Forum Renkli - Türkiye`nin En Renkli Eğlence ve Bilgi Paylaşım Platformu  



"Taklitler, Asıllarını yaşatırmış."
Go Back   Forum Renkli - Türkiye`nin En Renkli Eğlence ve Bilgi Paylaşım Platformu > Dini Bölüm > İslamiyet
Ücretsiz Kayıt ol veya Üye Girişi yapın.
İslamiyet İslamiyet hakkındaki tüm bilgiler, haberler ve paylaşımlar bu bölümdedir.

Forum Renkli - Türkiye'nin En Renkli Eğlence ve Paylaşım Platformuna Hoşgeldiniz.
Forum Renkli'ye Hoşgeldiniz. Forumumuza ücretsiz KAYIT olarak, forumumuzda bilgi alışverişi yapabilir ve aramıza katılıp samimi dostluklar kurabilirsiniz.

Forumumuzda bizimle birlikte paylaşıma katılmak için buradan üye olabilirsiniz.



veya Facebook üyeliğiniz ile sitemize kayıt olabilirsiniz.
Etiketli Üyeler Listesi

Yeni Konu Aç Cevap Yaz
 
LinkBack Seçenekler Stil
Alt 09 Mart 2013, 18:57   #301 (permalink)
Yαn Odαdαn Gelen Melodiler Gibidir Ses Ayαrı


- Ợuαяαnтinє. - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: 28 Nisan 2012
Nerden: ♥◊♣♠
(Mesajlar): 15.773
(Konular): 5327
Burç:
Renkli Para : 727928
Aldığı Beğeni: 2553
Beğendikleri: 945
Ruh Halim: Acimasiz
Takım :
ÖdülleriÜye Ödülleri: 5
Oscar Ödülü Teşekkür Plaketi Oscar Ödülü Oscar Ödülü Oscar Ödülü 
Standart

DÂRU'L-BAĞİ

İslâm devleti bünyesinde bir grubun İslâmî yönetime karşı çıkarak işgal altına aldığı bölgeye verilen isim.
Müslümanlardan bir grup İslâmî yönetime karşı ayaklanıp kendilerince geçerli bir tevil (yoruma bağlı delil)'e dayanarak itaat dışına çıkar ve bağımsız bir bölgede askeri bir güçle hâkimiyet kurarlarsa, bunlara "buğat" (bağîler, âsîler) denir. Bu isyancıların ele geçirdikleri ve hâkimiyetleri altına aldıkları bölgeye islâm hukukunda "dâru'l-bağy" denir. İslâmî idarenin yönetim ve hâkimiyeti altındaki bölge veya ülkeye de "dâru'l-adl*" (adalet ülkesi) adı verilir (Ahmed Özel, İslâm Hukukunda Ülke Kavramı, İstanbul 1988, 135-136).
Devlet başkanlığı meşru yolla sabit olan halifeye İslâm'da itaat mutlaka gerekli ve ümmet için bir farzdır. Ona karşı ayaklanmak ve savaşa girişmek yasaklanmıştır (el-Maverdi, el-Ahkâmu's-Sultaniyye, Kahire 1386/1966, 5; İbn Kudâme, el-Muğni, Beyrut 1392/1972, X, 48). Bu hususta Cenâb-ı Hakk şöyle buyurur:
"Ey iman edenler! Allah'a itaat edin, peygamber'e itaat edin ve sizden olan emir sahiplerine de (itaat edin). " (en-Nisa, 4/59).
Hanefilere göre, isyancıların bâğî* sayılması için müslüman olmaları gerekir. Çünkü hristiyan veya yahudilerden olan zımmîler ayaklanır ve müslümanlara ait bir bölge veya beldeyi ele geçirirlerse bunlar "harbî" olur. Zımmîler, müslüman isyancılarla işbirliği yaparak meşru İslâm idaresine karşı savaşırlarsa, statüleri değişmiş olmaz. Çünkü bunlar müslüman olan isyancılar (buğât)'a tâbi sayılırlar (İbn Âbidîn, Reddü'l-Muhtâr Trc., IX, 100, 101).
Bu duruma göre adalet ülkesi ile isyancıların ülke veya beldesi iç içe veya yan yana bulunabilmektedir. Hz. Ali'ye isyan eden, onun kanını müslümanların kan ve mallarını ve kadınlarını esir almayı mübah sayan, Ashab-ı Kiram'ı küfürle itham eden ve her günah işleyeni kâfir sayan Hârici ve benzeri fırkalar da asîlerden kabul edilmiştir. (İbnü'l-Hümâm, fethu'l-Kadir, IV, 408 vd.; İbn Âbidîn, Reddü'l-Muhtâr, III, 338). Adalet ülkesi yönetimi, âsilerle teslim olmalarına kadar savaşır. Âyette şöyle buyurulur: "Eğer müminlerden iki zümre birbiriyle dövüşürlerse aralarını bulup barıştırın. Eğer onlardan biri diğerine karşı hâlâ tecavüz ediyorsa, siz de o tecavüz edenle Allah'ın emrine dönünceye kadar savaşın. Sonuçta Allah'ın emrine dönerse artık adaletle aralarını bulup barıştırın. Her işinizde adaletle hareket edin. Şüphesiz Allah, adaletli olanları sever. " (el-Hucurât, 49/9)
İslâm hukukunda bu konu, Hz. Ali ile Muâviye ve Hâriciler arasında vukû bulan savaşlara dayandırılır. (M. Hamidullah, İslâm'da Devlet İdaresi, Trc. Kemal Kuşçu, İstanbul 1963, 142). İki tarafın harp sırasında karşı tarafa verdikleri zarar dört büyük mezhebe göre tazmin edilmez. Ancak isyan ve savaştan önce veya sonra mal veya cana verilecek zararlar ise tazmin edilir. (Mâlik, el-Müdevvene, Mısır 1323, III, 48; Mâverdî, el-Ahkâmu's-Sultaniyye, 61; Şirazî, el-Mühezzeb, Kahire 1379/1959, II, 211; İbn Kudâme el-Muğnî, X, 61-62).
Âsîlerin hâkimiyeti altında bulunan dâru'l-bağy, dâru'l-İslâm'dan sayılır. Bu yüzden dâru'l-bağy ile dâru'l İslâm arasında temelde ülke ayrılığı yoktur. Ancak idare ayrılığı, bazı hukukî sonuçlar doğurur (Ahmet Özel, a.g.e., 137).
Muharib isyancıların umumî maslahata yönelik tasarrufları geçerlidir. Velâyetleri olmadığı halde topladıkları zekât, öşür, haraç ve cizye gibi vergilerin geçerli sayılması amme maslahatını korumak içindir. Çünkü bu belde yeniden İslâm devletinin (dâru'l adlin) eline geçince, bu vergiler talep edilirse, halk çifte vergi ile karşı karşıya kalır. Bu da onların gücünü aşan bir konu olur (el-Kâsânî, Bedâyiu's-Sanâyi', Kahire 1328/1910, VII,142; İbnü'l-Hümâm, Fethu'l-Kadîr, Mısır 1319, V, 338; Bilmen, Istilâhât-ı Fıkhıyye Kamusu, III, 420; İbn Kudâme, a.g.e., X, 70).
Âsî yönetici kadı tayin edebilir. Kadı ehl-i adl'den ise, bâğîlerden biri değilse İslâm'a göre hüküm verir ve bu hükümler daha sonra burası adalet ülkesine bağlansa da infaz edilir. Kadı, bâğîlerden ise, Hanefilere göre şu görüşler söz konusudur: Onlar adalet ülkesinin fâsıkları gibidir; en sağlam görüşe göre fâsık kimse kadı olabilir. Bölge, adâlet ülkesine bağlanınca, bu kararlardan haksız ve batıl olan varsa geçersiz sayılır. Başka bir görüşe göre âsî kadı, hakem gibidir. Hükmü, kadı'nın görüşüne uygunsa geçerli sayar, değilse iptal eder. Bir üçüncü görüşe göre; âsî kadı'nın verdiği her türlü hüküm geçersiz olup infaz edilemez. Ancak bu son görüşler daha çok Hâricîler hakkında ortaya çıkmıştır. Hanefîlerde asıl olan ilk görüştür (es-Serahsî, el-Mebsût, Mısır 1331, X, 130, 135; el-Kâsânî, a.g.e., VII, 142; İbn Nüceym el-Mısrî, el-Bahru'r-Raik, Kahire 1311, VI, 298-299; Fetâvâ'l-Hindiyye, III, 307).
Hanefilere göre dâru'l-bağy'de işlenen zina, şarap içme kazf, öldürme, hırsızlık ve yol kesme gibi cürümlere ceza uygulanmaz. Çünkü meşru idarenin onlar üzerindeki velâyet hakkı kesintiye uğramıştır. Bu durumda sanki suç dârul harb'de işlenmiş gibidir. Suçlu veya mağdurun hangi taraftan olduğu önemli değildir. (es-Serahsî, a.g.e., IX, 204, X, 100, 130; el-Kâsânî, a.g.e., VII, 34, 45, 71, 80, 141, 168; İbnü'l-Hümam, Fethu'l-Kadîr, V, 46). Ancak bunu, dâru'l bağy (âsiler bölgesi)'nde işlenen suçlar cezasız kalır, şeklinde anlamamak gerekir. Âsiler belde veya ülkesinin kendi içinde yöneticisi ve kadı'ları olabilir. Hatta İmam Şâfiî'ye göre, bir beldenin, bâğîler ülkesi sayılabilmesi için aralarında kendisine itaat ettikleri bir kumandanın bulunması şarttır. Bu yüzden suç işleyenlere kendi içlerinde ceza uygulamaları mümkündür. Ancak adalet ülkesi (meşrû idare), asîlere söz dinletemediği ve onlara hakim olamadığı işin, orada had cezalarını uygulamaya gücü yetmez.





"










"
- Ợuαяαnтinє. isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı
Alt 09 Mart 2013, 18:57   #302 (permalink)
Yαn Odαdαn Gelen Melodiler Gibidir Ses Ayαrı


- Ợuαяαnтinє. - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: 28 Nisan 2012
Nerden: ♥◊♣♠
(Mesajlar): 15.773
(Konular): 5327
Burç:
Renkli Para : 727928
Aldığı Beğeni: 2553
Beğendikleri: 945
Ruh Halim: Acimasiz
Takım :
ÖdülleriÜye Ödülleri: 5
Oscar Ödülü Teşekkür Plaketi Oscar Ödülü Oscar Ödülü Oscar Ödülü 
Standart

Dârü'l-İslâm'la anlaşmalı ülke. İslâm hukukunda kendileriyle mütareke ve zimmet anlaşması yapılan gayrimüslim (harbi) ülkelere daru's-sulh veya daru'l-ahd adı verilir. Hanbeli doktrininde ülkeler arazi hukuku yönünden taksim edilirken, mülkiyetin aidiyetine göre müslümanların ele geçirdikleri topraklar dört grupta mütalaa edilmiştir. Kuvvet yolu ile ele geçirilenler, halkının korkudan veya müslümanların izniyle terkettikleri topraklar, sulh yoluyla elde edilen topraklar. Sulh ile elde edilen topraklar da, müslümanların mülkiyete ortak olduğu topraklar ve mülkiyeti gayri-müslimlere bırakılan topraklar diye ikiye ayrılır. Barış anlaşması ile mülkiyeti cizye hükmünde bir haraç karşılığında gayri-müslimlere bırakılan yerlere darü'l-ahd denir. Böyle ülkelerde yaşayan gayri-müslimler, yapılan anlaşmaya uydukları sürece orada yaşarlar. Darü'l-ahd'in İslâm ülkesi sayılmaması, Hanbelilere ve İmam Maverdî'ye göre, arazi hukuku sebebiyledir. Yine bu ülkeye harp ülkesi de denmemiştir. Çünkü müslümanlarla sulh halindedir. Ancak, bir ülkenin müslümanlara veya gayrimüslimlere nisbetinin iktidar, hâkimiyet ve İslâm ahkâmının uygulanmasına bağlı olması sebebiyle, Şafiî hukukçuları bu ülkenin, dârü'l-İslâm sayılması gerektiğini söylemişlerdir. İmam Şâfiî'ye göre, gayri-müslimler, İslâm ahkâmının icrası şartı kabul edilmeden cizye üzere sulh yapamazlar. Yapılsa bile, bu anlaşma, geçici bir mütarekeden ibaret olur. Ebu Hanife de, böyle ülkelerle yapılan sulh ile, onların ehl-i zimme ve ülkelerinin dârü'l-İslâm olduğu kanaatindedir. Ayrıca Hanbelî fukahası, anlaşmanın bozulması halinde, darü'l-ahd'e açılan harp sonucu bu ülkenin fethedilmesi halinde, yine darü'l-ahd kalacağı görüşünü savunmuştur. Ancak, çoğunluğun görüşüne göre o ülke darü'l-İslâm sayılmıştır. (Ahmed Özel, İslâm Hukukunda Ülke Kavramı, İstanbul 1984, 134 vd.)
Darü'z-zimme, darü'l-muvadaa diye iki ayrı ıstılah daha vardır. Buna göre sulh ile Dârü'l İslâm yapılan ülkeleri Hanefi fukahası ikiye ayırır. Bunlardan darü'z-zimme; uzun süreli olarak İslâm kanunlarını tatbik üzerine anlaşma yapılan ülkelere denir. Bunlar, ehl-i ahddirler. Rasûlullah da Necranlılarla böyle bir andlaşma yapmıştır. İmam Malik de aynı görüşü savunmuştur.
İkinci olarak dârü'l-muvâdaa adıyla, İslâm ahkâmı tatbik edilmemek şartıyla anlaşma yapılan ülkeler de vardır ki, bunlar, dârü'l-harp hükmündedir. Dârül-muvâdaa'ya yapılan sulh ile, taarruz terkedilmiş olur. Halkı ehl-i harp olduğundan bu ülkeye dârü'l-İslâm'dan silâh götürülmesi yasaktır. (Ayrıca şahıs hukuku için bk. Dârü'l-İslâm ve Darû'l-Harb).
İslâm hukukçuları hâkimiyet ve ahkâma göre ülkeleri temelde dârü'l-İslâm ve dârü'l-harp şeklinde ikiye ayırırlar. Bu iki devlet arasındaki münasebetlerin harp ve sulh durumuna göre tartışmalı olduğu doktrinde, esas olarak gayri müslim her ülke için dârü'l-harp tabiri kullanılmış ve bu anlayış, orta ve yeni çağlarda gayri müslimlerle olan münasebetlerin harb esasına dayandırılmasından doğmuştur. İslâm hukukunda "siyer" adı altında devletler umumi ve hususi hukuk kaideleri sistemleştirilirken kavramlara yaklaşım bir ülkenin İslâmî ahkâmı uygulayıp uygulamaması ölçüsüyle olmuş, ancak mülkiyet hukuku konusunda fukaha arasında ihtilaf görülmüştür. (Ayrıca bk.





"










"
- Ợuαяαnтinє. isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı
Alt 09 Mart 2013, 18:57   #303 (permalink)
Yαn Odαdαn Gelen Melodiler Gibidir Ses Ayαrı


- Ợuαяαnтinє. - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: 28 Nisan 2012
Nerden: ♥◊♣♠
(Mesajlar): 15.773
(Konular): 5327
Burç:
Renkli Para : 727928
Aldığı Beğeni: 2553
Beğendikleri: 945
Ruh Halim: Acimasiz
Takım :
ÖdülleriÜye Ödülleri: 5
Oscar Ödülü Teşekkür Plaketi Oscar Ödülü Oscar Ödülü Oscar Ödülü 
Standart

DÂRÜ'L ACEZE

Acizler yurdu, düşkün ve kimsesizlerin barındığı yer.
Kuruluşu bir asrı bulan müesseselerden biri. Sultan II. Abdülhamid, Sadrazam Halil Rıfat Paşa'y'a bir "düşkünler evi" yaptırmak üzere emir verir. Bunun üzerine İstanbul'daki kimsesizler, başıboş gezen Gocuklar bir araya getirilip bakım ve yetiştirme çabasına başlanılır. Küçükler burada büyüyüp bir sanat ve meslek edinmek üzere belirli bir eğitime tabi tutulurken; yaşlılar da ömürlerinin son yıllarını huzur içerisinde geçirmek ürere buraya alınırlar.
Söylenilenlere göre buraya ilk para yardımını bizzat padişah, kendi imkânı ile yapar. Sadrazam Rıfat Paşa ise, evindeki ban kıymetli eşya ve gümüş takımlarını satarak buranın inşaatını yapmaya harcar. Bu arada çeşitli kişi ve kuruluşlardan bağışlar yapılır. İnşaat bu şekilde tamamlanır. Bina şu kısımlardan meydana gelmiştir: Bir erkek, bir kadın hamamı; altı aceze, iki hastane pavyonu; mutfak, çamaşırhane, çocuk yuvası, yetimhane, cami ve kilise. Görüldüğü üzere, konuya Osmanlı toplumundaki bütün muhtaç insanları içinde barındıracak bir yuva olarak bakılmıştır.
Müessese yıllarca toplumdaki kimsesiz ve bakıma muhtaç olan insanların önemli bir sığınağı olarak hizmet görmüştür. Meselâ, çocuklar yetimhanede, yetişme çağına ait şartları büyük ölçüde bulabilmişlerdir. Darülaceze'de çeşitli sanatlara ait çalışma imkanları sağlanarak buradaki insanların boş kalmaktan dolayı sıkıntı duymamaları sağlanmıştır.
Zamanla birçok müessesede görünen bazı aksaklık veya istismarın Darülaceze'de de yaşandığına dair canlı şahitler bulunmaktadır. Darülaceze'nin eskiden gelen disiplin ve düzeni bozulmuş olduğu gibi, hastalara gereken ihtimam ve şefkatin esirgenmekte olduğu anlaşılmaktadır. Özellikle kimsesiz insanların daha büyük ihtimam ve şefkate ihtiyacı olduğu kabul edilirse, bu müessesenin işlerlik kazanması birçok işten daha önemli gözükmektedir.
Bütün bunların yanısıra, Darülaceze'nin belediye gibi politik ve çeşitli yönlerden istismar edilebilecek bir organizasyona bağlı bulunması, onun aslî fonksiyonunu yapamamasına da bir başka sebep teşkil edebilir.





"










"
- Ợuαяαnтinє. isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı
Reklam Alanı
Alt 09 Mart 2013, 18:57   #304 (permalink)
Yαn Odαdαn Gelen Melodiler Gibidir Ses Ayαrı


- Ợuαяαnтinє. - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: 28 Nisan 2012
Nerden: ♥◊♣♠
(Mesajlar): 15.773
(Konular): 5327
Burç:
Renkli Para : 727928
Aldığı Beğeni: 2553
Beğendikleri: 945
Ruh Halim: Acimasiz
Takım :
ÖdülleriÜye Ödülleri: 5
Oscar Ödülü Teşekkür Plaketi Oscar Ödülü Oscar Ödülü Oscar Ödülü 
Standart

DÂRU' L-ADL

Adalet ülkesi. Dâr, sözlükte; ev, mesken, kabile, yurt ve ülke anlamlarına gelir. Adl veya adalet ise; doğru olmak, doğru davranmak, adaletle hükmetmek, bir şeyi diğerinin eşi kılmak, aynı seviyede kılmak demektir. Bir İslâm hukuku terimi olarak Dâru'l-adl, İslâm ülkesi anlamında kullanılmıştır. Bir İslâm ülkesinde bütün halka eşitlik ve adalet esasları üzere hükmetmek gerekli olduğu için islâm ülkesine aynı zamanda "adalet ülkesi" denir. Bunun karşıtı, Dâru'l-bağy'dir. Bu ise, müslümanlardan bir grubun meşru idareye karşı, sahibinden geçerli bir delîle (te'vîle) dayanarak itâattan çıkması ve bağımsız bir bölgede askerî bir güçle hâkimiyet kurmasıdır. İşte muhariplik sıfatları tanınan bu müslüman isyancıların hâkim olduğu bölge veya ülkeye de "Dâru'l-bağy" denilmektedir. Buna, Dârul-cevr de denir. (İbnü'l-Hümâm, Fethu'l-Kadir, V, 334; Fetâvâ'l-Hindiyye, II, 283, III, 308; İbn Âbidin, Reddü'l-Muhtâr, III, 310; Ö. N. Bilmen, Istılâhât-ı Fıkhıyye Kâmusu, III, 334, 412; Ahmed Özel, İslâm Hukukunda Ülke Kavramı, Dârü'l İslâm, Dâru'l-Harb, İstanbul 1988,135-136).
İslâm'da adalet, genel anlamıyla, hak olan semâvî dinlerin getirdiği esaslara uygun olarak hükmetmektir. Cenâb-ı Hak, bu esasları peygamberlerine vahyetmiştir. Bunlarda, müslümanların birbirleriyle ve müslüman olmayanlarla, hatta düşmanla olan ilişkileri düzenlenmiştir. Yerler ve gökler, adaletle ayakta durur. Adalet mülkün esasıdır. Zulüm ise, medeniyetlerin yıkılmasına ve saltanatların son bulmasına sebep olur.
Âyet ve hadîslerde adalet teşvik edilmiştir. Kur'ân'da şöyle buyurulur:
"Şüphesiz ki, Allah, adaletli davranmayı, iyilikte bulunmayı emreder." (en-Nahl, 16/90); "Allah, size emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmederken adaletle hükmetmenizi emrediyor. " (en-Nisâ, 4/58); "Ölçüyü ve tartıyı adaletle yapın." (En'âm, 6/152). Düşmana karşı bile adaleti emreden şu âyet, olgun insanı târif etmektedir: "Ey iman edenler, Allah için hakkı ayakta tutanlar ve adaletle şahitlik yapanlar olun. Bir kavme olan kîniniz, sizi adaletsizliğe sevketmesin. Adaletli olun. Çünkü o takvaya daha yakındır. Allah'tan korkun. Şüphesiz ki, Allah, yaptıklarınızdan haberdardır." (el-Mâide, 5/8). İslâm, adaleti istemekle yetinmedi; bunun mukabili olan zulmü de kesin bir şekilde haram kıldı: "Ey Peygamber, sakın zalimlerin yaptıklarından Allah'ın habersiz olduğunu sanma. Allah onların cezalarını, gözlerin belerdiği o zor güne bırakır. " (İbrahim, 14/42)
Hadîs-i şeriflerde şöyle buyurulur:
"Bu ümmet, konuştuğu zaman doğru söylediği, hükmettiği zaman adaletle hükmettiği ve kendisinden merhamet dilenildiği zaman merhamet ettiği sürece hayır üzere devam eder. " (İbn Mâce, Menâsîk, 103; et-Tergîb ve't-Terhîb, III, 171); "Yaratılmışların Allah'a en sevimlisi, ülkesini adaletle yöneten devlet başkanıdır. Onların Allah'ın en çok buğzunu davet edeni de, ülkesini zulümle yöneten devlet başkanıdır." (Buhârî, Zekât, 16; Hudûd, 19; Müslîm, Zekât 91; Tirmizî, Ahkâm, 4; Cünne, 2, Zühd, 53; Ahmed b. Hanbel, III, 305, 439, 444, 445);
"Ey kullarım, şüphesiz ki, ben zulmü kendime haram kıldım. Sizin aranızda da haram kıldım. Birbirinize zulmetmeyiniz." (Müslîm, Birr, 55; Ahmed b. Hanbel, V,160); "Zulümden sakınınız. Şüphesiz ki, Kıyamet gününde zulüm, karanlıklar demektir." (Buhârî, Mezâlîm, 8; Tirmizî, Birr, 83).
İslâm'ın istediği adalet, idare edeni, idare edileni ve insanlığı topluca kapsamına alır. Bu; hükümde, idarede, vergi koymada, insanların maslahatını gözetmede hak ve görevleri dağıtmada, sosyal adaleti gerçekleştirmede, şahitliklerde kaza, infaz, had ve kısasların uygulanmasında, kadın ve çocuklarla birlikte aile konusunda, eğitimde, mülk edinmede, görüş, düşünce ve tasarruflarda fertle toplumu, dostla düşmanı, zenginle, fakiri, aydınla bilgisizi, işçiyle işvereni tatmin eden, toplumda huzur ve sükûn sağlayan bir adalettir.
İslâm adaleti, muamelelerde, kazada, hak ve mal mülkiyetlerinde eşitliği ister. Hz. Ebû Bekir (r.a.)'in hilâfete gelirken yaptığı ilk konuşmada bu adalet anlayışının ipuçlarını bulmak mümkündür. O, şöyle demişti: "Sizin işinizde güçsüz olanlar, benim yanımda, ben onların hakkını alıncaya kadar güçlüdür. Güçlü olanlarınız da benim yanımda ben inşallah güçsüzün hakkını kendilerinden alıncaya kadar güçsüzdür." Hz. Ömer (r.a.) de Ebû Musa el-Eş'arî'ye yazdığı meşhur mektupta şöyle demiştir: "İnsanların arasında yüz hareketlerinde, adaletinde ve oturuşunda eşit davran ki; şerefli kimse, senden fazla bir şeyler koparacağı ümidine kapılmasın; zayıf olan da senin adaletinden ümidini kesmesin." (Vehbe ez-Zühaylî, el-Fıkhu'l İslâmî, VI, 718-719)
Hz. Peygamber İslâm adaleti karşısında insanların eşit olduğunun kendi ailesinden çok sevdiği kızı Fatıma'yı örnek vererek şöyle ifade etmiştir:
"Sizden önceki kimseleri, içlerinden şerefli birisi hırsızlık yaptığı zaman onu serbest bırakmaları, güçsüz bir kimse hırsızlık yaptığı zaman ise, ona ceza vermeleri mahvetmiştir. Muhammed'in hayatını elinde tutan Allah'a yemin ederim ki, Muhammed'in kızı Fatıma hırsızlık yapsa idi, onun elini de keserdim." (Buhârî, Enbiya, 54; Megazî, 53, Hudûd, 2; Müslîm, Hudûd, 9; Ebû Dâvûd, 2, Hudûd, 4; Tirmizî, Hudud, 6, Nesâi, Sarık 6; İbn Mâce, Hudûd, 6; Dârimî, Hudûd, 5).
İslâm adaletinin uygulandığı ülke ile bu ülkede meşru yönetime karşı isyan edenlerin kontrolü altındaki bölge (dâru'l-bağy) arasındaki ilişkiler, Hz. Ali'nin Muâviye ve Haricîlerle olan ilişkilerine dayandırılır. İki tarafın savaş sırasında birbirlerinin mal ve canlarına verdikleri zararlar, İslâm hukukçularının çoğunluğuna göre tazmin edilemez. İsyan ve savaştan önce veya sonra, mal veya cana verilen zararlar ise tazmin edilir. Âsîlerin hâkimiyeti altında bulunan dâru'l-bağy, dâru'l-İslâm'dan sayılır. Bu yüzden bu iki dâr arasında prensip olarak ülke ayrılığı mevcut değildir. Ancak meşru idare ile âsîlerin idaresinin ayrı oluşu birtakım hukûkî sonuçlar meydana getirmektedir. (es-Serahsî, el-Mebsut, X,127-128, XXIV,108; el-Kâsânî, el-Bedâyiu's-Sanâyi, VII, 141; Mâlik, el-Müdevvene, III, 48; İbn Kudâme, el-Muğnî, X, 60-61; el-Mâverdî, el-Ahkâmü's-Sultâniyye, Kahire 1966, 61; Ebû Ya'la, el-Ahkâmü's-Sultâniyye, Mısır 1938, 40; eş-Şirâzî, el-Mühezzeb, Kahire 1959, II, 211; Muhammed Hamidullah, İslâm'da Devlet İdaresi, Trc: Kemal Kuşçu, İstanbul 1963, 142; Ahmed Özel, a.g.e., 136-137).
İsyancıların (buğât) hâkimiyeti altındaki yerler yeniden adalet ülkesinin eline geçince, halkın daha önce yöneticilere ödediği zekât ve öşür gibi vergileri mahalline sarfetmedikleri anlaşılırsa, yükümlülerin bu vergileri yeniden ödemelerine istihsan yoluyla fetva verilir, fakat buna zorlanmazlar. Âsî idarecilerin bazı tasarruflarının geçerliliği, velâyetlerinin meşru olmasından değil: tebaanın maslahatı için zaruret yoluyla kabul edilmiştir. (el-Kâsânî, el-Bedâyiu's-Sanâyî, VII, 142; İbnü'l-Hümâm, Fethü'l-Kadîr, V, 338; Ö. N. Bilmen, Istılâhât-ı Fıkhıyye ve Kâmusu, III, 420).
Hanefilere göre bâğîlerin beldesinde adalet ülkesinden tayin edilen hâkimlerin İslâm'a uygun hükümleri geçerli olup, bu belde meşru idarenin eline geçince infâz edilir. Hâkim, âsîlerden ise, adalet ülkesinin fâsıkları gibi sayılır. Bu bölge, meşru idarenin eline geçince; eğer bu hâkimin verdiği hükümler, ehl-i adl hâkimine getirilirse, hâkim, kendi görüşüne uygun olanı veya ictihad konusu meselede verilmiş hükümleri geçerli sayarak uygular. Haksız ve İslâm'a aykırı olanları geçersiz sayar. Hanefîlerde geçerli olan görüş budur. (es-Serahsî, a.g.e., X, 130, 135; el-Kâsânî, a.g.e. VII, 142; Ahmed Özel, a.g.e., 131) (Ayrıca bk. Dârü'l-İslam, Dârü'l-Harb).





"










"
- Ợuαяαnтinє. isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı
Alt 09 Mart 2013, 18:58   #305 (permalink)
Yαn Odαdαn Gelen Melodiler Gibidir Ses Ayαrı


- Ợuαяαnтinє. - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: 28 Nisan 2012
Nerden: ♥◊♣♠
(Mesajlar): 15.773
(Konular): 5327
Burç:
Renkli Para : 727928
Aldığı Beğeni: 2553
Beğendikleri: 945
Ruh Halim: Acimasiz
Takım :
ÖdülleriÜye Ödülleri: 5
Oscar Ödülü Teşekkür Plaketi Oscar Ödülü Oscar Ödülü Oscar Ödülü 
Standart

DALÂLET

Yolunu şaşırma; kaybolma; azma; sapkınlık ve batıla yönelme. Ayrıca, helâk olmak, batıl şey ve unutmak mânâlarına geldiği gibi bilerek veya bilmeyerek, az veya çok doğru yoldan sapmak anlamlarına da gelir. Nitekim "dâll" ve "dalâl" hem peygamberler hem de kâfirler için kullanılmıştır: " (Kardeşleri) dediler ki: Yusuf'la kardeşi babamıza bizden daha sevgilidir. halbuki bizler birbirine bağlı bir toplumuz. Herhalde babamız apaçık bir hata (dalâl) içindedir" (Yusuf, 12/8).
Âyette görüldüğü gibi, hata kelimesi "dalâl" ile ifade edilmiştir.
Duhâ sûresinde de peygambere hitaben; "Seni şaşırmış bulup da yol göstermedi mi?" (ed-Duhâ, 93/7) buyurulmaktadır. Buradaki şaşırma kelimesi de Kur'ân'da "dâll", yani yolunu kaybetmiş, şaşırmış demektir.
Dilimizde dalâlete, sapmak, sapıklık ve sapkınlık denir. Dalâl, bazen gafletten ve şaşkınlıktan doğar. Bu münasebetle dalâl; gaflet, şaşkınlık, kaybolma ve helâk olma manalarına da kullanılır.
Aslında dalâl, yoldan sapmak demek olduğu gibi, aklî sapma anlamlarında da kullanılmıştır. Biz de dalâlet ve sapkınlığı batıla düşmeyi sadece dinde; dalâl ve sapıklığı da akıl ve sözde kullanırız. Dâll kelimesinin çoğulu olan "dâllîn", tam manasıyla, sapkınlar demektir.
"Kim imanı küfürle değiştirirse şüphesiz dosdoğru yoldan sapmış olur" (el-Bakara, 2/108)
"Allah'a ortak koşan kimse şüphesiz derin bir sapıklığa düşmüştür" (en-Nisâ, 4/116)
"Allah ve Rasülü bir işe hüküm verdiği zaman, mümin kadın ve erkeğin o işlerinde seçme hakkı yoktur. Kim Allah ve-Rasülü'ne karşı gelirse apaçık bir sapıklığa düşmüş olur" (el-Ahzâb, 33/36)
Yukardaki âyetler, ister mümin olsun ister kâfir, Allah'ın ve Rasûlü'nün emir ve teklifleri karşısında inat edip ondan deliller ve harikulâde şeyler istemek suretiyle Peygamber'i müşkül durumda bırakmaya çalışmalarının onları doğru yoldan sapmış kimseler olarak nitelendirmeye götüreceğini ihtar etmektedir.

"İbrahim, babası Âzer'e: Sen bir takım putları ilâhlar mı ediniyorsun? Doğrusu ben seni ve milletini apaçık bir sapıklık içinde görüyorum demişti. " (el-En'am, 6/74).
Halbuki Hz. İbrahim Kur'ân ifadesiyle yumuşak, müsamahakâr, temiz huylu ve halîm birisidir. Fakat akîde söz konusu olunca, ne babalık kalır ne de evlâtlık... Dalâleti seçenlere karşı tavır budur.
"...Allah, müminlere lütufta bulunmuştur. Halbuki daha önce apaçık bir (dalâl) sapıklık içindeydiler. " (Âli İmrân, 3/164).
Daha önce, tasavvurda, itikatta, hayatî mefhumlarda, gaye ve yönelişlerde, âdet ve gidişatta, nizam ve prensiplerde dalâlet; sosyal ve ahlâkî yaşayışta da sapıklık içindeydiler. Allah, lütufta bulunarak onları, sapıklıktan doğru yola çıkarmıştır:
"Ey Muhammed! Sana indirilen Kur'ân'a ve senden önce indirilenlere inandıklarını iddia edenleri görmüyor musun? Tâğutun önünde muhakeme olunmalarını isterler. Oysa onu reddetmekle emr olunmuşlardı. Şeytan onları derin bir sapıklıkla saptırmak ister. " (en-Nisâ, 4/60)
İşte iman ettiğini söyleyip; Hakk'ın önünde muhakeme edilmeye çağrılınca, tâğutun hükmünü Hakk'ın hükmüne tercih edenler, gerçekte şirk ve apaçık bir sapıklık içindedirler. Şeytan da, onların, bu sapıklıklarında daha da derinleşmelerini ister ve nitekim çoğu zaman başarır.
Dalâlet kelimesinden geçişli olarak türetilen "idlâl" da saptırmak anlamına gelir. Şöyle ki: "Onlardan bir güruh seni saptırmaya yeltenmişti. Onlar yalnızca kendilerini saptırırlar, sana hiçbir zarar veremezler. " (en-Nisâ, 4/113)
Rivayete göre Medine yerlilerinden Ta'me, bir komşusunun zırhını çalmış, bir un dağarcığına saklayarak getirip, bir Yahudi'nin evine gizlemişti. Ta'me'yi sıkıştırdılar. O, müslüman olmasına rağmen yemin etti. Yahudiyi sorguya çektiler. O da: Bunu bana Ta'me verdi dedi. Bazı Yahudiler de şahitlik ettiler. Zaferoğulları Rasûlullah'a gelip Ta'me'yi beraat ettirmesini söylediler. Ta'me'nin yemini karşısında düşündü; arkasından yukardaki âyet indi.
Dalâletin unutma ve yanılma anlamına geldiği de olur. Aşağıdaki âyet buna bir örnektir: Borç verirken yazılmasını ve şahit getirilmesini isteyen âyet, devamla; "Eğer iki erkek bulunamazsa rıza göstereceğiniz şahitlerden olmak üzere bir erkekle iki kadın gösterin ki, onlardan biri yanılırsa diğeri onu düzeltsin. " (el-Bakara, 2/282). Görüldüğü gibi burada yanılma olarak tercüme edilen kelime Kur'ân'da "dalâlet "ten türeyen, "dallet" sözcüğüdür.
Peygamber (s.a.s.)'in hadislerinde de, sapıklığın dalâlet olarak geçtiğini görmek mümkündür. Bir örnek olmak üzere aşağıdaki hadisle yetinelim:
"Sonradan uydurulan şeylerden sakınınız. Çünkü sonradan uydurulan her şey bid'attır. Ve her bid'at sapıklık (dalâlet)tır. " (Ebû Dâvûd, es-Sünne, 5)





"










"
- Ợuαяαnтinє. isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı
Alt 09 Mart 2013, 18:59   #306 (permalink)
Yαn Odαdαn Gelen Melodiler Gibidir Ses Ayαrı


- Ợuαяαnтinє. - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: 28 Nisan 2012
Nerden: ♥◊♣♠
(Mesajlar): 15.773
(Konular): 5327
Burç:
Renkli Para : 727928
Aldığı Beğeni: 2553
Beğendikleri: 945
Ruh Halim: Acimasiz
Takım :
ÖdülleriÜye Ödülleri: 5
Oscar Ödülü Teşekkür Plaketi Oscar Ödülü Oscar Ödülü Oscar Ödülü 
Standart

DEVLET

Manevî kişiliği ve belirli bir anayasal düzeni olan egemenlik sahibi, sınırları belli bir ülkeye sahip, bir hükümete ve ortak kanunlara bağlı teşkilâtlı millet veya milletler topluluğunu meydana getiren siyâsi teşekkül.
İslâmî devlet, müminlerin İslâm'a göre teşkilâtlandıkları ve güçlerini İslâm'dan aldıkları, yeryüzünde (her yerinde veya herhangi bir bölgede) İslâm'ı bütünüyle yaşamak üzere kurdukları şer'î kişiliğin adıdır. Şunu da belirtelim ki; "devlet" kavramı, çok çeşitli şekillerde tarif edilmektedir. Bu eğilim, devlet kavramının ideolojik ve politik bakış açılarının veya çeşitli disiplinlerin kendilerine has tarif yapmaları sebebiyle ortaya çıkmaktadır. Genellikle yönetim şekline dayalı tarifler liberal, sosyalist, anarşist, gayr-i İslâmî dünya görüşlerine göre biçimlenmektedir.
Kur'an ve Sünnet'te "devlet" kelimesine ilişkin şu nasslara rastlıyoruz:
"İşte o günleri biz, insanlar arasında döndürür dururuz." (Âli İmrân, 3/140).
"Tâ ki o, (fey ve ganimet malları, hatta genel olarak servet) sizden zengin olanlar arasında dolaşıp durmasın... " (el-Haşr, 59/7).
Ayetlerde "devlet" ve "dûlet" şekillerinde kullanılan bu kelimeye, elden ele münavebeli bir şekilde dönüp dolaşmak gibi anlamlar verilmektedir. Zaten yukarıda işaret edilen ayetlerde bu ve buna yakın anlamlarıyla kullanılmıştır. Umumi olarak, kişi ve toplumlar hakkında işlerin düzgün iken ters dönmesi, yahut bunun aksinin olması hallerinde bu kelime ve bunun çeşitli türevleri kullanılır. (Râğıp el-Isfahânî, el-Müfredât fi Garîbi'l-Kur'ân, Kahire 1381/1961, 174 vd.)
Sünnet'te ise, şu anlamlarda geçmektedir:
1- Kimi zaman bir kesimin kimi zaman bir başka kesimin olan ve böylece el değiştirip duran mal;
2- İnsanların birbirlerinden rivâyet ettikleri söz;
3- Sıkıntıdan kurtulup bolluk ve rahata kavuşmak;
4- Zafer kazanmakla yenilmenin zaman zaman yer değiştirmesi;
5- Karşılıklı olarak söz atışmak... (Mecduddîn İbnu'l-Esir, en-Nihâye fi Garibi'l-Hadis Beyrut 1399/1979, II, 140 vd. Ayr. bk. Concordance, II, 160).
Ancak bugünkü devlet terimi bu kullanışlarla ilgili değildir. Hatta müslümanların usul kitaplarında ve lugatlarında dahi kelime artık çağdaş tariflere kaymıştır.
"Onlar o müminlerdir ki, eğer kendilerine yeryüzünde bir iktidar mevki verirsek namazı dosdoğru kılarlar, zekâtı verirler; iyiliği emrederler, kötülükten vazgeçirmeye çalışırlar. " (el-Hacc, 22/41) âyetinde İslâm devletinin tanıtıcı bütün özelliklerini bulmak imkânımız vardır. Başka âyetler devletin özelliklerini açıkça ortaya koyar: Devlet, müslüman tebasıyla birlikte Allah'ın yeryüzündeki halifesidir. Yani Allah'ın hükümlerinin uygulayıcısıdır. Bu güç, Allah'a mutlak anlamıyla kulluğu gerçekleştirmek ve İslâm hükümlerinin uygulanışını sağlamak için kullanılacaktır. Ma'rufu emredecek. münkerden sakındıracaktır (el-Bakara, 2/30; en-Nûr, 24/55). Doğal olarak buna dâru'l-İslâm* denilmiştir. Yani müslümanların eli altında bulunan yere verilen isim veya Şerîatın müslümanların hüküm ve iktidarıyla korunduğu müessesedir. İmam Şâfiî'ye göre bir yerde sadece yöneticiler müslüman olsalar orası dâru'l-İslâm sayılır.
Ancak vahiyden uzak beşer düşüncesi bu konuda da kendince açıklamalar getirmeye çalışmıştır. Bu açıklamalara kısaca değinelim:
İlk çağ Yunan filozoflarından Eflatun, devletin, insanın tek başına kendi kendisine yetmemesi sebebiyle, ihtiyaçlarını karşılamak üzere meydana getirdiği bir topluluk olduğu görüşündedir (Eflatun, Devlet, Çev. M. Ali Cimcoz, S. Eyüboğlu, İstanbul 1958). Aristo'ya göre ise devlet, "Kendi kendisine yetmek iddiasında olan ve yaşayabilmek için ihtiyacı bulunan herşeyi genellikle kendisi sağlayabilen bir vatandaşlar topluluğudur." (Prof. Dr. İlhan Akın, Kamu Hukuku, İstanbul 1974, 12-13).
Hristiyan filozof St. Augustin, devletin, ilk günah neticesinde Cennet'ten kovulan insanların yeryüzünde teşkilatlanmak zorunluluğunu duymaları üzerine ortaya çıktığı görüşünü ortaya atmıştır. Machiavelli de, devleti, örgütlenmiş bir kuvvet olarak kendi bölgesinde üstün ve diğer devletlerle bağlantısında bilinçli bir büyüme siyaseti izleyen bir kurum olarak tarif eder (George Samine, Siyasal Düşünceler Tarihi, Çev. Alp Öktem Ankara 1969, II, 22).). J. Bodin, devleti, "Birçok ailelerin ve onların mâlik oldukları şeylerin egemen kudret tarafından adaletli bir şekilde (veya hukuka uygun olarak) idaresi" şeklinde tanımlar. Hegel'in tanımı ise şöyledir: "Devlet ilâhî arzudur. Şu anlamda ki, yeryüzünde mevcut olan ve dünyanın yürürlükteki biçimi ve örgütü olarak ortaya çıkan bir düşüncedir. Devlet, bilinçli amaçlara, belli kanun ve ilkelere itaat eder. Devlet mutlak surette akılcı olan şeydir; kendini bilen ve emreden ilâhi iktidardır; ruhun sonsuz ve zorunlu varoluşudur. Tanrı'nın dünyada yürüyüşüdür." (Sabine, a.g.e., III, 39).
Beşerî temel üzerinde yükselen Batı felsefesinin çeşitli devlet tarifleri, görüldüğü gibi çelişkilidir. Çağdaş devlet tarifleri ise, devleti karmaşık bir yapıya sahip olan tüzel bir kişilik olarak almaktadır: "Devlet, idare edenler dışındaki bir otoritedir... Zorlayıcı kuvvet ve bu kuvveti kullanan kişiler ve örgütler devletin maddi kuvvet ve organlarıdır. Bu maddi kuvvet ve organların yanında idare edilen toplumdaki kuvvet unsurlarına da dayanır. Çünkü devlet yalnızca maddi kuvvet ve organlardan ibaret sayılamaz." (Prof. Dr. Erdoğan Göker, Hukuk Başlangıcı Dersleri, Ankara 1974, 183).
İslâmî devlet, beşer kaynaklı bütün bağlamlardan aykırı bir konumda yer alır. İslâmî devlet bir gaye değildir. İslâm'ın uygulanması için bir araçtır. Kuruluşunun asıl amacı, İ'lây-ı Kelimetullah'tır, yani İslâm'ın insanlara tebliğ edilmesidir. Görevi, müslümanların İslâm'ı yaşamalarını sağlamak ve buna zemin hazırlamaktır. Varoluş gayesi böyle tanımlanabilecek İslâm devleti bu amaçla kurulur. Binaenaleyh, adında "İslâm" ibaresi bulunarak kurulmuş, ancak uygulamada başka ideolojilerle eklemlenmiş veya aslî gayeden uzaklaşmış devletlere "İslâm devleti" denilemez.
İslâm açısından devletin gereği tartışılamaz. İmam Gazzalî İslâm'a göre teşkilâtlanmış bir devletin ve onun başında bir başkanın bulunması gerektiğini açıklarken şöyle demektedir:
"...Bunun gereği ile ilgili olarak kesin şer'i delili ortaya koyarken bu konuda ümmetin icma halinde olduğuna dikkati çekmekle yetinmeyerek, icmaın dayanağını da şöylece açıklayacağız: Şeriat sahibi dini emirlerin düzenliliğinin sağlanmasını kesinlikle istemiştir. Bu yargıda anlaşmazlık olabileceği kesinlikle düşünülemez. Buna dayanarak şunu da ekliyoruz: Dînî emirlerin düzenliliği kendisine itaat edilen bir devlet başkanının varlığıyla mümkün olabilir. Can ve mal güvenliği kendisine itaat edilen bir devlet başkanının varlığıyla sağlanabilir. Buna, yöneticilerin ölümü dolayısıyla ortaya çıkan karışıklıklar delildir." (Gazzâlî, el-İktisad fi'l-İtikâd, Nşr.; İ. Agâh Çubukçu-H. Atay, Ankara 1962, 224 vd.)
"Allah'a itaat ediniz, Rasûle de itaat ediniz ve sizden olan emir sahiplerine de..." (en-Nisâ, 4/59). Bu buyruk, imamın varlığına ve gerçeğine delâlet eder. "Aralarında Allah'ın hükümlerini uygulayacak, Allah Rasûlü'nün getirmiş olduğu şerîatın hükümlerine göre onları yönetecek adaletli bir yöneticinin emirlerine itaat etmenin gereği üzerinde bütün Ehl-i Sünnet, Mürcie, Şia, Hariciler ittifak halindedir." (İbn Hazm, el-Fisal fi'l-Mileli ve'l-Ehvâi ve'n-Nihal, Beyrut 1395/1975, IV, 87)." Boynunda bir bey'at sorumluluğu bulunmaksızın ölen bir kimse cahiliyye ölümüyle ölür. " (İbn Hazm, el-Muhalle. IX, 359) Farzların edası, hadlerin uygulanması ancak güçle, iktidarla olabilir. "Üç kişi yola çıkacak olursa, birilerini başkan tayin etsinler." hadisi, üç kişilik bir cemaatte bile başkanın zorunluluğunu belirtmektedir.
İslâm hukukçuları ve kelâm âlimleri özellikle devlet başkanlığı (hilâfet) üzerinde düşünmüşler, müfessirler ve sünnet şârihleri de Kur'an ve Sünnet'te yer alan nâssları inceleyerek bunlar üzerinde etraflıca durmuşlardır. Hatta çağdaş sosyologların öncüsü sayılan İbn Haldun, Mukaddimesinde devlet kavramını geniş olarak ele almış, toplumların yaşayışlarına ve devletlerin yükseliş ve düşüşlerine dair birtakım kurallar ortaya koymaya, kendisine göre bir sistem geliştirmeye çalışmıştır.
İslâm hukukçuları İslâm devletini "dâru'l-İslâm" diye adlandırmışlardır. Bu isim, modern hukuk lugatlarındaki devlet teriminin taşıdığı anlamı tamamen kapsar (A. Kerim Zeydan, İslâm Hukukunda Fert ve Devlet, Çev. Cemal Arzu, İstanbul 1969, 23). Ancak hemen belirtmek lâzımdır ki, İslâm hukuku terminolojisi ile çağdaş lâik hukuk terminolojisi arasında "devlet" kavramı da dahil olmak üzere bütün kavramlarda tam bir farklılık göze çarpar. Bu iki dünya görüşünün kavramlara yaklaşımında hiçbir ortak yan bulunamaz. Bunun asıl sebebi ise İslâm'ın vahiy kaynaklı, İslâm dışı düzen ve sistemlerin ise beşer kaynaklı oluşudur. Bu gerçek gözden kaçırılırsa telâfisi imkânsız hatalara düşülür. "Devlet" kavramına yaklaşılmak istendiğinde de bu gerçeğin gözardı edilmemesi gerekir.
Hayatın vahye göre düzenlenmesi anlamıyla devlet, ilk defa Hz. Âdem ile birlikte ortaya çıkmakla beraber, Kur'ân-ı Kerim'de özellikle Hz. İbrahim'den itibaren inanışın devlet düzeni ile ilgili tabloları ele alınmaktadır. Ondan sonra gelen hükümdar peygamberlerden söz edildiği gibi, Firavn ve Nemrut gibi kendisini ilâhlaştırmak davasında olan devlet başkanlarından ve onların devlet düzenlerinden de söz edilmektedir. Devlet de Allah'ın insanlara bildirdiği vahiy düzeninin bir parçası olduğuna göre; bunun ilk Peygamberle birlikte ortaya çıkmış olduğunu, yine vahyin zorunlu bir gereği olarak, kabul etmemiz gerekmektedir.
İslâmî Devlet
İslâm'dan önce Cahiliye Araplarının da kendilerine göre bir hukuk düzenleri vardı. Vahşî, ilkel kabile toplumunda sosyal yanı kan akrabalığı üzerine kurulmuş ilkel bir seçkinciliğe dayanıyordu. Aşırı şeref ve asaletçilik, Araplar'da hiçbir zaman birlik ve beraberliği sağlayamıyordu. Güçlü olan kabilenin kurduğu idare, çok kısa bir süre sonra anarşi ve savaşlarla bitiyordu. Zulüm ve adâletsizlik, İslâm'ın ortaya çıktığı sıralarda en üst düzeye ulaşmıştır. Hz. Peygamber İslâmî devletin temelini Akabe bey'atleri ile atmıştır. Medinetü'n-Nebi denilen Yesrib şehri, İslâmî devletin kurulduğu ilk mekândır. Burada ilk İslâmî anayasa da hazırlanmış ve yürürlüğe konmuştur.
Rasûlullah (s.a.s.) Medine'ye hicretinden vefatına kadar geçen süre boyunca İslâm devletinin gerekli bütün temel kurumlarını, vahyin rehberliğinde tek tek şekillendirmiş, ashâb-ı kiram da bu kurumların ferdî ve sosyal yaşayışlarına kazandırdığı yeni muhtevaya göre bu yapının insan unsurunu teşkil etmişlerdir.
Yüce Rasûl, ardında, en doğru yola götüren Kur'an-ı Kerim'i bırakarak ebedî aleme göçtüğünde ümmet arasında geçici bir dağınıklık ve ihtilaf çıkmıştı. Fakat ashâb-ı kiram, hem islâm'ın devletsiz olamayacağını çok iyi biliyorlardı hem de önlerinde Yüce Rasûl'den kalan miras vardı. Onlar bu siyasal mirası çok iyi anladılar ve Yüce Rasûl daha defnedilmeden hemen devlet başkanını, Rasûlullah'ın halifesini tayin ederek, ona bey'at ettiler. Burada İslâmî devletin devamlılığının işâreti görülür. O anda ne bir rejim tartışması vardır, ne yönetim şekli tartışması. Rasûlullah'ın kurduğu düzen, yani onun Sünnet'i ne ise, o sürdürülmüştür. Hiçbiri melek olmadığından halifenin belirlenmesi sırasında, bazı tartışmaların vücuda gelmiş olması tabii hatta gerekli karşılanmalıdır. İslâmî devlet, yeryüzü cenneti kurmaz. Yöneticilerin hepsinin aynı ferasette olması da eşyanın tabiatına aykırıdır. Bu yüzden yöneticilerin bozulduğu zamanlarda halk da bozulmuş, İslâmî devlet kendi gerçekliğinden uzaklaşmış, sadece adı kalmıştır... "İlk çözülecek kalp, yönetim; sonuncusu namaz olacaktır." buyuran Rasûlullah, bu çözülmeyi haber vermiştir. Çağdaş dünyada müslümanlar çeşitli devletlerin hâkimiyeti altında, Şerîatın bütününü yaşamaktan mahrum, ancak bir kısmı ibadet ile ilgili ve kendilerini yasaklara karşı koruyup ferdî olarak yaşamaktadırlar. Bazı devletlerin isimlerinde İslâm ibaresi geçmekteyse de, bu ibareler o devletlerin yukarıda bahsi geçen ve yeryüzünde Allah'ın indirdikleriyle hükmetmek, şeklindeki tarife uygun olarak kullanılmadığı; kendilerinden ya içi boşaltılmış bir terim, ya halkı aldatıcı bir slogan, yahut beşerî kavramlarının yanında bir kılıf olarak istifade edildikleri kesindir. İslâmî devlet, kavram ve kurumlarının, beraberinde monarşi, teokrasi, demokrasi, sosyalizm, liberalizm, gibi beşerî kavram ve kurumları hiçbir şekilde barındırmayacak düzeyde açık seçik olarak vaz'edilmişken; bunlarla İslâm'ın bir arada ve lafız düzeyinde kullanılmaya özen gösterilmesi, müslümanlara egemen çevrelerin süper devletlere olan bağlılıklarının hatta şahsî çıkar ve ihanetlerinin bir belgesi durumundadır.
İslâm'ın devlet yapısı ve bu yapı ile ilgili olarak koyduğu hükümler, asıllarında hiçbir değişiklik göstermeksizin her zaman ve yer için uygulanabilecek özelliktedir. Bu özellikler yüce dinin ilâhî, son ve evrensel bir din olmasından gelmektedir. İslâmî devletin düzeni ile ilgili belli başlı ilkeler vardır. İstişare, bey'at gibi kavramlar değiştirilemeyen temel ilkelerdendir. Hükümler, belirli bir bölge veya belirli bir çağ veya insan topluluğu için değil, evrenseldir. Eklektik değildir, ekleme yapılamaz, tebdil, tağyir ve ilga edilemez. Bir başka şeyle sen¤¤¤ olmaz. İslâmî devlet kendine özgüdür ve önceki ve sonraki bütün devlet düzenlerinden ayrılır. Kur'ân-ı Kerim'de, İslâm'dan önceki devirler ibretle anlatılırken, o zamanların devlet düzenlerinin bir kısmından, bazı kral ve meliklerden, Fir'avn'dan söz edilmektedir. Bu arada peygamberlerin bazısından da hükümdar olarak söz edilmesi oldukça tabiidir.

Hz. Peygamber'in vefatından önce tamamlanan İslâm, bütün kurumlarıyla beşeri sistem ve düzenlerden ayrı olduğu gibi, devlet düzeni ile de benzersizdir. O sebeple İslâmî bir ilke olan şûra ve bey'atı tarihî bakımdan eskidir diye, cumhuriyet ve demokrasi gibi kavramlarla birlikte anıp nitelemek, bu İslâmî ilkeleri yozlaştırdığı gibi, bu tür yaklaşımların kendi kendini kandırmaktan öte bir faydası da olamaz.
İslâmî Devletin Unsurları
İslâmî devlet, İslâm'ın bir parçasıdır. İslâm ise bir bütündür, dünyevî ve ruhânî ikiliğe yer vermez. Onda hayatın her cephesi birbirinden ayrılmayacak şekilde içiçe geçmiştir. Bu özelliği, Batı kafası ile düşünen sistemin dışından bakan kişiler bilemezler, ve İslâmî devletin unsurlarını yanlış biçimlerde tarif ederler. Bey'ati, basit bir toplum sözleşmesi olarak görürler.
Gerçekte "Sana bey'at edenler ancak Allah'a bey'at etmiş olurlar, Allah'ın eli onların eli üstündedir..." (el-Feth, 48/10) âyeti, bey'atin, halife vasıtasıyla Allah'a olacağını açıklamaktadır. Hakimiyet, Allah'ındır. İlâhî iradeyi ise, cemâatin iradesi temsil eder. Devlet, Allah için vardır ve icraati doğru yola ters düştüğünde düzeltilmelidir. Cumhür-ı ulemâ, Allah için toplumu ayakta tutacak, halka yön verecek, suç işleyenlere ceza verecek, zekâtı toplayacak, ülkeyi koruyacak bir devlet yapısının ve başında bir imamın (halifenin) bulunmasının zorunluluğu konusunda görüş birliğindedir (et-Taftazanî, Şerhu'l-Akâid, İstanbul 1326, s. 181).
Ülke kavramı İslâm'da bütün İslâm topraklarına şâmildir (tek devlet, tek ümmet). İslâm'a göre dünyada iki rejimin egemenliği sözkonusudur. 1) İslâm'ın egemen olduğu ülke, dâru'l-İslâm (İslâm ülkesi); 2) Küfrün yani vahiy kanunları dışında, beşer kanunlarının hüküm ve değerlerinin egemen olduğu ülke (dâru'l-harb).
Devletin diğer bir unsuru beşerî unsurdur. İslâm devleti, ırkî, coğrafî ve etnik bir temele dayanmaz. İslâm'da bu unsur ümmettir. Müslümanlar tek ümmettir; vatan, renk, dil, menşe'leri ne olursa olsun, "müminler ancak kardeştir. "
İslâm devletinin tebaası olan herkes, inansın veya inanmasın İslâmî hükümlere uyar. İslâmî devlet insan unsurunu iki kısımda ele alır: 1. Müslüman vatandaşlar, 2. Gayr-i Müslim (Zımmi) vatandaşlar. İslâmî devletin temeli müslüman vatandaşlardır. İslâmî tâbiiyet, imana dayalı olup, müslümanlığını ilân eden her insanın islâmî hükümlere göre yaşayabileceğini öngörür. Ancak, herkesin müslüman olmadığı ve olamayacağı bir gerçektir. Bu bakımdan İslâmî devlet müslüman olmayan vatandaşlarına karşı en adil tavrı belirlemiş; onlara İslâm'ın bütün müslümanlar için verdiği teminattan ayrı ve ek olarak, inanç hürriyetini mal ve can güvenliklerini bir anlaşmayla belirleyebilmek imkânı da vermiştir. Bu akidlerde söz konusu edilen zımmîlere verilmiş hiçbir hak, halife dahil, kimse tarafından ihlâl edilemez.
Zimmet akdi genellikle müslüman olmayan ve İslâm hâkimiyetini kabul eden herkesle yapılır. Ancak Arap putperestleriyle zimmet akdine girişilmez. Zımmîler, cizye verir; İslâm aleyhine propaganda yapamaz; "müslümanlara karşı eyleme geçemez", kendi dinlerinde de yasak olan fiilleri yaptıklarında İslâm hükümlerinin kendilerine uygulanmasını kabul ederler. İslâmî devlet de onlara inanç, ibadet, can, mal, ticaret güvenliği getirir. İslâmî vatan kavramı evrensel olup "dâr", vatan kavramından da farklıdır. İslâmî hükümlerin uygulandığı her yer vatandır. Bir ülke, coğrafi bakımdan İslâm ülkesine yakın olmakla, yahut halkı arasında İslâm'ı yaşayanlar vardır diye dâru'l-İslâm olamaz. Tâif şehri çok yakın olmakla birlikte Mekke'nin fethiyle İslâm ülkesi olmamıştır. Yüzyıllarca İslâm egemenliğinde kalmış, Şerîat uygulanmış ülkelerde toplumsal ve tarihi şartlarla bu hükümler ortadan kalkmışsa, artık o ülke İslâm ülkesi sayılmaz.
Yani bir ülkenin İslâm veya harp ülkesi olup olmadığının ölçüsü egemen olan hükümlerdir. Hükümler İslâmî, ise, ülke de İslâm ülkesi olur.
İmam-ı Azam Ebu Hanife'ye göre; 1. Şirk ehlinin hükümlerinin uygulamaya geçirilmesi, 2. Dâru'l-harb'e bitişik olması, 3. Hiçbir müslüman ve zımmînin ilk emanı ile emin olma ihtimalinin kalmaması gibi üç sebeple İslâm ülkesi küfür ülkesine dönüşür. İmam Muhammed ile Ebu Yusuf bir şartla dönüşür, demişlerdir. O şart, küfür hükümlerinin egemen olmasıdır (el-Haskefi, ed-Durru'l-Muhtar ve İbn-i Âbidin, Reddü'l-Muhtar, ale'd-Dürri'l-Muhtar, el-Meymeniyye baskısı, III, 260 vd.).
Dâru'l-İslâm'ın dâru'l-harb'e dönüşmesi için İmam Ebu Hanife'nin ileri sürdüğü bu üç şarttan söz ederek, böyle bir dönüşmenin, eskilerin İslâm ülkesi olan topraklar için bugün söz konusu olmadığını ileri sürecekler bulunabilir. Ancak burada şunu hatırlatalım:
t- Bu ülkede İslâm ahkâmı değil, beşerî hukuk hükümleri yürürlüktedir.
2- Daru'l-harbe hem siyasî hem iktisadî paktlarda antlaşma ve sözleşmelerle, hem de coğrafî olarak bitişik ve içiçedir.
3- Bir zamanlar İslâm diyarı olan bu ülkelerde insanlar (müslümanlar ve kâfirler de) İslâm'ın emanı ile emin değildirler.
Dâru'l-harb (savaş ülkesi) İslâm hükümlerinin uygulanma imkânı bulamadığı yerlerdir. Bu ülkede insan unsuru müslüman da olsa, savaş ülkesi olması kuralı değişmez. O halde dâru'l-harbteki müslümanlar zulüm altındadırlar, baskı altındadırlar, yurtlarından çıkartılmaktadırlar.
Devletin bir diğer unsuru hâkimiyettir. İbn Haldun'un tarifiyle hâkimiyet; "sahibinin gücü üstünde bir gücün bulunmamasıdır." (Mukaddime, Mısır (t.y.), s. 188)
Modern anlayışa göre hâkimiyet, bir irade bütünlüğünün diğer bir evrensel irade ve karar birliğinden mutlak bağımsızlığını ifade eder. Herhangi bir iç ve dış kuvvetin müdahale ve murakabesi olmaksızın en yüksek evrensel karar yetkisine sahip bir birliğin ifadesi olarak hâkimiyet, muayyen bir ülke ve o ülkede oturan hakiki ve tüzel kişiler üzerinde kullanılan ve devlet kişiliğine bağlı olan, ondan ayrılmayan, aslî en yüksek hukukî iktidar veya kudrettir. (Erdoğan ¤¤¤iç, Anayasa Hukuku, İstanbul 1986,118; Yavuz Abadan, Amme Hukuku ve Devlet Nazariyeleri, Ankara, 1952, 323)
İslâm anlayışında, muvazaa, müdahale, saltanat ve irsiyet olmaksızın kullanılması öngörülen hâkimiyet; şahıslarla kaim değildir; temsili demokrasinin zaafları ve yozlaşmışlıklarını barındırmaz; kıyamete kadar geçerli ve değiştirilemez ilkeleri vardır. İnsanların yıllar geçip de beğenmeyip değiştirdikleri, yaz-boz tahtasına dönüştürdükleri anayasa ve yasalarla kurulu şirk düzenlerine benzememektedir. Mülk Allah'ındır. Yapılan bey'at şekilde halifeye, asılda Allah'adır. Halbuki çağdaş sistemler, "boş sözlerle" insanları şirke çağırmakta, hâkimiyeti beşerin şu ya da bu kesimine ait bir hak olarak göstermek isterken, insanlar arasında fitne çıkarmaktan başka bir şey yapmamaktadır.
İslâm, İslâmî ve cahîli olmak üzere iki tür hâkimiyet tanır. "Onlar, hâlâ cahillik devrinin o (sapık) hükmünü mü arıyorlar? Şüphesiz bir kanaate sahip olarak bir topluluk için hüküm Allah'tan daha güzel olacak kimdir?" (el-Mâide, 5/50). İnsanların değer ölçülerinin kriteri değişip durduğundan, bilgi ve görgüleri zaman ve mekâna, eğitim düzeylerine ve daha pekçok etken ve sınırlayıcı faktöre göre farklılık arzettiğinden, hepsinin ittifakla kabul edebilecekleri bir egemenlik anlayışı da şekillenemez; böyle bir sistemi de kuramazlar.

İslâmî hükümleri koyan ise Allah'tır ve Allah kesin bilgi verir. İslâmî hâkimiyetin orijinalliği buradadır. Cahilî hâkimiyet ise, ne kadar uğraşsa da âdeta Allah'ın belirlediği ölçülerin dışında kalıp bir temel bulmağa uğraşmakta, ama başaramamaktadır. (Seyyid Kutub, Fi Zilâli'l-Kur'an, Beyrut, (t.y.) VIII, 27 vd.) İslâm terminolojisi cahilî hâkimiyeti çeşitli terimlerle ifade etmiştir: Küfr, dalâl, cahiliyye, tâğut... Tâğût, Allah'dan başka kendisine ibadet edilen her şeydir (İbn Kesir, Tefsiru'l-Kur'âni'l-Azim, Beyrut 1388/1969, I, 512). Yani Allah'ın karşısına dikilen, ayaklanan, emirlerine karşı yeni hükümler koyan herşey tâğûttur. Ona itaat edilmez. Bu, insan, put, şeytan veya başka herhangi bir şey olabilir. (Taberi, Câmiu'l-Beyan, III, 13)
Allah ve Rasûlü bir şeyde hüküm vermişse artık onda müslümanlar muhayyer değildir (el-Ahzab, 33/36); itaata mecburdurlar ve tâğût yasalarını da hakem kılamazlar: "Şunları görmüyor musun, kendilerinin sana indirilene ve senden önce indirilene inandıklarını sanıyorlar da hakem olarak tâğûta başvurmak istiyorlar. Oysa kendilerine onu inkâr etmeleri emredilmiştir. Şeytan da onları iyice saptırmak istiyor..." (en-Nisâ, 4/60). Böylece haktan uzaklaşıyor, hak-bâtıl ayrımından basiretleri kalmıyor, beyinsizleşiyorlar.
Genellikle Batılı hukukçularla bunların etkisinde yetişen Doğu aydınları İslâmî devleti nev'i şahsına münhasır tanımıyla almak yerine, onu Batı sosyo-ekonomik gelişme evrelerine göre değerlendirmek istemekte ve Batı'da gelişen bilimsel-felsefi ekolleri izleyerek teokratik bir düzen olduğunu söylemektedirler. Oysa teokratik devlet ruhban devletidir; kilise egemenliğinin, ona bağlı yüksek derecedeki din adamlarının eliyle hâkimiyetin kullanılmasıdır. İslâmî devlet ise ruhban sınıfını reddeder. İslâm'da ruhbaniyet yoktur. Ancak bilenler ve bilmeyenler aynı düzlemde yer almaz. İslâmî devleti Batı siyasî tarihinin bir yönetim biçimine benzetmenin veya ona indirgemenin İslâmî devletin gerçek anlamıyla ilişkisi olamaz. İslamî devlet parlamenter çoğulcu demokrasi ile de karşılaştırılırsa, ikisinin tamamen farklı olduğu görülür. İslâm için demokratik lâik devletin, bir ortaçağ teokrasisinden veya ilk çağ hükümdarlığından veya monarşilerden, "Allah'ın hükümlerinin uygulanmadığı düzen" olmak bakımından, hiçbir fark yoktur. Allah'ın hükmünden uzak yaşayan toplumların siyasal düzenlerinde zamanla şeklî bazı farklılıklar görülse de, hiçbir zaman Allah'ın âdil hükümlerinin mutluluğunu tattıklarından sözedilemez. İslâm'ın sınıf farkını kaldıran imtiyazsız siyasal yapısından ve bu yapının maddi ve ruhî kazançlarından fert ve toplum olarak daima uzak kalmışlardır. Çağdaş ve mükemmel yönetim biçimi diye tarif edilen ve âdeta alternatifi olmadığı öne sürülerek putlaştırılan demokratik devletler de insanları mutlu, huzurlu ve ahenk işinde yönetmekten acizdirler; çünkü bu düzenlerde de egemenlik eninde sonunda belli bir sınıfın elinde bulunmakta, dolayısıyla o sınıfın çıkarları uygulamada eksen olmaktadır. Bu ise sonuçta büyük çelişkilerin doğmasınâ sebep olmaktadır. Jean Jack Rousseau da "İnsanlara kanunlar vermek için ilâhların olması zorunludur." diyerek insanların bu konudaki acizliklerini itiraf eder (Altı Kitabı ile Rousseau, İstanbul 1967, s. 144).
İslâmî Devlet ve Lâiklik
İncil'de Hz. İsa'ya; "Sezar'ın hakkını Sezar'a, Tanrı'nın hakkını Tanrı'ya ver" sözü atfedilmiştir. Bunu temel alan Hristiyan Batı dünyasında din, dünya işlerinden uzaklaştırılarak devletten dışlanmıştır. Hristiyanlık böyle bir ayırıma müsaitti. Aynı yolu İslâm dünyasında da uygulamaya kalkanlar, İslâm'da böyle bir ayrılık sözkonusu olmadığından, Batı'daki özgürlük ortamına aykırı olarak baskıcı bir laiklik anlayışına yol açtılar.
Laiklik, İslâm için anlamsızdır. İslâm'da dünya işleri ayrı bir alan teşkil etmez. Hayatın bütün yönleri bir bütün olup, hepsi de vahiy temeline dayanır. Ayrıca "Dinde zorlama yoktur" buyruğunu da çarpıtarak, bu emri müslümanlar aleyhine çevirmek, akla ve mantığa uymayan açık bir iftiradan, yakıştırmadan başka birşey değildir. Devlet otoritesi. dinden ayrılıp tek başına kalacak, ya da din, devlet otoritesinden mahrum kalacak olursa, insanların halleri bozulur; düzeni kalmaz (İbn Teymiyye, Mecmuu'l-Fetâvâ, XXVIII, 394) diyen İbn Teymiyye, hem İslâm açısından, hem de sosyal bakımdan laikliğin ne denli bir çıkmaz olduğuna işaret etmektedir. Yunus sûresinde yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Bize kavuşacaklarını ummayanlar, dünya hayatından hoşnut olup onunla (yetinip) tatmin olanları ve âyetlerimizden gafil olanlar, işte onların kazandıkları yüzünden varacakları yer ateştir." (Yunus, 10/7, 8).
İslâm'da da seçim ilkesi vardır diye İslâm'la demokrasi arasında bağlantı kurmak da bir aldatmacadır. Böyle bir tutarsız iddia, müslümanları demokratikleştirmek ve asıl gayelerini unutturmak için kurulmuş bir tuzaktır. Halkın seçtiği veya atanmış kişilerin yaptığı kanunlar lâiktir ve dîne karşıdır. Oysa İslâmî devlette ulû'lemr; sadece tebliğ edilene uymakla mükelleftir. Ayrıca demokrasi, çoğunluk rejimidir. Oysa "Eğer sen, yeryüzünde bulunanların çoğuna itaat edersen seni Allah yolundan saptırırlar..." (el-En'am, 6/116) buyruğu, dikkatimizi çoğunluğun, hakkı bulmakta bir ölçü olamayacağı gerçeğine çekmektedir.
Diğer taraftan demokrasi, temelde siyasî partilere dayalı, kavgacılığa açık bir rejimdir. Dolayısıyla şeytanî bir yönü vardır. Buna göre; İslâm devletinin en karakteristik özelliği olan İslâm hâkimiyet anlayışının ana çizgilerini, şöylece maddeleştirebiliriz:
1- Kâinâttaki hükümler ile insanların hayatlarında uygulamaları için konmuş hükümlerin kaynağı (Şârii) birdir; o da Allah Teâlâ'dır.
2- Allah'ın hâkimiyeti karşısında zorunlu olarak tüm insanların mevkii birdir ve aynıdır.
3- İnsanın bu kanunlar karşısındaki durumu, âlimin tabiat kanunlarını keşfetmesi gibi, bu ilâhi hükümleri anlamaya çalışmaktan ibarettir.
4- Dolayısıyla insan, kudretinin engelleyemeyeceği ve elindeki kudretlerin değiştiremeyeceği bir ilâhi kanunlar mecmuasıyla karşı karşıyadır. Bunun için siyasî hâkimiyet de yalnız ve yalnız Allah'a ait olacaktır. İnsan bunları uygulamakla görevlendirilmiştir. O, hukûkî ve siyasî anlamda hâkim olamaz.
5- Mutlak ve sınırlandırılamaz hâkimiyet yalnız ve yalnız Allah'ındır. İnsanlar Allah'ın halifesi olarak bu hükümleri uygularlar. (Prof. Dr. Harun Han Şirvanî, İslam'da Siyâsi Düşünce ve İdâre, Çev. Kemal Kuşçu, İstanbul 1965, 21; Ebu'l-Ala Mavdudi, İslâm'da Siyâset Nizamı, Çev,. A. Zengin, İstanbul (t.y.), 25; el-Amidi, el-İhkâm, Kahire 1387/1967, I, 76; Ömer Nasuhi Bilmen, Hukuk-i İslamiye ve Istılahât-ı Fıkhıyye Kamusu, İstanbul 1967, I, 216).
lk İslâm Devleti
Hz. Peygamber ilâhî vahyi onüç sene Mekke'de tebliğ etti. Bu yıllar, zorluk, sıkıntı, gizlilik, işkence, zulüm yılları olup, müslümanların müşrik düzenin hakimiyeti altında geçirdikleri yıllardır. Akabe Bey'atleri ile de İslâm devletinin temelleri atıldı ve Hicret'ten sonra Medine'de ilk İslâm devleti kuruldu. Bu İslâmî devletin unsurları şöyle teşekkül etti:
Hz. Peygamber, Muhacirler ile Ensar arasında kardeşlik kurdu. Yahûdi ve Arap kabileleriyle antlaşmalar yaptı ve bunlar İslâmî devlete itaati benimsediler. Medine şehri sınırları, İslâmî devletin ilk toprak unsuruydu. Devlet evrensel bir mesaja dayandığı için zamanla toprak unsurunu genişletti. Çoğu zaman bu genişleme cihat yoluyla yapıldı. Bütün fertler, İslâmî devletin hükümlerine tabi idi. Hz. Peygamber'e itaat dışında bir başka yol yoktu. Devletin kişiliğine gelince, İslâmî devlet bağımsız, bağlantısız bir devletti ve varlığı itibarıyla gerçek kişilere dayanıyordu. (Abdülkadir Udeh, el-İslâm ve Avdâ'unas-Siyâsiye, 96-97; M. Beşir Eryarsoy, İlk Anayasa Işığında Peygamber (s.a.s.)'in Kurduğu Devlet, Düşünce Dergisi 1. dönem, sayı 1, 2)
Devletin İşlevleri
Teşri (yasama): Teşri', yani yasama kuvvetinden maksat; genel anayasa kaideleri ile kanunları içine alan, şahıslar için bağlayıcı kaideler çıkarma hakkına sahip olmaktır (Dr. Muhammed Faruk, en-Nebhan, İslâm Anayasa ve İdare Hukukunun Genel Esasları, Çev. Prof. Dr. Servet Armağan, İstanbul 1980, 351). O halde bu, aynı zamanda hâkimiyet hakkı ile yakından ilgisi olan bir işlev ya da kuvvettir. Teşri yetkisi Allah'a ait olup Rasûlün durumu hükümleri tebliğ ve bunları açıklamaktan ibarettir. Devletin teşri' organı, Allah ve Rasûlü'nün emrine aykırı kanun yapamaz. Bu hükümlerin uygulanması ile ilgili kanunlar yapar, düzenler. Hükümlerin tahrif edilmesinde geçerli yollardan birine bağlanabilir, hakkında hüküm bulunmayan konularda ictihad eder. Hükümlerin uygulanması sırasında teşri organının kaynakları Kur'ân, Sünnet, Hulefa-i Râşidin'in tatbikatı ve müçtehidlerin doktrinleridir; ayrıca mesalih, örf ve âdet de kaynak olabilir. Bütün kanunlar, hiçbir zaman Kur'ân ve Sünnet'e aykırı olamaz.
İcra (yürütme): Yürütme organının bağı halifedir. Hükümet, Kur'ân'a dayanır. Şûrâ ilkesine göre hareket eder. İmamet makamına bey'atla gelinir. Hükümet, İslâm hükümlerini uygulamadan sorumludur.
Kaza (yargı): Adaletin dağıtılması, hak sahiplerine haklarının verilmesi ve suçların ortaya çıkmasından sonra, suçlunun usûlüne uygun bir şekilde tesbiti ve cezalandırılması için, kaza organı gereklidir. Halifenin atayacağı hâkimler, bağımsız olarak, İslâm ilkelerine göre anlaşmazlıkları çözüme bağlar.
Malî Tasarruf: Hz. Peygamber, hâkim ve idareci tayin ettiği gibi; bulundukları bölgede zekâtı toplamak, toplanan zekâtı Kur'ân'ın gösterdiği yerlere harcamak, artanı da Beytü'l-Mâl'e göndermek için ayrı bir kurumlaşmaya gitmiştir. Şûrâ, İslâm'a uygun olarak gerektiğinde ek vergi kararları alabilir. Halife de bunu yürürlüğe koyar.
Kültür: İslâm'ın yabancı ülkelere tebliğ edilmesi de hükümetin görevidir. Öncelikle kendi vatandaşlarının eğitim ve öğretimine ait kararların yürütülmesi de hükümetin sorumluluğundadır.
Denetim: Yöneticileri kontrol etmek, onlara doğru yolu göstermek bütün ümmetin görevidir. Bu görev şûrâ meclisi üyeleri ve islâm ulemâsı vasıtası ile yerine getirilir.
İslâmî devlet; tek ümmet, tek devlet, tek halife özelliği gösterir. İnançta tevhîd, toplumda vahdeti hedef alan İslâmî devlette, siyasî parti türü yapılanmalar sözkonusu değildir. Bu, görüşlerin daraltılması olmayıp, her alanda vahdeti gözönünde bulunduran ilâhi düzenin bir sonucudur. Devlet, İslâmî hükümlerin yorumlanması konusunda da icmaa dayanır. Temel ilke, Allah'ın ipine topluca sarılmak olduğundan, muhalif aşırı ve sapık görüş ve düşüncelere itibar edilmez. Anayasada belirli mezhep veya meşrebin üstünlüğüne yer verilmez, hükümler muallakta bırakılmaz; görüş ayrılığı olabilecek konularda hak olan görüşlerden en iyisi tercih edilir. Apaçık delillerden sonra ayrılıklara ve çekişmelere izin verilmez. Siyasî birliği dağıtıcı ve bozucu bir davaya kalkışanlar cezalandırılır. Zaten tebaaya, hükümlerde itaat zorunludur; muhayyerliği yoktur.





"










"
- Ợuαяαnтinє. isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı
Alt 09 Mart 2013, 18:59   #307 (permalink)
Yαn Odαdαn Gelen Melodiler Gibidir Ses Ayαrı


- Ợuαяαnтinє. - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: 28 Nisan 2012
Nerden: ♥◊♣♠
(Mesajlar): 15.773
(Konular): 5327
Burç:
Renkli Para : 727928
Aldığı Beğeni: 2553
Beğendikleri: 945
Ruh Halim: Acimasiz
Takım :
ÖdülleriÜye Ödülleri: 5
Oscar Ödülü Teşekkür Plaketi Oscar Ödülü Oscar Ödülü Oscar Ödülü 
Standart

DELLÂL (TELLAL)

Yol gösteren, kılavuzluk yapan, bir haberi ilân eden; alış-verişte aracılık yapan, simsar.
Farsça'dan Arapça'ya geçen "simsar" (çoğ. semâsire), "dellal" ile aynı anlama gelir. Simsar, üretici ile anlaşıp onun malını satan tüccardır. Hz. Peygamber (s.a.s.) "simsar" olarak adlandırılan bu kimselere "tüccar" demiştir. (el-Mutarrizî, Kitabü'l-Muğarrib, 235) Bu şekilde üretici ile tüketici arasında aracılık yapanlar halkın işini kolaylaştırıp onların ihtiyaçlarını gidermiş oluyorlar. Dolayısıyla, yaptıkları ticarettir ve kazandıkları helâldir. Bir de Hz. Peygamber (s.a.s.)'in yasakladığı "pazar hürriyetine fiilî müdahale" demek olan simsarlık vardır ki bu yasaklanmıştır:
Herkesin ihtiyacı olan malını satmak üzere pazara gelen bir yabancıya şehirli yaklaşarak: "Malını ver; saklayalım, biraz beklettikten sonra da pahalıya satalım" der. Halbuki yabancı, malını kendi eliyle satarsa -ucuz satmakla beraber- hem kendisi hem de şehirliler faydalanmış olacaktır. Hadiste: "Hazır olan (Şehirde oturan) hazır olmayan (bâdî: şehir dışında oturan)ın yerine satmasın. İnsanları kendi hallerine bırakınız. Allah onları birbirlerinden rızıklandırır. " (Buhârî, Buyû', 58, 64; Müslim, Buyû', 11,12, Ebu Davud, Buyû 45; Tirmizî, Buyû, 17-18)
Dellâl, yaptığı işe karşılık, belli bir miktar nakit parayı veya kazancın muayyen bir nisbetini, yahut aralarında anlaştıkları bir şeyi bayiden ücret olarak alır, müşteriden bir şey isteyemez. Peygamberimiz (s.a.s.): "Müslümanlar şartlarına göre hareket ederler" buyurmuştur. Satıcının, verdiği bu ücreti malın fiyatına ekleyerek satması caizdir. Abdullah İbn Abbâs (r.a.) şöyle demiştir: "Şu elbiseyi sat. Şu veya bu fiyattan fazlası senindir." demekte sakınca yoktur. İbn Sîrîn (ö. 110/729) de şöyle der: "Şu elbiseyi şu kadar fiyatla sat; kazancı senindir veya ikimiz arasındadır" demekte sakınca yoktur. (Yusuf el-Kardavî, İslâm'da Helâl ve Haram, çev. M. Varlı, İstanbul 1979, 274-275)

Dellal ve simsar işçi gibidir. Fakat bunlar iş karşılığı değil, elindeki malı satarsa ücret alır.
Zamanımızda pazarlamacılık başlı başına bir iş kolu haline gelmiştir. Çünkü halkın, piyasaya sürülen şok çeşitli mal ve eşyanın kalite ve fiyatı hakkında sağlam bilgi edinmesi zordur. Ayrıca üretici malını direkt olarak halka satma imkânını her zaman bulamaz: Ya bayilik vererek malını sattırır veya pazarlamacılar vasıtasıyla halka ve müesseselere malını arzeder, siparişler alır. Günümüzdeki bayi (yetkili satıcı) ve pazarlamacılar da "dellal"ın görevini üstlendiklerinden dellal sayılırlar.





"










"
- Ợuαяαnтinє. isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı
Alt 09 Mart 2013, 19:00   #308 (permalink)
Yαn Odαdαn Gelen Melodiler Gibidir Ses Ayαrı


- Ợuαяαnтinє. - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: 28 Nisan 2012
Nerden: ♥◊♣♠
(Mesajlar): 15.773
(Konular): 5327
Burç:
Renkli Para : 727928
Aldığı Beğeni: 2553
Beğendikleri: 945
Ruh Halim: Acimasiz
Takım :
ÖdülleriÜye Ödülleri: 5
Oscar Ödülü Teşekkür Plaketi Oscar Ödülü Oscar Ödülü Oscar Ödülü 
Standart

DESTUR

Müsaade, izin, icazet, ahid, söz, resmî yazıları yazan kişi, ruhsat, ahde vefa.

Destur, tasavvuf ehli katında izin ve ruhsat anlamlarında kullanılır. Yapılacak herhangi bir işe başlamadan önce veya başlanırken söylenen, bir yere girilirken izin isteği yerine kullanılan bir tabirdir. Bir işe başlamak için "destur almak"; bir iş ile ilgili olarak birisine izin vermek için de "destur vermek" sözleri kullanılır. Destur kelimesi ata sözlerimizde de mevcuttur.
Meselâ "Destursuz bağa girilmez" ta biri buna en güzel örnektir. Biz bu tabiri, hem bağa izinsiz girip üzüm yenmeyeceğini, hem de herhangi birisinin harîmine izinsiz varılamayacağını anlatmak için kullanırız. Halk, desturu "savulun, yol verin" anlamında kullanmaktadır. Aynı zamanda, herhangi bir gerçeğe, olgun mürşidin ve insanı kâmilin ruhsatı olmadan erilemeyeceğini de ifade etmekte kullanılan bir sözdür.
Halkın ve bilhassa ihtiyar kadınların inançlarına göre gün battıktan sonra, "iyi saatte olsunlar", "bizden iyiler", yani, cinler ortalığa çıkarlar. Toplandıkları yerler de çeşme başları, su kuyuları ve süprüntülük olan yerlerdir. Halk arasında böyle yerlerden geçerken, böyle mekânların üzerinden atlarken ve böyle yerlere su dökerken, çarpılmamak için "destûr" denmesi gerektiğine dair batıl bir anlayış vardır. Gene kadınlar ve yaşlılar ayıp sayılabilecek bir şey söylerken "bağışlayın" demek yerine "destûrun" derlerdi.
Mevlevîlerde; kapısı kapalı, hatta aşık bir eve, bir odaya girilirken, kapı açılsa içeri bakmamak üzere kapı dibinde durulup ikinci heceyi kalınca çekip uzatarak "destûûr" denmesi, içeriden "hû" denirse eşiğe niyaz edip sağ ayakla girilmesi icab eder.
"Destûûr" diyen kişiye "hû" sesi gelmezse, bunu, iki kere daha tekrarlar ve dinler; üçüncüsünde de yine ses gelmezse, bir mazereti olduğuna hükmederek dönüp gider. İçeriye ancak, bir hastalık, bir ölüm gibi şüpheye düşülürse girilebilir. (Abdülbaki Gölpınarlı, Tasavvuftan Deyimler ve Atasözleri, İstanbul 1977, 92-93).
Tasavvufî hayat ve tarikatların adâb ve erkânı geliştikçe, teknik terimlerden başka günlük münasebetlerde kullanılan ifade ve deyimler de ortaya çıkmıştır. Bu deyimler için özellikle Mevlevîlik ve Bektaşîlik zemin hazırlamada önemli fonksiyonlar icra etmişlerdir. İçeriye girme izni olan destur'dan başka "agah ol", "aşk olsun", "pir aşkına" gibi diğer bazı tabirler kullanılmaktadır. (Mustafa Kara, Tasavvuf ve Tarikatlar Tarihi, İstanbul 1985, 270)





"










"
- Ợuαяαnтinє. isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı
Reklam Alanı
Yeni Konu Aç Cevap Yaz

Etiketler
adan, ansiklopedisi, İslam, zye


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık


Forum Renkli Sosyal Medya
Forumrenkli Facebook Forumrenkli Twitter Forumrenkli RSS
Forum Renkli Desteklediklerimiz

Forum Renkli Yasal Uyarı!

Forum Renkli Türkiye'nin en renkli eğlence ve bilgi paylaşım platformudur. Hukuka, yasalara, telif ve kişilik haklarına bağlıdır. "5651 sayılı yasada" belirtilen "Yer Sağlayıcı" olarak hizmet sunmaktadır. İlgili yasaya göre site yönetiminin tüm içerikleri kontrol etme yükümlülüğü yoktur. Bu sebep ile sitemiz, uyarıları dikkate alarak yasa dışı paylaşımlar hakkında gerekli işlemleri yapmaktadır. Oluşabilecek yasal sorumluluklar "Üyelerimize" aittir.

Forum Renkli; Arkadaşlık, Dostluk, Eğlence, Paylaşım, Msn Nickleri, Msn Sözleri, Msn Avatarları, Ödüllü Yarışmalar, Msn Sözleri, Şiirler, Şarkılar, Moda, Sağlık, Tv, Dizi, Film, Komik, Komik Resimler, Komik Videolar, Haberler, Spor Haberleri ve Güncel Bilgi Paylaşımı gibi konuların kullanıcıları tarafından önceden onay almadan anında yayınlayabildikleri bir forumdur.

Copyright© 2011 - 2013, ForumRenkli.com® Tüm Hakları Saklıdır.


Forum Renkli Alexa Forum Renkli Sitemap



vBulletin® Version 3.8.7 ile güçlendirilmiştir.
Copyright ©2000 - 2017, Jelsoft Enterprises Ltd
Inactive Reminders By Realdizayn

Search Engine Optimization by vBSEO 3.6.1 ©2011, Crawlability, Inc.

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222 223 224 225 226 227 228 229 230 231 232 233 234 235 236 237 238 239 240 241 242 243 244 245 246 247 248 249 250 251 252 253 254 255 256 257 258 259 260 261 262 263 264 265 266 267 268 269 270 271 272 273 274 275 276 277 278 279 280 281 282 283 284 285 286 287 288 289 290 291 292 293 294 295 296 297 298 299 300 301 302 303 304 305 306 307 308 309 310 311 312 313 314 315 316 317 318 319 320 321 322 323 324 325 326 327 328 329 330 331 332 333 334 335 336 337 338 339 340 341 342 343 344 345 346 347 348 349 350 351 352 353 354 355 356 357 358 359 360 361 362 363 364 365 366 367 368 369 370 371 372 373 374 375 376 377 378 379 380 381 382 383 384 385 386 387 388 389 390 391 392 393 394 395 396 397 398 399 400 401 402 403 404 405 406 407 408 409 410 411 412 413 414 415 416 417 418 419 420 421 422 423 424 425 426 427 428 429 430 431 432 433 434 435 436 437 438 439 440 441 442 443 444 445 446 447 448 449 450 451 452 453 454 455 456 457 458 459 460 461 462 463 464 465 466 467 468 469 470 471 472 473 474 475 476 477 478 479 480 481 482 483 484 485 486 487 488 489 490 491 492 493 494 495 496 497 498 499 500 501 502 503 504 505 506 507 508 509 510 511 512 513 514 515 516 517 518 519 520 521 522 523 524 525 526 527 528 529 530 531 532 533 534 535 536 537 538 539 540 541 542 543 544 545 546 547 548 549 550 551 552 553 554 555 556 557