Forum Renkli - Türkiye`nin En Renkli Eğlence ve Bilgi Paylaşım Platformu  



"Taklitler, Asıllarını yaşatırmış."
Go Back   Forum Renkli - Türkiye`nin En Renkli Eğlence ve Bilgi Paylaşım Platformu > Dini Bölüm > İslamiyet
Ücretsiz Kayıt ol veya Üye Girişi yapın.
İslamiyet İslamiyet hakkındaki tüm bilgiler, haberler ve paylaşımlar bu bölümdedir.

Forum Renkli - Türkiye'nin En Renkli Eğlence ve Paylaşım Platformuna Hoşgeldiniz.
Forum Renkli'ye Hoşgeldiniz. Forumumuza ücretsiz KAYIT olarak, forumumuzda bilgi alışverişi yapabilir ve aramıza katılıp samimi dostluklar kurabilirsiniz.

Forumumuzda bizimle birlikte paylaşıma katılmak için buradan üye olabilirsiniz.



veya Facebook üyeliğiniz ile sitemize kayıt olabilirsiniz.
Etiketli Üyeler Listesi

Yeni Konu Aç Cevap Yaz
 
LinkBack Seçenekler Stil
Alt 21 Şubat 2013, 19:03   #271 (permalink)
Yαn Odαdαn Gelen Melodiler Gibidir Ses Ayαrı


- Ợuαяαnтinє. - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: 28 Nisan 2012
Nerden: ♥◊♣♠
(Mesajlar): 15.773
(Konular): 5327
Burç:
Renkli Para : 727928
Aldığı Beğeni: 2553
Beğendikleri: 945
Ruh Halim: Acimasiz
Takım :
ÖdülleriÜye Ödülleri: 5
Oscar Ödülü Teşekkür Plaketi Oscar Ödülü Oscar Ödülü Oscar Ödülü 
Standart

ÇOCUK

Doğumundan bülûğ yaşına kadar insan yavrusu, evlât.
Allah'u Teâlâ Hz. Âdem (a.s.)'e bizzat hayat verdikten sonra, muayyen bir yolla erkekle kadının birleşmesi, erkek ve dişideki sperm denen canlı hücrelerin birbirleriyle buluşması yoluyla insanın yaratılışının devamlı olarak tekrarını murad etti. Erkek ve kadının birleşmesi tamamlanınca, insan yaratılışının sebebi olan olay da tamamlanıyor.
İnsanlar, işte bu birleşme ile nesillerini devam ettiriyorlar. İslâm bu birleşme için bir ölçü koymuştur. Bu ölçü de nikâhtır. Nikâhdan maksat da, her canlı için gerekli olan neslin devamını sağlamaktır. İnsandaki devamlılığın gayesi ise, Allah'a ibadet ve dünyayı Allah için imar ederek insanların yardımına koşmaktır. Bu, esas gaye olunca çocuk ve nesil arzusu, salih ve hayırlı bir neslin talep edilmesini gerektirmektedir.
Kur'ân-ı Kerîm'de çocuk arzusu ile ilgili âyetlerde bu hayırlı ve salih çocuk meselesine her seferinde ayrı ve tevhidî bir önem verilir:
Onlar ki: "-Ey Rabbimiz, bize zevcelerimizden ve nesillerimizden gözlerimizin bebeği olarak (salih insanlar) ihsan et, bizi takva sahiplerine rehber kıl derler" (el-Furkan, 25/74)
Bu âyette çocuk kelimesi yerine "gözbebeği gibi kıymetli" anlamında "kurretu aynin" kelimesi kullanılmıştır. Bu ise arzularımıza uygun, ve gerçekten Allah'tan korkan takva sahibi bir nesil demektir.
İstenmesi gereken neslin ana vasıfları, başka âyetlerde de kaydedilmiştir: "Ya Rabbi, bana kendi katından temiz bir soy bahşet. Doğrusu sen duayı işitirsin. " (Ali İmrân, 3/38)
Bu âyette istenecek neslin "temiz" olduğu belirtilmektedir. Mümin, ancak temiz bir nesil talebinde bulunur. Bu dua, Zekeriyya (a.s.)'ın duasıdır.
"Ey Rabbimiz, ikimizi de sana teslimiyette sabit kıl. Soyumuzdan da müslüman bir ümmet yetiştir. " (el-Bakara, 2/128)
"Müslüman nesil" isteğini dile getiren İbrahim ve İsmail (a.s.) bize bu bakımdan birer örnektirler. Ayrıca Cenâb-ı Allah bize: "İbrahim ve onunla birlikte olanlarda sizin için uyulacak güzel örnekler vardır" (el-Mümtehine, 60/4). buyurmaktadır.
Kur'ân-ı Kerîm'de, elde edilecek çocuk ve arkadan gelen nesille alâkalı olarak yapılması gereken duayı öğretici mahiyetteki bir âyet, neslin "salih" olmasına dikkat çeker. Kırk yaşına basan kimsenin, yapması gereken dualar meyanında şöyle demesi istenir:
"Bana verdiğin gibi, soyuma da salâh ver. " (el-Ahkâf, 46/15).
Bu talepteki salâhtan, iyi amel üzere olan hayırlı nesil anlaşılacağı gibi, yaratılış yönünden bedeni sağlam, tam, kusursuz, sakat olmayan anlamı da çıkarılmaktadır.
Hz. Âişe validemize bir doğum haberi ulaşınca, kız mı erkek mi diye hiç sormayıp, "Yaratılışı tamam mı?" diye sorduğu; "Evet!" cevabı alınca da, "Âlemlerin Rabbine hamdolsun" diye dua ettiği bilinmektedir. Hz. Âdem (a.s.) ve Havva validemiz de zaten bu şekilde dua etmişlerdir:
"Bize salih, bedence kusursuz bir çocuk verirsen, and olsun ki, şükredenlerden oluruz" (el-Âraf, 7/189).
İhtiyarlığına rağmen kendisine Cenâb-ı Hakk'ın iki çocuk vermesi karşısında Hz. İbrahim (a.s.) şu duayı yapmıştır:
"İhtiyarlığıma rağmen bana İsmail'i ve İshak'ı bahşeden Allah'a hamd olsun. Doğrusu Rabbim duaları işitendir" (İbrahim, 14/39)
Bu teslimiyet içindeki bir baba Allah Teâlâ'ya şu niyazda bulunmaktadır:
"Rabbim, beni ve çocuklarımı namaz kılanlardan eyle. Duamı kabul buyur Rabbimiz" (İbrahim, 14/40)
Çocuk, babasının sırrı ve hususiyetlerinin sahibidir. Hayatı boyunca onun gözbebeği, ölümünden sonra da mevcudiyetini devam ettiren ve ebediliğe doğru götüren bir parçasıdır. Bütün hususiyetleri (iyi ve çirkinini) ondan âdeta miras yolu ile aktarır. Zira o, kalbinin bir parçasıdır. Bundan dolayı Allahu Teâlâ, neseplerin korunmasını, neslin tevhid üzre yetişmesini emretmiştir. Bunun için aile halkına, özellikle yeni yetişen çocuklara her şeyden önce öğretilmesi gereken şey, iman esasları ve bilhassa "tevhid" inancıdır. Yani Allah'ın varlığı ve sıfatlarıyla tanıtılması, hiç bir şekilde O'nun ortağı yardımcısı, O'na giden yolda aracının olmadığı, insanların O'nun hükümleri, emir ve yasaklarıyla yönetilmesi gerektiği inancıdır. Yaş ve idrak yönüyle bir şeyler öğrenme durumuna gelen bir çocuğa, öncelikle bu inanç kazandırılmalıdır. Nitekim bir kısım rivayetler, Rasûlullah (s.a.s.)'ın kendi yakınlarından bir çocuk konuşmaya başlar başlamaz çocuğa tevhîd'i öğrettiğini ve bu maksatla:
"Çocuk edinmeyen, mülkte ortağı olmayan, acizlikten ötürü bir yardımcısı da bulunmayan Allah'a hamd olsun..." (el-İsra, 17/111) âyetini okuduğu kaydedilmektedir.
Tevhidle birlikte, şirkin kötülüğü, batıllığı, şirke düşmenin ne büyük bir zulüm ve cinayet olduğu da, öncelikle öğretilmesi gereken bilgiler olmaktadır. Bu konuda Kur'ân'ın verdiği en güzel örnek Hz. Lokman (a.s.)'dır.
"Hani Lokman oğluna -ona öğüt verirken- şöyle demişti: "-Oğulcuğum, Allah'a ortak koşma. Çünkü Şirk büyük bir zulümdür" (Lokman, 31/13)
Hz. Nuh (a.s.) da kavmini Allah'a davet etmiş, davetini kabul ederek inanan insanları tufandan kurtulmaları için gemisine almış, bu arada öz oğlunun da inanarak gemiye binmesini istemişti. Ancak oğlu, inanmadığı için gemiye bilmeyerek, kendi helâkini kendi elleriyle hazırlamıştır. Şefkatinin eseri olarak oğlunun affedilmesi için; "Ya Rabb, oğlum benim ailemdendir. " diye dua etmiş, Allah da "Ey Nuh, o senin ailenden değildir, onun yaptığı yaramaz iştir" (Hûd, 11/42-46) buyurarak, evlâd olabilmek için sadece babanın sulbünden gelmiş olmanın yetmediğini; bilâkis babanın gösterdiği eğitimi ve akideyi kabul etmeyi gerektiğini vurgulamıştır.
Bir çok insan, evlâd sahibi olmayı toplum içerisinde bir iftihar vesîlesi (el-Hadid, 57/20) olarak düşünmüş, Allah'ın ebeveyne emaneti olan bu varlıklara İslâmî terbiye ve eğitimi vermediği için de, onları kendilerine adeta düşman yapmıştır. Allah, böyleleri için buyurmaktadır: "...Eşlerinizden ve çocuklarınızdan size düşman olanlar vardır, onlardan sakının " (et-Teğabun, 64/14). Gerçekte evlât, insan için bir imtihan vasıtasıdır. "Mal ve çocuklar birer fitnedir" (el-Enfâl, 8/28).
Peygamber de, (s.a.s.), bütün insanların, emri altındakilerin çobanı olduğunu ifade etmiştir. (Buharî, Cumua, 11)
Ebeveynin evlâda bırakacağı en güzel mirâs, hiç şüphesiz ki, onu güzel terbiye etmesidir (Tirmizî, Birr, 33). Güzel terbiye edilen Gocuk, ebeveyni için âhiret mutluluğunun sebebidir. Ölen insanın amel defteri kapandığı halde salih evlât bırakanın defteri kapanmaz; onun yaptığı hayırlı işlerden ebeveyn de mutlak fayda görür (Müslim, V, 73; Ahmed b. Hanbel, IV, 105).
Evlâdın ruh terbiyesine önem verildiği gibi, zamanın meşhur olan bilgilerinin de ona kazandırılması geçimini temin edebileceği helâl kazanç yollarının öğretilmesi gerekir.
Diğer taraftan, yine Kur'ân-ı Kerîm, rasûl inancı olmadan Allah'a inanmanın hiç bir değer ifade etmediğini, Allah'a inanmanın mutlaka rasûllere de inanmayı gerektirdiğini bildirir:
"Allah'ı ve Rasûlü'nü inkâr eden Allah ile rasûllerinin arasını ayırmak isteyen Bir kısmına inanıp, bir kısmını inkâr ederiz." diyerek, ikisi arasında bir yol tutmak isteyenler, kâfirlerdir. Kâfirlere ağır bir azap hazırlamışızdır. "Allah'a ve rasûllerine inanıp onlardan hiç birini ayırmayanlara, işte onlara, Allah ecrini verecektir. O, bağışlar ve merhamet eder" (en-Nisâ, 4/150-152).
İslâm, çocuğun göstereceği kabiliyete göre yönlendirilmesini müminlere tavsiye eder. Bu konuda İbn Kayyim el-Cevziyye şu görüşe yer vermektedir:
"Eğer baba, çocukta iyi bir anlayış, sıhhatli bir idrak, kuvvetli bir hâfıza ve yeterli bir kavrayış keşfederse onu ilme teşvik etmelidir. Zira, bu vasıflar ilmi kolayca kabul için çocukta fıtrî bir kâbiliyetin varlığına delildir. Bunun aksine, çocukta mesleklerden birine yönelik bir kâbiliyet ve heves görürse ve meslek de mübah ve insanlar için faydalı bir meslekse, Gocuğu o sahada yetiştirmesi gerekir" (İbn Kayyim el-Cevziyye, Tuhfetu'l-Mevdud fi Ahkâmu'l Mevlud, 144-145).
Kur'ân-ı Kerim'de öğretim ve terbiye konularıyla ilgili olarak erkek ve kız çocuklar arasında herhangi bir ayırım açık olarak gelmiş değildir. Eğitimle ilgili hükümler; kız ve erkek, her iki cins için de aynıdır. Ancak, özellikle cinslerin eğitimi ile ilgili bir çok bahsin kadın ve erkek, her iki cinste de ayrı ayrı ele alınarak tebliğ edilmiş olması; âyetlerin açık olan hükümlerinin yanında, cinslerle alâkalı bilgilerin, onlarla çeşitli şekilde ilgilenilmesi gerektiğini müminlere hatırlatmak içindir:
"...Mahrem yerlerini, henüz anlamayan çocuklardan başkasına göstermesinler. Gizledikleri süslerin bilinmesi için ayaklarını yere vurmasınlar... " (en-Nur, 24/31).
"Ey Nebî, eşlerine, kızlarına ve müminlerin kadınlarına dışarı çıkarken üstlerine cilbablarını almalarını söyle. Bu, onların hür ve namuslu bilinmelerini ve bundan dolayı incitilmemelerini sağlar. Allah bağışlar ve merhamet eder" (el-Ahzâb, 33/59).
Çocukların, iki cinsi arasındaki terbiyenin çeşitliliği hadislerle ve sünnet ile daha açık olarak gösterilmiştir. Onların cinsiyetlerinin farklı oluşu sebebi ile eğitimlerinin farklılığı tabii karşılanırken, ikisine de eşit davranmak emredilmiştir.
Âdil ismi ile muttasıf olan Allah, kullarına karşı adil olduğu gibi, kullarının da birbirlerine karşı adaletli davranmalarını ve iyilikte bulunmalarını emretmektedir (en-Nahl, 16/90). Bu ilâhî emir, aynı zamanda ana-babanın evlâdına karşı göstereceği ilginin de esasını teşkil etmektedir. Ebeveyn tarafından çocuklar arasında gösterilecek adaletli muamele, saygınlıklarının artmasına vesîle olur. İslâm âdabı kız veya erkek çocuklar arasında ayırım yapmayı hoş görmemektedir. Öyle ki, gönül işi olan sevgide bile her iki tarafı eşit tutmayı öngörmektedir. Ebû Hüreyre'den rivayet edilen şu hadis bunun açık bir delilidir:
"Peygamber (s.a.s.)'in yanına bir adam gelmişti. Yanında da bir çocuk vardı. Adam çocuğu öpmeye başlayınca Peygamber, "Ona acıyor musun?" dedi. Adam "Evet" deyince Rasülullah Şöyle buyurdu: "Çocuğa olan şefkatinle sen de Allah'ın merhametine lâyıksın. Çünkü Allah, merhametlilerin en merhametlisidir. "
Hz. enes'in rivayetinde ise şu ilâve vardır: "Adam çocuğunu öpüp dizine oturttu. Derken bir de kızı geldi. Onu da önüne oturtunca Rasûlullah (s.a.s.) "Aralarında eşit muamele yapacak mısın?"diye ikazda bulundu." (Buharî, Edeb, 12-13)
Kız çocuklarına bakma ve onları yetiştirme konusunda Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmaktadır: "Kim üç kızı olur da bunlara sabrederse ve varlığından onlara giydirirse, ona ateşten koruyucu bir perde olurlar" (İbn-i Mâce, Edeb, 3) "Kimin üç kızı yahut üç kız kardeşi olur da onlara iyi muamele ederse muhakkak Cennet'e girer" (Ebû Dâvüd, Edeb, 130). Hz. Peygamber (s.a.s.) Sürekâ İbn Cu'şüm'e şöyle dedi: "Sana sadakaların en büyüğünü göstereyim mi?" Sürakâ: "-Evet yâ Rasûlullah" dedi. Peygamber (s.a.s.) de: "(Boşanmak veya kocası ölmek suretiyle) sana dönmüş olan, senden başka geçindiricisi olmayan kızındır" (İbn Mâce, Edeb, 3)
Enes b. Mâlik'ten rivayetle Hz. Peygamber (s.a.s.)'in şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Her kim bülûğ çağına ulaşmalarına kadar iki kız çocuğunun bakımlarını, nafakalarını, terbiye ve yetiştirilmelerini üzerine alır, yerine getirirse o kimse kıyamet gününde benimle beraber (şöyle) gelecektir." buyurmuş ve parmaklarını birbirine yanaştırıp kavuşturmuştur (Müslim, el-Birr Ve's-Sıla Ve'l-âdab, 149)
Evlâda karşı sevgi ve şefkat, fıtrî bir duygudur. Bu konuda genellikle adaletsiz davranılması pek olağan bir hadise değildir. Ancak, hayatta bulunan ebeveynin mal konusunda evlâdından bir kısmını diğerine tercihi mümkündür. İslâm fıkhında çocuklardan bir kısmına mal hibe etme konusu özetle şöyle kaydedilir:
"Bir kimse, sağlığında kendi malını dilediği bir kimseye bağışlayabildiği gibi; bu malı çocuklarından herhangi birine de bağışlayabilir. Ancak, bu durum adalete aykırı olacağından harama yakın bir kerahattir. Çocuklardan bir kısmını diğerine tercih etmek, kardeşler arasında düşmanlığa ve soğukluğa sebep olur. Hatta mîrasta erkek kardeşinden daha az alacak olan kız bile, bağışlamada diğer kardeşleriyle eşit miktarda tutulmalıdır. Hanefî mezhebine göre fetva böyle verilmiştir. Ancak, Mütekaddimîn denen ilk devir İslâm âlimleri, çocuklardan bir kısmı cahil, fâsık da olsalar, takva sahibi ve edepli olan diğer kardeşlerini bunlara mal ile tercih etmenin uygun olmadığını söylerken; Müteahhirîn denen son devir İslâm âlimleri takva ve edep sahibi evlâdı diğerlerine tercih etmenin mümkün olduğunu söylemişlerdir. Bir hadiste Hz. Peygamber (s.a.s.): "Allah'tan korkunuz, evlâdınız arasında adalete riayet ediniz." buyurur. Diğer bir hadiste: "Ey ashabım ve ümmetim, Atıyye ve hibede çocuklar arasında eşitliğe riâyet ediniz. Ben, evlâttan birisini üstün görecek olsaydım kadınları üstün görür ve tercih ederdim." buyurur. Bir diğer hadiste ise: "Çocuklarınızın arasında adaletli olun. Çocuklarınızın arasında adaletli olun. çocuklarınızın arasında adaletli olun." buyurur (Buhârî, Hibe, 12-13; Müslim, Hibât, 13; Ebû Dâvud, Büyû 83; Ahmed b. Hanbel, IV, 275, 278).
Bu hadisin vürûdu şöyledir: Beşir b. Sa'd el-Ensârî'nin karısı, oğlu Nu'man b. Beşir'e, köle, bahçe ve benzeri malî bir yardımda bulunarak onu diğer çocuklarından ayırmasını ve bu bağışı belgelendirmek için Rasûlullah (s.a.s.)'ın şahit olmasını kocasından istemişti. Bunun üzerine Beşir, Rasûlullah (s.a.s.)'a gitmiş ve aralarında şu konuşma geçmiştir:
"-Yâ Rasûlullah, Revaha kızı Amre (kendi karısı) oğluna kölemi bağışlamamı benden istedi."
"-Onun kardeşleri var mı?"
"-Evet!"
"-Buna verdiğin gibi diğerlerine de verdin mi?" "-Hayır!"
"-Bu doğru değildir. Ben de doğru olmayan şeye şahit olmam. "
Ebû Davûd'un rivayetinde Rasûlullah (s.a.s.) şu cevabı vermiştir:
"-Haksızlığa beni Şahit tutma. Sana iyilik etmeleri yönünden çocukların üzerinde senin hakkın olduğu gibi, aralarında adaletli olman için de senin üzerinde onların hakları vardır."
"-Allah'dan korkunuz ve çocukların arasında adaletli olunuz" (Ebû Davud, Büyû 83).
İmam Muhammed ve diğer bazı fakihler, ebeveynin çocuklara vereceği hibe konusunda miras nispetinin nazara alınması; oğullara iki, kızlara bir nisbetinde verilmesi gerektiğini, adaletin böyle yerine geleceğini söylemişlerdir. Mirasta olduğu gibi hediyede de erkeğin, kızın alacağından iki misli alması, erkeğin, aile ve çocukların nafakalarını temin ile mükellef olmasındandır.
İmam Mâlik ve İmam Leys ile İmam Sevrî'ye göre; evlât arasında bazılarını tercihen bir malı hibe etmek caizdir. Ancak İmam Mâlik, malın tümünün değil, malın bir kısmının bağışlanabileceğini belirtir. Hepsini bağışlamak caiz değildir.
Şafiîlere göre; tercihe şayan görüş, bağışlanacak malın kadın-erkek arasında ayırım yapılmaksızın eşit ölçüde bağışlanmasıdır. Bir görüşe göre de, mirastaki hisse nispetinde bağışlanır.
Hanbelî fakîhlere göre; bağışın evlât arasında, mirastaki hisseleri oranında yapılması gerekir. Çocuğun evlendirilmesinde de diğerlerinin izni olmaksızın fazla masrafta bulunmamalı veya diğerlerine de aynı ölçüde masraf yaparak eşitliği sağlamalıdır. Nafaka ve giyim hususunda ihtiyaç miktarı nazarı itibara alınır. Fakat, İmam Ahmed'den bir rivayete göre; bir kimse, çocuklarından, ihtiyaç sahibi olan aile fertlerinin çokluğu yahut ilim ile meşgul olması gibi sebeplerden dolayı, birini veya bir kısmını, fâsık ve malını kötü yolda sarf edecek olan diğer çocuklarına tercih eder ve onlara mal hibe edebilir. Bu caizdir. Diğer akrabaya hibe konusunda ise eşitlik şartı aranmaz.
Zâhiriyye mezhebi âlimlerince, bir kimsenin evlâdından yalnız birine hibe ve tasaddukta bulunması helâl değildir. Erkek çocuğunu kız çocuğuna tercih etmesi de helâl değildir. Diğerlerine de aynı ölçüde hibede bulunması gerekir. Bu durum, iyilik kabilinden yapılan hibelerde de geçerlidir.

Bir baba hayatta iken, evlâdından birine, meselâ oğluna, tasarrufta bulunmak üzere bir miktar mal vermiş ve bu mal tasarruf neticesi artmış ise; artan bu malın aslı hibe yoluyla verilmişse, o, erkeğin olur; ticaret kasdıyla verilmişse, bütün vârisler o maldan hak alabilirler. Zira, artan mal, babanın malından artmış demektir (Ö. N. Bilmen, Hukuk-u İslâmiyye ve Istılahat-ı Fıkhiyye Kamusu, IV, 274).
İslâm'a göre hiç bir çocuk korumasız değildir. İster soyu sopu belli, ister yakın bir akrabası bulunsun veya bulunmasın her çocuk, İslâm hukuku bakımından koruma altındadır. Nitekim, her hangi bir çocuğu bulan bir kimsenin, -eğer bu çocuk başkasını görme ihtimali olmadığı için helâk olacak durumda ise- onu alması farz-ı ayındır; almadığı takdirde günahkâr olur. Çocuğu bulanın kendisi bakmak istemediği takdirde ona bakacak birini bulmak, İslâm devleti veya devletin gösterdiği müesseseye ait bir görevdir.
Bulunan çocuğun bakımıyla ilgili bir çok ihtilâflı meseleyi mahkemeler de çözüme kavuşturur. Hâkim, herhangi bir kişiyi nafaka ödemeye mecbur edebilir.
Çocuğun yeme, içme, giyinme, temizlenme, istinca işlerini kendi kendine yapabileceği yaşa kadar kız olsun, erkek olsun çocuğun bakımı anneye aittir. Bu yaştan sonra erkeklerde bülûğ*; kızlarda hayız* yaşına kadar ki terbiye, Hanefi fıkhına göre erkekte babaya; kızda anneye aittir. Şâfiîlerde ise bu bakım çocuğun isteğine bağlıdır. Bu mesele, boşanma ile ilgili durumlarda ortaya çıkar. Anne öldüğü veya yeniden evlendiği takdirde, çocuğa aşağıdaki sıraya göre anne veya baba tarafından bir kadın akrabası bakar:
a) Annenin annesi; bu da ölse veya evlense;
b) Babanın annesi; bu da ölse veya evlense;
c) Anne-baba bir kızkardeş; bu da ölse veya evlense;
d) Anne bir kızkardeş; bu da ölse veya evlense;
e) Anne-Baba bir kızkardeşin kızı; bu da ölse veya evlense;
f) Anne bir kızkardeşin kızı; bu da ölse veya evlense...
Bu kadınlar, çocuğa mahrem olan bir akraba ile evlenecek otsa, -meselâ çocuğun annesinin amcası ile evlenmesi gibi- kadın bu durumda hidane hakkını kaybetmez. (Ayrıca bk. Hidane ve Yetim mad.).
Çocuğun nesebi ve babaya nispeti Ebu Nuaym'den Peygamberimizin (s.a.s.): "Sizi nesebinizden büyükbabanıza bağlayacak bilgileri öğrenin." ve "Her kim kendi babasından soyundan başkasına ve her köle ki, efendisinden bir başkasına kendisini nispet ederse, Allah'ın azabına uğrasın." buyurduğunu nakleder. (Buhârî, Tecrid-i Sarîh Tercümesi, IX, 214)
Sahih-i Müslim'de nakledilen hadislerde Hz. Peygamber'in (s.a.s.): "Bile bile babasından başkasının oğlu olduğunu iddia eden hiç bir adam yoktur ki, küfretmiş olmasın..." "Babalarınızı inkâr etmeyin. Zira her kim babasını inkâr ederse bu küfürdür."
"Her kim İslâm'da babası olmadığını bildiği halde babasından başkasına iddia ederse, ona Cennet haramdır. " buyurduğu ifade edilmektedir (Müslim, İmân, 61, 64).
Neseb, baba ve ana tarafından iştirak ve ittisal demektir. Neseb bi'ttûl, (babalar ile babaların ilânihaye babalarıyla oğullar ve oğulların ilânihaye oğulları arasındaki bağımlılık) ve neseb bi'l-arz (erkek kardeşler ile bunların oğulları ve amca oğulları arasında olan bağımlılık) olmak üzere iki çeşittir. Nesebin tespiti sosyal hayatın zarurî bir neticesidir. İnsanlık silsilesinin intizam içinde devamı, fertler arasında şefkat, yardımlaşma ve dayanışmanın ortaya çıkması, medeni bir çevrenin oluşması, ailevî ve iktisâdî ilerlemenin meydana gelmesi; nesebin sabit olmasıyla mümkün olmaktadır. Bunun içindir ki nesebin sabit olması ilâhî bir rahmettir ve insanı hayvanattan ayıran özelliklerden biridir. Binaenaleyh nesebin muhafazası gerektiği gibi, nesebi inkâr veya sahih olmayan bir nesebi benimsemek de, din ve insanlık adına işlenen en büyük suçlardan biridir. Allah, nesebi muhafaza için nikâh akdini helâl kılarken, nesebi soysuzlaştırmaya vesile olan zinayı da haram kılmıştır (en-Nîsâ, 4/3, 4, 15, 25: el-İsrâ 16/3).
Bir çocuğun nesebi kendini doğuran kadından sabit olur. Fakat o çocuğun nesebinin bir erkeğe nispet edilebilmesi için, o erkek ile anası arasında sahih veya kısmen bu hükümde bulunan fasit bir nikâh ile veyahut cariyelik veya bir mazerete mebni şüphe ile cinsî bir yakınlaşmanın gerçekleşmesi esastır. Cinsî yakınlaşma neticesi meydana gelen hamilelik müddeti hakkında mezhepler arasında farklılıklar vardır. Hanefi mezhebine göre hamilelik müddetinin en azı altı ay en çoğu iki senedir. Diğer üç mezhebe göre ise bu müddetin en azı altı ay, en çoğu ise dört senedir. Bu müddet içerisinde doğan çocuk, kadının hamile kalmasına sebep olan erkeğe nispet edilir. Sahîh bir nikâh, hamilelik müddetinin başlangıcı kabul edilirken; fâsit bir nikâhta ise hamilelik müddetinin başlangıcı, karı-koca ilişkilerinin vukû bulduğu andır. Çocuğun nesebinin sübutu da bu ikrar tarihinden itibaren değerlendirilir. Nikâhlı bir kadının nikah akdinden altı ay veya daha sonra doğuracağı çocukların nesebi kocasından sabit olur. Bu kadınlar bu süre içinde boşanmış olsalar da nesebin kocaya aidiyeti değişmez. Lian* suretiyle meydana gelen ayrılmalarda da (kocanın ispat edememekle birlikte karısının zina ettiği iddiasında bulunmasıyla aralarında meydana gelen ayrılık) hamilelik müddetinde doğan çocuk yine kocaya isnad edilir.
Nikâh akdinden veya cinsi yakınlaşmadan itibaren hamilelik müddeti için müsait olmayan bir zamanda doğacak çocukların nesebi sabit olmaz. Ancak koca, çocuğun kendinden olduğunu iddia ederse, bu durumda çocuk kocaya nispet edilir. Batıl nikâh neticesi doğan çocuğun nesebi sabit olmaz. Müslüman ile kâfir karı kocanın nikâhları batıl olduğu için bunlardan doğacak çocukların nesebi sabit olmaz.
Bir kimse herhangi bir sebeple sokağa bırakılmış, anası babası bilinmeyen bir çocuğu korumak için alıp beslemiş olsa; bununla aralarında nesep sabit olmaz. Evlâtlık edinilen çocuğun nesebi, kendisine evlât edinen kimseye nispet edilemediği gibi evli veya bekâr bir kadının zina neticesi doğurduğu çocuk da kendisiyle zina eden erkeğe nispet edilemez.
Bir kimsenin nesebi ya ikrar ile veya deliller ile sabit olur (Ö. N. Bilmen, Hukûku İslâmiyye ve Istılahatı Fıkhıyye Kâmusu, II, 395-424).
Çocuk sevgisi Enes b. Mâlik'ten rivayet edilen bir hadiste o şöyle demiştir:
"İyâline karşı insanların Rasûlullah'tan daha şefkatlisini görmedim. Oğlu İbrahim'in Medine'nin bir kenarında oturan süt annesi vardı. Süt annenin kocası bir demirci idi. Rasûlullah (s.a.s.) ile birlikte oraya sık sık giderdik. Varınca, demircinin dumanla dolmuş evine girer, çocuğu kucaklar, öper, koklar, bir müddet sonra dönerdi." (Mecmauz-Zevâid, VIII, 155).
Rasûlullah (s.a.s.) herkesi çocuklarını öpmeye teşvik ederdi: "Çocuklarınızı öpün, zira her öpücük için size Cennet'te bir derece verilir. Melekler öpücüklerinizi sayarlar ve bunu sizin için yazarlar."
Torunlarını öpen Rasûlullah (s.a.s.)'ı Akra b. el-Hâbis yadırgayıp Rasûlullah'a şöyle demişti: "Benim on çocuğum var, hiç birini öpmedim."
Rasûlullah (s.a.s.) "Şefkatli olmayana merhamet edilmez." cevabı ile onu azarlamıştı (Buhârî, Edep, 18).
Bir gün bedevîler Rasûlullah'ı ziyaret ederler ve ona:
"-Çocuklarınızı öper misiniz?" diye bir soru sorarlar. Rasûlullah (s.a.s.),
"Evet " der.
Bedevîler:
"-Fakat biz Allah'a andolsun öpmeyiz." derler. Rasûlullah (s.a.s.):
"-Allah kalplerinizden merhameti çıkardı ise ben ne yapabilirim?" buyurmuştur.
Rasûlullah (s.a.s.)'ın çocuk sevgisi, sadece kendi çocuklarına karşı olmaktan daha çok, sevgiye muhtaç bütün çocuklara idi. Yine Enes b: Mâlik'ten rivayetle: "Onun çocuklara karşı insanların en müşfiği olduğu'' belirtilmiştir.
Buhârî'den gelen bir rivayette, Usâme b. Zeyd şöyle demiştir:
"Rasûlullah beni bir dizine, Hasan b. Ali'yi de diğer dizine oturtur, sonra ikimizi birden bağrına basar ve "Allah'ım bunlara merhamet et, çünkü ben bunlara merhametliyim" derdi" (Buhârî, Edep, 22, Ahmed b. Hanbel, V, 205).
Râbia b. el Haris de şöyle rivayet etmiştir.
"Babam beni, Abbas da oğlu Fadl'ı Rasûlullah'a gönderdi. Huzurlarına girdiğimiz zaman bizi sağlı sollu oturttu. Bizi öylesine kucakladı ki, daha kuvvetlisini görmedik."
Abdullah b. Selâm'ın oğlu Yusuf, Rasûlullah'ın kendisine Yusuf adını verdiğini ve kucağına oturtarak başını okşadığını söylüyor. (İbnü'l-esir el-İsâbe, I. 312)
Hz. Âişe, Peygamber (s.a.s.)'in evinde henüz küçük yaşta iken, kız arkadaşları gelir, birlikte oynarlardı. Hz. Peygamber eve gelince arkadaşları utanır ve köşelere kaçarlardı. Peygamber onları okşayarak Hz. Âişe'nin yanına gönderir, birlikte oynamalarına müsaade ederdi (Buhârî, Edep, 81). Peygamber, çocuklarla şakalaşır (Müslim, Âdâp, 30), hasta çocukları ziyarete giderdi. Kızı Zeynep'in çocuğunun hastalığında yanına gitmiş, onu bağrına basıp ağlamıştır. Yanında bulunan sahabeden Sa'd b. Ubade, "Ağlıyor musun? Halbuki sen Allah'ın Peygamberisin." deyince, Efendimiz (s.a.s.) "-Ben ona Şefkat duyduğumdan ağlıyorum. Allah kullarından ancak merhametli olanlara rahmet eder" buyurmuştur. Oğlu İbrahim'in ölümünde de yine ağlamış, onun ağlamasını garip karşılayanlara da aynı mânâda ifadeler kullanmıştır. (Buhârî, Cenâiz, 33: Müslim, Cenâiz,11; İbn Mâce, Cenâiz, 53)
Bütün bu hadîsler, Peygamber (s.a.s.)'in çocuklara karşı ne derece sevgi ve şefkat gösterdiğini ispat için yeterlidir. Ahlâkı Kur'ân olan Peygamber (s.a.s.)'in diğer hususlarda olduğu gibi, çocuklara karşı gösterdiği şefkat konusunda da gösterdiği örnekleri aynen tatbik ederek küçüklerimize sevgi ile kucak açmamız gerekir.
Rasûlullah (s.a.s.) çocuklarla haşir neşir olurlardı. Kendisiyle çocuklar arasında hiç bir engel bırakmazdı. Çocukların çekinip ürkmelerine sebebiyet verecek hiç bir davranışı olmamıştır. Hattâ bir Cuma hutbesinde minberden inerek onları kucaklamış, sonra yeniden minbere çıkarak hutbesini okumaya devam buyurmuşlardır.
O, çocukların serbestçe yanına girmelerine imkân tanımış, onlara rastlayınca selâm vermiş, hâl ve hatırlarını sormuş, hasta çocukları ziyaret etmiş, onlarla şakalaşmış, onlara isim takmıştır.

Çocukları gördüklerinde "Selam size çocuklar" diye hitab ediyordu.
Bir kısım âlimler çocuklara selâm vermeyi uygun görmemişlerse de, Hz. Peygamber'in çocuklara da selâm verilebileceğine delil olan hadisleri vardır. (Buhârî, Tecrid-i Sarih Tercümesi, 2015; Müslim, Selâm, 5) Küçüğün büyüğe; geçenin oturana; azın çoğa selâm vermesi emredilmiştir. Enes İbn Mâlik'in: "Rasûlullah (s.a.s.) birtakım erkek çocuklarının yanına uğrayıp onlara selâm vermiştir." dediği rivayet edilir. Enes b. Malik Hz. Peygamber'in çocuklara selâm verdiğini gördüğü için o da çocuklara selâm vermiş ve yanındakilere "Peygamber (s.a.s.) çocuklara bunu (selâm vermeyi) yapardı." demiştir (Buhârî, Edeb'ül-Müfret, Hadis no: 1043).
Çocuklara selâm vermekle onlara İslâm âdabı öğretilmiş olur ve buna alışkanlık kazandırılır. Çocukların kendilerine verilen selâma mukabelede bulunmaları vacip değildir. Çünkü büluğ çağına ermeyen çocuklar İslâmî emirlerle mükellef değildirler. Fakat bir çocuk, mükellef olan bir adama selâm verdiği takdirde buna karşılık vermek farzdır. Bir topluluğa selâm verilse, o topluluktan da bir çocuk selâma mukabelede bulunsa, cemaat adına bu mukabele yeterlidir. Anbese'nin rivâyet ettiğine göre İbn Ömer de mektepte çocuklara selâm vermiştir. Bu haber de çocuklara selâm vermenin örnek bir hareket olduğuna delil teşkil eder.
Peygamber (s.a.s.)'in çocuklara selâm vermesi bir mecburiyetten değil, O'nun tevazu ve bütün insanlara (mü'minlere) olan şefkatinin bir ¤¤¤ahürüdür.





"










"
- Ợuαяαnтinє. isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı
Alt 21 Şubat 2013, 19:08   #272 (permalink)
Yαn Odαdαn Gelen Melodiler Gibidir Ses Ayαrı


- Ợuαяαnтinє. - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: 28 Nisan 2012
Nerden: ♥◊♣♠
(Mesajlar): 15.773
(Konular): 5327
Burç:
Renkli Para : 727928
Aldığı Beğeni: 2553
Beğendikleri: 945
Ruh Halim: Acimasiz
Takım :
ÖdülleriÜye Ödülleri: 5
Oscar Ödülü Teşekkür Plaketi Oscar Ödülü Oscar Ödülü Oscar Ödülü 
Standart

ÇİLE

Izdırap veren hal, zahmet, meşekkat, eziyet. Dervişlerin tasavvufta, ahlâkın ¤¤¤kiyesi ve vicdanın tasfiyesi için kırk gün kırk gece ibadet ederek nefsi terbiye etme işi. Bunların dışında, bez dokurken eninden artan iplik ile yay kirişi manalarına da kullanılır. Çile-i Buzurg; Zemherir demektir. Çille diye de okunur. Arapçası Erbaîn'dir.
Çile, tarikata girenin, hata sonucu olsun, olmasın ahlâkının güzelleşmesi ve gönlünün cilâlanması için, tekkelerde konulmuş olan bir çeşit uygulamadır. Gereğine göre üç, kırk, binbir gün devam edeni vardır. Çile geçirilen yere çilehâne adı verilir. Kelimenin lügat manası nazar-ı itibare alınarak yapılan tarifi ise; kırk gün kırk gece temiz ve kimsenin gelip de insanı rahatsız etmeyeceği bir yere çekilip ibadet etmektir.
Çile, bütün dinlerde bulunan orucun aşırı bir şekli olarak görülür. Allah adını zikrederek yükselmek isteyen tarikatlarda ve özellikle Halvetîler'de "Erbaîn" adı kullanılır.
Kur'ân-ı Kerîm'de Hz. Musa'ya kırk gece ibadetten sonra kitap verileceği bildirilmiştir. (el-Bakara, 2/51).
Hristiyanlarda Paskalya'dan altı hafta önce kırk gün süren bir perhiz vardır. Çile olayı Mısır ve Hind inanışlarından tarikatlara girmiş ve yalnız tarikatlarda olan bir ibadet şeklidir.
Çilenin halvet, halvetin de uzletle çok yakın mana birliği ve bütünlüğü gözlenmektedir.
Çilenin geçirildiği halvetin, insanı halktan Hakk'a yükselteceğine inanılır. Halvet, nefisten kalbe, kalbden ruha, ruhtan sırra ve sırdan da her şeyi bahşedene gitmektir. Kulun insanlarla olan dertlerinden halvet sayesinde kurtulup Hakk'a bağlanması, kolay ve külfetsizdir. (Kuşeyrî, Risâle, (t.y.) 64-65)
Halvet'in, peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.)'in Hıra mağarasındaki peygamberlik öncesi bir aylık itikâfından alındığını söyleyenler de vardır (Selçuk Eraydın, Tasavvuf ve Tarikatlar, İstanbul 1984, 61).
Peygamberimiz, her sene Ramazan ayını Mekke civarındaki Hıra mağarasında tefekkür ve zahitlikle geçiriyor, bu inzivâdan dönüşte evine gitmeden, Kâbe'yi yedi defa tavaf ediyordu (Muhammed Hamidullah, İslâm Peygamberi, Terc. M. Said Mutlu, İstanbul 1966, 64).
Peygamberimiz "En iyi hayat tarzı, cihâd ve uzlettir" buyurmuştur (Müslim, İmâret, 33).
Çile, günlük dilde ıstırap ve zorluğa tahammül karşılığı olarak da kullanılmaktadır. Çünkü sûfi için ızdırap ve zorluğa tahammül, erme ve Allah'a varmanın en önemli araçlarından biridir.
Bu yüzden dervişler birbirlerine "Allah çileni artırsın" diye dua ederler. Tabii bu manada, kırk gün esprisi unutulmuş görünmektedir.
Sûfîlerden "Erbaîniyye" taifesinin olduğu kaydedilmiştir.
Hacı Bektaş Velî, çeşitli zamanlarda ve yerlerde erbaîn çıkarmıştır. Çile (halvet), çoğunlukla tekkelerde olur. Şeyh, halvete sokacağı dervişi bir odaya (çilehane) götürür ve dua edip odadan çıkar. Bu müddet içinde derviş mecbur kalmadıkça dışarı çıkmaz ve kimseyle konuşmaz. Yemeği ve suyu her gün ayağına gelir. Gece gündüz ibadet, zikir ve tefekkürle meşgul olur. Kırkıncı gün geldiğinde şeyh, dervişin bulunduğu çilehaneye girer. Sonra kurban kesilerek derviş erbainden çıkarılır. Gerektiğinde üç erbain çıkaran dervişler de vardır.
Mevlevîler'de çile, bin bir gün süren hizmet ile yapılır.
Çilesini tamamlamayıp kıran, tekrar çileye girmek isterse yeni baştan başlamak zorundadır. Çile çıkarmak, çileyi tamamlamaktır. Çilekeşler, çile dolduranlardır. (M. Zeki Pakalın, Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, I, İstanbul 1983, 370-371).
Nakşîler ve müsemmâ yoluyla dervişlerini yetiştiren Melâmiler, "halvet der-encümen" prensibine bağlanarak, halk içinde Hak ile olmanın zevkine ermeyi tercih ederler. Bu, halvetin en zor olanıdır. Bu ve benzeri anlayış ve inanç şekilleri, tarikatlarda oluşan ibadetlerdir. Bunları şekil ve biçim olarak Kur'an ve sünnette bulmak mümkün değildir. Hz. Peygamber (s.a.s.)'in peygamberlikten önceki hayatı, İslâm şeriatında teşrî kabul edilmediği için Hıra mağarasındaki inzivası delil teşkil edemez. Halvet, ve halvet der-encümen gibi kavramlar tarikatlarda oluşan kavramlardır.





"










"
- Ợuαяαnтinє. isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı
Alt 21 Şubat 2013, 19:08   #273 (permalink)
Yαn Odαdαn Gelen Melodiler Gibidir Ses Ayαrı


- Ợuαяαnтinє. - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: 28 Nisan 2012
Nerden: ♥◊♣♠
(Mesajlar): 15.773
(Konular): 5327
Burç:
Renkli Para : 727928
Aldığı Beğeni: 2553
Beğendikleri: 945
Ruh Halim: Acimasiz
Takım :
ÖdülleriÜye Ödülleri: 5
Oscar Ödülü Teşekkür Plaketi Oscar Ödülü Oscar Ödülü Oscar Ödülü 
Standart

ÇEK

Kontrol işareti, kontrol, karşılaştırma, tutma, emanet makbuzu. Bir terim olarak; mevcut ve emre hazır bir karşılık üzerine çekilmiş bir nevi ödeme emridir. Bunun İslâm hukukundaki karşılığı "süftece"dir. Uygulamada şöyle olur: Bir kimse ödeme işleri yapan bir banka veya kuruluşa ödünç olarak nakit para yatırır. Bu parayı, banka veya kuruluşun şubesi olan başka yerlerden bizzat kendisi veya çek belgesi verdiği başka birisi çekebilir. Süftece, taklit ve çalınmaya karşı daha güvenli olan poliçeyi de kapsamına alır.
Çek, ilk çağlardan beri bilinen bir ödeme vasıtasıdır. J.Dobretsberger, Mısır'da M. Ö.1600 yıllarında banknot tedavül ettiğinin belirlendiğini söyler. Bunlar, çek niteliğinde emanet makbuzlarıdır. Çünkü bu ülkede, devlet hazine ve depolarının emanet kabul etmesi usuldendi. Fertler altın, mücevherat ve zahireyi saklanmak üzere buralara tevdî eder ve kendilerine emanet bıraktıkları şeyin değerini belirten birer makbuz verilirdi. Elinde böyle bir makbuz olan kimse, belge üzerinde yazılı cins ve miktardaki malı dilediği zaman çekebilirdi. Ticaretle uğraşanlar bu makbuzları mal ve para yerine kabul ediyordu. Hatta bu belgeler Fenike ve Mezopotamya'da da tedavül ediyordu. (Hamdi Döndüren, İslâm Hukukuna Göre Alım-Satımda Kâr Hadleri, Balıkesir 1984, s. 66-67; Feridun Ergin, İktisat İstanbul 1964, s. 569, 624-625).
Çek niteliğinde mühürlü belgelerin İslâm'ın ilk yıllarından itibaren kullanıldığı söylenebilir. Hz. Peygamber, kendisinden yardım isteyen Uyeyne b. Hıns ile Akrâ b. Habis'e, istedikleri şeyin verilmesi emrini kapsayan bir belgeyi düzenlemesi için Muâviye'ye emir verdi. Bunlar, Hz. Peygamber'in mührü ile mühürlenmiş ve bu iki kişiye kendi bölgelerinden belli miktar zekât alma yetkisini veren belgelerdi. Hz. Ebû Bekir devrinde de buna benzer belgeler düzenlendi (Ebû Dâvud, Zekât, 23; M. Hamidullah, el-Vesağiku's-Siyâsiyye, 213; Ebû Ubeyd, Emvâl, 274, 276)
Halife Ömer zamanında mühürlü çek uygulamasının yaygınlaştığı ve böyle çekler olmadan hiç kimsenin hazineden para çekemediği anlaşılıyor. Nitekim Hz. Ömer Ma'n b. Zaide isimli birisi, halîfelik mührünü taklit ederek Kûfe haraç dairesinden para çekmesi üzerine, onu hapis cezasına çarptırmıştır. (Belâzurî, Futûhu'l-Buldân nşr. Rıdvân Muhammed Rıdvân, Mısır 1932, s. 448; Kudâme b. Ca'fer, Kitabü'l-Harâc, Arapça Yazma Köprülü Ktb. No:1076, vr. 180). Bu olay, Hz. Ömer devrinde hazineden ancak çeklerle para çekilebildiğini gösterir. Yine Hz. Ömer kıtlık yıllarında Zeyd b. Sâbit'e çek karneleri hazırlatmış, bunlar, altları mühürlenerek ihtiyaç sahiplerine verilmiştir. Mısır ve Suriye'den kıtlık bölgesine gönderilen yiyecek maddeleri, bu karnelerle halka dağıtılmıştır. Halk, karnede yazılı miktardaki yardımı çek karnesini ibraz etmekle teslim alıyordu. Yine Hz. Ömer (r.a.) zamanında bir takım erzak tahsisleri ve zaman zaman maaşların, çeklerle ödendiği bir gerçektir. (Celal Yeniçeri, İslâm'da Devlet Bütçesi, İstanbul 1984, s. 128-129)
Resmi belge düzenleme ve mühürlü Fek kullanma usulü Muâviye (r.a.) devrinde bir teşkilâta kavuşturulmuş ve "Divanü'l-Hatem" adıyla bir daire oluşturulmuştur. Muâviye'yi buna zorlayan sebep şudur: O, Amr b. Zübeyr adında birisine 100.000 dirhem ödenmesi için Irak vâlisine bir yazı yazar. Amr, resmî evrakta tahrifat yaparak bunu 200.000 dirhem hâline getirir. Vâli Ziyad b. Ebîh Muâviye'ye sunduğu hesabında Amr'a ödenen parayı 200.000 olarak gösterince, durum anlaşılır ve Muâviye yukarıda sözü edilen divanı kurdurur. (Ya'kubî, Tarih, Necef 1358/1939, II, s. 207; İbnü'l-Esîr, Tarih el-Kâmil, Mısır 1303/1886, IV, s. 4; İbn Haldun, Mukaddime, Terc. Zakir Kadiri Uğan, İstanbul 1968, II, s. 24). Hâtem dîvanı Halîfe Yezîd b. Velîd (ö. 126/744), devrinde, büyük hâtem ve küçük hâtem dîvanı olmak üzere ikiye ayrılmıştır. Hazineden yapılacak ödemeler için iki nüsha ödeme emri düzenlenir, bunlardan birisi hâtem dîvanında dosyalanırdı (İbn Abdilhakem, Siretu Ömer b. Abdülaziz, Beyrut 1387/1967, 958)
Resmî evraka ve bu arada hazineden para çekmeye yarayan belgelere tarih koyma işi Hz. Peygamber devrine kadar gider. Allah Rasûlü, Necrân Hristiyanları ile yaptığı andlaşmaya "Hicretin 5. yılı" şeklinde bir tarih koymuş, Kur'ân-ı Kerîm de Tevbe sûresi 108. âyette Hicret sırasında yapılan Kubâ mescidinden bahsederken "ilk gün" ifadesini kullanmıştır. Yaygın kanaate göre ise Hicret'i tarih başlangıcı yapan ve resmî evraka tarih koyan Hz. Ömer'dir. (İbn Sa'd, et-Tabakatü'l-Kübrâ, Leiden 1905/1928, III, 1/202; el-Kettânî, et-Terâtibü'l-İdâriyye Rabat 1346/1927, l, 181-182)
Abbasîler devrinde cehbez adı verilen sarraflar, çek niteliğinde belge düzenleyerek bir yerden başka yere para gönderiyorlardı. Cehbez veya cıhbiz Farsça bir kelime olup; para işlerini iyi bilen kimse, banker, sarraf, muhâsebeci, vergi memuru haznedar, vergi kabz ve sarf memuru gibi anlamlara gelir. Abbasîler devrinde serbest piyasada çalışan yahudi, hristiyan ve bazı müslüman cehbezler bankerlik yapıyorlardı. Sarraflık yanında, emanet bırakılan mevduatı kullanıyor, ancak faizli iş yapamıyorlardı. Basra, Kûfe ve Bağdatlı tacirler devamlı olarak Mağrib'e mal sevkediyorlar, orada şahit önünde düzenlenen çeklerle muâmele yapıyorlardı. İbn Havkal, o devirde yerli tacirlerden Muhammed b. Sa'dûn isminde birisinin borcu için kırk iki bin dînarlık (altın para) bir çek yazıldığından söz eder. (İbn Havkal, Sûretü'l-Arz, (t.s.) Beyrut, s. 65). Cehbezler para havalesi yanında takas işlerinde de aracılık yapıyor ve bu iş için "süftece" tanıim ediyorlardı. Elinde böyle bir çek olan kimse bir şehirde teslim ettiği malın mislini başka bir şehirde teslim alıyordu (es-Sâbî, el-Vüzerâ, nşr. Abdüssettâr Ahmed Ferec, Kahire 1958, s. 451-452). Bu muamele çoğu zaman yol rizikosunu kaldırmak amaciyle yapıldığından, bunun ödünç (karz) karşılığında yarar sağlama ve faiz olup olmadığı müctehidlerce tartışılmıştır.
Hanefilere göre, süftece muâmelesi, yol tehlikesini bertaraf etmek amaciyle akit sırasında şart koşulmuş veya örfleşmiş bulunursa tahrîmen mekrûhtur. Çünkü Allah Rasûlü menfaat celbeden karz (ödünç)'ı yasaklamıştır (Buharî, Büyü', 73; Tirmizî, Büyû', 19; Beyhakî, Sünen, V, s. 349-350; İbn Kudâme, el-Muğnî, IV, s. 319; el-Merginânî, Hidâye, (Fethu'l-Kadîr ile birlikte) V,s. 452)
Şâfiîler, yol tehlikesini kaldırmayı bir menfaat sayarak süfteceyi caiz görmezler (eş-Şîrazî, el-Mühezzeb, I, 304) Mâlikîlere göre malı korumak için zarûret varsa süftece yapılabilir. Hanbelilere göre ise, karşılıksız olmak şartıyla süftece muâmelesi caizdir. İbn Teymiyye, İbnü'l-Kayyim ve İbn Kudâme, mutlak cevaz görüşünü tercih etmişlerdir. Çünkü burada yararlanma tek yanlı olmayıp, iki tarafında süftece (çek-poliçe) işleminde yararı vardır. (İbn Kudâme, el-Muğnî, IV, s. 321; İbnü'l-Kayyim, İ'lâmü'l-Muvakkı'ın, I, s. 491; Vehbe ez-Zühaylî, Dimaşk 1405/1985, IV, s. 728)
İslâm âleminde bu şekilde ortaya çıkan ödeme emri ve çek niteliğindeki belgelerin tedavülü Avrupa ülkelerinde özellikle de ondokuzuncu yüzyılın ikinci yarısından itibaren İngiltere'de gelişmiştir. Banknot çıkarma yetkisine sahip olmayan bankalar mevduat sahiplerine, paralarını istedikleri zaman çekmede kullanılmak üzere, ödenecek miktarın kayıt yeri boş bırakılmış kuponlar vermişlerdir. Bu senetler doldurularak mevduat sahibi tarafından imzalandıktan sonra, bir ödeme emri gibi kullanılmıştır. İşte banka kendisine gelen böyle bir senedi imza ve mevduat hesabı bakımından kontrol ettiği için İngiltere'de "doğruluğunu kontrol" anlamına gelen çek (check) kelimesi, bu senetleri ifade eden bir terim olarak hemen bütün dillere girmiştir. 1762 de ilk basılı çekler tedavüle çıkarılmış, 1781'de de çek karneleri kullanılmaya başlanmıştır. Ondokuzuncu yüzyılın ortalarından itibaren, Anglo-Sakson memleketlerinde ticarî muâmelelerin ağırlık merkezi çek tedâvülü olmuştur. İngiltere'de hâli vakti yerinde olan kimselerden çoğu bankalarda hesap açtırarak halk alış-verişlerini, kirasını, vergi ve masraflarını çek ile ödemeye alışmıştır.
Uzun tecrübelerden sonra, günümüzde bir ödeme emrinin çek niteliğinde olması için, şu özellikleri taşıması gerekli görülmüştür:
1) Senedin metninde çek kelimesinin bulunması,
2) Kayıtsız şartsız muayyen bir meblağın ödenmesi gerektiğine dair bir vekâlet vermesi
3) Ödeyecek kimsenin adını ihtiva etmesi,
4) Ödemenin yapılacağı yer adının belirtilmesi,
5) Çekin yazıldığı yer ile yazılma tarihinin beyanını kapsaması,
6) Çeki tedâvüle koyanın imzasını taşıması gereklidir. (Feridun Ergin, İktisat, s. 624-625; Reha Poroy, Kıymetli Evrak Esasları, İstanbul 1971, s. 91-92)
İslâm hukuku bakımından günümüzdeki çek, ileri bir tarihteki borcumuzu tespit eden ve belirtilen tarihte ödeme yapılacağını belirleyen yazılı bir belgedir. Alacaklı, çeki ciro etmek suretiyle, alacağını başkalarına havâle etmektedir. Hâmiline yazılı böyle bir çek en son kimin elinde bulunursa, tahsili o yapmaktadır. Faiz, çek işlemine doğrudan girmediği gibi; ödeme günü yatırılacak parayı, çoğu zaman banka veya finans kuruluşunun kullanma yani ondan yararlanma imkânı da bulunmaz. Günümüzde çek sistemi yol tehlikesini kaldırmaktan çok, ticaret işlemlerine sürat kazandırmak, uzak yerlerdeki alacakları, kısa sürede elde etmek amacıyle kullanılmaktadır.





"










"
- Ợuαяαnтinє. isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı
Reklam Alanı
Alt 21 Şubat 2013, 19:08   #274 (permalink)
Yαn Odαdαn Gelen Melodiler Gibidir Ses Ayαrı


- Ợuαяαnтinє. - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: 28 Nisan 2012
Nerden: ♥◊♣♠
(Mesajlar): 15.773
(Konular): 5327
Burç:
Renkli Para : 727928
Aldığı Beğeni: 2553
Beğendikleri: 945
Ruh Halim: Acimasiz
Takım :
ÖdülleriÜye Ödülleri: 5
Oscar Ödülü Teşekkür Plaketi Oscar Ödülü Oscar Ödülü Oscar Ödülü 
Standart

ÇARŞAF

Müslüman kadınların tesettür maksadıyla giydikleri kolsuz, bol ve geniş üst örtünün adı. Buna "car" da denilirdi. Eskiden müslüman kadınlar ferâce giyerlerken, Hicaz ve diğer Ortadoğu bölgelerine giden ailelerin Arap kadınlarının giydikleri "torba", "dolma" diye adlandırılan çarşafları Tanzimat'tan sonra İstanbul'a getirmeleri bu örtünün İstanbul'da ve taşrada da yaygınlaşmasına neden olmuştur. Eskiden Suriye'de, hristiyan ve yahudi kadınları; Rumeli'nin bazı yerlerinde de hristiyan kadınları sokağa çıkarlarken çarşaf giyerlerdi.


Çarşaf, Farsça çarşeb'den bozmadır. Çarşeb'in aslı da gece örtüsü anlamına gelen çarşeb'dir. Yatak ve yorganda kullanılan bez örtünün adı da buradan gelir. Çarşaf, ilk kullanıldığı dönemlerde şimdiki yatak çarşafları gibi tek bir parçadan ibaretti. Önden kavuşturulup ayaklardan bele kadar bükülerek sağdan sola, soldan sağa beldeki kemerin arasına sokulur, arkadan ortanın üst kenarı ile peçenin üstüne gelmek üzere baş örtülür, şakaklardan iğnelenir, aynı kenarın baştan aşağı sarkan iki ucu üstüste kapanıp içinden tutulurdu. İstanbullular ilk zamanlarda siyah kıl peçe yerine yüzlerine dallı yemeni örterlerdi. Çarşaflar; ipekli yünlü kumaşlardan yapıldığı gibi muhtelif renkleri vardı. Fakat en çok kullanılan renk siyah idi. Kıyafetlerde yapılan değişiklik ve inkılâplardan sonra Türkiye'de çarşafın giyilmesi yasaklanmış olmasına rağmen, bazı müslüman kadınlar bu tesettür biçimini korumuş ve günümüze kadar giyilmesini sağlamışlardır.
İslâm'da tesettür yani kadının vücudunu örtmesi kesin nass ile sabittir. Bu örtü nasıl olursa olsun önemli olan vücut hatlarını göstermeyecek şekilde bol dikilmiş kalın bir kumaştan olmasıdır. Abâye, ferâce, harmani vb. bol dikimli dış kıyafetler de müslüman kadınların giyebileceği kıyafetlerdir. Çarşaf da bu kıyafetlerden biridir. Önemli olan, hür kadınların özgürlüklerini simgeleyen ve onları yabancı erkeklerin bakışlarından koruyan ve İslâm'ın razı olduğu bol bir kıyafet ile örtünmektir.





"










"
- Ợuαяαnтinє. isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı
Alt 21 Şubat 2013, 19:08   #275 (permalink)
Yαn Odαdαn Gelen Melodiler Gibidir Ses Ayαrı


- Ợuαяαnтinє. - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: 28 Nisan 2012
Nerden: ♥◊♣♠
(Mesajlar): 15.773
(Konular): 5327
Burç:
Renkli Para : 727928
Aldığı Beğeni: 2553
Beğendikleri: 945
Ruh Halim: Acimasiz
Takım :
ÖdülleriÜye Ödülleri: 5
Oscar Ödülü Teşekkür Plaketi Oscar Ödülü Oscar Ödülü Oscar Ödülü 
Standart

ÇALIŞMAK

Bir iş meydana getirmek için zihnî ve bedenî güç sarf etmek, gayret etmek, uğraşmak.
İslâm nizamı dengeli bir nizamdır. İnsanı iki âlem için hazırlamaktadır. Bunlardan biri ahiret hayatı, diğeri dünya hayatıdır. İlk olarak insanın kalbini doğrudan ebedî hayatın devam edeceği ahirete bağlayarak Allah'a kulluğa yönlendirirken; diğer taraftan bu dünya hayatının nimetlerinden de payını almasını engellemez. Hatta bunu teşvîk eder ve ubûdiyetin diğer yüzü olarak insanlara benimsetir. İslâm, insanı ilâhi mükellefiyetlerle yükümlü kıldıktan sonra hayatı yok edecek ve ihmale uğratacak aşırı çekingenlikten alıkoyarak dünya nimetlerinden faydalanmaya teşvîk eder.
Gerçekten de Allahu Teâlâ, hayatın güzelliklerini insanlar ondan faydalansın ve yeryüzünde çalışarak onu elde edip hayatın gelişmesini ve ilerlemesini sağlasınlar; böylelikle insanoğlunun yeryüzündeki halifelik görevi yerine gelsin diye yaratmıştır. Ancak bu nimetleri elde etmek için çalışmak emredilmiş ve asıl gaye olarak yine ahireti elde etmek gösterilmiştir. Yani hedef dünya için çalışmak değil; dünyada da ahiret için çalışmak olmalıdır. Aklını kullanan bir insan için bu, en geçerli gayedir. Bu ebedî rahatlığa ve refaha kavuşma gayesidir. Bu gayeye ulaşmak için çalışmak farzdır.
Geçimini sağlamak için çalışıp helâlinden kazanma farzdır. Hz. Peygamber (s.a.s.): "Geçim için çalışıp helâlinden kazanma farzdır." (Keşfu'l-Hafa, II, 46) buyurmuştur. İslâm'da kazancın en muhterem olanı el emeğinin mahsulü olandır. Zira Rasûlullah (s.a.s.): "Kişi kendi elinin emeğinden daha temiz bir kazanç elde etmemiştir. " (İbn Mâce, Ticârât, I) ve "Hiç kimse elinin erneğinden daha hayırlı bir şey yememiştir. Allah'ın peygamberi Davut (a.s.)da elinin emeğinden yerdi. " (Buhârî, Büyu, 15) buyurmuştur.
Kur'ân-ı Kerîm insandaki üretici ve değiştirici güce, yani emeğe büyük bir değer verir: Buna göre insanın kâinat içerisindeki yerini önce onun imanı ve Sonra emeği tayin eder. Kişinin sorumluluğunu gerçekleştiren de onun değerini tayin eden de emektir: "Ve gerçekten de insan ancak kendi çalıştığını elde eder ve yine Şüphesiz onun emeği kendisine pek yakında gösterilecektir. " (en-Necm, 53/39) âyeti bunu ifade etmektedir.
Hz. Peygamber (s.a.s.), çalışmayı ve bununla kişiye muhtaç olanları geçindirmeyi, Allah yolunda cihat etmek veya gündüzün oruç tutmak, geceleyin de namaz kılmak ile eşdeğer tutmuştur. (Buhari, Nefekât, 1)
Çalışmak ve emek sarf etmek, sadece kişisel yahut ailevî ihtiyaçları gidermeye yönelik bir gayret ve mesai değil; aynı zamanda toplumsal üretimi ve refahı artıran mühim bir unsurdur. İnsanlara fayda sağlayan herhangi bir işte çalışan kimse, aynı zamanda toplum için de çalışmaktadır. Bu görev ihmal edildiğinde toplum için zararlı sonuçlar doğacağından, Allah huzurunda bütün toplum sorumlu olur. Bunun için İslâm cemiyeti ve İslâm devleti, her türlü işin erbabını yetiştirmekle yükümlüdür.
Bir müslümanın, kendisi ve bakmakla yükümlü olduğu kimseleri geçindirmeğe, borçlarını ödemeğe yetecek kadar helâlinden kazanması farzdır.
Fakirlere yardım, gariplere iyilik için yeterli miktardan fazla kazanmak İslâm'ın övdüğü, güzel gördüğü bir şeydir. Böyle bir kazanç nafile ibadetten daha faziletlidir. Çünkü bunun faydası toplumun bütün bireyleri içindir.
Lükse ve ihtişamâ kaçmamak şartıyla huzur içinde yaşamak, rahat etmek ve fazlasını Allah yolunda hak sahiplerine infak etmek için daha fazla kazanmak mübahtır.
Halka gösteriş yapmak, kendini onların üstünde görmek, lüks içinde yaşamak için yapılan çalışma helâl yollardan bile yapılsa, bu yolla elde edilen kazanç haramdır. İnsanlara karşı servetiyle, mevkiiyle gururlanan kimseler, dünyada ve âhirette ağır sorumluluk altındadırlar.
İslâm, Allah'ın insanlara verdiği malı normal yollarla harcamalarını yasaklamaz. Fakat her işte plânlı ve itidalli davranmalarını emreder. Hepsinden evvel de kendilerine o nimeti veren, çalışma gücü yaratan Allah'ı gözetmelerini, âhireti gözönünde bulundurarak huzur-u ilâhide hesaba çekileceklerini düşünmelerini sağlar.
İslâm, kendisine çalışıp mal kazanan kimseyi takdir eder. Bu malın Allah tarafından çalışmasının karşılığı olarak çalışana verildiğini bilmelerini insanlara telkin edip, o malı veren gerçek nimet sahibini ve onun verdiği nimeti unutan, bu yüzden şükretmesini bilmeyen azgın ve şımarık kimseler gibi olunmaması konusunda da ikazlarda bulunur:
" Allah'ın sana verdiği şeylerde ahiret yurdunu gözet. Dünyadaki nasibini de unutma. Allah'ın sana ihsân ettiği gibi sen de ihsanda bulun. Yeryüzünde bozgunculuk yapma. Doğrusu Allah, bozguncuları sevmez. " (el-Kasas, 28/77).
Bilindiği gibi, zenginlerin matında fakirlerin hakkı vardır. Böylece mal, zenginlerin elinde toplanıp birikerek bir güç haline gelmemelidir. Eğer çalışıp kazanılan maldan ihtiyaç sahipleri gözetilmez ise, yeryüzünde bozgunculuk ortaya çıkar, buna da mal sahipleri sebep olmuş olur. Çevrelerinde ihtiyaç sahipleri bulunurken, zenginler mal biriktirirlerse herkesin huzuru kaçar ve hayatın çeşitli sahalarında fesat başlar.
En güzel ve en helâl kazanç, cihatta elde edilen ganimettir. Müslümanlar, gerektiğinde İslâm için cihat etmek zorundadırlar. Bu cihadın alanı, gereğine göre genişler, eli silâh tutan müslümanların bir kısmına, yetmezse hepsine yönelik bir farz olur.
Cihat sonucunda müslümanların galip gelip ganimet malları elde etmeleri en faziletli bir kazançtır. Bu mallar devlet tarafından mücahitler arasında bölüştürülür. Bu malları mücahidlerin kendileri alarak devlete teslim etmeleri, düzensizlik doğuracağı ve diğer mücahidlerin ve devletin haklarına muhalif olduğu için helâl değildir.
Cihat yoluyla kazanç en faziletli olmasına rağmen, genellikle toplumun her kesimini kapsamayan geçici bir kazanç yoludur. Temel ekonomik faaliyetler ve kazanç-geçim yolları; ticaret, ziraat ve sanayidir.
Cihaddan sonra en faziletti kazanç yolu olarak ticaret, başka bir görüşe göre ziraat kabul edilmiştir. Ticaret, refahı ve gelişmeyi sağlar. Fakat ticaret çok sorumluluğu olan ve haramlara düşme ihtimalinin fazla olduğu bir meslektir. Bunun için çok dikkatli olmak gerekir. Bu zorluğa rağmen ticaret yoluyla helâl kazanç elde etme çok faziletlidir. Bunun için Hz. Peygamber: "Doğru tüccar kıyamet gününde Allah'ın arşının gölgesindedir. " ve "Doğru, emin bir tacir peygamberler, sıddıklar, Şehitler ile haşrolur. " (Keşfu'l-Hafa, I, 294) buyurmuştur.
İslâm'da ziraat da mühim bir kazanç yoludur. Zira ziraat, temel ihtiyaçları gideren bir ekonomik faaliyettir. İnsanın beslenme ve giyinme ihtiyaçları, öncelikle ziraî üretimle karşılanır. Toprağın verimini artan ihtiyaçlara göre yükseltmek, bunun için teknik ilerlemeleri ziraate tatbik etmek İslâm devletinin görevlerindendir.
Hz. Peygamber bir hadisinde zirai faaliyetleri teşvik etmiştir: "Rızkınızı yerin derinliklerinde arayınız. " (Keşfu'l-Hafa, I, 138) Bu emir aynı zamanda madenciliği de teşvik etmektedir.
İslâm'da sanat, zanaat ve sanayi makbul bir kazanç yoludur. Bu faaliyetler toplum için faydalı üretîmlerde bulunurlar. Özellikle savunmanın güçlenmesi sanayiin güçlenmesine bağlıdır. Bu, günümüzde daha çok önem kazanmıştır.
İslâm'ın en çok muteber gördüğü kazanç yolları bunlardır. Hiç şüphesiz bu kazanç yollarının önem dereceleri zamana ve ihtiyaçlara göre değişebilir.
İslâm'da çalışmadan, dilenerek geçinmek yasaktır. Çalışabilecek durumda olan kimsenin dilenmesi haramdır. En kötü şartlar altında dahi çalışma, başkalarına yük olmaktan üstündür: "Kişinin sırtında odun taşıyarak geçimini sağlaması, versin veya vermesin birisinden bir şey istemekten daha hayırlıdır. " (Buharî, Büyu 15) hadisi buna işaret eder.
Birisinden bir şey istemek ancak üç durumda helâl kabul edilmiştir.
a) Kan diyeti borcunun ödenememesi,
b) Borçlunun borcunu ödemekte çaresiz kalması,
c) Çok fakir olması. (Müslim, Zekât, 109; Ebû Dâvûd, Zekât, 26).
Çok fakir olmaktan kasıt, bir günlük nafakası olmamaktır. Zira bir günlük nafakası olanın dilenmesi helâl değildir. Çalışmaktan aciz olan kişinin kimseden bir şey istemediğinden dolayı açlıktan ölmesi, onu sorumlu kılar. Böyle bir halde dilenmek zillet sayılmaz. Zillet, böyle fakirleri arayıp soruşturmayan toplum içindir. Böyle bir fakirin durumunu öğrenen herhangi bir müslümanın onu yedirmesi farzdır. Bu görev yerine getirilmezse bu hale vâkıf olan müslümanlar toptan sorumlu ve günahkâr olurlar.





"










"
- Ợuαяαnтinє. isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı
Alt 21 Şubat 2013, 19:09   #276 (permalink)
Yαn Odαdαn Gelen Melodiler Gibidir Ses Ayαrı


- Ợuαяαnтinє. - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: 28 Nisan 2012
Nerden: ♥◊♣♠
(Mesajlar): 15.773
(Konular): 5327
Burç:
Renkli Para : 727928
Aldığı Beğeni: 2553
Beğendikleri: 945
Ruh Halim: Acimasiz
Takım :
ÖdülleriÜye Ödülleri: 5
Oscar Ödülü Teşekkür Plaketi Oscar Ödülü Oscar Ödülü Oscar Ödülü 
Standart

ÇALGI ÇALMA

Herhangi bir müzik aleti ile ritimli ses çıkarma.
Kur'ân-ı Kerîm'de çalgı çalmayla ilgili ne lehte ne de aleyhte açık bir hüküm yoktur. Ancak müctehidler bu mevzuda, Kur'ân'ın bazı âyetleriyle peygamber (s.a.s.)'den rivayet edilen bir takım hadislere dayanarak ictihadda bulunmuşlar; neticede farklı farklı hükümler çıkarmışlardır. Ne var ki müctehidlerin vardıkları sonuçları bize ulaştıran ve halen elde mevcut kaynaklarda yer alan rivayetler arasında da çelişkiler vardır. Meselâ, bir rivayette çalgı çalmanın haram olduğunu ifade eden bir müctehidin diğer bir rivayette bunun aksini savunduğunu görebiliyoruz.
Müziğin ve çalgı çalmanın haram olduğunu söyleyenlerle, buna itiraz ederek aksini savunanların ileri sürdükleri deliller incelenecek olursa, her iki tarafın da sundukları delillerin kendi iddialarını ispatlayacak açıklıkta olmadığı görülecektir. Meselâ:
"İnsanlar arasında bilgisizce Allah yolundan sapıtmak ve sonra da onunla alay etmek için boş sözleri satın alanlar vardır. İşte alçaltıcı azap onlar içindir." (Lokman, 31/6) âyeti; çengiler, şarkıcılar ve şarkı-türkü söyleme hakkında nazil olmuştur, (el-Vâhidî, "Esbâbü'n-Nüzûl ", Mısır 1968, 197-198; İbnü'l-Cevzî, "Telbîsü İblîs", 257) diyen müzik aleyhtarlarına karşılık, aksini savunanlar, bu âyetin, Kureyşliler'i, Kur'ân'ı dinlemekten alıkoymak için İran'dan satın aldığı masalları onlara anlatan Nadr b. Hârise hakkında nazil olduğunu iddia etmektedirler (el-Vâhidî, a.g.e., 197). Gerçekten de söz konusu âyet Mekkî olup, henüz şarap içmenin ve domuz eti yemenin dahi yasaklanmamış olduğu bir dönemde indiği düşünülürse bunun çalgı âletlerini yahut musikiyi yasaklamak için geldiği söylenemez.
Musikî aleyhinde delil olarak gösterilen âyetlerin (en-Necm, 53/59, 60, 61; İsrâ, 17/64; el-Enfâl, 8/35; Kasas, 28/55; ve Furkan, 25/72) de aynı şekilde konu ile doğrudan alakaları yoktur.
Musikiyi ve çalgı âletlerinin çalınmasını caiz görenlerin delil olarak gösterdikleri (er-Rûm, 30/15; ez-Zümer, 39/18, Fâtır, 35/1; Lokman, 31/19 ve A'râf, 7/32) âyetleri de kezâ, iddialarını ispatlayabilecek özellikte değildir.
Bu konudaki hadislere gelince; her iki tarafın iddiaları doğrultusunda pek çok hadis vardır. Ancak bu hadislerin de bir kısmı ya hadis âlimlerince tenkid edilmiş veya muhâlif görüşte olanlar tarafından değişik şekillerde yorumlanmışlardır.
Nafi' şöyle anlatır: Bir gün Abdullah b. Ömer beni terkisine aldı. Yolda giderken bir çobanın çaldığı kaval sesini işitti. Bu sesi işitir işitmez parmaklarıyla kulaklarını tıkadı ve yoldan uzaklaştı. Bir müddet gittikten sonra bana "Kaval sesi hâlâ geliyor mu?" diye sordu. "Hayır" demem üzerine parmaklarını kulaklarından ayırdı. "Bir kere de Rasûlullah (s.a.s.) ile birlikte bulunuyordum. Böyle bir ses işitmişler ve aynen benim yaptığım gibi yapmışlardı." dedi. (Ebu Davud Edeb, 52).
Hadisi, Sünen'inde rivayet eden Ebu Davud, bunun münker (güvenilir bir râviye muhalif olarak rivayet edilen hadis) olduğunu söylemiştir. (Ebu Davud, aynı yer) Kaldı ki sahih kabul edilse bile kaval çalmanın veya onu dinlemenin haram oluşuna delil teşkil etmez. Öyle olsa, Rasûlullah (s.a.s.) kulaklarını tıkama yerine çobanı ikaz eder, onu bu işten men ederdi. İbn Ömer'e de dinleme izni vermezdi. (Bu konudaki diğer hadisler ve tenkidleri için bk: İbnü'l-Cevzî, a.g.e. 261 dipnotlar; eş-Şevkânî, Neylü'l-Evtâr, VIII, 96-106; Süleyman Uludağ, "İslâm Açısından Musikî ve Semâ", İstanbul 1976)
Müziğin ve çalgı çalmanın caiz olduğu görüşünde olanlar delil olarak şunları ileri sürerler:
"Nikahı def çalarak ilan ediniz. " (İbn Mâce, Nikah, 20)
"Nikahı ilân ediniz, mescidlerde kıyınız ve nikahta def çalınız. " (Tirmizî, Nikah).
"Nebî (s.a.s.) gizli yapılan ve def çalınarak: "Size geldik, size geldik. Bizi selâmlayın sizi selamlayalım." türküsü söylenmeyen nikahlardan hiç hoşlanmazlardı." (eş-Şevkânî, "Neylü'l-Evtâr", VI, 189).
Hz. Âişe'den: "Bir kere Rasûlullah (s.a.s.) yanıma gelmişti. Yanımda, Buas günü ile ilgili şiirleri def çalarak terennüm eden iki câriye bulunuyordu. Rasûlullah (s.a.s.) yatağına yatıp yüzünü öbür tarafa çevirdi, sonra Hz. Ebu Bekir içeri girdi. "Bu ne hal! Rasûlullah'ın huzurunda şeytan mizmarı (şeytan düdüğü sesi) ne gezer?" diye beni azarladı. Bunun üzerine Rasûlullah ona dönüp: "Bırak onları, her milletin bir bayramı var bu da bizim bayramımızdır. " buyurdu. Babam başka şeyle meşgul olunca cariyelere işaret ettim dışarı çıktılar." (Buhârî, İdeyn) Hadisleri İbnü'l-Cevzî, "Telbîsü İblîs" adlı eserinde genel olarak şu şekilde tenkid etmektedir:
"Hz. Âişe hadîsinde, câriyeler teğanni etmemiştir. Belki Buas günü ile ilgili şiir terennüm etmişlerdir. Bunun şarkı söylemek ile arasında çok fark vardır. Kaldı ki günümüzde yapılan teğannî. kızdan kadından, yanaktan, boydan-bostan ve nefsi şehevî arzularla coşturan ğına türüdür. Ensâr'ın mâsumane şiirleriyle kıyas edilemez" (İbnü'l-Cevşî, a.g.e., 265)
Mezhep imamlarının ve fıkıh âlimlerinin bu konudaki görüşleri:
İmâm-ı A'zam Ebu Hanife'ye göre eğlenmek için çalınan tüm çalgılar haramdır. (el-Merginânî, el-Hidâye, IV, 80)
el-Hidâye sahibi, Hanefi mezhebinin görüşlerini şöyle açıklar:
Düğün yemeğine davet edilen kimse düğüne gittiği zaman orada oyun ve çalgının bulunduğunu görse oturup yemeğini yemesinde bir sakınca yoktur. Ebu Hanife der ki: "Bir kere böyle bir şeye mübtelâ olmuştum, fakat sabrettim." Yani davet mahalli olan düğün yerinden ayrılmadım. Oyun ve çalgı bulunan yeri terketmemekten ibaret olan bu hüküm, davete icabet etmenin sünnet oluşundandır. Hadiste: "Davete icabet etmeyen Ebu'l-Kasım'a asi olmuştur. " buyurulmuştur. O halde düğünde çalgı ve oyun gibi bidatler vardır diye sünnet olan davete icabet terkedilemez. Bu, başkaları için örnek olma durumunda olmayan kimseler hakkında söz konusudur. Başkalarına örnek olanlar bu gibi şeyleri önleme gücüne sahip değillerse orada oturmaz çekip giderler. Çünkü gitmemelerinde dine kötülük etme ve müslümanlara günah kapısını açma gibi mahzurlar vardır. İmâm-ı A'zam'ın bahis konusu hareketinin, örnek olma durumuna gelmeden önceki dönemine ait olduğu nakledilir.
Çalgı ve oyun, düğün yapılan evin yemek yenen kısmında ise, örnek olmayan insanların bile orada oturmaları caiz değildir. Çünkü Kur'ân'da:
"Sana Kur'ân nazil olduktan sonra zâlim insan gruplarıyla oturma." (el-En'âm, 6/68) buyrulur.
Bu hüküm, çalgı ve oyunun olup olmadığını bilmeden düğüne gidenler için söz konusudur. Gitmeden evvel bunu bilenler düğüne gidemezler. (el-Merginânî, a.g.e., IV, 80)
İmâm Mâlik'in meazif (genellikle telli çalgılar) ve ûd gibi çalgı aletlerini mübah gördüğünü Keffâl ve Reyyânî naklederler. (Şevkânî, a.g.e., VIII, 105)
Medine uleması, çalgı aleti ile bile olsa, mûsikînin caiz olduğunu söylemişler, Şafiîlerle Zâhirîler de bu hususta onlara uymuşlardır. (Şevkânî, a.g.e., aynı yer)
İbnü'l Cevzî, İmam Mâlik'in: "Medinelilere hangi mûsikî türü hakkında ruhsat veriyorsun?" diye sorulduğunda "Hiçbir türüne müsaade etmiyorum bunu içimizden fâsık olanlar yapıyor" diye cevap verdiğini nakleder. (ibnü'l-Cevzî, a.g.e., 256)
Hanbeliler; ûd, davul ve saz gibi çalgı âletlerini caiz görmezler; bu tür aletlerin çalındığı düğüne gitmenin doğru olmadığına inanırlar. Fakat mücerred musikiyi, yani güzel sesle terennümü mübah görürler. (el-Fıkhu ala mezâhibi'l-erbaa, II, 44)
İbn Hazm, mûsikî'ye dair bağımsız bir eser yazmış ve mûsikîyi yasaklayan tüm hadisleri tenkid ederek bunlardan hiçbirinin sahih olmadığını ileri sürmüştür. Bu mezhebe göre mûsikînin her çeşidi helâldir. (Süleyman Uludağ, İslâm Açısından Mûsikî ve Semâ, İstanbul 1976, 187)
İmam Gazâlî, semâın (müzik dinleme) mübah olduğunu zikreder ve sesleri; canlılardan çıkan seslerle, cansızlardan çıkan sesler diye iki kısma ayırır; bunları dinlemenin caiz olduğunu söyler. Ancak içki ile çalınması mûtâd olan çalgıların haram olduğunu ifade eder. (Gazalî, İhya, Kahire 1967, I, 343-348).





"










"
- Ợuαяαnтinє. isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı
Alt 21 Şubat 2013, 19:09   #277 (permalink)
Yαn Odαdαn Gelen Melodiler Gibidir Ses Ayαrı


- Ợuαяαnтinє. - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: 28 Nisan 2012
Nerden: ♥◊♣♠
(Mesajlar): 15.773
(Konular): 5327
Burç:
Renkli Para : 727928
Aldığı Beğeni: 2553
Beğendikleri: 945
Ruh Halim: Acimasiz
Takım :
ÖdülleriÜye Ödülleri: 5
Oscar Ödülü Teşekkür Plaketi Oscar Ödülü Oscar Ödülü Oscar Ödülü 
Standart

DÂRU'L-HADÎS

Hadîs ilimlerinin ihtisas seviyesinde öğretildiği özel eğitim müessesesi.
Kur'ân-ı Kerim'den sonra, İslâm'ın ikinci ana kaynağı olan "Sünnet" ve bunun sözlü ifadesi olan "Hadis" öğretimi büyük bir önem arzeder. Hz. Peygamber, sözleri, fiilleri ve tasvipleriyle İslâmî hükümleri pratik hayata aktarmış, müslümanlar için canlı bir model olmuştur. O'nun hayatı bütünüyle iyi bilindiği ve müslümanların yaşayışına aktarıldığı ölçüde İslâmiyet ferdî ve sosyal hayatta müsbet etkisini gösterecektir.
İslâmiyet'in ilk dönemlerinde öğretim ve eğitim faaliyetleri daha çok mescid ve camilerde yürütülmekte idi. İbadet yeri olan mescidler, bu dönemde aynı zamanda dershane görevini de yapmakta idiler. Hadis öğretiminin ilk yapıldığı cami, Mescid-i Nebevî'dir. Hz. Peygamber döneminde Ashab-ı Suffâ, mescidin bir bölümünde Rasûlullah'tan hadis öğreniyorlardı. Ashab arasında en çok hadîs rivayet eden Ebu Hüreyre burada yetişmiştir. Sünen-i İbn Mâce de rivayet edildiğine göre, bir gün Hz. Peygamber (s.a.s.) camide Kur'ân tilaveti, dua ve ilim öğrenmekle meşgul olan iki ayrı halkaya rastlamış ve onlara iltifat etmiştir (İbn Mâce, Mukaddime, 17). Bu haberden de anlaşıldığı gibi, Hz. Peygamber (s.a.s.) ve ashab döneminde İslâmî ilimlerin öğretildiği yer mescitlerdi.
Emevîler döneminde çocuklar için "mektepler" inşa edilirken, Abbasîler döneminde ise "medreseler" tahsil müesseseleri olarak kurulmaya başlanmıştır. Bunların dışında "mecâlis" denilen ilmî toplantılar da hadîs, ilimlerinin öğretildiği yerlerdi. Bu dönemlerde, câmi ve mescidler yine ilim merkezi olarak kullanılmaya devam etmiştir. Ancak; hadîs ilminin önemi dolayısıyla sonraları, hadis ilimlerinin ihtisas seviyesinde öğretildiği "dârü'l-hadîs" denilen özel müesseseler kurulmaya başlanmıştır ki, bu müesseseler birer hadîs araştırma merkezi mahiyetinde idiler.
Hadîslerin tetkîki için çok iyi düzeyde Arapça bilmek ve belâgat, tefsir, usûl-ı hadîs ve diğer şer'î ilimleri de bilmek gerekiyordu. Bunun için özel müesseseler kuruldu. Medreselerde okutulan derslerde icazet alanların kabul edildiği bu ihtisas okullarının ilki, Atabek Nureddin Mahmud İbn Zengi (541-569/1146-1174)tarafından hicrî 563 yılında Şam'da kuruldu. Kurucusunun adına nisbetle bu dârü'l-hadîs'e "Nuriye Medresesi" denildi. İkincisi Musul'da kurulan bu hadis medreseleri daha sonraları çoğaldı. Hadisle birlikte Kur'ân ilimlerinin de okutulduğu medreselere ise "dârü'l-Kur'ân ve'l-hadis" ismi verildi.
Anadolu sahasındaki ilk dârü'l-hadîs, İlhanlılar zamanında Başvezir Şemseddin Cüveynî'nin 670/1271-1272 yılında Sivas'ta kurduğu çifte minareli medresedir. Anadolu Selçukluları devrinde verir. Sahip Ata tarafından Konya'da yaptırılan ince minareli medrese, dârü'l-hadislerin en meşhurlarındandır.
Osmanlılar döneminde önce Bursa'da, sonra da II. Murat tarafından 1447 yılında Edirne'de dârü'l-hadîs kuruldu.
İstanbul'daki ilk dârü'l-hadîs ise, Kanuni Sultan Süleyman tarafından Süleymaniye Camii'nin tam karşısında ve tabhanenin bulunduğu yerde kurulan Dârü'l-Hadîs'tir. Binası bugün de ayakta duran bu medrese, kubbeli bir oda, kubbesiz ondokuz odadan müteşekkildir. Süleymaniye Dârü'l-Hadîs'i, paye bakımından medreselerin en yükseği olduğu için, buraya ilk tayinlerinde müderrislere yüz akçe, bilâhare elli daha artırılarak yüzelli akçe yevmiye verilirdi. Payelerine göre dârü'l-hadîs müderrislerine verilen yevmiye on ile yüzelli akçe arasında değişiyordu. Ayrıca imkânlar nisbetinde talebelere de burs veriliyordu. Meselâ, Birgi Dârü'l-Hadîs'inde okuyan yedi öğrenciden her biri dörder akçe yevmiye alıyordu.
XV. ve XVI. yüzyıllar arasında Osmanlılar tarafından, on üçü İstanbul' da olmak üzere yirmi dârü'l-hadîs yaptırılmıştı. Geri kalanlardan ikisi Amasya'da, ikisi Edirne'de, diğerleri de İznik, Birgi ve İstip'te kuruldu. Ayrıca Anadolu'nun Konya, Aksaray, Niğde, Kayseri, Sivas, Alanya, Erzurum, Urfa, Adana, Tokat, Ankara, Bursa, Manisa şehirlerinde dârü'l-hadîs'ler vardı. Evliya Çelebi'ye göre, XVII. yüzyılda dârü'l-hadîs'lerin sayısı yüzotuzbeşi buluyordu. 1882'de yapılan umûmî nüfus sayımı dolayısıyla yapılıp bastırılan istatistiğe göre, İstanbul'da çeşitli semtlerde onbir dârü'l-hadîs görülmektedir.
Dârü'l-hadîs'lerde, usûl-i hadîs ile birlikte Kütüb-i Sitte okutulurdu. Bunlardan Buhârî* ve Müslîm üzerinde bilhassa durulur, hadis kritiğine oldukça önem verilirdi. Dârü'l hadîs'ler genellikle vakıf kurumları olduğu için, buralarda okutulan kitaplar, vakfın şartına, -vakıf herhangi bir şart koşmamışsa- o beldenin örfüne göre okutulan eserlerdi. Bu sebeple dârü'l-hadîs'lerde takip edilen program ve kitapları kesin olarak tespit etmek mümkün olamamaktadır. Ancak, Osmanlı âlimlerinden Kemal Paşazade'nin Edirne Dârü'l-Hadîs'inde müderris iken Sahîh-i Buhârî'ye şerh yazması (Taşköprüzâde, Şekaikûn-Nu'maniyye, 381), Mevlâna Haydar'ın ise Dârü'l-Hadis müderrisi iken Sahîh-i Buhârî'yi, Kirmânî şerhiyle birlikte okutması (a.g.e. 425) genellikle son devirde dârü'l-hadîs'lerde metin olarak Buhârî ve şerhlerinin okutulduğunu göstermektedir.
Dârü'l-hadîs'ler en yüksek medreseler olduğu için müderrisleri hem en yüksek yevmiye alıyorlar, hem de törenlerde öteki müderrislerin önünde bulunuyorlar ve onlara başkanlık ediyorlardı. İlim, eğitim ve kültür hayatımızda önemli hizmetler gören dârü'l hadîs'ler, diğer birçok müessese gibi kapatılınca, tarihe karışmış olup; tekrar ihya edilerek İslâm'ın yeniden hâkim kılınacağı günleri beklemektedir.





"










"
- Ợuαяαnтinє. isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı
Alt 21 Şubat 2013, 19:09   #278 (permalink)
Yαn Odαdαn Gelen Melodiler Gibidir Ses Ayαrı


- Ợuαяαnтinє. - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: 28 Nisan 2012
Nerden: ♥◊♣♠
(Mesajlar): 15.773
(Konular): 5327
Burç:
Renkli Para : 727928
Aldığı Beğeni: 2553
Beğendikleri: 945
Ruh Halim: Acimasiz
Takım :
ÖdülleriÜye Ödülleri: 5
Oscar Ödülü Teşekkür Plaketi Oscar Ödülü Oscar Ödülü Oscar Ödülü 
Standart

DARWİNİZM

Bütün canlı varlıkların bir çeşit akrabalıkla birbirine bağlı bulunduğunu ve engin çağlar boyunca basit organizmalardan daha karmaşıklara doğru geliştiğini, doğal ayıklanmayı ileri süren ve ilk önce İngiliz tabiat bilgini Charles Darwin (1809-1882) tarafından formüle edilen evrimci, bâtıl, dîne karşı bir doktrin.
Eski çağ filozoflarıyla Rönesans hümanistleri, evrim konusunda çok seçik bir sezişe sahiptiler. Fakat ellerinde belgeler bulunmadığı için bu husustaki bütün görüş ve yorumları, düşünce alanında kalmış; ilk evrimci bilim adamı Buffon, devrinin peşin hükümlerine karşı gelmekten çekindiği için bütün düşüncesini ortaya koymamış; evrim nazariyesini daha büyük bir cesâretle ortaya atan Lamark olmuştur.
Darwin, Beagle gemisiyle yaptığı gezi esnasında topladığı birçok belge ve gözlemlerine dayanarak bir nazariye ortaya koymuştu. Dünya çevresindeki bu gezide özellikle Galapagos adalarının faunasını ve pampa toprağı katmanlarında rastlanan soyu tükenmiş dişsiz hayvan türlerini inceledikten sonra, onda türlerin sabitliği hakkında ilk şüpheler uyanmaya başladı. 1859'da "Doğal Ayıklanma veya Hayat Mücadelesinde Elverişli Irkların Korunması Aracılığıyla Türlerin Kökeni Üzerine" adlı eserini yayınladı. Darwin, bu eseriyle evrimin mekanist bir açıklamasını yapmağa çalıştı. Onun görüşünün temel noktaları şunlardır:
1- Aynı kökten gelen türler, çeşitli tesirlere (meselâ çevre, beslenme vb. etkilere) bağlanabilecek değişimler gösterir, vücûdu ve üreme hücrelerini değişikliğe uğratır. Darwin, bütün kişilerde aynı özellikleri gösteren belirli çeşitlenmelerle kişiden kişiye değişen belirsiz çeşitlenmeleri birbirinden ayırt eder.
2- İktisatçı Malthus'un çalışmaları, Darwin'i fazlasıyla etkilemiştir. Bu bilgin, toplum nüfusunun, mevcut beslenme imkânlarına oranla çok daha hızlı arttığını ve bu nüfus artışının geometrik bir diziye, beslenme imkânlarının ise aritmetik bir diziye göre meydana geldiğini görmüştür. Organizmalar bundan dolayı besinlerini elde etmek ve en iyi şartları sağlamak için mücadele etmek zorundadır.
Darwin, bu iktisadî kavrayıştan "yaşamak için mücadele" prensibine ulaştı. Bu duruma göre başarıyı, rakiplerine oranla biraz üstünlüğü olanlar elde edecektir. Bu üstünlükler, yalnız bazı kişilerde bulunan özelliklere uygun düşer. Bunlar çok az ve belirsiz olsalar bile yine de zararlıdırlar. Çünkü hayat için mücadelede daha imtiyazlı olanların ölüp gitmelerine karşılık, bu özelliklere sahip bulunanlar ayakta kalır.
Böylelikle ona göre hayat boyunca, tabiî ayıklanma denilen bir olay meydana gelir ve ortama en elverişli olanlar yaşar. Bu tabiî ayıklanma, uzun zamanlardan beri hayvan ırklarını geliştirmek veya yenilerini elde etmek amacıyla hayvan yetiştiricileri ve bahçıvanlar tarafından uygulanan yapma ayıklanma ile kıyaslanabilir. Doğal ayıklanma, yeni türlerin oluşmasını ve çevreye uyum yoluyla sürekli evrimi sağlamıştır.
Tabiî ayıklanma görüşü, sosyolojide de bazı sosyologlar tarafından uygulanmıştır. Buna göre, toplumların gelişmesi, ancak ırklar ve gruplar arasındaki çatışmalar ve ayıklanmalarla açıklanmaya çalışılmış, aynı görüş sınıflar çatışması halinde Marks'çı teoriye de tesir etmiştir. Bununla beraber, tabiî ayıklanma teorisinin kesin karşı koyucuları da, belli amaca yönelen, yaratıcı tekâmüle âit kuvvetlerin varlığını kabul eden görüşler ileri sürmektedirler.
Darwin'in iddialarının hiçbiri ilmî kesinlik taşımaz, bir varsayım (faraziye) ve nazariyeden ileri gitmez. Çok tartışılmış, birçok iddiaları çürütülmüştür. Esasen, Darwincilik sonradan birçok değişikliklere uğramış, yerini Yeni-Darwincilik almıştır. Eski ve yeni Darwincilik birçok bakımlardan tenkit edilmiş; canlı türlerin birbirinden (meselâ insanın maymundan) yavaş yavaş çıktıkları yolundaki temel iddia artık ilim çevrelerinde terk edilmiştir. Bu bakımdan biyolojinin verilerine göre, artık türler arasında geçiş olmadığı ifade edilmektedir.
Yaratılış ile ilgili olarak Allah Teâlâ şöyle buyurur: " Andolsun biz sizi yarattık, sonra size şekil verdik, sonra da meleklere: Adem'e secde edin" dedik. "Hepsi secde ettiler, yalnız İblis etmedi, o secde edenlerden olmadı" (el-Âraf, 7/11). Âyet, Hz. Âdem'in birdenbire değil bir tekâmül neticesinde yaratılmış olduğunu bildirmektedir. (Ayrıca bk. el-Bakara, 2/30 vd.; es-Sâd, 38/71 vd.). Âyetlerde Hz. Âdem'in önce çamurdan yaratıldığı, sonra biçim verildiği ve nihayet ruh üflenerek canlandırıldığı açıklanmaktadır. (el-Hicr, 15/28 vd.). Kur'ân'da bize açıklandığı kadarıyla insanın nasıl yaratıldığı konusunda teferruat yoktur. Yalnız, Darwincilikten farklı olarak İslâmî yaratılış, insanın hayata insan olarak başladığını ve tarih boyunca insan dışı bir değişme geçirmediğini ortaya koymaktadır. İnsanın yaratılışına ait bu iki temellendirme, insanın yapıp etmelerinde iki zıt fikre yol aşmıştır. Darwincilik, insanı hayvanî bir ilkelliğe indirger ve onun davranışlarını hayvânî davranışlar grubuna sokar. İlâhî açıklamaya göre ise, insan, "eşref-i mahlûkât" yani yaratıkların en üstünü ve Allah'ın yeryüzündeki halifesi diye tanımlanır. İşte bu iki temel görüş ve bunlara yaslanan bilim, medeniyet, sosyal ve ahlâkî hayat telâkkileri bütün dünyada karşıtlık oluşturmaktadır. Şu da bir gerçektir ki, Darwincilik, sadece bir nazariyedir, kesin bilgi değildir. Hatta Kur'ânî ifâdeyle "zan" denebilir. Ancak, ilâhî tekâmül bilgisi, kesin bir bilgidir. Zaten bu iki bilgi anlayışı birbiriyle kıyaslanamaz. Bu teori, uygulamada Darwincilik karşıtı başka bilim çalışmalarıyla, birçok açıdan tenkid edilmiştir. Ama vahyî bilgi ile bilimsel bilginin esas karşılaşması, yeryüzündeki toplum düzenlerinin eğitim ve bilim çalışmalarının ate-lâik veya vahyî temele dayanıp dayanmayacağı meselesinde yoğunlaşmaktadır. Bu yüzden, vahiy karşıtları, tutunacak epistemolojik bir temel aradıklarında ilâhî bilginin karşısına Darwinci ¤¤¤lerini çıkarmaktadırlar. Özellikle Materyalizm, Darwincilik'e kendi görüşünün üzerinde yükseleceği bir temel olarak sahip çıkmaktadır. Sovyetler Birliği'nde olduğu kadar, Amerika Birleşik Devletleri'nde de Materyalist eğitim Darwincilik'i benimser. Ancak ABD'de Darwincilik Hristiyanlıkla da Geliştiği için, orada da hâlâ taraflar arasında tartışmalar olmaktadır. Ayrıca, insanın maymun soyundan geldiği iddialarının bugün artık inandırıcılığı kalmamıştır. "Şüphesiz müslüman ilim adamları, tâbiri caizse, Allah'ın kudretinin kendi yarattığı şeylerden koparıldığı deistik bir âlem tasavvuru içinde fikir yürütmemişlerdir. Dolayısıyla müslüman alimlerin tek biçimcilik (uniformitarianism) ve yatay biyolojik evrim gibi bugün bilimsel gerçeklikler olarak teşhir edilen fakat aslında dinden uzaklaştırılmış insanın, tabî düzen için ilâhî sebebi yasaklaması sonucu ortaya çıkan uçurumu kapatmanın vasıtalarından ibaret olan hipo¤¤¤ler kurmaya hiç ihtiyacı olmamıştır.
Müslüman araştırmacılar hiçbir zaman evrim teorisine iltifat etmemiş; bu teoriyi "Allah'ın kudretinin yaratıkları üzerinden koparılmak istenmesi ile meydana getirilen boşluğu doldurmak üzere başvurulmuş bir vasıtadan ibaret görmüşlerdir" (Seyyid Hüseyin Nasr, İslâm ve İlim, Çev. İ. Kutluer, İstanbul 1989, 51).
Darwincilik Çağdaş Türkiye'de de, ilericilik adı altında tutunulan önemli bir teori olarak görülmekte ve hatta tıpkı Darwin'in etkilendiği çağdaşı ve yakın arkadaşı Jeolog Charles Lyell (1797-1875)'in yeryüzünün bugünkü şeklini, tabiatın eseri olarak almasıyla; laik-pozitivist bir eğitim-bilim devrimini gerçekleştiren bazı basit anlayışların "evrenin tabiat gücü tarafından yaratıldığı, başka hiçbir ilâhî gücün evrene tesir etmediği" şeklindeki görüşleri arasında büyük bir benzerlik vardır. Mamafih bu görüşe karşı müslümanlar, kendilerine açık tebliğ edilmiş şu âyete inanırlar: De ki, "Siz mi, arzı iki günde yaratanı tanımıyor ve O'na eşler koşuyorsunuz? İşte âlemlerin Rabbi O'dur. " (el-Fussilet, 41/9).

Yeni Darwincilik, Darwin'in teorisinin geliştirilerek savunulduğu öğretinin adıdır. Yeni Darwinciler, Darwin'in teorisinden Lamarkçı tesiri dışarda bırakarak diğer bütün ilkeleri kabul etmektedirler. Onlara göre evrimin yönünü, gelişme mekanizmasını düzenleyen genetik yapı ile kılavuz ve nazım rolü oynayan tabii ayıklanma arasındaki karşılıklı etkileşmenin sonucu belirler.
Batı biliminin dayandığı önemli bir kaynak olan bu bilimin esaslarını alan ateizm, panteizm, materyalizm cereyanlarına bir bütün olarak Spencer'le, Comte'la, Freud'la, Marks'la yayılarak ideolojik bir yapı oluşturur (bk. Materyalizm, Ateizm). Maddeci öğretinin karşısında ruhçuluk öğretisi yer alır. Maddecilik, ilk ilkelerini, ruhu, âhireti ve Allah'ı inkâr ile kurar; çeşitli yollara ayrılarak mekanist, diyalektik, tarihi materyalizm biçimlerinde ortaya çıkar. Maddeciliğin karşısında Batıda İdealizm, Ruhçuluk, Dogmatizm yer alırken; Doğu İslâm dünyasında da Dehriye*, Zenadıka, 'rabüyyun, Manicilik, Batınîlik* gibi aşırı felsefî cereyanlar ortaya çıkmıştır. Bu tür maddeci akımlar, ilahi vahyi zaman zaman çarpıtarak yorumlamışlardır. Batı'da tabii ve sosyal bilimlerde "evrim"i bütün bilim adamları kabul etmekte, eğitim ve bilim metodlarında bu görüş işlenmektedir.
Prof. Mourice Bucaille, Darwin'in teorisi, evrimcilerin materyalist felsefe ile dini inanç arasındaki savaşta sallayıp durduğu bir sancak olmuştur. der (bk. Maurice Bucaille İnsanın Kökeni Nedir, Çev. A. Ünal, İstanbul 1984, 46 vd.) Bucaille'e göre, Darwin, ateistlerin putlarından biri olarak kalmıştır. Eseri, XIX. yüzyılın ikinci yarısında şiddetlenen din-bilim çatışmasında ateizmi destekleyici kanıtları ortaya koymuştur. "Temel kuralları ve nihai yargılarıyla Darwinizm ortadaki doktrinlerin en din karşıtı ve en materyalist olanıdır." diyen P. Grasse, Marx'ın Darwin'in eserinin sayfalarında tüm dinsel inancı çözeltecek malzemeyi bulduğunu ifade eder. Sovyetler Birliği kurucuları da, bilimsel verilerine dayanarak Hristiyan obskürantizmi'yle savaşmak için Moskova'da bir Darwinizm müzesi kurmuşlardır (Bucaille, a.g.e., 50).
Darwin, doktrininin eksikliğini bizzat itiraf eder ve evrimi açıklamakta düştüğü başarısızlığın farkında olduğunu mektuplarında belirtir. Teorisini kanıtlayamaz; tabii ayıklanmaya inandığını açıklar. Böylece bilimi inanç' eksenine alır. Bugün de bu teorinin geçerliliği kanıtlanmış değildir. Ancak teorisinin çağdışı ve kavramlarının aşırı derecede zayıf olmasına rağmen, Darwin hâlâ akademisyenlerden saygı görmektedir. Ama "bilimin sapıklıklarının ve uzun vadede Darwinizm'in neden olduğu insandan tiksinmenin boyutlarını bir an olsun akıldan çıkarmamak" gerekmektedir.
Darwin'in basit ve çürütülmüş teorilerine yapılan tenkidleri naklettikten sonra, Kur'ân-ı Kerim'deki bazı âyetlerde materyalist bir teoriyi destekleyecek en küçük bir ize bile rastlamanın imkânsız olduğunu belirten Maurice Bucaille, insanın topraktan yaratılışına dair âyetlere işaret ettikten sonra şu olayı nakleder: "Ölümünden kısa bir zaman önce biyolog Jean Rostard'a Fransız TV'nundaki konuşmalarının birinde Allah'la ilgili bir soru soruldu. Jean Rostard'ın cevabı, o ana kadar Allah'ın varlığına inanmadığı, fakat bir biyolog olarak sonsuz derecede küçük düzeyde meydana gelen faaliyet üzerinde düşünürken ifade gücünü yitirdiğini itiraf ettiği şeklindeydi." (Bucaille, a.g.e., 261).
Bugün müslüman âlimlerden bazıları Darwinizm'e sarılanlara karşı önemli karışıklıklara sebep olabilecek bir metod yanlışlığını yapmaktadırlar. Yaptıkları, Kur'ân-ı Kerim'deki âyetlerin esnekçe kullanılarak bilimsel verilerle ilgili olarak sunulmasıdır. Ama bu tutum, Kur'ân'daki herhangi bir âyetin, bilim yoluyla kanıtlandığını iddia etmek gibi basit bir duruma düşmeye yol açtığı gibi, âyetlerin yer aldığı esas inanç düzleminin güvenilirliğini de zedelemektedir. Adeta Darwinizm'e karşı savunma alanına çekilmiş gibi duran müslümanlar, bu davranışla, yani nass'ları bilimsel verilerle desteklemek veya bilimsel buluş, keşif ve icadların dayanaklarını Kur'ân'dan çıkarmak şeklinde nitelenebilecek ve asıl İslâmî fıkıh geleneğinde olmayan yanlışlara düşmektedirler. Bu yerden bitme İslâmî bilim felsefesi, ne yazık ki Materyalizme karşı bu tavrıyla ciddi bir temel oluşturamamaktadır. Değişken her yeni teoriye göre Kur'ân'ı yeniden okumak eğer yapısalcılıktan gelen bir yanlışlık değilse, bu, karşıtların da Kur'ân'dan delil aramalarına götürerek Kur'ân'ın çarpıştırılması haline gelir ki, Kur'ân bu sapıklıktan berîdir. İslâmî esasların, müslümanların yöntem ve hayatına yeniden diri ve dinamik bir güç vermesini istiyorsak, sünnet yöntemiyle asıl kaynaklara eğilerek, yanlış İslâmî görüşleri bir daha gözden geçirmek gerekmektedir. En azından kilisenin Darwin'i kâfir ilân etmesi kadar müslümanlar bilinçlenmeli ve harekete geçmelidirler. Sadece Yahudi düşmanlığına indirgenmiş bir karşılama hareketi pek ilkel kalmaktadır.





"










"
- Ợuαяαnтinє. isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı
Reklam Alanı
Alt 21 Şubat 2013, 19:09   #279 (permalink)
Yαn Odαdαn Gelen Melodiler Gibidir Ses Ayαrı


- Ợuαяαnтinє. - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: 28 Nisan 2012
Nerden: ♥◊♣♠
(Mesajlar): 15.773
(Konular): 5327
Burç:
Renkli Para : 727928
Aldığı Beğeni: 2553
Beğendikleri: 945
Ruh Halim: Acimasiz
Takım :
ÖdülleriÜye Ödülleri: 5
Oscar Ödülü Teşekkür Plaketi Oscar Ödülü Oscar Ödülü Oscar Ödülü 
Standart

DÂRU'R-RİDDE

İslâm'dan dönenlerin yaşadığı yurt. Dâr; arsa, bina, mahalle, bina ve arsaların toplandığı yer anlamlarına gelir. Bir topluluğun yerleşip konakladığı yere de dâr denir. Ülke ve belde anlamında da kullanılır. Bu sonuncu anlamda; özel bir askerî gücü ve bağımsız yönetimi olan ülke kastedilir. (İbn Manzûr, Lisânü'l-Arab, Beyrut 1955, XI, 318). Bir İslâm hukuku terimi olarak dâr, "bir müslüman veya gayr-i müslim idarecinin hâkimiyeti altındaki ülke" demektir. (İbn Abîdîn, Reddü'l-Muhtâr, Bulak 1272, III, 247) Ridde, sözlükte; geri çevirmek, alıkoymak, vazgeçirmek, kabul etmemek, vasfını değiştirmek gibi anlamlara gelir. Bir terim olarak; "dinden dönmek, İslâm dinini terketmek ve irtidâd etmek" demektir. Buna göre, dâru'r-ridde terimi ise, "irtidad ülkesi" veya "mürtedler (dinden dönenler) ülkesi" anlamına gelir.
İslâm; önceleri müslüman iken, dinden dönüp bir ülke veya beldeyi işgal eden kimselere ve böyle bir ülkeye uygulanacak hükümler koymuştur.
Müslümanların idare ve hâkimiyetleri altında bulunan ve Allah'ın hükümleriyle hükmedilen ülkeye "dâru'l-İslâm", bu nitelikte olmayan beldeye de, "dâru'l-harb" denir. Ancak mezhep imamları bu konuda çeşitli tarifler ortaya koymuştur. Meselâ Şafiîler, dâru'l-İslâm'ı üçe ayırır: 1. Müslümanların meskun bulundukları yerler, 2. Müslümanların fethedip gayr-i müslim halkını cizye karşılığında iskân ettikleri yerler, 3. Başlangıçta müslümanların meskûn bulundukları, fakat daha sonra gâyr-i müslimlerin istilâ ve hâkimiyetleri altına geçen yerler. Bu vasıfları taşımayan yerler dâru'l-harp sayılır. İmam Şafiî, dâru'l-İslâm'da müslümanların yönetimi ellerinde bulundurma şartını öne sürmez. Buna göre, tarihte bir defa müslümanların ele geçirip İslâmî hükümleri uyguladıkları yerler, daha sonra düşman istilâsına uğrasa bile sonsuza kadar İslâm beldesi (dâru'l-İslâm) sayılır. (İbn Hacer el-Heytemî, Tuhfetü'l-Muhtac, Kahire 1315, VI, 350, IX, 269; Ö. Nasuhi Bilmen, Istılâhât-ı Fıkhıyye Kâmusu, III, 371; Ahmed Özel, İslâm Hukukunda Ülke Kavramı, dâru'l-harb, dâru'l-İslâm, İstanbul 1988, 85-86),
Dâru'r-ridde, dâru'l-harb'in kapsamı içine girdiği için, bir İslâm beldesinin hangi şartlarla dâru'l-harb'e dönüşeceğini belirleyelim. İslâm hukukçuları bu dönüşümün üç şekilde olacağını söylerler:
1. Düşmanın İslâm ülkelerinden birisini işgal ve istilâ etmesi,
2. Dâru'l-İslâm'da bir şehir veya bölge halkının irtidâd ederek o yeri işgal ve istilâ etmeleri,
3. Zimmet akdi ile İslâm devletinin himâye ve hâkimiyetine geçerek İslâm tebası olan gayr-i müslim (zimmî)lerin bu anlaşmayı bozarak bir bölgeyi işgal ve istilâ etmeleri (el-Kâsânî, Bedâyiu's-Sanâyi', VII, 131; Fetâvâ'l-Hindiyye, II, 232; Tahtâvî, Hâşiyetü ale'd-Dürri'l Muhtâr, Bulak 1254, II, 460; İbn Âbidin, Reddü'l-Muhtâr, III, 253)
Ebu Hanîfe'ye göre, yukarıdaki üç şekilden hangisiyle olursa olsun, dâru'l-İslâm'ın dâru'l-harb'e dönüşebilmesi için aşağıdaki şartların bulunması gereklidir:
1. İşgal altındaki yerde küfür hükümlerinin uygulanması. Kûhistânî'ye (ö. 950/1544) göre bunun anlamı şudur: "...Küfür hükümlerinin açık ve yaygın şekilde, hâkimin onların hükmüyle hükmetmesi ve müslüman kadılara gidilmemesi suretiyle tatbik edilmesi" (Kuhistânî, Câmiu'r Rumûz Şerhu'n-Nihâye, İstanbul 1300, II, 311). Bu duruma göre, İslâm hükümleri ile şirk ehlinin hükümleri birlikte uygulanıyorsa; orası Dâru'l harb sayılmaz (Tahtâvî, a.g.e., II, 460; İbn Âbidin, a.g.e., Ill, 253).
2. İlk emân üzere olan bir müslüman veya zimmînin bulunmaması. Burada ilk emândan maksat, düşman istilâsından önceki, dâru'l-İslâm'da müslümanın İslâm hukuku gereğince sahip olduğu emânı ve zimmînin de zimmet akdi gereğince sahip olduğu mal ve can güvenliğidir. Mal veya can güvenliğinin kalmaması veya o beldede ancak düşmanın verdiği emân ile kalabilmeleri ilk emânı sona erdirir (Ahmet Özel, a.g.e., 107).
3. O yerin dâru'l-harb'e bitişik olması. Bundan maksat, işgal altındaki ülke ile başka dâru'l-harb arasında bir İslâm ülkesinin bulunmamasıdır (es-Serahsî, el-Mebsut, X, 114; Kuhistânî, a.g.e., II, 311).
Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed'e göre ise, böyle bir beldede yalnız gayri İslâmî hükümlerin uygulanmasıyla, orası dârü'l-harb'e dönüşür (es-Serahsî, Şerhu's-Siyeri'l-Kebîr, Nşr. Salahaddin el-Münaccid, Kahire I, 351; el-Mebsût, X, 114; Fetâvâ'l-Hindiyye, II, 232; Bilmen, a.g.e., III, 370). Bu iki imamın delili kıyastır. Çünkü İslâmî hükümlerin uygulandığı ülkenin dâru'l-İslâm sayılması konusunda fakîhler görüş birliği hâlindedir. Buna kıyasla, küfür hükümlerinin uygulandığı beldenin de dâru'l harb sayılması sonucuna ulaşılır Fetâvâ'l-Hindiyye, II, 232; İbn Âbidîn, a.g.e., III, 253) İşte, İslâm ülke veya beldelerinden birisinin halkı dinden dönerek bulundukları yeri veya başka bir bölgeyi istilâ ederlerse; Ebû Hanife'ye göre, yukarıdaki üç şart da gerçekleşmişse burası dârü'l-harb olur. Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed'e göre ise, burada gayr-i müslim hükümlerinin uygulanması, dârü'l-harb'e dönüşmesi için yeterlidir. İmâm Şâfiî, İmâm Mâlik ve Ahmed b. Hanbel de bu konuda küfür hükümlerinin uygulanmasını dâru'l-harb için yeterli görür. Ancak Şâfiî'nin, dâru'l-İslâm'ın hiçbir zaman dâru'l-harb'e dönüşmeyeceği prensibini benimserken, mürtedlerin istilâ ettiği ülke için aksi görüşü savunması bir çelişki gibi görülebilir. Şâfiîlerde konu, ülke arazilerinin mülkiyeti açısından değerlendirilmiştir. Düşman istilâsına uğrayan topraklar müslümanların mülkü olup, istilâ ile gayr-i müslimlerin mülkiyetine geçmeyeceğinden, ülkenin de dâru'l-İslâm sayılması gerekir. Ancak dinden dönenlerin elinde bulunan topraklar ise, kendi mülkleridir. Onlar da topluca irtidâd ettiklerine göre; istilâ ettikleri mülkler başka müslümanlara ait olmadığı için, kâfirlerin mülkiyetine geçemeyeceği öne sürülemez ve ülkenin dâru'l-İslâm olarak kalacağı söylenemez. Diğer yandan mürtedler, müslümanlara ait toprakları istilâ ederlerse; durum düşman istilâsına benzer ve ülke dâru'l-İslâm olarak kalır (Ahmed Özel, a.g.e., 127-128)

Mürtedlerin istilâ ettiği ülke veya bölge dâru'l-harb sayılmazsa; mürtedlere dâru'l-İslâm'daki alelade irtidâd hükümleri uygulanır.
Dinden dönenlerin ülkesi dâru'l harb olmuşsa:
a. Ülke yeniden fethedilince; İslâm'a dönen erkekler hürdür, dönmeyenler öldürülür; esir edilemezler. İslâm'dan dönme, kurulu düzeni tanımama ve onu yıkma sayılır.
b. Mal ve arazîleri, kadın ve çocukları fey' olur. Bunların beşte biri devlet hazinesine ayrılır. Beşte dördü taksim edilir. Ülke dâru'l-İslâm'dan olarak kılsaydı, bunlar hürriyetlerini korurlar, öldürülmezler ve İslâm'a girmeye davet edilirlerdi.
c. Arazileri ganimet ehline dağıtılırsa, öşriyye olur. Devlet başkanı bu araziler zımnileri yerleştirmek isterse arazi mülk haraç ârazisi olur ve zımniler arasında mîras yoluyla intikal eder.
d. Ülke dâru'l-harb olduktan sonra müslümanlara veya gayr-i müslimlere ait malları istilâ ederlerse, ona mâlik olurlar. Bu durumda; müslümanlar savaşla onlara galip gelmeden önce İslâm'a dönerlerse, bu mallar onlara aittir.
e. Müslümanlarla sulh anlaşması yapmak isterlerse; gerekli görülürse yapılabilir. Fakat cizye ödemeleri suretiyle zimmet anlaşması yapılamaz.
Ülkeleri henüz dâru'l-harb'e dönüşmemişse:
a. Ülke yeniden fethedilince; erkek kadın ve çocukların hepsi de hür olup, köle edinilemezler. Ülkeleri dâru'l harb olmayınca; kendileri de muharip sayılmazlar.
b. Erkekler İslâm'a dönmezlerse, irtidâdın cezası olarak öldürülürler. Kadın ve çocuklar ise öldürülmez, İslâm'a girmeye zorlanırlar.
Ülke dâru'l-harb sayılmayınca, mürtedlerin malları, hukukî tasarrufları, işledikleri suçlar vs. hakkında alelâde mürtedlere uygulanan hükümler uygulanır. Ülke, dâru'l-İslâm sayılınca, gerek kendi aralarında, gerek müslümanlarla yaptıkları muâmelelere ve işledikleri suçlara İslâm hukukunun ilgili hükümleri uygulanır.,
İmam Maverdî (ö. 450/1058)'ye göre, mürtedler bir ülkede toplanıp, orada hâkimiyet kurar ve tövbe etmezlerse onlarla savaşmak gerekir. Bunlarla yapılacak savaşta harb hükümleri uygulanır (es-Serahsî, el-Mebsut, X, 114; Şerhu's-Siyeri'l-Kebîr, I, 259; el-Kâsânî, Bedâyiu's-Sanayi', VII, 131; el-Fetâva'i-Hindiyye, II, 206; Ahmed Özel, a.g.e., 129-130; eş-Şîrâzî el-Mühezzeb, II, 225).
İmam Mâverdî, dâru'r-ridde ile dâru'l-harb arasındaki farkları şöyle ifade eder:
1. Mürtedlerle sulh yapmak caiz değildir. Diğer düşmanla sulh yapılabilir.
2. Cizye karşılığında irtidadları üzere kalmaları için anlaşma yapılamaz. Ehl-i harb ile böyle anlaşma yapılabilir.
3. Erkeklere köle, kadınlara esir statüsü uygulanmaz. Çünkü onlara göre, irtidadın cezası ölümdür.
4. Diğer gayr-i müslimlerin aksine, mürtedlerin mallarına ganimet yoluyla mâlik olunamaz. (el-Mâverdî, el-Ahkâmu's-Sultâniyye, Kahire, 1966, 57)
Sonuç olarak İslâm ülkesinde toplu irtidad hareketleri İslâmî yönetime karşı ayaklanmak, bütün İslâmî hükümlere karşı baş kaldırmak olarak kabul edildiği için, suçun niteliğine ve ağırlığına göre müeyyideler öngörülmüştür. Ancak bu konuda İslâm âlimleri arasındaki görüş ayrılıkları, uygulamada devlet yöneticilerine kolaylıklar getirmiş; dinden dönenlerin yeniden İslâm'a kazanılmaları için gerekli müsamahalara yer verilmiştir.





"










"
- Ợuαяαnтinє. isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı
Alt 21 Şubat 2013, 19:09   #280 (permalink)
Yαn Odαdαn Gelen Melodiler Gibidir Ses Ayαrı


- Ợuαяαnтinє. - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: 28 Nisan 2012
Nerden: ♥◊♣♠
(Mesajlar): 15.773
(Konular): 5327
Burç:
Renkli Para : 727928
Aldığı Beğeni: 2553
Beğendikleri: 945
Ruh Halim: Acimasiz
Takım :
ÖdülleriÜye Ödülleri: 5
Oscar Ödülü Teşekkür Plaketi Oscar Ödülü Oscar Ödülü Oscar Ödülü 
Standart

DÂRU'N-NEDVE

İslâm'dan önce Cahiliyye çağında Mekkeli müşriklerin toplantı ve istişâre yeri; Şehir meclisi; Cahiliyye devri Mekke şehir devletinin parlamentosu. Hz. Peygamber'in dördüncü kuşaktan dedesi Kusay İbn Kitâb'ın Mekke'de M. 440 tarihinde Kâbe'nin güneybatısında ve şehirde ilk defa Kâbe yakınında, kapısı Kâbe'ye dönük olarak inşa ettirdiği dâru'n-Nedve'de Kureyş ileri gelenleri toplanır, şehrin bütün siyasî, askerî ve sosyal meseleler burada görüşülerek karara bağlanırdı (Taberi, Tarihu'l-Ümem, II, 184).
Dâru'n-Nedve'ye katılan ve yaşları kırkın üzerinde olması şartı aranan Nedve heyetinin bir arada şehir halkının mülkî ve dînî meselelerini görüştüğü de ileri sürülmüştür. Kusay İbn Kitâb'ın asıl adı Zeyd olup uzaklaşma anlamına gelen Kusay lâkabını sonradan almıştır (İbn Hişâm, Sîre, I, 130 vd.). Kusay, Kureyş'i beşinci yüzyılda Mekke'nin en güçlü kabilesi yapmış, Mekke idaresini ele geçirmiş; Mekke'yi mahallelere bölerek, her kabileyi bu mahallelere yerleştirmişti. Kusay'ın şeceresi Kinâneoğulları'na, onlardan Adnanoğulları'na ve Hz. İsmail'e dayandırılır. Kusay, Huzaa ve Bekroğulları kabileleriyle savaşarak Mekke hükümdarı olmuştu. Kâbe'nin hicâbe, sikâye, rifâde, nedve vb. işlerinin yönetimi de onun kabilesi Abdüddaroğulları'nın hâkimiyetine geçmişti. Kusay İbn Kitâb, Mekke'de kendisine itaat edilen bir dinî lider durumunda idi. Dâru'n-Nedve'de bulûğ çağına giren kızlara gömlek giydirilmesi gibi nikâh'a ve savaşa karar alınması da Nedve heyetinin şehrin idare meclisi veya hükümeti gibi çalıştığını göstermektedir. (Taberî, Tarih, I, 1098; İbn Hişâm, Sîre, I, 80).
Dâru'n-Nedve, Mekke şehir devletinin yönetimi ile ilgili olarak verilecek her türlü hüküm ve kararın alındığı bir yer olup bugünkü anlamı ile tam bir parlamento ve yasama meclisi durumunda idi. Hatta Hz. Peygamber'in hicretinden bir gün önce Dâru'n-Nedve'de toplanan Kureyş ileri gelenleri, Rasûlullah'ı öldürme kararını burada almışlardı. Mekke'nin İslâm ordusu tarafından fethedilmesinden sonra, Dâru'n-Nedve, müslümanların eline geçmiş ve Muaviye zamanında Kusay'ın torunlarından biri bu binayı yüz bin dirheme Muaviye'ye satmış, bina da valilik konağı olmuştu.





"










"
- Ợuαяαnтinє. isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı
Yeni Konu Aç Cevap Yaz

Etiketler
adan, ansiklopedisi, İslam, zye


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık


Forum Renkli Sosyal Medya
Forumrenkli Facebook Forumrenkli Twitter Forumrenkli RSS
Forum Renkli Desteklediklerimiz

Forum Renkli Yasal Uyarı!

Forum Renkli Türkiye'nin en renkli eğlence ve bilgi paylaşım platformudur. Hukuka, yasalara, telif ve kişilik haklarına bağlıdır. "5651 sayılı yasada" belirtilen "Yer Sağlayıcı" olarak hizmet sunmaktadır. İlgili yasaya göre site yönetiminin tüm içerikleri kontrol etme yükümlülüğü yoktur. Bu sebep ile sitemiz, uyarıları dikkate alarak yasa dışı paylaşımlar hakkında gerekli işlemleri yapmaktadır. Oluşabilecek yasal sorumluluklar "Üyelerimize" aittir.

Forum Renkli; Arkadaşlık, Dostluk, Eğlence, Paylaşım, Msn Nickleri, Msn Sözleri, Msn Avatarları, Ödüllü Yarışmalar, Msn Sözleri, Şiirler, Şarkılar, Moda, Sağlık, Tv, Dizi, Film, Komik, Komik Resimler, Komik Videolar, Haberler, Spor Haberleri ve Güncel Bilgi Paylaşımı gibi konuların kullanıcıları tarafından önceden onay almadan anında yayınlayabildikleri bir forumdur.

Copyright© 2011 - 2013, ForumRenkli.com® Tüm Hakları Saklıdır.


Forum Renkli Alexa Forum Renkli Sitemap



vBulletin® Version 3.8.7 ile güçlendirilmiştir.
Copyright ©2000 - 2017, Jelsoft Enterprises Ltd
Inactive Reminders By Realdizayn

Search Engine Optimization by vBSEO 3.6.1 ©2011, Crawlability, Inc.

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222 223 224 225 226 227 228 229 230 231 232 233 234 235 236 237 238 239 240 241 242 243 244 245 246 247 248 249 250 251 252 253 254 255 256 257 258 259 260 261 262 263 264 265 266 267 268 269 270 271 272 273 274 275 276 277 278 279 280 281 282 283 284 285 286 287 288 289 290 291 292 293 294 295 296 297 298 299 300 301 302 303 304 305 306 307 308 309 310 311 312 313 314 315 316 317 318 319 320 321 322 323 324 325 326 327 328 329 330 331 332 333 334 335 336 337 338 339 340 341 342 343 344 345 346 347 348 349 350 351 352 353 354 355 356 357 358 359 360 361 362 363 364 365 366 367 368 369 370 371 372 373 374 375 376 377 378 379 380 381 382 383 384 385 386 387 388 389 390 391 392 393 394 395 396 397 398 399 400 401 402 403 404 405 406 407 408 409 410 411 412 413 414 415 416 417 418 419 420 421 422 423 424 425 426 427 428 429 430 431 432 433 434 435 436 437 438 439 440 441 442 443 444 445 446 447 448 449 450 451 452 453 454 455 456 457 458 459 460 461 462 463 464 465 466 467 468 469 470 471 472 473 474 475 476 477 478 479 480 481 482 483 484 485 486 487 488 489 490 491 492 493 494 495 496 497 498 499 500 501 502 503 504 505 506 507 508 509 510 511 512 513 514 515 516 517 518 519 520 521 522 523 524 525 526 527 528 529 530 531 532 533 534 535 536 537 538 539 540 541 542 543 544 545 546 547 548 549 550 551 552 553 554 555 556 557