Forum Renkli - Türkiye`nin En Renkli Eğlence ve Bilgi Paylaşım Platformu  



"Taklitler, Asıllarını yaşatırmış."
Go Back   Forum Renkli - Türkiye`nin En Renkli Eğlence ve Bilgi Paylaşım Platformu > Gezelim & Görelim > Diyar Diyar Türkiye'm > Karadeniz
Ücretsiz Kayıt ol veya Üye Girişi yapın.
Karadeniz Karadeniz hakkındaki bilgilerin ve tüm paylaşımların bulunduğu bölüm.

Forum Renkli - Türkiye'nin En Renkli Eğlence ve Paylaşım Platformuna Hoşgeldiniz.
Forum Renkli'ye Hoşgeldiniz. Forumumuza ücretsiz KAYIT olarak, forumumuzda bilgi alışverişi yapabilir ve aramıza katılıp samimi dostluklar kurabilirsiniz.

Forumumuzda bizimle birlikte paylaşıma katılmak için buradan üye olabilirsiniz.



veya Facebook üyeliğiniz ile sitemize kayıt olabilirsiniz.
Etiketli Üyeler Listesi

Yeni Konu Aç Cevap Yaz
 
LinkBack Seçenekler Stil
Alt 27 Şubat 2013, 04:40   #1 (permalink)
Üye

Crazy61 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: 06 Kasım 2012
Nerden: Trabzon
(Mesajlar): 378
(Konular): 319
İlişki Durumu: Nişanlı
Burç:
Renkli Para : 13624
Aldığı Beğeni: 23
Beğendikleri: 70
Ruh Halim: Cok Asik
Takım :
Standart Trabzon Çaykara Tarihi

Makale: Vahit Tursun.

Bu yazı "Çaykara'nın Reel Tarihi" adlı çalışmanın orta bölümlerinden alıntıdır. Bazı bölümleri henüz taslak halinde olup yetersizdir!

DOĞU ROMA – BİZANS DÖNEMİ (MS 395 – 1453)

MS 395 yılında başlayıp MS 1453 yılına kadar süren bu dönem, önemli oranda güncel olarak Helenceyi kullanan, tamamen Hıristiyanlaşmış, Batı Roma’dan kendilerini farklı görmelerine rağmen, kendilerini Roma vatandaşı “Romios, Romeos” kabul eden, Elen ve farklı toplulukların bir çatı altında ayakta kalma mücadelesi verdiği bir dönemdir.
Türkler Anadolu tarih sahnesinde, ilk defa bu dönemde yerlerini almaya başlar.[1]

Roma İmparatorluğunun MS 395 yılında ikiye ayrılması ile Trabzon, Doğu Roma / Bizans imparatorluğunun sınırları içinde kalmıştı. Bizans döneminde imparator Justinianus zamanında bu kentte bazı önemli imar faaliyetleri başlatılarak su kemerleri yaptırılmış, surlar onarılmış, birçok kilise yeniden restore ettirilmişti.[2]

6. yüzyıla gelindiğinde, İslâm dini ortaya çıkar ve Bizans, Arapların sayısız saldırılarına maruz kalır. Bu sırada Arapların saldırıları Türk memleketlerine kadar ilerler ve İslâm oralarda da yayılmaya başlar. Daha sonra Müslüman olan Türkler, Pers, Arap ve doğu kökenli farklı Müslüman halklar ile birlikte Bizans’a saldırılar düzenlemeye başlarlar. O sıralarda, Bizans içinde Orta Asya kökenli Türkler de bulunur.
Bizans ordusunda paralı asker olarak görev alan Türkler, Bizans’a karşı açılan savaşlarda, Bizanslıların yanında yer alırlar. Bizans imparatoru İraklios (Herakleios) döneminde İranlılar (MS 611), Bizans’ın büyük şehirlerinden Antakya’yı ve Şam’ı, daha sonra (MS 614) Kudüs’ü ve son olarak MS 619 yılında da Mısır’ı ele geçirmişlerdi. Ancak Bizans ordusu, MS 627’de, daha önce kaybettiği yerleri tekrar ele geçirmede, Türk kabilelerin yardımı olmuştu.[3] Bu olaylara, Kur’andaki Rum Suresi’nde de kısaca şöyle değinilir: “Rumlar, yakın bir yerde yenilgiye uğratıldılar. Onlar yenilgilerinden sonra birkaç yıl içinde galip geleceklerdir. Önce de, sonra da emir Allah'ındır. O gün Allah'ın (Rumlara) zafer vermesiyle müminler sevinecektir. Allah dilediğine yardım eder. O, mutlak güç sahibidir, çok merhametlidir. Bu Allah'ın vadidir; Allah, vadinden geri dönmez. Ancak insanların çoğu bilmezler.”[4]Sonuçta İslâm, Roma halkının en zayıf toplum tabakalarında kabul görmeye başlar. İlerleyen tarihlerde, Rumca, Türkçe, Persçe ve Arapça konuşan Müslümanlardan oluşan bir devlet kurulur. Bu devletin adı “Diyar-ı Rum”, yani “Roma diyarı” gibidir. (1040 – 1246) Selçuklu devleti, “Mülük-i Selçukiyye-i Rumiyye”, “Selçuklu Roma Devleti” gibi isimlerle anılmıştır. Bu devletin içinde adı, bir ölçüde bu devleti oluşturan halkın kökeni hakkında fikir vericidir. Zaten sadece Türklerden veya başka bir kökene sahip bir halk tarafından kurulmuş bir devlet olsa, adına Rum eklenmesinin açıklanabilir bir tarafı olamazdı. Ayrıca, Müslüman bir devlet olmasına rağmen, Selçuklu sarayında şarabın bolca tüketilmesi, şarap kültürüne sahip yerel halkın ne denli bu devletin oluşumuna katkı sağladığını göstermektedir.

Selçuklular 1243 yılında, Erzincan’a yakın Kösedağ bölgesinde, en büyük düşmanları Moğollarla girdikleri savaşta kaybettikten sonra, ortada Selçuklu ordusu diye bir ordu kalmaz. Selçuklu Roma devleti, Moğollar tarafından harabeye çevrilir.

Bizans İmparatorluğunun merkezi olan İstanbul'un, Haçlı ordusunca işgal edilerek burada bir Latin devleti kurulması üzerine imparator I. Andronikos Komnenos'un İstanbul'dan kaçan torunları Alexios ve David tarafından akrabaları olan Gürcü kraliçesi Tamara'nın da yardımıyla 1204'de Komnenos Krallığı kurulmuş ve bu krallığın başkenti de Trabzon olmuştur.

Bu tarihlerde, Bizans’a yönelik saldırılar devam eder. Bizans, sürekli olarak irili ufaklı Türk boylarının saldırılarına maruz kalır. Bizans aynı zamanda, kendi içinde bulunan Türkleri de Hıristiyanlaştırarak, bunları diğer Türklere karşı da kullanmaya çalışır. Bu dönemde, epey Türk boyu Hıristiyanlaşmıştır. Hıristiyan olan Karamanlılar ile Gagauzlar buna örnek olarak verilebilir. Karamanlılar Hıristiyan olmalarına ve Helence okuma yazma öğrenmelerine karşın, yazdıklarını kiril alfabesi kullanarak Türkçe yazıyorlardı.

Bizans’ın toplam nüfusu otuz milyondu ve bu nüfusun üçte biri kadarı Helence konuşmaktaydı. Helence konuşan nüfusun en büyük bölümü de Anadolu’da olmalıydı. Çünkü, diğer Bizans hakimiyeti altında olan Arap ve Mısır bölgelerini incelediğimizde, Helence toponimlerin (yerleşim birimi adları), Anadolu’daki kadar yoğun olmadıklarını görüyoruz. Ayrıca bugün oralarda yaşayan halkın dili içerisinde, Türkçe’deki kadar yoğun Helence kelimelere rastlanmadığı da, bu açıdan dikkat çekicidir.

Neticede, yüzyıllar boyunca kendine yönelik saldırılarla mücadele eden Bizans, en sonunda Osmanlıların İstanbul’u ele geçirmeleriyle, hükümdarlık hayatı son bulur. Ancak Osmanlılar, yine de aynı halkın başına buyruk ve aynı sistemin başına yönetici olarak geçerler.




TRABZON İMPARATORLUĞU DÖNEMİ (MS 1204 – 1461)

Papa III. İnnocentius, Kudüs'ü kurtarmak maksadıyla; tüm Avrupa'yı sefere davet eder. Toplanan ordunun komutasında bulunan Romalıların ticari çıkarları doğrultusunda, Haçlı Ordusu Kudüse değil, Bizans İmparatorluğunun merkezi İstanbul’a yönlendirilir ve 1200-1204 civarı İstanbul işgal edilerek orada bir Latin İmparatorluğu kurulur.
Haçlı ordusu İstanbul’a saldırdığı sırada, İstanbul’da yaşayan ve Bizans askeri aristokrasisi içinde yer alan Komnenos ailesinden Aleksios A ve kardeşi David, İstanbul’dan kaçarak, o zamanlar bir Gürcü kraliçesi olan teyzeleri Tamara’ya sığınırlar. Daha sonra teyzelerinin desteğiyle, 1204 yılında ve hiç bir güçlükle karşılaşmadan Trabzon’u ele geçirirler. Aleksios A hükümdarlığında ve Trabzon merkez olmak üzere bir İmparatorluk kurarlar. Doğu Karadeniz bölgesinde bulunan şehirlerden sadece Amisos (Samsun), kurulmuş olan bu imparatorluğu tanımaz, ve o zamanlar merkezi İkonio’da (Konya) bulunan Selçuklu Roma Devleti’yle işbirliği yapar. Selçuklulara limanlarını açarak, onların ticaret yapmalarını sağlar.

Bu arada, Latin kumandasındaki Haçlı ordusunun İstanbul’u işgali sırasında İstanbul’u terk edip İznik’e yerleşen eski Bizans hükümdarı Aleksios Paleoloğos, 1261’de Latinlere karşı düzenlediği saldırı sonucu, Bizans’ın merkezi olan İstanbul şehrini geri alır. Ancak Trabzon İmparatorluğu, bundan sonra da hayatını Bizans’tan bağımsız olarak sürdürür.



Trabzon İmparatorlarının kroniği:
MS 1204 – 1222 Aleksios A
MS 1222 – 1235 Andronikos A
MS 1235 – 1238 Yoanis A
MS 1238 – 1263 Manuil A
MS 1263 – 1266 Andronikos B
MS 1266 – 1280 Georgios
MS 1280 – 1285 Yoanis B
MS 1285 – 1297 Theodora
MS 1297 – 1330 Aleksios B
MS 1330 – 1332 Andronikos C
MS 1332 – 1332 Manuil B
MS 1332 – 1340 Vasilios
MS 1340 – 1341 İrini Paleoloğina
MS 1341 – 1342 Anna Anaxutlu
MS 1342 – 1344 Yoanis C
MS 1344 – 1349 Mixail
MS 1349 – 1390 Aleksios C
MS 1390 – 1417 Manuil C
MS 1417 – 1429 Aleksios D
MS 1429 – 1458 Yoanis D
MS 1458 – 1461 David

Neticede, MS 1204 yılında kurulan Trabzon İmparatorluğu, Fatih Sultan Mehmed’in MS 1453 yılında İstanbulu ele geçirmesiyle Bizans İmparatorluğu, sekiz yıl sonra (MS 1461) Trabzon’u ele geçirmesiyle, Trabzon İmparatorluğu da son bulur.[5]




OSMANLI DÖNEMİ (MS 1299 – 1923)

Bu dönem, İslâmiyetin ilk yıllarından itibaren yavaş yavaş Müslümanlaşmaya başlamış Anadolu toplumunun, savaşçı Türk kabileleriyle birlikte Bizans’ın hakimiyetine son verip, yine önemli oranda Bizans kökenli Hıristiyan nüfusun Müslümanlaşarak ve Müslümanlaştırılarak, İslâm dini temelinde bir arada yüzyıllar boyu yaşamış farklı toplulukların dönemidir.
Osmanlı imparatorluğu, herhangi bir etnisiteye mensup bir imparatorluk değildi. Halkı, büyük oranda Roma ve Bizans’ın bir devamıydı. Roma’dan tek farkı; Müslüman oluşuyla, Türkçe, Persçe, Arapça, Rumca, vb. dillerin karışımından ortaya çıkan Osmanlıca’yı hakim dil olarak kullanmasıydı. Yönetim sistemi ise, sanıldığı gibi İslâmi değil, büyük oranda Roma ve Bizans’ın bir kopyasıydı. * Örneğin; Roma döneminde halkı soyup soğana çeviren Dimosionas’lar, Osmanlı’da Derebeyi adını alır ve eski usül aynen devam eder. Yine bu sistemin sonucu halk fakirleşir ve derebeyleri ile Osmanlı yönetimi arasında sorunlar çıkar. Birçok yerde Osmanlı yönetimi hakim olamaz ve halk birçok yerde derebeyilerin insafına terk edilir.[6]



Osmanlılar’ın Trabzon’u ele geçirmeleri (26 Ekim 1461)

Fatih Sultan Mehmet, 1453 yılında İstanbul'u ele geçirip Bizans’a son verdikten sekiz yıl içerisinde gerekli hazırlıkları yaparak, 1461’de Trabzon'u kuşatır. Bizzat kendisinin yönettiği ordu tarafından kuşatılan Trabzon İmparatorluğu’nun başkenti Trabzon, kuşatmaya uzun süre dayanamayarak teslim olmak zorunda kalır.

Trabzon’a giriş aşaması konusunda farklı anlatımlar söz konusudur. Laonikos Xalkokondilis, İmrozlu Kritovulos, Alman tarihçi Jac. Fallmerayer, Odiseas Lamsidis, gibi ünlü yazarlardan alıntı yaparak yazan son dönem yazarlar, Fatih ve ordusunun Trabzon’a giriş hikâyesini şöyle aktarmaktadırlar: Osmanlı ordusu ile 32 gün boyunca Trabzon dışında mücadele veren İmparator David’in ordusu, sonuçta başarısız kalır. Osmanlılar’ın şehri kuşattığını ve kurtuluşunun olmadığını anlayan son İmparator David, şehir halkına zarar verilmemesi ve servetine dokunulmaması şartıyla, şehri teslim etmeye razı olabileceği düşüncesini Fatih’e ulaştırır. Bu çerçeve’de Fatih ile bir anlaşmaya gidilir. Böylece; 15 Ağustos 1461’de Fatih ile yeniçerileri Trabzona girdiler. Fatih ile yeniçerileri şehre giriş yaparken, öte yandan İmparator David, daha önce Fatih ile anlaştıkları gibi; çocuklarını, bazı yakınlarını ve hazinesinin bir bölümünü yanına alarak, deniz yoluyla Makedonya’ya doğru yola çıktı. Ancak anlaşmada bulunanların bütününe uyulmadı. Fatih Trabzon’a girer girmez, katliam ve talan başladı. Halkın bir bölümü hemen Müslüman olarak Fatih’in emrine girdi. Bir kısmı ise şehrin dışına kaçtı. Şehrin bir bölümüne Azaplar (Gayri nizamı askerler) yerleştirildi. Yüzlerce çocuk yakalanıp toplandı. Bu çocukların sadece 800 civarı yeniçeri olmak için ayrıldı. En güzelleri de haremlerde kullanılmak üzere ayrıldı. [7]

Farklı bir kaynakta, yukrıdaki hikâyenin benzeri anlatılmakla birlikte, farklı olarak; Fatih şehri üçe bölerek, bir bölümünü Bizans’a (İstanbul) yolladı. Diğer bir kısmı, 800 kadar genç erkek ve kızlardan oluşmaktaydı. Bunlardan bazılarını kendisine ayırdı. Bazılarını etrafına hediye etti. David’in kızı Anna’yı yanına aldı. Ayrıca David’in kızı dışında, Duvera’lı Maria’yı da yanına aldı ve daha sonra onu oğlu Bayezi (B) ile evlendirdi. Daha sonra Maria, Gülbahar hatun ismini aldı. Gülbahar, Sultan Selim’in annesiydi. 1518’de öldü ve Hatuniyye Camisi yanında bulunan mozole’de defnedildi. Geriye kalan diğer Hıristiyan bölüme de vergi yükleyerek gelir elde edece tebaayı oluşturdu.[8]

Bir diğer kaynağa göre; İmparator David, kendisi ve kadınları için can güvenliği istedi. Kaleyi ve kalenin çevresindeki bölgeyi teslim etti. Sultan’ın üzengilerini öpme şerefi verildi kendisine. Sultan’ın şefkat ve iyiliği yüzünden, kendisine duruma uygun hediyeler verildi. Ailesi ve ev halkı, taşınabilir mallarıyla “güvenliğin cennet mekânı” İstanbul’a gönderildi. Kale ve devletin diğer bölümleri fethedildi. Buralara bir vali, yargıçlar, kale komutanı ve muhafızlar atandı. Kafirlerin kalesinin genç erkek ve kızları, şimdi Sultan’ın olmuşlardı. Onların taşınmaz mallarını ve diğer eşyalarını kendilerine bıraktı. Bunlar kendi yerlerinde kaldı. Bunlara cizye ve diğer vergi boyunduruğu yüklendi. Bundan sonra tutsaklardan bir bölümü ve mallar, deniz araçlarına yüklenerek İstanbul’a gönderildi. Bu açıklama, Heath W. Lowry’ nin Trabzon seferinin Divan Katibi Tursun bey, bir başka ismiyle Tur’i Sina’dan yaptığı alıntıdır.[9]

Yukarıda kalın harflerle verdiğimiz, Fatih’in Trabzon seferinin Divan Katibi olduğu bilinen Tur’i Sina’ya ait olan cümle, Fatih ve ordusunun, fethettikleri yerlerde ele geçirdikleri genç erkek ve kızlara yönelik ilgilerini açıklar niteliktedir.

Yukarıdaki bütün yazılanları bir bir ve gayet analitik bir şekilde ele alan Heath W. Lowry, “Trabzon Şehrinin İslâmlaşması ve Türkleşmesi 1461 – 1583” adlı eşsiz eserinde, Fetih sonrası nüfusun büyük bir kısmının yerinde kaldığını, bu nüfusun daha sonra nasıl Müslümanlaştırlıdığını, Osmanlı kaynaklarına dayanarak ortaya çıkarmıştır.

Birde, Osmanlının Trabzon şehrine yerleştirdiği tespit edilen ve “Azaplar” olarak bilinen kişilerin gayri nizamı askerler, yani terörist yapıda insanlardan oluşması da ayrıca dikkat çeken bir konu olarak görülmesi gerekmektedir. Osmanlının bu kişileri tam olarak neden şehre yerleştirdiğini bilemiyoruz. Ancak ilk değerlendirmede, bu kişilerin, halkı sindirmek ve korkutmak amacıyla bölgeye yerleştirildiği akla gelmektedir.

Neticede, Trabzon'u da ele geçirerek, bu şehri de Osmanlı İmparatorluğuna katan Fatih, birkaç gün şehirde kaldıktan sonra, Kalipoli (Gelibolu) Sancak Beyi Kazım Bey'i (Bazılarına göre Kasım) Trabzon valiliğine atayarak kentten ayrıldı.



İslâmlaştırma faaliyetleri
Aslında Osmanlı, her ne kadar İslamlaşmayı bir devlet politikası haline getirmemiş olsa da, derebeyi ve diğer yöneticilerin bu konudaki gayretlerine ve bazı insafsız yaptırımlarına mani de olmuyordu. Bu durum, bugün Türkiye’nin bazı durumlarda, resmi politikasında bulunmadığı halde, bazı İslâmi oluşumlara veya Türk ırkçılığı yapan bazı gruplara karşı sessiz davrandığı gibi algılanabilir. Genelde Hıristiyan toplumun Müslümanlaşması, bazı kimselerin veya yönetici kesiminin zorlamasıyla gerçekleştiği gibi, mevcut kötü şartlardan, iç karışıklıklardan ve vergi politikalarından dolayı da kaynaklanıyordu. Yani Müslümanlaşma, tek bir nedene bağlı değildi.

Din değiştirme nedenlerinden en hafifi, Hıristiyan halka yapılan psikolojik işkencedir. Buna örnek; her Hıristiyanın, her yerde ikinci sınıf muamelesi görmesidir.
Hıristiyanlar, özel hukuk (Müslüman kadınla evlenememe), usül hukuku (Müslümanlara karşı şahitliklerinin kabul edilmeyişi) ve ceza hukuku (Hıristiyanı öldüren Müslümana ölüm cezası verilmeyişi) açılarından olduğu kadar, sosyal kurallar açısından da Müslümanlardan daha aşağı statülere sahiptirler. Örneğin; Müslümanların giydiği elbselerden giyemezler, aynı kumaşları kullanamazlardı. Ermeniler’in şapka ve ayakkabıları kırmızı, Rumlar’ın siyah, Yahudilerin mavi olmak zorundaydı. Müslümanlar kadar yüksek ev inşa edemezlerdi. Evlerinin Müslüman mahallelerine bakan taraflarına pencere yapmaları yasaktı. Dini ayinlerini, Müslümanları rahatsız etmeden yapmak zorundaydılar; yani, çan çalamazlardı. Yeni kilise inşa etmeleri yasaktı; eskilerin tamiri için, Padişah’tan özel izin almaları gerekirdi. Bu kuralların yanı sıra, silâh taşımaları ve ata binmeleri de yasaklanmıştı.[10]

Yukarıdaki yasaklara ek olarak bir başka örnek; Müslümanlığın aleyhinde konuşmak yasaktı. Sokakta ve Müslümanların görebileceği yerlerde istavroz (haç işaretinin, iki omuz, karın ve alın arasında el ile çizilmesiyle yapılan dua) çıkaramazlardı. Düğün, seyran, gece, eğlence, vb. gibi organizasyonlarda Müslümanları rahatsız edecek gürültü yaratmaları yasaktı. Cenazelerinde dahi fazla gürültü yapamazlardı. Müslümanların dini bayram ve şenliklerine de katılmaları yasaklanmıştı.[11]

İslamlaşmada önemli rolü olan nedenlerden birisi de, ağır vergi koşulları altında ezilen insanların ekonomik çaresizlik içine sürüklenmeleriydi. Osmanlı vergi sistemi içerisinde o kadar çok vergi türleri vardı ki, burada saymakla bitmez. Kafa karışıklığına maruz kalmamak için burada sadece bir kaçı üzerinde duralım:

Cizye vergisi: Müslümanların fethettikleri yerlerde, Müslüman olmayanlardan alınan ve devlet teminatı altında bulunmanın karşılığı olan vergi. Bir nevi kelle vergisiydi denebilir.

Avarız vergisi: olağanüstü durumlarda, divanın kararı ve Padişah’ın emri ile toplanan vergi türüydü.

Harac vergisi: Hıristiyanlardan alınan bir vergiydi ve Harac-i Mukassem ve Haracı Muvazzaf olarak ikiye eyrılıyordu. Harac-i Mukassam, elde edilen üründen, Harac-i Muvazzaf ise, toprak üzerinden alınıyordu.

İspenc veya İspençe vergisi: Hıristiyan köylülerden alınan çift vergisiydi.

Aslına bu gibi vergi türleri her ne kadar Osmanlı tarafından kullanılıyorduysa da, Osmanlı bu vergi sistemini, büyük oranda Bizans’tan devralmıştı.[12]

Ancak Osmanlı’da sadece gayrimüslimlere uygulanan ağır vergilerle, henüz savaşın yaralarını atlatamayan halk üzerinde bu vergilerin işkence niteliği taşıdığı bir gerçekti.

Özellikle İslâm’a toplu geçişlerin en etkili nedeni; Timar sahipleri, Ayanlar, Derebeyleri, vb. gibi yönetici kesiminin, vergisini toplamakla mükellef oldukları yerleşim birimlerinde, halka karşı olumsuz ve bazen de insafsız davranışlarıydı.
Söz konusu yerel yöneticiler, zaman zaman Osmanlı yönetim sisteminin kontrolünden de çıkıyor, kafalarına göre davranıyorlardı. Aralarında sataşmalar, hatta savaş boyutunda çarpışmalar dahi yaşıyorlardı. Yer yer Osmanlı’ya karşı da isyan eden bu obur takımının halkı bıktırdığı ve devleti zayıflattığı bir dönemde, Osmanlı bunlarla oturup bir anlaşma (29 Eylül 1808) yapma ihtiyacı duymuştur. Bu anlaşmanın adı “Sened-i İttifak” tır. Toplam yedi maddeden oluşan bu anlaşmaya göre ayanlar, padişah’ın emirlerini dinleyeceklerine dair söz veriyorlardı. Ayrıca, ayanların idareleri altında bulunan bölgelerde, fakirlerin vergilendirilmesinde adaletli davranılacağına ve şeriata aykırı şekilde zulüm eden olursa, o ayanın hep birlikte dışlanacağına ilişkin anlaşıyorlardı.
Bu ittifaktan bile, halkın ne derecede bu oburların insafına terk edilmiş olduğu anlaşılmaktadır. Bu nedenle de, halk sürekli olarak ya bir yerlere kaçıp sığınıyor, ya da Müslüman olup bir nebze bunların baskısından kurtulmaya çalışıyordu. Sürekli ve adaletsiz vergi vermekten bıkıp, bilinçli olarak fakirliği tercih edenlerin sayısı az değildi. Kırsal alanlarda ve ekilebilir düz arazisi bulunmayan ormanlık bölgelerde yerleşim birimi oluşturanlar, hep bu oburların halkı soyup soğana çevirmesi yüzünden bu yolu seçmek zorunda kalmıştı. Malı yoksa verecek vergisi de yoktu ve başı rahattı. Müslüman da olmuşsa, hepten mesele kalmamıştı.

İşte bu nedenle, özellikle 16. yüzyılda, Trabzon civarında yoğun bir Müslümanlaşmanın yaşandığı, osmanlı kayıtlarından da belli olmaktadır.[13]

ÇAYKARA TARİHÇESİ
Çaykara civarında nüfus hareketi ve dinsel değişim
Osmanlı Tahrir Defterleri kayıtlarından anlaşıldığına göre; 1486’da yukarıda bahsi geçen ve Çaykara İlçesi dahilinde bulunan köylerden Ğorğoras, Holayisa, Paçan ve Zeno’da, 243 hanede yaklaşık nüfus 1277 iken, sadece Holayisa köyünde Ahmed adında bir Müslüman ile üç Müslüman hane bulunmaktaydı. Müslüman haneler de, görevli memurlardan oluşmaktaydı. 1583’te bu sayı; hane olarak 628, nüfus olarak 3198, köy olarak 12 köy şeklinde değişime uğramıştır. Yani 97 yılda nüfus üçe katlanmış ve bu yoğun hareketlilik daha sonraları hızla devam etmiş, sonucunda daha bir çok yeni köy kurulmuştur.




1486 – 1555 – 1554 – 1583 yılları içerisinde nüfus hareketliliği

Yıl 1486
Köyler
Hıristiyan hane
Müslüman
hane
Mücerred, dul, yamak, vb. birlikte toplam nüfus
Ğorğoras
48
0
249
Holayisa
45
1
247
Paçan
62
0
335
Zeno
79
0
446
Toplam
234
1
1277

Yukarıdaki tabloda görüldüğü üzere, 1486 yılında Çaykara civarında sadece dört köy bulunmakta ve toplam 234 hanede dört Müslüman hane yaşamaktaydı.


Yıl 1515
Köyler
Hıristiyan hane
Müslüman
hane
Mücerred, dul, yamak, vb. birlikte toplam nüfus
Ğorğoras
31
4
247
Holayisa
45
3
246
Paçan
35
16
307
Zeno
45
12
351
Toplam
156
35
1151


Yukarıda bulunan ve 1515 yılına ait tablo, 1486 yılının tablosuyla karşılaştırıldığında, tabloda adı geçen köylerde İslâmlaşma ile ilgili karışıklıkların yaşanmış olduğu anlaşılmaktadır. Daha önce sadece Holayisa köyünde sadece 1 Müslüman hane bulunurken, bu tarihte Ğorğoras’ta 4, Holayisa’da 3, Paçan’da 16 ve Zeno’da 12 Müslüman hane ortaya çıkmıştır. Muhtemelen çıkan karışıklık veya zorlamalar nedeniyle, bu köylerden zoraki ayrılışların yaşanmış olduğu da anlaşılmaktadır. 1486 yılından 1515 yılına kadar geçen 29 yılda artış göstermesi gereken Ğorğoras, 48 haneden 35 haneye düşmüştür. 45 hanelik Holayısa, 29 yılda ancak 3 hanelik bir artış gösterebilmiştir. Bu arada en belirgin değişiklik, Paçan ile Zeno köylerinde yaşanmış, daha önce 62 hane olan Paçan 51 haneye ve 79 hane olan Zeno’da 57 haneye düşmüştür. Yani, Ğorğoras’tan 13, Paçan’dan 11 ve Zeno’dan 22 hane olmak üzere toplam 47 hane köylerini terk etmek zorunda bırakılmıştır. Burada sorulması gereken; her köyden bu kadar aile köyü terk ederken, diğer ailelerin tepkisinin ne olduğudur. Herhalde evlerini barklarını, tırnaklarıyla kazıyıp açtıkları tarlalarını, kısaca yegâne servetlerini terketmek zorunda kalanlar, bunu öyle kolay kolay yapmamışlardır. Burada bir çatışmanın ortaya çıktığı kesin gözükmektedir. Ayrıca, yukarıda verilen tabloların elde edildiği kaynaklarda geçen “Müsellemi cedid = Yeni müslüman olmuş” tarifi de, bu yörede İslâmlaştırmanın yaşanmış olduğunun bir kanıtıdır.


Yıl 1553
Köyler
Hıristiyan hane
Müslüman
hane
Mücerred, dul, yamak, vb. birlikte toplam nüfus
Ğorğoras
60
0
378
Holayisa
70
0
388
Paçan
37
14
327
Zeno
50
7
370
Yente
9
0
51
Haldizen
3
1
22
İpsil
6
0
32
Aso
8
0
41
A. Okene
5
0
25
Y. Okene
19
0
95
Toplam
267
21
1729

Yukarıda mevcut olan tablolardan 1515 yılına ait tablo, 1553 yılına ait tablo ile karşılaştırıldığında, aradan geçen 38 yılda hayli yoğun değişikliklerin yaşanmış olduğu göze çarpmaktadır. En önemli değişiklik, altı yeni köyün ortaya çıkışıyla, daha önce 35 hane olan Ğorğoras’ın 60 haneye, 48 hane olan Holayisa’nın 70 haneye yükselişidir. Ortaya çıkan değişiklikleri detaylandıracak olursak; 1515 yılında mevcut olan 191 haneye 97 hane daha eklenerek, 1553 yılında 288 haneye çıkmış olduğunu görüyoruz. Toplam nüfus olarak değerlendirdiğimizde ise; 1515’te toplam nüfus olan 1151 kişiye 578 kişi daha eklenerek, 1553’te toplam 1729 kişiye ulaşmış olduğunu anlıyoruz.
Dikkatlerden kaçmayan başka bir detay, daha önce Ğorğoras’ta bulunan 4 Müslüman hane ile, Holayisa’da bulunan 3 Müslüman hanenin bu köyleri terk etmiş olduğu veya muhtemelen bu kişilerin eski dinlerine dönmüş olduklarıdır. Daha önce 57 hanesinden 12 hanesi Müslüman olan Zeno, toplam hane sayısını korumuş olmasına karşın, Müslüman hane sayısında 5 hane azalma göstererek 7 Müslüman haneye inmiştir. Burada da, daha önce ortaya çıkan Müslümanların, daha sonra tekrar eski dinlerine dönmüş olabilecekleri ihtimali söz konusudur. Çünkü, Müslüman hanelerin köylerini terk etmiş olabileceklerini düşündüğümüzde, bu durumu doğuran nedenlerin, diğer Müslüman haneleri de etkilemiş olması gerekirdi.



Yıl 1583 (Hasan Umur’a göre)
Köyler
Hıristiyan hane
Müslüman
hane
Mücerred, dul, yamak, vb. birlikte toplam nüfus
Ğorğoras
83
9
460
Holayisa
93
5
490
Paçan
13
2
75
Zeno
59
12
355
Yente
55
17
360
Haldizen
11
5
80
İpsil
14
4
90
Aso
28

140
Okene
50
4
270
Sero (Siros)
92
7
595
Alithinos
7

35
Mavreyas
6

30
Toplam
511
65
2980

Yukarıda bulunan 1583 yılına ait tabloyu, bir önceki tablo ile karşılaştırdığımızda, 1553’ten 1583’e kadar geçen 30 yıllık bir zamanda, aşağıdan kırsala doğru çok daha yoğun bir göçün yaşandığını ve 3 yeni köyün daha Çaykara köylerine eklendiğini görüyoruz.
Şimdi bu son tabloda bulunan köyleri teker teker inceleyelim:


Ğorğoras
Bu köy daha önce 60 hane iken, aradan geçen otuz yılda 32 hane artış göstererek, toplam 92 haneye yükselmiştir. 1553 yılına ait tabloda hiç Müslüman hanesi bulunmayan bu köyde, bu son tabloda 9 Müslüman hane ortaya çıkmış olduğu görülüyor. Altmış hanenin bu kadar kısa sürede 32 hane artış gösteremeyeceği dikkate alındığında, buraya dışarıdan bir göçün yaşandığı ortaya çıkmaktadır. Ancak Hasan Umur’un verdiği kayıtlara göre; Ğorğoras’ta 1553 tarihinde İskender adında bir Müslüman hane bulunmaktaydı.


Holayisa
Bu köy de 30 yıl önce 70 hane iken, 28 hane artış göstererek 98 haneye yükselmiştir. Köyün nüfusuna yeni eklenen hanelerin arasında da, 5 Müslüman hanenin bulunduğu gözüküyor. Hasan Umur’un bu köye ait verdiği kayıtlarda ise, bu köyde 1553’te 73 hanede İskender, Ramazan ve Murad adından 3 Müslüman hane bulunmaktaydı. Otuz yıllık süreçte, köyün 70 hanelik nüfusunun kendi içerisinde 28 hane daha artamayacağı düşünüldüğünde, bu köye de dışarıdan epey Hıristiyan ve az miktarda Müslüman ailelerin gelip yerleştiği görülmektedir.


Paçan
Paçan köyü ise, ta baştan beri, “en yoğun hareketliliğin yaşandığı köy” özelliğini burada da sürdürmüş gözüküyor. Daha önce 37 Hıristiyan ve 14 Müslüman hane olmak üzere toplam 51 hanesi bulunan Paçan, bu tabloya göre hayli değişiklik yaşamış, 37 Hıristiyan hane sayısı 24 hane azalarak 13 haneye, 14 hanelik Müslüman hane sayısı da 12 hane azalarak 2 haneye düşmüş olduğu oldukça dikkat çekicidir. Paçan köyünde ortaya çıkan bu ilginç değişim, Çaykara civarında yaşanmış olan hareketliliğin merkezi durumunda bir köy olduğu şüphesini doğurmaktadır. Bu doğrultuda, bugün mevcut olan “Müslümanlığın Paçan’dan yayıldığı” inancı, burada daha da bir önem kazanmaktadır. Ancak yine de, bu köyün tam karşısında ve 92 Hıristiyan hane ve 7 Müslüman hane olmak üzere, toplam 99 hanelik yoğun bir nüfusla ortaya çıkan Sero köyü dikkate alındığında, daha önce Paçan’da bulunan Hıristiyan ve Müslüman nüfustan azalan sayının, bu köye veya civardaki diğer köylere kaymış olabileceği de düşünülebilir.


Zeno
Zeno açısından bu son tabloyu ele aldığımızda ise, bu köy, normalin çok üzerinde bir değişikliği yaşamadığı gözükmektedir. Daha önce 50 Hıristiyan ve 7 Müslüman hane olmak üzere toplam 57 hanesi bulunan bu köy, aradan geçen 30 yıl içerisinde, Hıristiyan hanelerini 9 hane, Müslüman hanelerini de 5 hane olmak üzere toplam 14 hane artırmıştır. Ancak, Hıristiyan hane sayısının artışı normal iken, Müslüman olan 7 hanenin 30 yıl gibi kısa bir zaman içinde 5 hanelik artışı anormal gibi gözükektedir. Burada belki, bu Müslüman hanelerin bir iki hanesinin dışarıdan gelmiş olabileceği de düşünülebilir. Bu köyde de Hasan Umur’un kayıtlarına göre değişiklikler var. Burada 1553 yılında 50 hanede yine İskender adında bir Müslüman hane bulunmaktaydı.


Yente
Son tablonun en büyük deşiğikliği, Yente köyü ile karşımıza çıkmaktadır. Daha önce sadece 9 Hıristiyan hanesi bulunan Yente, son tabloda 55 Hıristiyan ve 17 Müslüman olmak üzere toplam 72 hane ile en yoğun göçü kabul etmiş köy olarak ortaya çıkmaktadır. Otuz yıl gibi kısa bir zaman içerisinde, Hıristiyan nüfus ile birlikte Müslümanların da kaçıp bu dağ köyüne yerleşmiş olmaları, bu iki grubun daha önce bir arada yaşadığı ve aynı baskılara maruz kaldığı kanısını geliştirmektedir. Hatta, her iki dinsel grubun da aynı etnik kökenden gelmiş olabilecekleri de ihtimal dahilindedir.


Haldizen
Bu köyde daha önce 3 Hıristiyan hane ile 1 Müslüman hane mevcut iken, bu sayıya 8 Hıristiyan ve 4 Müslüman hane daha eklenmiş ve bu köy, toplam olarak 16 haneye yükselmiştir. Yukarıda bulunan ve Hanefi Bostan’ın verdiği kayıtlara ait tabloya bakıldığında, burasının da dışarıdan göç aldığı anlaşılmaktadır. Ancak yine Hasan Umur’un verdiği kayıtlara göre, ortada önemli bir fark bulunmaktadır. Hasan Umur’un verdiği tabloya göre, bu köyün 1553 yılında 11 hane olduğu ve aralarında Hamza adında 1 Müslüman ailenin bulunduğu belirtilmektedir.


İpsil
Bu köyde 1553 yılında 6 Hıristiyan hane bulunurken, mevcut nüfusa 1583’te 8 Hıristiyan hane ile 4 Müslüman hane eklenerek, toplam hane sayısını 18 haneye yükseltmiştir. Aradan geçen otuz yılda 6 hanenin 12 hane daha artamayacağı dikkate alındığında, bu köye de dışarıdan bir nüfusun gelip yerleştiği anlaşılmaktadır. Nüfusun azlığı ile burada yaşayanların aralarındaki komşuluk ilişkileri dikkate alındığında, her iki dinsel grubun akrabalık bağlarının bulunduğu veya aynı etnik kökenden olabilecekleri ihtimalini güçlendirmektedir.


Aso
Bu köy daha önceki kayıtlarda 8 hane iken, son tabloya göre 20 hane artarak 28 haneye çıkmıştır. Hasan Umur’un kayıtlarında bulunmadığından, 1583 tarihinde ne kadarının Hıristiyan ve ne kadarının Müslüman olduğu tespit edilememiştir.


Okene (Oçena)
Son tablonun durumuna göre, normalin dışında yoğun göç kabul eden köylerden birisi de Okene olduğu gözükmektedir. Hanefi Bostan’ın verdiği kayıtlarda bulunan tabloya göre, Okene köyünün daha önce 24 Hıristiyan hanesi bulunurken, son tablo da Hıristiyan haneleri 26 hane daha artarak 50 Hıristiyan haneye yükselmiş, daha önce Müslüman hanesi yok iken, bu defa 4 hane de Müslüman eklenerek, toplam 54 haneye yükselmiştir. Yine son tabloya göre, Aşağı Okene ile Yukarı Okene tek köy olarak kayda geçmiş olduğu göze çarpmaktadır. Ancak Hasan Umur’un verdiği kayıtlara göre Okene, 1553’te tek köy olarak kaydedilmiş ve başta 4 hane Hıristiyan ve 1 hane de Müslüman olmak üzere, toplam 5 hane olarak verilmiştir. Hasan Umur’un kayıtlarında verilen Müslüman hane reisinin adının yine Hamza olması da, oldukça dikkat çekici bir nokta olarak karşımıza çıkmaktadır.


Sero (Siros)
Bu köy son tabloda ortaya çıkmasına karşın, 92 Hıristiyan ve 7 Müslüman hanesiyle toplam 99 hanelik nüfusunun bulunuşu, 1553 öncesi sahil kesimlerinde ortaya çıkan karışıklıkların boyutunu hesaplamak açısından, oldukça dikkate değer bir durumdur.


Alithinos
Bu köy de ilk defa bu tarihte kayda geçmiş olup, yukarıdaki tablodan da anlaşıldığı üzere sadece 7 haneden oluşmaktadır.


Mavreyas
Mavreyas bugün itibarıyla yayla olmasına karşın, ilk olarak bir yerleşim birimi olarak kaydedilmiş ve nüfusu da 6 hane olarak kayıtlara geçmiştir. Ancak buradaki nüfus, daha sonra muhtemelen Alithinos’a inmiş olup bu köyle birleşmiştir. Mavreyas bugün Alithinos’un bir yaylası durumundadır.


Buraya kadar 1486 ile 1583 yılları arasındaki kayıtları inceledik. Buna göre ortaya çıkan sonuç; başta Hıristiyan oldukları anlaşılan ve son olarak 1583’ te yaklaşık %88’i Hıristiyan olan Çaykaranın eski ve yeni köyleri, 1583’ten sonra tamamen Müslümanlaştırılmıştır. Civarda yaşanan İslâmlaştırma sürecinin ne kadar bir zamanda tamamlandığı ise, tam olarak tespit edilememiştir. Çünkü, Çaykara civarı ile ilgili nüfus bilgileri içeren 1583 tarihli Tapu Tahrir Defterlerinden sonra, ilgili olabilecek başka kayıtlar henüz bulunamamış, varsa da piyasaya çıkarılmamış veya çıkarılmışsa da, bizim elimize geçmemiştir. Ancak 1654 tarihli Cizye-i Gebran Defterinde yer alan kayıtlara göre; Çaykara civarında sadece Holayisa’nın bir mahallesi gibi gözüken Kadohor mahallesinde, sadece 3 haneden cizye vergisi alınmaktaydı. Dolayısıyla bu yıllarda buralarda Hıristiyan nüfusun kalmamış olduğu anlaşılmaktadır.

Kısaca; 1583 ile 1654 yılları arasında bir zamanda, bölge tamamen Müslümanlaştırılmıştır.
Zaten yöre ile ilgili Osmanlı kayıtlarında, “Müsellemi Cedid = Yeni Müslüman olmuş” tarifinin bulunması ise, civarda bir Müslümanlaşma veya Müslümanlaştırmanın yaşandığını yeterince ortaya çıkarmaktadır.

Şimdi biraz beyin jimnastiği yapıp, bir iki noktayı ve birkaç soruyu birlikte inceleyelim:
1583 ile 1654 yılları arasındaki zaman farkı 71 yıldır. Bu zaman aralığında, farklı etnik kökenden bir toplumun, kırsal kesimde bulunan bir köye baskın yaparak yerleşmesiyle, oradan çıkmak zorunda kalacak olan diğer etnik kökenden bir toplumun, kültürel olarak bir birlerini ne kadar etkileyebilecekleri iyi hesaplanmalıdır. Aradaki gerçek etkileşim tarihi bu kadar da değildir. Çünkü 1654 yılına ait kayıtlarda gözüken, bu yılda burada Hıristiyan’ın kalmadığıdır sadece. Giriş ve çıkışı bir yelpaze gibi düşündüğümüzde, iki farklı toplumun birbirlerini etkileyebilecek yoğunlukta, bir arada yaşamış oldukları süreç, en çok bir iki onyıl olarak hesaplanabilir. Bu arada, baskın olan tarafın, köyü terk etmeye zorladığı taraftan, mahalle ve mevki toponimlerini (yer adları), bitki, ağaç, hayvan ve böceklere değin her şeyi öğrenerek, kendi ana dilini unutup asimile olması düşünülemez.
Yoksa Türk çocukları kiliselerdeki Papazlardan mı ders alıyordu?
Çocuklar Rum okullarında Helence mi öğreniyordu?
1583 yılında, 15-20 yaşlarında olan bir Türk gençliğinin, Rum okularında eğitim görse dahi, tamamen ana dilini unutması mümkün değildir. Bu durumda, 1654’e gelindiğinde, henüz ana dili Türkçe olan bir toplumun, neden gelecek nesline köyünden kovaladığı bir toplumun dilini öğretmiş olsun ki?
Ya bitkiler, ağaçlar, fideler, böcekler, çocuk dili, vb. nasıl öğrenildi?
Her şey kırk elli yılda silinmiş gitmiş, öyle mi?
Aslında her tür iddianın karşılığı ve birçok sorunun yanıtı, yukarıda verdiğimiz ve Osmanlı Tahrir Defterine ait kayıtlardan elde edilmiştir. Ayrıca ileride değineceğimiz yörenin kültürel yapısı, her şeyi daha çok su yüzüne çıkaracaktır.


Müslümanlaşma ile ilgili en son üzerinde durduğumuz 1654 tarihli Cizye-i Gebran Defterinden sonra, 1681 yılına ait bir başka enteresan kayıtla karşılaşıyoruz. Bu kayıt, “Avarız hane Defteri” dir. Bu kayda ait tablo incelendiğinde, bir önceki tabloda karşımıza çıkan nüfusun hayli azaldığı anlaşılmaktadır.


Yıl 1681
Köyler
Hıristiyan hane
Müslüman
hane
Mücerred
Nüfus
Toplam nüfus
Ğorğoras
0
22

110
Holayisa
0
38

190
Paçan
0
84

420
Zeno
0
34

170
Yente
0
20

100
Haldizen - İpsil
0
12

60
Okene
0
28

140
Sero (Siros)
0
60

300
Kadohor
0
24

120
Hopşera
0

40
200
Sarahos
0
12

60
Fotinos
0
36

180
Zeleka
0
10

50
Toplam
0
380
40
2100


Yukarıdaki tabloya göre köylerin durumunu teker teker inceleyelim:

Ğorğoras
Bu köy 1583 tarihinde 92 hane iken, Müslümanlaştırmadan sonra 22 haneye düşmüş gözükmektedir. Yani, 70 hane azalmıştır.

Holayisa
Bu köy 1583 tarihinde 98 hane iken, 60 hane azalarak 38 haneye düşmüştür.


Paçan
Bu köy, ta baştan beri yoğun hareketliliğini bu defa da sürdürmüş gözükmektedir. 1583 tarihinde 17 hane iken, son tabloda 84 haneye yükselmiş gözükmektedir. Diğer köylerden azalan nüfus buraya akmış olabileceği gibi, başka yerlerden gelip yerleşenlerin varlığı da muhtemeldir.


Zeno
Bu köy daha önce 71 hane iken, bu yeni tabloya göre 37 hane azalarak 34 haneye düşmüş gözükmektedir.


Yente
Bu köy de baştan beri hayli hareketli yerlerden biri olmuş, bir önceki nüfusu 72 hane iken, 52 hane azalmış ve 20 haneye düşmüştür.

Haldizen ve İpsil
Daha önce bu iki köy ayrı ayrı ele alınmışken, yeni tabloya göre bir arada hesaplanmıştır. Daha önce toplam 34 hane olan bu iki köy, bu defa 22 hane azalarak, 12 haneye düşmüştür.
Yunan isyancılarının lideri İpsilantes’in İpsil köyünden olduğu iddia edilmektedir.[14]

Okene
Bu köy daha önce 54 hane iken, 26 hane azalmış, 28 haneye düşmüştür.

Sero
Daha önce 99 hane olan bu köy, 39 hane azalarak 60 haneye inmiştir.

Daha önceki tabloda kayda geçen Alithinos, Aso ve Mavreyas köyleri, bu son tabloda gözükmemektedir. Alithinos ile Mavreyas, Okene’ye çok yakın olduklarından, bu köy ile birlerşmiş olabilir. Ancak bu durumda, daha önce bu üç ayrı köyün toplam hanesi 67 hane iken, bu tabloda 39 hane azalarak 28 haneye düşmüş olduğu anlaşılmaktadır.

Toparlarsak, 1583 yılında Çaykara civarında bulunan köylerin toplam nüfusu 576 hanede tahminen 2980 kişi iken, son tabloya göre 196 hane azalarak, 380 hanede 2100 kişiye düşmüştür. Yani, 196 hanede 880 kişi bölgeyi terk etmeye zorlanmıştır. Bunlardan bazılarının, çıkan karışıklık sırasında öldürülmüş olması da muhtemeldir.

Yeni tablonun en önemli değişikliklerinden birisi de, bu tarihte Kadohor, Hopşera, Saraxos, Fotinos ve Zeleka adında 5 yeni köyün ortaya çıkmış olmasıdır.
Ortaya çıkan beş köyün sonradan ve dışarıdan geldiğini hesap edersek, göç edenlerin sayısı daha da yükseldiği anlaşılır.

Burada özellikle sorulması gereken şu soruyu sormadan geçemeyeceğim: 1681 tarihinde ortaya çıkan Kadohor, Hopşera, Şerah, Fotinos ve Zeleka köylerinin, bu tarihte bölgede Hıristiyan kalmamış olmasına ve ayrı ayrı köylerde yaşamalarına rağmen, bu köylerin ana dili neden Helence’ydi?
Bunları kim, nasıl asimile etmişti?
Sanırım burada her şey çok açık ortaya çıkmaktadır ve üzerinde tartışmanın da bir anlamı yoktur.



Kayıtlarda geçen Müslümanların en çok kullandıkları isimler:
Heath W. Lowry’nin Trabzon’da tespit ettiği Abdullah isminin yoğunluğuna karşın, Çaykara bölgesinde daha farklı isimlere rastlanılmaktadır. Hasan Umur’un “Of Tarihi” adlı kitabındaki kayıtlarda geçen Müslüman hane reisleri arasında Ahmed, Mehmed, Hüseyin, Murad, Ali, Süleyman gibi salt Müslüman Arap isimleri varken, en çok kullanılan isimlerin İskender ile Hamza olması, oldukça dikkat çekicidir. Bu ilginçliğin, İslâmlaştırma sonucu ortaya çıktığı anlaşılmaktadır. Ayrıca, Pontos kökenli yazarların bölge için yazdıkları ve sözel tarih olarak kaydettikleri bir anlatımda şu cümle yer almaktadır. “Of Episkopos’u Aleksandros, emrindeki bütün köylerle İslâma geçer. Aleksandros Müslüman olduktan sonra İskender adını alır ve daha sonra da İskender Paşa ünvanını kazanır ve Trabzona yönetici olarak atanır.” [15]

Osmanlı kayıtlarında kayıtlı ve Of civarında sıkça göze çarpan İskender adının, yukarıda verilen ve teyid edilmemiş bu hikâyenin, bir dayanağının olduğu ihtimalini güçlendirmektedir.




Yeni köyleri kuranlar nerelerden geldi
Şimdi biraz da Çaykara civarına kurdukları köylerle, bu bölgeye yerleşenlerin nereden geldiklerini, bir iki kaynağa dayanarak anlamaya çalışalım:

K. Fotiadis, “Pontos Helenlerinin yok edilişi” adlı kitabında, 1607 ile 1608 yıllarında yeni bir terör dalgasıyla iç karışıklıkların ortaya çıktığını, bunun sonucunda, her türlü psikolojik ve fiziksel baskıya maruz kalan Hıristiyanların, kurtuluşu topyekün Müslümanlaşmada bulabildiklerini, bunun da özellikle Of civarında yaşandığını yazmaktadır.

Trabzon merkezinde 1553 – 1583 yılları arasında meydana gelen yoğun nüfus hareketiyle ilgili bir tespiti de, Heath W. Lowry “Trabzon Şehrinin İslâmlaşma ve Türkleşmesi 1461 - 1583” adlı kitabında yapmıştır.
Bu konuda Lowry, Osmanlı kayıtlarına dayanarak aynen şunları yazmaktadır: “1523 ile 1553 arasındaki dönemde en büyük değişime uğrayan grup, Rum Ortodoks toplumu olmuştur. 1523 yılında bu toplumun 991 hanede yaşayan 4857 nüfusu vardı.1553 yılında hane sayısı 509’a, nüfus da 2545’e düşmüştür. Otuz yıllık dönem içinde bu %47.60’lık bir nüfus azalmasıdır.” [16]

Lowry’nin sözünü ettiği azalan Rum nüfus, Trabzon merkez mahallelerinden azalan Rum nüfustur. Burada Rumlardan azalan toplam sayı, 2312 gibi karşımıza çıkmaktadır. Bu azalma sadece merkezde olup, diğer bölgelerden de yaklaşık bir oranda azalma veya göç yaşandığını varsayarsak, bu sıralarda Çaykara kırsalında ortaya çıkan köylerin hem nedeni hemde insan kaynağı da ortaya çıkmış oluyor.

Ayrıca, 1583 ten sonra Çaykara civarında ortaya çıkan köylerin insan kaynağı için de, yine Lowry’nin aynı kitaptaki şu metni belki fikir verebilir: “16 – MAHALLE-İ AYA SOFYA: Bu tahrir defterlerinde karşımıza ilk kez çıkan mahallelerden olmakla birlikte, birçok nedenle bu mahallenin özel bir dikkatle incelenmesi gerekmektedir. 1486, 1523 ve 1553 Tahrir Defterlerini incelerken, gördüğümüz gibi bu bölge batı Varoşlarındaki Rum Hıristiyan toplumunun geleneksel merkeziydi. 1553 yılında burada bir de Müslüman Aya Sofya mahallesi bulunuyordu. 1583 yılında bu adı taşıyan bir Hıristiyan mahallesine artık rastlamamaktayız.” [17]

Yine Trabzon’daki Rum nüfusun Müslümanlaştırıldığına yönelik başka bir metninde; “Bu çalışma boyunca, eldeki Tahrir Defterlerine dayanarak Trabzon’un bir Müslüman şehir olması sürecini izlemeye çalıştık. Bu incelemede, daha önceki araştırmalarda varılan sonuçların aksine, bunun şehrin 1461’de fetihten hemen sonra yer alan ani bir süreç olmadığını göstermiş bulunuyoruz. Aksine bu, 125 yıl gibi bir süre içinde tamamlanmış, ve bu halde bile bunun şehrin yerli Hıristiyanlarından büyük bir kısmının İslâmlaştırılmasıyla kolaylaştırılmıştır. Sonuç olarak, 1583’te şehrin nüfusunun çoğunluğu Müslüman olduğu ve şehrin İslâmlaştırılmasından söz edebildiğimiz halde, şehrin fetih öncesi karakterinin büyük bir kısmını korumuş olduğunu söyleyebiliriz. Diğer bir deyişle, incelediğimiz döenmin sonunda, Trabzon şehrinin Türkleştirilmesi daha yeni başlıyordu” [18]

Lowry’nin yukarıdaki metnine, birde Hasan Umur’un aşağıdaki metnini eklemek yerinde olacaktır.
Ömer Asan’ın “Pontos Kültürü” adlı kitabında yer alan ve Hasan Umur’a ait olduğu belirtilen metin aynen şöyledir: “Bu münasebetle muhterem Paçanlılar’a şu noktayı hatırlatmak isterim ki, köylerinde ilk İslâm dininin nurunu getiren, Rüya ile buldukları Maraşlı Osman efendi olmayıp, resmi kayıtlarda sabit olduğu veçhile Süleyman, Murat, İskender efendilerdir. Bu yüksek seciyeli zatların babaları kimlerdir? Süleyman ile Murat’ın babalarının adı Liğor, İskender’in babasının adı Kirazi’dir. Bu muhterem zatların babalarının Hıristiyan olması, merhümunun şereflerini küçültmez” [19]

Hasan Umur’un bu metninden de anlaşılıyor ki; Çaykara köylerini Müslümanlaştıranların da babaları Hıristiyan’dı.

Birde Od. Lampsidi, Arkhio Pontou 33. cilt ve s.157 de, sayfasında, 15.yüzyılda birçok Helen’in köle muamelesi görmemek, emir altı yaşamamak vb. için, Pontos’un yüksek ve iç kesimlerine doğru göç ettiğini, ve böylece oralarda birçok yeni köyün ortaya çıktığını yazmaktadır.

Son olarak, aşağıdan yukarıya doğru gerçekleşen göçü anlatan bir mısra ile, yeni kurulan köylerin nerelerden geldiği konusunu bitirelim.

“İ kampi Turki yiomisan ke ta vuna leventes” = “Düzlükler Türklerle doldu, dağlar da Leventlerle”[20]




İslamlaşma süreci nasıl gelişti:
İslâmlaştırmanı hangi koşullar altında ve nasıl gerçekleştirildiği konusunda, Aşağı Oçena (Köknar) köyüne ait bir söylence ile, Osmanlı resmi makamlarının suçlu addettikleri kişilere yaptıklarını belgeleyen bir Osmanlı metniyle örnekleyerek, burada Çaykara ile ilgili Tarih bölümünü bitireyim.

Aşağı Oçena’ya ait söylence aynen şöyledir: “Köyün ilk kurucuları beş kardeş idiler. Bunların isimleri; Yeros lakabıyla bilinen Yorgos, Geros, Pavlos, Koloth ve Ğrağos idi. Söylenilene göre; sonraları köyde İslâmlaştırma faaliyetleri başlar. Oçenalılar her ne kadar İslâmlaşmaya karşı direndiyseler de, yedi çocuk sahibi Pavlos’un dışında herkes Müslümanlığı kabul eder. Pavlos Müslüman olmamak için direnir. Çeşitli baskılara rağmen inadını sürdürür. Bu inadına karşın, yedi çocuğu da sırayla öldürülür. Başları kesilerek bir sepet içerisinde Pavlos’a taşıttırılır. Bu işkenceye rağmen yine de iflâh olmayan Pavlos, son çare olarak aç bırakılır. Açlığa dayanamayan Pavlos, nihayet pes ederek Müslümanlığı kabul etmek zorunda kalır.”Bu tip “işkence sonucu Müslümanlaştırma” ile ilgili söylencelere, Çaykara’nın diğer köylerinde de rastlanmaktadır.

Yukarıdaki söylencede yer alan vahşiliğin, insanlık dışı yaptırım ve uygulamaların abartılı olup olmadığı konusunda, 19. yüzyıla ait aşağıdaki belge bize ışık tutmaya yarayacaktır.

***
Bismillahirrahmanirrahim
Kazai Of müftüsü Hüseyin Sabri efendiye
Mektup velâi selâhiyetimdir.

Bu kere Kaza-i Of’ta mukim ve misafir harp ve darbe veya nakliyat veya inşaat-i cariyeye kudreti vafir bil-umum firari bekaya ve tebdilihava efradının nezd-i fazilânelerine yollanan ve emir ve kararımıza tefrik olunan Hacı Haşim ağanın sây ve gayreti ve sizin din ve devlet uğrundaki fedakârane faaliyetiniz ile cem’ ve tarafınıza sevk olunmalıdır. Müfrezede ve kapısı önünde çalışmaktan ve emrinize itaatten istinkâf edecek kimseler üzerine dünyanın eşeddi ceza ve mesaibini yağdırmağa sana selâhiet-i tamme verdim. Bu gibi kimselerin hanelerini ihrak ve tahrip ve evlat ve ahfat ve akraba-i ve taallukatının nefy ve tazip hususundaki icraatınızı görmek isterim.

28 Şubat 1331 (12 Mart 1916)
Lazistan Havalisi Kumandanı
Mirliva Ahmet Avni
***

Tercümesi:

***
Of kazasında ikamet eden ve orada misafir olarak kalanlardan, savaşmaya, nakliyat veya geri hizmette çalışabilmeye gücü bulunan kişilerle; firari, bekaya ve hava değişiminde bulunanların bütününü, Hacı Haşim ağanın gayreti ve sizin din ile devlet uğrunda verdiğiniz fedakâr faaliyetleriniz sayesinde toplanıp tarafınıza sevk olunmalıdır.
Müfrezede ve kapısı önünde çalışmayı ve emrinize girmeyi reddedenlere karşı, dünyanın en şiddetli ceza ve musibetlerini yağdırmak konusunda, sana tam bir yetki verdim. Bu gibi kimselerin evlerini yakmak ve yıkmak, küçük ve büyük çocukları ile bütün akrabalarını sürmek ve işkenceden geçirmek konusundaki icraatınızı görmek isterim.

28 Şubat 1331 (12 Mart 1916)
Lazistan Havalisi Kumandanı
Mirliva Ahmet Avni[21]
***

İşkence ile ilgili, özellikle ikinci paragraf oldukça dikkat çekicidir!

19. yüzyılda bile, suçlu addedilen kişilere verilen cezaların yanı sıra, bir de çoluk çocuklarıyla birlikte tüm akrabalarına, dünyanın en şiddetli işkenceleri uygulandığı anlaşılmaktadır. Hem de bismillah ile başlayan bir işkence emriyle!..
İşkence yapılacakların listesine küçük çocukların tabi tutulması, “vahşi ve vahşet” sözcüklerine dahi işkence çektirir niteliktedir.

Bir başka örnek: “Örneğin Rıza Nur da (Atatürkçü' değildir, ama BMM hükümetinde Maarif Vekili'dir ve Yunan-Roma ören yerlerini özellikle yıktırdığını kendisi anlatır. Şu da anılarından bir bölüm: Karadeniz'de, Topal Osman'la konuşmasını kendi anlatıyor: 'Ağa, Pontus'u iyi temizle!' dedim. 'Temizliyorum' dedi 'Rum köylerinde taş üstünde taş bırakma!' dedim. 'Öyle yapıyorum ama kiliseleri ve iyi binaları lazım olur diye saklıyorum' dedi. 'Onları da yık, hatta taşlarını uzaklara yolla, dağıt. Ne olur, ne olmaz, bir daha burada kilise vardı diyemesinler!' dedim. 'Sahi öyle yapayım. Bu kadarını akıl edemedim' dedi.
Bu bir bakan-aynı zamanda milliyetçi. 'Kimse burada kilise vardı diyemesin...'
Tiyatro vardı, gymnasium vardı, tapınak vardı, diyemesin; 'Grek' vardı, 'Romalı' vardı, diyemesin. Bu da, bu ülkenin köklü bir milliyetçi tutumudur.” [22]



Müslümanlığı reddettiği içi köyünü terk edenler nereye göç etti:
Of civarında bulunan Fotinos, Ksenos, Holayisa, Saraxos (Uzungöl) Okenos ve Alithinos köylerinin Müslümanlaştırmasından sonra, köylerini terk etmek zorunda kalanlar, Torul’a bağlı bir köy haline gelen ve adına “Ofluların yeri” anlamında Fitiana verdikleri bir köye yerleşirler. Bu köye yerleşenlerden ve Saraxos köyünden olan Saraşites ailesi, daha sonra ünlü bir aile olarak tanınır.[23]

Özellikle Kandilaptis’in kitabından anlaşıldığı üzere, daha çok Çaykara civarından buraya kaçıp sığınan aileler, daha sonra buradan Rusya’ya ve en son 1923’te Türkiye ile Yunanistan arasında yaşanan nüfus mübadelesi sonucu, Yunanistana göç etmek zorunda kalırlar. Bu ailelerden bazıları şu an Selanikte, Atina’nın Zoğrafos semtinde ve bazıları da değişik illere dağılmış şekilde hayatlarını sürdürmektedir. Ayrıca, Saraxos köyünde yaşayan bir aile, henüz Rusya’da yaşayan bir akrabasıyla, Sovyetlerin dağılışından sonra, ticari amaçlarla gitti Rusya’da karşılaşmıştır. Çünkü köyleri terk etme olayı, komple bir sülalenin köyü terk edişi gibi gerçekleşmemiş, her sülaleden İslâmı kabul etmeyelerin zoraki köyü terk edişi gibi gerçekleştiğinde, birçok aile parçalanmıştır.




Gizli Hıristiyanlık
Din değiştirme olayı, zamanla “Gizli Hıristiyanlık” anlamına gelen “Kripto Xristianismos” gibi bir sorunun ortaya çıkmasına neden olmuştur. Buna göre, zorla Müslüman olan bazı kimseler, ibadetlerini eski inançlarına göre gizlice yerine getiriyorlardı. Hatta, topluca İslâm’a geçiş yapan bazı köylerde, şehadet getirir getirmez cami inşa edip amaz kılmaya başlayan olmamıştır. İslâm’ın içselleştirilmesi hayli uzun zaman almıştır. Bu nedenle, eski inançlarının gereklerini gizli ifa ediyorlardı. Bayramları, cenaze törenleri, düğünleri, ibadetleri, vb. hep gizli yapılıyordu. Resmi kayıtlarda adı Ahmet, Mehmet, Hasan, Hüseyin olarak geçen birçok insan, kendi çevresi tarafından eski adıyla biliniyor anılıyordu. Zamanla bu çift ad taşıma olayı, lakap geleneği haline dönüşmüştür.

Gizli Hıristiyanlıkla ilgili geleneksel anlatımların yanı sıra, belgesel kayıtlar da bulunmaktadır. Özellikle Batılı ülkelerin baskısıyla ve 1856 yılında ortaya çıkan Islahat fermanı (Hatt-i Humayun) sonrasında, birçok yerde kendi gerçek inancını açıklayan birçok kişi ortaya çıkmıştır. Bu fermana göre, Hıristiyanların Müslümanlardan hiç bir farkı kalmamıştı. Bu fermana göre, Hıristiyanlar da Müslümanlar gibi devlet işlerinde görev yapabilir, askere gidebilir, askere gitmek istemeyen de parasını ödeyerek bu görevi karşılayabilirdi. Dışarıda ve her yerde, herkes serbestçe inancının gereklerini yerine getirebilirdi. Bu durumdan memnun olmayan Müslümanlarla birlikte, bu defa askerlik yüzünden memnun olmayan Hıristiyanlar da bulunuyordu.

Gizli Hıristiyanlık ile ilgili başka bir örnek; "Meşrutiyetin ilanını müteakip Yomra, Maçka, Tonya, Şarlı nahiyelerinde Müslümanların tanassur etmeye başladıkları görüldü. Hatta bu yüzden birçok köylerde vukuatlar olmakta idi. Mesela ölen bir adamın cenazesini defnetmek için Rum Ortodokslar o adamın Ortodoks olduğunu, Müslümanlar da Müslüman olduğunu iddia ediyor ve her biri ölüyü kendisinin gömeceğini ileri sürüyordu. Hükümetçe yapılan tahkikatte bazan Ortodokslara, bazan da Müslümanlara veriliyor ve bazan da mesele hal edilemediği için hükümet tarafından defnediliyordu. Bu adamların ellerindeki nüfus tezkerelerinde Müslüman ol¬dukları ve Müslüman ismi yazılı olduğu ve babasının da Müslüman olduğu görülüyordu. Buna rağmen kendileri Ortodoks olduklarını ve isimlerinin Yani ve Niko gibi Rum isimleri olduğunu ve gizli din taşıdıklarını söylüyorlardı. Kendileri Osman Paşa Müslümanı olduklarını ve meşrutiyete kadar babaları ve kendileri ve aileleri efradı gizli Ortodoks dinini ve zahirende müslüman gözükmek suretiyle Ortodoksluklarını muhafaza ettiklerini söylüyorlardı. Haznedarzade ailesinin 1260 tarihindeki son valisi Osman Paşa tarafından ismi geçen nahiyelerdeki Rum Ortodoksları cebren Müslüman yapılmış olduğu için meşrutiyetin ilanıyla başlayan irtidat keyfiyetinin hakikati anlaşılmıştı. Bu hadise karşısında mezkür nahiyelerde ve bilhassa irtidadın vuku bulduğu köylerde tahkikat yapıldı. Oralarda köy mektep hocası bile yok, cami yok, İslamiyeti halka telkin edecek en iptidai bir müessesenin yok olduğu görüldü.” [24]




Çaykara halkı Orta Asya’ya dayalı ırklardan mı?
Yukarıda da belirttiğimiz gibi; bu iddiayı, Çaykara geneli için değerlendirmemiz söz konusu değildir. Ancak yine, Zeno, Holayisa, Ğorğoras ve Paçan köyleri ile ilgili ihtimalleri değerlendirmemiz gerekmektedir.
Burada teker teker bazı ihtimaller ile bazı iddiaları ele alırsak, daha uygun değerlendirmelerde bulunabiliriz.
Cumhuriyet sonrası tarihçiler tarafından ortaya atılmış, resmi tarihe uygun en eski iddialardan birisi; bölgedeki Rumların yavaş yavaş çıktığı, Rumlar oraları terk ederken, Müslüman Türklerin gelip buralara yerleştiğidir. Yine bu iddia çerçevesinde, Rumlar çıkarken, Türklerin bunlardan Rumca öğrendiği ve zamanla bu dili ana dili haline getirdiği söylenmektedir. Bu iddia, tamamen matematiksel düşünden yoksun, asimilasyonun süreç-sonuç ilişkisinden bihaber kafanın ortaya atabileceği iddiadan başka bir şey değildir.

Sonuç olarak, bütün bu verilere rağmen, hala birilerinin kalkıp bu yörede yaşayan insanları Orta Asya’ya dayandırması, inandırıcılığı zayıf bir propagandadan başka bir şey değildir. Ancak bu konuda, büyük oranda başarı elde edildiğini de ittiraf etmek gerekir. Fiziğimiz, gelenek ve göreneklerimiz henüz Orta Asyalılaştırılamadı belki ama, beyinsel olarak Orta Asya’dan da öte uzaklaştırıldığımız ortadadır. Bulunduğumuz coğrafyaya o kadar yabancılaştırılmışız ki, sanki bu yerlere uzaydan gelmiş gibi bir durumumuz var. Gözlerimizi açtığımız topraklar ve büyüyüp serpildiğimiz coğrafyada gittiğimiz okullarda, bir yığın bilinmeyenle karşılaşırız. Artık yerel dilde dahi kullandığımız kelimelerden olan Jinekoloji’den İneka’yı, Dontoloji’den Donti’yi, Kardioloji’den Kardiya’yı, Psikoloji’den Pşi’yi, Antropoloji’den Anthropo’yu, Astroloji’den Astri’yi, Jeoloji’den Yi’yi, Kronoloji’den xrono (hrono)’yu, vb. çıkaramaz olduk. Kafkasya, Avrasya, Pontos, Anadolu, Ege, Avrupa deriz ama hiç bir şey anlamayız. İstanbul, İzmir, İzmit, İznik, İsparta, İnebolu, Bolu, Ankara, Konya, Trabzon, Kadohor, Kalopotamos, Fasis, Piksitis, Mezopotamya deriz ama ne demek bilmeyiz. Hamsi, İstavrit, İzmarit, İskorpit, İstakoz, Çitari, Lüfer, Mezgit, Levrek, Çipura, Ahtapot, Kefal, Kofana, Kolios, Palamut, Sargan, Barbunya, Karades, vb. avlarız ama ne avladığımızı bilmeyiz. Fasulye, Bezelye, Marul, Lahana, Pancar, Soya, Ispanak, Pırasa, Prokoli yeriz ne yediğimizi bilmeyiz. Evet, düşürüldüğümüz durum bu. Keşke Orta Asya’dan bir şeyler bilebilseydik. Oranın Komarlarını, İfterilerini, Fındıklarını, Kirazlarını, Pelitini, Kestanesini, Şimşirini, Köknarını, Dirkapasını (Likarpa), Morasını, Ihlamurunu, Uvasını, Muşmulasını bilip de bu kelimelerin anlamlarını bilebilseydik.
Ne kaldı ki bildiğimiz, geldiğimiz şu dünyada? Yemek içmekten öte bir bildiğimiz kaldı mı? Her şey bir tarafa, adımızı biliyor muyuz adımızı? Ahmet’in, Mehmet,in, Hasan’ın, Hüseyin’in, Cemil’in, Kadir’in, Mustafa’nın, Kâmil’in, Kemal’ın, Abdullah’ın, Ömer’in, Musa’nın, Ali’nin, Şükrü’nün, Hayri’nin Hamit’in, Cemal’ın, Mahmut’un, Muzaffer’in, İsmail’in, İbrahim’in, Yunus’un, Tayyip’in, Esma’nın, Bakiye’nin, Fadime’nin, Ayşe’nin, Melis’in, Hanife’nin, Hayriye’nin, Hava’nın, Hatice’nin, Rukiye’nin, Kafiye’nin, Şükriye’nin Sulbiye’nin, Tenzile’nin, Nuriye’nin anlamını biliyor muyuz?




Çaykara halkı Rum mu?
Bu sorunun yanıtını verebilmek için, önce “Rum” veya bölgede kullanılan “Romei veya Romeyi” sözcüklerinin nereden geldiğine bakmak gerekiyor.



Rum adı
Rum adı, Roma İmparatorluğu döneminde, bu İmparatorlukta yaşamış, etnik kökeni ne olursa olsun herkes için kullanılmış bir tanımlamadır. Kısacası; Helen, Ermeni, Cenevizli, Türkmen, Karamanlı, Çepni, Kürt, Arap, vb. olup Hıristiyan veya başka bir dine mensup olan herkes Romalı ve dolayısıyla Rum’du. O halde bu adlandırma bugün açısından geçersizdir. Çünkü artık ortada Roma İmparatorluğu diye bir devlet olmadığı gibi, bu devletin vatandaşı anlamına gelebilecek Rum da yoktur.
Burada hemen ulusal devlet yapısı temelinde adlandırılan Türk, Yunan, Fransız, vb. gibi etnik adlandırmalar akla gelmesin. Çünkü ulusal devlet yapıları, daha çok bir etnisiteye dayalı, diğer etnisiteleri yok sayan ve onları eritmeye çalışan bir yapıya sahiptir. Rum tanımı farklı olup, belki Osmanlı veya bugünkü Amerka’lı tanımına daha uygun değerlendirilebilir.



Trabzon’un birçok köyünde ve Çaykara civarında kullanılan yerel dil Romeyika’nın kökeni nedir?
Son zamanlarda, İnternet’in değişik platformlarında, Rumca veya yerel adlandırmayla Romeika, Romeyika adı üzerinde ve bu dilin içeriği konusunda çeşitli tartışmalara, dolayısıyla farklı görüş ve iddialara rastlıyoruz. Elbette bu tartışmaların akademik boyutu tartışılır. Bu konuda doyurucu bir bilgiye ulaşmak da zor. Ancak birçok kişide, özellikle bu dili kullanan meraklı kişilerde, bu sorunun yanıtı henüz bulunamamış olduğu, tartışmalardan da anlaşılmaktadır.



Gerçekte Rumca denilen dil necedir?
Karışık yerel bir dil mi, yoksa Yunanca’nın bir şivesi veya lehçesi midir?
İnternet’teki tartışmalar esnasında ve bazı akademik çevrelerde bu dile Pontosça, Pontusça, Pontos Rumcası, Pontiaka, Karadeniz Rumcası, Anadolu Rumcası, Anadolu Yunanca’sı, vb. isimlerle tanımlanmaya çalışıldığı görülüyor.
Acaba Rumca bunlardan hangisidir?

Bu sorunun yanıtı için, önce Rumca denilen dili, bir bütün içerisinde değerlendirmek gerekir. Çünkü ,Anadolu’da başka yerlerde konuşulan Rumca’dan da söz edilmektedir. O halde, Rumca veya Romeika, denilen bu dili şöyle tarif edebiliriz: Rumca, Helenistik çağdan itibaren Helence’nin (Antik Yunanca) Anadolu’da (Karadeniz dahil), konuşulmuş, konuşulduğu bölgenin farklı unsurlarıyla etkileşim boyutuna göre de morfoloji kazanmış bütün lehçelerine, Roma İmparatorluğu döneminde, Hıristiyanlığın tamamen yayılıp resmi din olmaya başladığı andan itibaren verilen isimdir. Daha anlaşılır bir ifadeyle Rumca; bölgede kullanılan dil, Sokrates, Platon, Heredot, Homeros, Aristoteles, Aristofanes, Karadenizli Diyojen, Strabon, Visarion, vb. gibi filozof, tarihçi, şair, edebiyatçı, coğrafyacı, vb. bilim adamlarının kullandığı ve tüm Batı dünyasında Helenic ve Türkiye’de Helence olarak bilinen antik dilin bir devamı ve bir lehçesidir.
Bu açıklamalardan sonra, Rumca’yı kısaca şöyle tanımlayabiliriz: Rumca Helence’nin bir lehçesidir.
Elbette ki her dilin kendi özelliğine göre, onu kullanan halkın o dile verdiği bir isim vardır. Örneğin, Almanca diye bildiğimiz dil, Almanlar içerisinde Deutsche olarak bilinir. Helence’de kendi içinde Ellinika olarak geçer.



Elinika nasıl Romeyika oldu?
Roma İmparatorluğu döneminde, çıkan çeşitli savaşlar, izlenen yanlış sosyal, siyasal ve ekonomik politikalar yüzünden, Roma halkı içerisinde farklı sınıf katmanları ortaya çıkmıştı. Bu sınıflar; “toprak ağaları, yöneticiler, zengin tüccar ve tefeciler, fakirleşmiş Roma halkı ve köle durumunda olanlar” gibiydi. İyice fakirleşmiş ve çaresiz kalmış halk ve köleler arasında, Hıristiyanlık hızla yayılmaya başlamıştı. Çünkü Hıristiyanlık, fakir ile zenginin, köle ile efendisinin ve farklı etnik unsurların aralarında eşitliğini savunuyordu. Ayrıca, Hıristiyanlığın ibadet biçimi, çok tanrılı dinin ibadet biçiminden çok daha kolaydı. Bunun yanı sıra, Hıristiyan misyonerler, bu dine geçen zayıf insanlara, devletin uzatmadığı eli uzatıyor, yayılabilmek adına sorunlarını paylaşma yoluna gidiyordu. Ayrıca Hıristiyanlık, ilk yayılmaya başladığı dönemlerde, Roma yönetimi tarafından baskıya maruz kalmış, Hıristiyanlar ile Roma yönetimi karşı karşıya gelmişti. Bu durum, bir şekilde kendilerini Roma işgali altında hisseden, henüz Helen kültürel kimliğini kaybetmemiş, ağırlıklı olarak Anadolu ve Yunan coğrafyasında yaşayan Helen toplumunun bu yeni dine geçişini hızlandırdı. Daha sonra yüzlerce yıl süren misyonerlik faaliyetleri sonucunda Hıristiyanlık, Roma’da en büyük din haline gelir. Sonuçta Hıristiyanlık, Roma İmparatoru Konstantin zamanında resmi din olarak kabul edilir. Bu süreçten sonra Hıristiyanlar, o zamana kadar henüz Hıristiyan olmamış ve henüz paganizme inanmaya devam eden Helenler üzerine baskı kurmaya başlarlar. Bu baskı zamanla yerini tahribe, talana, yağmaya, işkenceye ve katliama bırakır. O zamana kadar üretilmiş ve Helenizm ile Paganizm’i andıran veya hatırlatan bütün sanat eserlerini tahrip etmeye başlarlar. Helenizm’in en büyük kütüphanelerini ateşe verirler. Özellikle Anadolu’da, Helenizm’e ait taş üstünde taş komazlar. Helenlere yapmadık işkenceler bırakmazlar. Böylece, Hıristiyanlığın fanatizmi vahşete dönüşür.

Romalılar’ın ve Hıristiyanlığın yapmış olduğu tahribat ve katliamdan bir iki örnek:
– “Hükümdarlığın dışında, en iyi sporcu, en iyi şair, vb. her şeyde en üstün olduğunu ispatlamaya çalışan Neron, kendisinden önce birinci olmuş kişilere ait heykelleri yıktırıyordu. Suitonios’un da dediği gibi; bazen heykellerin yüzlerini değiştiriyor, kopya ediyor, tarih sayfalarından istemedikleri bölümü kaldırıyor, tarihi kendilerine göre değiştiriyorlardı. August, sistematik bir şekilde tarih kitaplarını tahrip ediyordu.”

– “Ateist olarak anılan Milios’lu Diağoras, bir defasında Herkül’e ait ahşap bir heykeli ateşe attıktan sonra, “şimdi gel 13. maçını yap ve şu kazanımdaki suyu kaynat” demiştir.”

– “Hıristiyanlığın ilk yıllarında, Vandalizm’in bir başka türü de, yazılı belgeleri yok etmekti. Karşıt bütün yayınlar ateşe atılıp, yazarları da öldürülüyordu.”

– “Yunanistan’da heykeller yıkılıyor, kutsal yerler yok oluyor, sanat eserleri kül oluyor. Elefsina’da pagan din adamları öldürülüyor, Korinthos, Sparti ve Olimpia’da, yıkılan eski tapınakların üzerine kilise inşa ediliyor.”

– “Bir defasında, henüz kendisini Helen olarak tanımlayan, bilgisiyle ün salmış filozof ve aynı zamanda matematikçi bir bayanın evine saldırırlar. Bayanı evinden dışarı çıkarıp üstünü başını yolarlar. Çırılçıplak bir şekilde yollarda sürükledikten sonra, cesedini götürüp ateşe atarlar.” [25]

Hıristiyanlığın bir ara yumuşayan bu vahşeti, Yustinianos (Justinian) döneminde yeniden alevlenerek, Helenizm’in sonu tamamen getirilir. Böylece, Hıristiyanlığın vahşeti ile başlayan sürecin sonunda, artık ne Helen kalır nede Helence adı.
Artık hiç kimse Helen değildir ve Helence de konuşmuyordur. Herkes Helence konuşmasına ve İncil’in de bu dilde yazılmasına rağmen, Rumdur ve Rumca konuşuyordur. Böyle bir vahşet dönemini yaşayan Helence, Romeyika adı altında hayatını sürdürmeye başlar ve bugüne kadar Anadolu’da devam eder. Ancak, Osmanlıdan ayrıldıktan sonra kurulan Yunanistan, bu dilin orijinal adını kullanmaya başlamıştır. Yunanistan’da bugün bu dil, “Elinika” olarak bilinir.
İşte Helence’nin Rumca’ya, Elinika’nın Romeyika’ya dönüşünün acı hikâyesi kısaca budur.



Bölgede kullanılan dil gerçekte Elinika mı, yoksa karışık bir dil mi?
Ğlosolog ve eski Oxford Üniversitesi öğretim görevlilerinden Peter Makridge’nin Çaykara civarında konuşulan yerel dil Romeyika ile ilgili tespitleri:
Makridge, bir konferansta yaptığı konuşmasının bir bölümünde; Of civarı ve özellikle Şerah (Uzungül)’ta kullanılan Helence’nin, Karadeniz Helencesinin en eski ve en orjinal bölümünü oluşturdugunu, diğer hiç bir Pontos Helence şivelerinde bulunmayan arkaik öğelerle kuralsız fiillerin kullanıldığını belirtmiştir. [26]




Çaykaralılar Helen mi?
Bütün tarihsel gelişime ve Osmanlı dönemi başlığı altında incelediğimiz Osmanlı kayıtlarına göre, ataları Hıristiyan Rum oldukları açıkça belli olan Çaykara halkının, Helen kökenli olup olmadığını söylemek için, biraz da onların kültürel değerlerine bakmak gerekir.



YEREL DİL ROMEİKA

Çocuk dili

Çocuk dili deyip geçmeyin...
Çocuk dili demek, bir dilin anası demektir. Çocuk dilinin içerisinde, ana rahminden başlamak suretiyle doğayı, doğuşu, varoluşu, varoluşun sürdürülebilemsi için gerekli olanı, kısaca her şeyi bulabilirsiniz. Çocuk dili, hayata gözlerimizi açar açmaz, annelerimizin bizimle ilk ses temasını gerçekleştirdiği ve biz konuşuncaya dek, bizimle ilişkide kullanmış olduğu çeşitli sözcükler bütünüdür. Çocuk dilinin içerdiği sözcüklerin bazıları, dünya genelinde benzerlik gösterse de, her toplumda farklı bir çocuk dili bulunmaktadır. Çocuk dilinde kullanılan sözcüklerin tamamının belirli bir anlamı mevcuttur.

Yörede kullanılan bazı sözcükler:

Ma
Bir çok kelimenin kökenini oluşturan bu sözcük, Hint-Avrupa dil ailesi içinde yer alan dillerde kullanılan, Türkçe “Ana” kelimelerinin karşılığıdır. Helence’de mana, mama, mami, mitir, mitera gibi kelimelerin kısaltılmış şeklidir. Türkçedeki “meme” sözcüğü de bu kelimelerden türemiştir. Diğer dillerden İngilizce’de mother, Almanca’da mutter, Rusça’da mat, Latince’de mamma, Ermenice’de Mayrik ve Sanskritçe’de matru gibidir. Çocuğa meme verme esnasında kullanılır. Çocuğun annesi tarafından üretilen sütü emmesi gerektiğinin çocuğa kısaca anlatımıdır.

Pa
Yine Hint-Avrupa dillerinde bulunan Helence patir, patera, papas, Latincede papa kelimelerinin kısaltılmış şeklidir. Türkçe “ata” sözcüğünün karşılığıdır.
Çocuğun babasının emeği karşılığında elde edilen yemeğin yenmesi gerektiğinin çocuğa anlatımıdır.

Papa
Yukarıda verdiğimiz “pa” sözcüğünün biraz daha genişlemiş şeklidir. Yine babanın emeği karşılığında elde edilen yemeğin kısaltılmış halidir.

Papaka
Bu sözcük, “papa”nın “ka” soneki ile birlikte kibarlaştırılmış biçimidir. Anlamı; yukarıda olduğu gibi yemektir.

Mama
Yukarıda değinilen “ma” sözcüğünün genişlemiş halidir. Genelde çocuğun ilk öğrendiği kelimelerin başında gelir.

Mamaka
Bu sözcük de, “mama” nın “ka” soneki ile anlamı kibarlaştırılmış ve yine yemek anlamına gelen bir sözcüktür.

Mi
Bu sözcük; olumsuzluğun belirtilmesi ve uyarısında kullanılan Helence “mi” önekinin aynısıdır. Bir hareketin yapılmaması gerektiğinin çocuğa anlatımıdır. Türkçede yapma, etme, dokunma anlamında kullanılır.

Fufu
Aynen mama ve papa sözcüklerinin kısaltılış şeklinde olduğu gibi, bu sözcükde Helence “fotia = ateş” sözcüğünün kısaltılmış şeklidir. Çocuk sürünmeye veya yüremeye başladığı andan itibaren, ilk karşılaştığı tehlikelerden birisi de yanmaktır. Anlam genişlemesiyle birlikte, yanma tehlikesinin mevcudiyetinin çocuğa anlatımıdır.

Fufuka
Yukarıda verdiğimiz “fufu” kelimesinin “ka” sonekiyle kibarlaştırılmış biçimidir. Anlam genişlemesiyle birlikte, daha önce yanmış, kesilmiş yada bir şekilde darbe almış derinin üzerindeki yarayı ifade etmektedir.

Ti
Ti, Arkaik Helence “titthos = çıplak et, et parçası” kelimesinin kısaltılmış biçimidir. Annenin bebeğiyle iletişimde ilk kullandığı kelime kısaltmalarından biridir. Anne, çocuğa meme vermek istediğinde, bu kısaltmayı kullanır.

Tika
Bu kelime de, yukarıda verdiğimiz “ti” kısaltmasıyla aynı anlamı taşımaktadır. Burada kısaltmaya sonek “ka” eklenmiştir.

Titi (Almancada argoda Tite = Meme)
Bu kelime de, yukarıda değindiğimiz “titthos”kelimesinin kısaltılmış şekli olan “ti”nin biraz daha genişletilmiş biçimidir.

Titika
Yine “titthos” dan üreyen bu kelimenin sonunda yine sonek “ka” vardır.

Tsitsi
Yukarıdaki “titi” kısaltmasının çitakismos’lu (bkz. Çitakismos) şeklidir. Kısaltmadaki “T” harflerinin önüne S harfi gelmiştir.

Tsitsika
Yukarıda değindiğimiz kelime “tsitsi” nin sonek “ka” ile birleşmiş şeklidir.

Şi
Bu kelime Helence akıtmak, dökmek anlamına gelen “xino” veya latince yazılış şekliye “chino” kelimesinin kısaltılmış şeklidir. Kelimedeki harf “X” yöre dilinde “Ş” gibi telâfuz (bkz. Çitakismos/X maddesi) edilmektedir. Bu kısaltma, çocuğun burnunun aktığı durumlarda, burnunu boşaltmaya çalışan annenin, çocuğun burnunu aşağı çekmesini ifade için kullanılır.



Not: Bu yazı “Caykara’nın kısa tarihçesi” adlı kitap çalışmasından alıntıdır ve yazının devamı bu çalışmada mevcuttur. Her hakkı saklıdır ve izin alınmadan hiçbir yerde kullanılamaz, kopya edilemez!

Kaynakça

--------------------------------------------------------------------------------

[1]İ. Tokalak – Bizans-Osmanlı Sentezi s. 157
[2]Prokopios – Peri Ktismaton
[3]İ. Tokalak – Bizans-Osmanlı Sentezi s. 140
[4]Rum suresi 1-5

[5] 1. Maliaris – O Pontos s. 122-124 2. Yorgos Andreadis – Apo To Mitho Stin Eksodo s. 39-53
[6] İsmail Tokalak – Bizans – Osmanlı Sentezi

[7]Yorgos Andreadis – Apo To Mitho Stin Eksodo s. 52 – 53
[8]Maliaris Pedia – (Kollektif eser) O Pontos s281
[9]Heath W. Lowry – Trabzon Şehrinin İslâmlaşma ve Türkleşmesi 1461-1583 s.19

[10] Taner Akçam - Siyasi kültürümüzde zulüm ve işkence - İletişim Yayınları 1992 s. 62-63
[11]Kostas Fotiadis – İ Eksislamismi Tis Mikras Asias Ke O Kriptoxristiani Tu Pontu s. 160-161

[12] Bizans Osmanlı Sentezi – İsmail Tokalak. Gülerboy yayınevi 2006 s. 309
[13]1486, 1515, 1553 ve 1583 Tahrir, 1654 Cizye’i Gebran ile, 1681 tarihli Avarız Hane Defter kayıtları
[14]Arxio Pontu Cilt 18 s. 95

[15]1. Y. Kandilaptis - Ta Fititana. 2. K. Fotiadis - İ Eksislamismi Tis Mikras Asias Ke O Kriptoxristianismos Tu Pontu. 3. Pontos Arşivi cilt 4-5 İ Eklisia Trapezuntos s.707
[16] Heath W. Lowry “Trabzon Şehrinin İslâmlaşma ve Türkleşmesi 1461 – 1583 s.99

[17]Heath W. Lowry “Trabzon Şehrinin İslâmlaşma ve Türkleşmesi 1461 – 1583 s.123
[18]Heath W. Lowry “Trabzon Şehrinin İslâmlaşma ve Türkleşmesi 1461 – 1583 s218
[19]Heath W. Lowry “Trabzon Şehrinin İslâmlaşma ve Türkleşmesi 1461 – 1583 s.42

[20]Dimotika Trağudia Tu Pontu – Panu Lampsidi – Epitropi Pontiakon Meleton s.73 No:26

[21]Çaykara’nın Manevi ve Kültürel Değerleri Sempozyumu-1 -2002- s.193
[22] Murat Belge 15.01.2008 Radikal gazetesi “Gene Bizans” başlıklı makale.
[23]Yorgos Kandilaptis – Ta Fitiana

[24] (A. Faik Hurşit Günday – Hayat ve Hatırlarım) Home - Karalahana Photo Gallery sitesi yazarlarından Sait Çetinoğlu’nun Pontos Sorunu adlı makalesinden alıntıdır.

[25] Kiryakos Simopulos - İ Leylasia Ke İ Katastrofi Ton Elinikon Arkheotiton – Stakhy yayınları 3. baskı 1999
[26] Ofitika Nea gazetesi





GülüşLerim yüzümde dondu,
Sensizlik gözyaşı oLup aktı
Yüréğm ısLandı..
Crazy61 isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı
Yeni Konu Aç Cevap Yaz

Etiketler
çaykara, tarihi, trabzon


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık


Forum Renkli Sosyal Medya
Forumrenkli Facebook Forumrenkli Twitter Forumrenkli RSS
Forum Renkli Desteklediklerimiz

Forum Renkli Yasal Uyarı!

Forum Renkli Türkiye'nin en renkli eğlence ve bilgi paylaşım platformudur. Hukuka, yasalara, telif ve kişilik haklarına bağlıdır. "5651 sayılı yasada" belirtilen "Yer Sağlayıcı" olarak hizmet sunmaktadır. İlgili yasaya göre site yönetiminin tüm içerikleri kontrol etme yükümlülüğü yoktur. Bu sebep ile sitemiz, uyarıları dikkate alarak yasa dışı paylaşımlar hakkında gerekli işlemleri yapmaktadır. Oluşabilecek yasal sorumluluklar "Üyelerimize" aittir.

Forum Renkli; Arkadaşlık, Dostluk, Eğlence, Paylaşım, Msn Nickleri, Msn Sözleri, Msn Avatarları, Ödüllü Yarışmalar, Msn Sözleri, Şiirler, Şarkılar, Moda, Sağlık, Tv, Dizi, Film, Komik, Komik Resimler, Komik Videolar, Haberler, Spor Haberleri ve Güncel Bilgi Paylaşımı gibi konuların kullanıcıları tarafından önceden onay almadan anında yayınlayabildikleri bir forumdur.

Copyright© 2011 - 2013, ForumRenkli.com® Tüm Hakları Saklıdır.


Forum Renkli Alexa Forum Renkli Sitemap



vBulletin® Version 3.8.7 ile güçlendirilmiştir.
Copyright ©2000 - 2017, Jelsoft Enterprises Ltd
Inactive Reminders By Realdizayn

Search Engine Optimization by vBSEO 3.6.1 ©2011, Crawlability, Inc.

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222 223 224 225 226 227 228 229 230 231 232 233 234 235 236 237 238 239 240 241 242 243 244 245 246 247 248 249 250 251 252 253 254 255 256 257 258 259 260 261 262 263 264 265 266 267 268 269 270 271 272 273 274 275 276 277 278 279 280 281 282 283 284 285 286 287 288 289 290 291 292 293 294 295 296 297 298 299 300 301 302 303 304 305 306 307 308 309 310 311 312 313 314 315 316 317 318 319 320 321 322 323 324 325 326 327 328 329 330 331 332 333 334 335 336 337 338 339 340 341 342 343 344 345 346 347 348 349 350 351 352 353 354 355 356 357 358 359 360 361 362 363 364 365 366 367 368 369 370 371 372 373 374 375 376 377 378 379 380 381 382 383 384 385 386 387 388 389 390 391 392 393 394 395 396 397 398 399 400 401 402 403 404 405 406 407 408 409 410 411 412 413 414 415 416 417 418 419 420 421 422 423 424 425 426 427 428 429 430 431 432 433 434 435 436 437 438 439 440 441 442 443 444 445 446 447 448 449 450 451 452 453 454 455 456 457 458 459 460 461 462 463 464 465 466 467 468 469 470 471 472 473 474 475 476 477 478 479 480 481 482 483 484 485 486 487 488 489 490 491 492 493 494 495 496 497 498 499 500 501 502 503 504 505 506 507 508 509 510 511 512 513 514 515 516 517 518 519 520 521 522 523 524 525 526 527 528 529 530 531 532 533 534 535 536 537 538 539 540 541 542 543 544 545 546 547 548 549 550 551 552 553 554 555 556 557