da pek çok Bahâiler vardır. Bahâiler indinde Bâb, Mehdî, Bahâ, Mesihtir. Daha sonra Bahâ ilâh olmuştur. Bâb'ın vahyi olduğu gibi, Bahâ'nın da levhalardan ibaret vahyi vardır.
Bâb ve Bahâ mucize göstermekten aciz olduklarından peygamberlerin mucizelerini inkâr ederler. Bahâiyenin de Bâbiye gibi dini hükümleri vardır. Akdes adlı kitap bu hükümleri ihtiva eder. Sabah, öğle ve akşam olmak üzere dokuz rekat namaz kılarlar. Kıble Akkâ'dır. Cenaze namazı altı tekbirdir. Cenazeden başka cemaatle namaz kılınması gereksizdir. Nevruz bayram günüdür. Hac, Akkâ'da gömülü olan Bahâ'yı ziyarettir.
Bu duruma göre Bâbîlik ve ondan türemiş olan bütün kolları bazı İslâmî ıstılahları kullanmalarına rağmen, İslâm ile ilgisi olmayan ayrı ve uydurulmuş bir din görüntüsü taşımaktadır.
Bu mezhep bugün İran'dan başka Amerika, Afrika ve Avrupa'da taraftar bulmuştur.





"










"
- Ợuαяαnтinє. isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı
Reklam Alanı
Alt 20 Şubat 2013, 22:11   #189 (permalink)
Yαn Odαdαn Gelen Melodiler Gibidir Ses Ayαrı


- Ợuαяαnтinє. - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: 28 Nisan 2012
Nerden: ♥◊♣♠
(Mesajlar): 15.773
(Konular): 5327
Burç:
Renkli Para : 727928
Aldığı Beğeni: 2553
Beğendikleri: 945
Ruh Halim: Acimasiz
Takım :
ÖdülleriÜye Ödülleri: 5
Oscar Ödülü Teşekkür Plaketi Oscar Ödülü Oscar Ödülü Oscar Ödülü 
Standart

BÂB-I FETVÂ

Fetva kapısı.
Bab, kapı; fetva ise, sorulan bir mesele hakkında verilen cevap demektir. Bir terim olarak, sorulan İslamî bir meseleye dair fakîhin verdiği cevap, ortaya koyduğu hüküm anlamına gelir. Osmanlı devletinde Şeyhülislâmlık dairesine "bâb-ı fetvâ", "bâb-ı meşîhat", "şeyhülislâm kapısı" adı verilmiştir.
Şeyhülislâm tabiri IV. Hicrî asrın ikinci yarısında ortaya çıkan şeref ünvanlarından birisidir. Bu, daima âlimlere özgü bir ünvan olarak kalmıştır. XI. yüzyılda Şâfiî ve Hanbelîler kendi âlim ve şeyhlerine bu ünvanı verirken, XII. yüzyılda Fahruddîn er-Râzî Şeyhü'l-İslâm ünvanını almıştır. Bu arada şeyhülislâm yalnız fakîhlere ve özellikle Memlükler devrinin başlangıcında fetvaları ile şöhret bulan veya çok sayıda fakîhin tasvibini kazanmış bulunan fıkıh âlimleri için kullanılır olmuştur. Diğer yandan İbn Teymiyye (ö. 728/1327) ile İbnü'l-Kayyim el-Cevziyye (ö. 751/1350)'nin öğrenci ve taraftarları hâlâ bu iki fakîhi şeyhülislâm ünvanını gerçekten hak eden İslâm âlimleri olarak zikrederler. Bu iki âlim, zulme karşı direnen ve şeyhülislâm ünvanını gerçek anlamıyla, hak eden alimlerdir. Şeyhülislâm ünvanı İstanbul müftüsüne tevcih olunmaya başlandığı zaman resmi bir hüviyet kazandı. Bu makam Osmanlı devletinde zamanla, diğer İslâm ülkelerinde hiçbir zaman erişemediği dinî ve siyasî bir önem kazanmıştır (Cüveynî, Cihân-Guşâ, II, 23; es-Subkî, Tabukât, Kahire,1324, III,117; Câmi, Nefahâtü'l-Üns, Kalküta 1859, s. 33, 376; el-Menâr, IX, 34; İlmiye Sâlnâmesi, s. 306).
XVIII. yüzyıl sonuna doğru Osmanlı devleti yönetimi yenileşmeye başlayınca, reîsi, Şeyhülislâm olan bir idare kısmı meydana geldi. Şeyhülislâma çeşitli görevler için yardımcılar verildi. Meselâ; ona vekâlet etme yetkisine sahip kethudâ veya kahyâ; devlet nezdinde kendisini temsile yetkili olan telhisci; halk tarafından talep olunan fetvaları tertip ve tanzimle yükümlü mektupçu veya fetva emini bunlar arasında sayılabilir. Bütün bu memurlar ayrı birer daireye sahiptiler. Bu teşkilât Tanzimat devrinde güçlendi ve yerleşti. Şeyhülislâma resmî makam olarak eski yeniçeri ağasının dairesi tahsis edildi. İşte, bu zamandan itibaren cumhuriyet döneminde ilga oluncaya kadar bütün şeyhülislâmlık dairelerinin faaliyet gösterdiği binaya "Bâb-ı Fetvâ" veya "Şeyhülislâm Kapısı" adı verilmiştir. Burası vakıflar idaresi dışında, dinî temellere dayanan bütün müesseselerin idare ve kontrolünü üstlenmişti. Böylece Şeyhülislâm, statü bakımından XIX. yüzyılda giderek oluşan diğer nâzırlar (bakanlar)la eşit duruma geldi ve hükümet üyelerinden birisi sayıldı. Hatta Mithat Paşa'nın 1876'da ilân ettiği Kânun-ı Esasî'nin yirmiyedinci maddesine göre, diğer nâzırlardan üstün duruma getirildi. Madde şöyledir:
"Sultan, sadrazam ve şeyhülislâmı kendisi seçer, diğer nâzırlar ise, sadrazam tarafından tayin olunurlar."
İlmiye Sâlnâmesi'ne göre, o zamanlar Şeyhülislâmlığın başlıca şûbeleri şunlardır: 1) Fetvâhâne, 2) Meclis-i Tetkikât-ı Şer'iyye, 3) Ders Vekâleti ve Meclis-i Mesâlih-i Tâlibiye, 4) Tetkik-i Mushaf ve Müellefât-ı Şer'iye Meclisi, (bu daire; Kur'an tablarının ve fıkıh eserlerinin kontrolünü yapıyordu.) 5) Meclis-i Meşâyih, tarikatlarla ilgili işleri düzenler. 6) Beytü'l-Mâl veya Emvâl-i Eytâm idareleri. Şeyhülislâm kapısında ayrıca kadıaskerin, kassâmın ve İstanbul kadısının yüksek şer'iye mahkemeleri de bulunmakta idi. Yine kadıların tayini ve benzeri çeşitli meseleler için görüş ve kanaatlerine başvurulan çok sayıda encümenler mevcuttu (İlmiye Sâlnâmesi, Matbaa-ı Âmire, 1334, s. 322-641; J.H. Kramers, " Şeyhülislâm " mad. İA. )





"










"
- Ợuαяαnтinє. isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı
Alt 20 Şubat 2013, 22:11   #190 (permalink)
Yαn Odαdαn Gelen Melodiler Gibidir Ses Ayαrı


- Ợuαяαnтinє. - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: 28 Nisan 2012
Nerden: ♥◊♣♠
(Mesajlar): 15.773
(Konular): 5327
Burç:
Renkli Para : 727928
Aldığı Beğeni: 2553
Beğendikleri: 945
Ruh Halim: Acimasiz
Takım :
ÖdülleriÜye Ödülleri: 5
Oscar Ödülü Teşekkür Plaketi Oscar Ödülü Oscar Ödülü Oscar Ödülü 
Standart

BELED SÛRESİ

Kur'an-ı Kerîm'in doksanıncı suresi, yirmi ayet, altmışyedi kelime üçyüzyirmialtı harftir. Sure müşriklerin Resulullah'a düşman kesilerek O'na karşı her türlü zulüm ve haksızlığı revâ gördükleri bir dönemde Mekke'de nazil olmuştur. Fasılası, "dâl, elif, fâ', hâ" harfleridir. İsmini, birinci ayetteki "beled" kelimesinden almıştır. Bütün mekkî surelerde olduğu gibi; bunda da itikad ve ibadetin sağlamlaştırılması, ahirette hesap ve cezaya imanın perçinleştirilmesi ve iyilerle kötülerin birbirinden ayrılması hedeflenmiştir.
Bir önceki sûre olan Fecr suresine bir karşılık verilir. Orada zamanın eşref saatlerine yemin edilip insanın refah veya darlıkla imtihan edildiği: mal hırsı, miras yiyiciliği, yetime ve fukaraya bakmamak gibi kötü huyları ile âkibetinin kötülüğü hatırlatılarak; sureye en nihayet nefs-i mutmainne sahibinin iyi kullar arasında Cennet'e gireceğinin bildirilmesiyle son verilmişti.
Bir önceki surede mesajları izleyen bu surede ise mekânların en kutsalı olan Mekke'ye yemin ve onun fethine işaretle söze başlanılmış; insanın meşakkatlerle içli dışlı yaratıldığı beyan buyurulmuş; köle azat etmenin, açlık zamanında yedirmenin İslâm'ın matlubu olduğu ve aynı zamanda bunun, yukarıda zikri geçen nefs-i mutmainne'nin bu hayırlı sonuca varabilmesi için gerekli olduğu gösterilmek istenmiştir.
Surede en önemli yer, sureye adını veren "Beled"' kelimesi ile onu kayıtlayan hill kelimesidir.
Sure kasemle başlıyor. Bu kasemde Kur'an insan hayatının değişmez gerçeklerine temas ediyor: "Şu beldeye yemin ederim ki, sen bu beldede oturmuşsun. " (1-2).
Buradaki beldeden murat, Mekke'dir. Allah'ın haremgâhı, yeryüzünde Allah için inşa edilen ilk ev. " Muhakkak ki, insanlar için kurulan ilk ev, mübarek ve âlemlere yol gösteren (Kâbe)dir. " (Ali İmrân, 3/96). Burası bir emniyet ve huzur sığınağı olmak için kurulmûştu. Bu mübarek evin ağacı da kuşu da canlı olan her şeyi de haramdır; el sürülemez. Ayrıca bu ev Araplar'ın atası ve bilcümle müslümanların manevi babası Hz. İsmail'in babası Hz. İbrahim (a.s.)'in evidir.

Yüce Allah sevgili Peygamber'ine ikramda bulunarak onu ve oturduğu beldeyi hatırlatıyor. Belde, bu özellikleriyle ayrı bir hürmet, ayrı bir şeref ve azamet kazanıyor. Müşrikler ise bu mübarek evin hürmetini çiğniyor, orada Peygambere ve müslümanlara işkence ediyor ve onları öldürmek istiyorlardı. Halbuki bu ev şerefli bir evdi. Hz. Peygamber'in orada ikamet etmesi de şerefine şeref katmıştı. Onlar bu hürmeti ve azameti göstermek şöyle dursun; ayaklar altına bile alıyorlardı. Böylelikle Hz. İbrahim (a.s.) dininin sahipleri olduklarını iddia eden müşriklerin iğrenç ve çirkin durumu ortaya çıkıyordu.
Sonra,doğana ve doğurulana kasem edilmesi, dikkatlerimizi bu varlığın merhalelerinden bir merhalenin yüce değerine ve oradaki sonsuz hikmete yüce sanata çekmektedir. Bu merhale doğup çoğalma merhalesidir. Annenin ve doğan yavrunun doğumun başlangıcında katlandığı zahmetlere, gelişen varlığın büyüyüp mukadder olan noktaya ulaşmasına dikkatler çekilmektedir.
Bu kasem,insan denilen varlığın hayatındaki değişmez bir gerçek üzerine yapılmaktadır; "Biz insanı gerçekten meşakkat içinde yarattık. " (4) Meşakkat ve zorluk, zahmet ve yorgunluk,savaş ve mücadele içerisinde. Nitekim bir başka sûrede; "Ey insanoğlu, sen Rabbin için çalışıp çabaladın. Artık mutlaka O'na kavuşacaksın. " (el-İnşikâk, 84/6) buyurulmaktadır.
İlk hücre, zorlayıp çabalamadan, çırpınıp yorulmadan hayatı ve beslenmesi için Rabbı'nın izniyle gerekli şartları bulmadân ana rahminde karar kılamaz. Karanlık dünyadan çıkıncaya kadar sürekli bir çırpınış içerisindedir. Annenin kanından emebildiği kadarını emer. Annenin tattığı yemeklerin özünü alır. Rahim denilen küçük âlemden çıkarken boğulurcasına baskı ve sıkıntılara maruz kalır. Ve bu andan itibaren en büyük yorgunluk ve zahmet başlar.
Dişlerinin çıkış anı bir zahmettir. Boyunun uzayışı bir zahmettir. Sabit adımlarla ilerleme bir zahmettir. Öğrenim bir zahmet, düşünce bir zahmet, kazanılan her tecrübe bir zahmettir:
Bilahare yollar ayrılır. Kimi akîdesi ve davası için zahmetlere katlanır, kimisi de şehveti ve menfaati için... Birinin yorgunluğunun sonu Cennet, diğerinin ise Cehennem... Ama hepsi yükünü omuzuna alır, taşır; Rabbı'na ulaşıncaya kadar basamak basamak merdivenleri tırmanır. Ama oraya varınca en büyük acı mücrimlerin; huzur ise müminlerin olur.
"Yoksa kimsenin kendisine güç yetiremiyeceğini mi sanıyor? (5)"
"Yığın yığın mal tüketmişimdir, diyor. "(6)
"O kimsenin kendisini görmediğini mi sanıyor. "(7)
İşte meşakkatler içerisinde yetişen insan, hesaba çekilmeyeceğini, tüm yaptıklarının kendisine kâr kalacağını sanıyor. Azgınlık ve zalimlik ediyor. Şunun bunun malını alıyor, çalıyor; biriktiriyor; ahlâksızlık ediyor, haddi aşıyor; korku nedir, çekinme nedir bilmiyor, infak'a çağrıldığı zaman " yığın yığın mal tüketmişimdir" diyor (6). Allah'ın mürakabesinin üzerinde olduğunu ilminin çepeçevre kuşattığını unutuyor mu? (7)
Daha sonra sure, kendisine bunca nimetler verilen insanın nankörlük ederek cimrice davrandığını; Allah için infaka davet edildiğinde, kendisiyle Cennet arasındaki engelleri kaldırmaya çağrıldığında ".. o sarp geçidi aşmaya girişemedi"ğini, (11) malından fedakârlık ederek muhtaçlara vermediğini, Allah için köle azat etmeye katılmadığını ifade ediyor: "Bilir misin sen o sarp yokuşun ne olduğunu? O geçit, bir kul azat etmektir. Yahut şiddetli bir açlık gününde yemek yedirmektir. "(12,13,14) "Sonra da iman edenlerden, biribirine sabır tavsiye, merhameti tavsiye 'edenlerden olmaktır. " (17) diyerek, insanın mal ile nasıl imtihan edildiğini veciz bir şekilde ifade etmektedir.
Neticede Allah'ın ayetlerini tasdik edip iman edenler sıfatını kazananların amel defterleri sağından verilenler olduğunu (18), aksine Allah'ın ayetlerini inkâr edenlerin kitaplarının sollarından verileceği ve onların, üzerlerine ateşin kapılarının sımsıkı kapatılacak olan mutsuzlar olduğu ifade edilmektedir. (19, 20)





"










"
- Ợuαяαnтinє. isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı
Yeni Konu Aç Cevap Yaz

Etiketler
adan, ansiklopedisi, İslam, zye


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık


Forum Renkli Sosyal Medya
Forumrenkli Facebook Forumrenkli Twitter Forumrenkli RSS
Forum Renkli Desteklediklerimiz

Forum Renkli Yasal Uyarı!

Forum Renkli Türkiye'nin en renkli eğlence ve bilgi paylaşım platformudur. Hukuka, yasalara, telif ve kişilik haklarına bağlıdır. "5651 sayılı yasada" belirtilen "Yer Sağlayıcı" olarak hizmet sunmaktadır. İlgili yasaya göre site yönetiminin tüm içerikleri kontrol etme yükümlülüğü yoktur. Bu sebep ile sitemiz, uyarıları dikkate alarak yasa dışı paylaşımlar hakkında gerekli işlemleri yapmaktadır. Oluşabilecek yasal sorumluluklar "Üyelerimize" aittir.

Forum Renkli; Arkadaşlık, Dostluk, Eğlence, Paylaşım, Msn Nickleri, Msn Sözleri, Msn Avatarları, Ödüllü Yarışmalar, Msn Sözleri, Şiirler, Şarkılar, Moda, Sağlık, Tv, Dizi, Film, Komik, Komik Resimler, Komik Videolar, Haberler, Spor Haberleri ve Güncel Bilgi Paylaşımı gibi konuların kullanıcıları tarafından önceden onay almadan anında yayınlayabildikleri bir forumdur.

Copyright© 2011 - 2013, ForumRenkli.com® Tüm Hakları Saklıdır.


Forum Renkli Alexa Forum Renkli Sitemap



vBulletin® Version 3.8.7 ile güçlendirilmiştir.
Copyright ©2000 - 2017, Jelsoft Enterprises Ltd
Inactive Reminders By Realdizayn

Search Engine Optimization by vBSEO 3.6.1 ©2011, Crawlability, Inc.

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222 223 224 225 226 227 228 229 230 231 232 233 234 235 236 237 238 239 240 241 242 243 244 245 246 247 248 249 250 251 252 253 254 255 256 257 258 259 260 261 262 263 264 265 266 267 268 269 270 271 272 273 274 275 276 277 278 279 280 281 282 283 284 285 286 287 288 289 290 291 292 293 294 295 296 297 298 299 300 301 302 303 304 305 306 307 308 309 310 311 312 313 314 315 316 317 318 319 320 321 322 323 324 325 326 327 328 329 330 331 332 333 334 335 336 337 338 339 340 341 342 343 344 345 346 347 348 349 350 351 352 353 354 355 356 357 358 359 360 361 362 363 364 365 366 367 368 369 370 371 372 373 374 375 376 377 378 379 380 381 382 383 384 385 386 387 388 389 390 391 392 393 394 395 396 397 398 399 400 401 402 403 404 405 406 407 408 409 410 411 412 413 414 415 416 417 418 419 420 421 422 423 424 425 426 427 428 429 430 431 432 433 434 435 436 437 438 439 440 441 442 443 444 445 446 447 448 449 450 451 452 453 454 455 456 457 458 459 460 461 462 463 464 465 466 467 468 469 470 471 472 473 474 475 476 477 478 479 480 481 482 483 484 485 486 487 488 489 490 491 492 493 494 495 496 497 498 499 500 501 502 503 504 505 506 507 508 509 510 511 512 513 514 515 516 517 518 519 520 521 522 523 524 525 526 527 528 529 530 531 532 533 534 535 536 537 538 539 540 541 542 543 544 545 546 547 548 549 550 551 552 553 554 555 556 557