Forum Renkli - Türkiye`nin En Renkli Eğlence ve Bilgi Paylaşım Platformu  



"Taklitler, Asıllarını yaşatırmış."
Go Back   Forum Renkli - Türkiye`nin En Renkli Eğlence ve Bilgi Paylaşım Platformu > Kültür & Sanat > Kültür - Tarih
Ücretsiz Kayıt ol veya Üye Girişi yapın.
Forum Renkli - Türkiye'nin En Renkli Eğlence ve Paylaşım Platformuna Hoşgeldiniz.
Forum Renkli'ye Hoşgeldiniz. Forumumuza ücretsiz KAYIT olarak, forumumuzda bilgi alışverişi yapabilir ve aramıza katılıp samimi dostluklar kurabilirsiniz.

Forumumuzda bizimle birlikte paylaşıma katılmak için buradan üye olabilirsiniz.



veya Facebook üyeliğiniz ile sitemize kayıt olabilirsiniz.
Etiketli Üyeler Listesi

Yeni Konu Aç Cevap Yaz
 
LinkBack Seçenekler Stil
Alt 09 Ağustos 2013, 15:48   #1 (permalink)
Emekli Yönetici

barışbalcı - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: 21 Temmuz 2013
Nerden: Samsun-Trabzon
(Mesajlar): 2.750
(Konular): 1781
İlişki Durumu: Karmaşık
Burç:
Renkli Para : 342907
Aldığı Beğeni: 754
Beğendikleri: 854
Ruh Halim: Yalniz
Takım :
barışbalcı - MSN üzeri Mesaj gönder
Standart Antik Mısır Sırları

Arkadaşlar şimdide sizlere Antik Mısır'ın Sırları hakkında olan bir kitaptan bilgiler vericem ama bu uzun olduğu için bunu ara ara koyucam şimdilik başlangıcını koyuyorum

Kitabımızın içindeki başlıklar daha doğrusu bilgilerin başlıkları şimdilik bunları koyuyorum yavaş yavaş bilgileride ekleyeceğim.

Sunuş
Ezoterik Zincirin Önemli Bir Halkası
Aniik Bilgelik
Sırlar Dünyası'na Yolculuk

1. BÖLÜM
MISIR'IN BİLİNMEYEN GEÇMİŞİ
Ttıfan Öncesine Dayanan Bir Uygarlık
Günümüzden lO.OOO'lerce Yıl Önce
Tufan'da Neler Olmuştu?
Dünya'nın Klasik Kronolojik Tarihi
Tufan Sonrası Yaşanan Gerileme
Gözden Kaçan Önemli Bir Unsur: Ezoterik Gelenek
Tufan'a Doğru ve Sonrasında Mısır'da Yaşananlar
Güneş İki Defa Battığı Yerden Doğdu
Atlantis'teki Osiris Öğretisi
Mu'dan Yukarı Mısır'a
Osiris Öğretisi'nin Mısır'a Gelişi
Aşağı ve Yukarı Mısır Birleşiyor
Dini Eğitim Sistemi'ne Geçiş
Tufan Öncesi'ne Ait Kültürün izleri Yokediliyor
İslâm Orduları Mısır'da
Günümüzdeki Mısır
Yıkımdan Kurtarılabilen Belgeler
Tufan Öncesi'ne Ait İzler
Manyetik Koruma Kalkanı
Gizlenen Sırlar Bir Gün Açılacaktır
2000'li Yılların İlk Çeyreği

2. BOLUM
ANTİK MISIR MİMARİSİ
Büyük Piramit (Keops)
Keops'un Yapılış Tarihi
Piramidin İçini Keşfetmek İçin Yapılan İlk Araştırmalar
İlk Bilimadamı 1638'de Piramide Adım Attı
Piramidin Sırrı Çözülemiyor
Kral Odası'nın Ayrıntıları Ortaya Çıkıyor
Uzaylılar Değil ama Bizim Uygarlığımız da Değil
Piramitleri Yapan Teknoloji
Mucizevi Taşlar ve Asalar
Musa Peygamber'in Sihirli Asası
Unutulan Gizli Bilgiler
"Yada Taşı"nııı Sihirli Gücü
Ezoterizm'de Dünden Bugüne Taş Kültü
TılsımlıTaşlar'dan Sihirli Asalar'a
Sihirli Asalar Günümüze Kadar Gelememiştir
Keops'un Dünya Üzerindeki Yeri
Büyük Piramid'in Mimarisinde Gizlenen Mesajlar
Gize'deki Keops Şifreli Geomelri'nin Merkezi mi?
Piramit Şeklinin Ezotcrik Anlamı
Kozmik Mabet - Kutsal Mimari
Yeryüzü ve Gökyüzü'nün Evliliği
İsminin İçindeki Gizli Anlam
Firavun Keops'un İsmi Büyük Piramid'e Atfedildi
Piramitlerin Enerjisi
Gizli Yeraltı Labirentleri
Herodot'un Tarihi Kayıtları da Aynı Şeyi Söylüyor
Yılanoğulları Üçgen Biçimli Faşların Altında
Sfenks'in Sırrı
Tufan Öncesi'nin Şahidi
Astrolojik Bir İşaret Olarak Aslan
Aslanlı Yol

3. BÖLÜM
M.Ö. 12.000 - 10.000
TUFAN SONRASI VE DEMİR ÇAĞI'NA GİRİŞ
Tufan Yaklaşıyor
Dünya'nın Dengeleri Bozuluyor
Farklı İki Uygarlık Ortaya Çıkıyor; Mayalar ve Aztekler
Belial'in Oğulları Şambalayı kuruyor
Demir Çağı İçin Şambala'ya İhliyaç Vaıdı
Şambala ile Agarta'nın Ortak Yönü
Şambala ve Şeytan Plânı

4. BÖLÜM
MİSİR İNİSİYASYONU
Sırlar Öğretisi'ne Giriş
Son Akşam
Mabede İlk Adım
Bir Haftalık Bekleme Süresi
Zorlukların Bittiği Zannedildiği Anda
Kapı Kapanıyor
Mabetteki İlk Sınav Sona Eriyor
Sırlarla İlk Karşılaşma
Sayılar Bilimi
Ateş ve Su Sınavları'ndan Geçiş
İsis Mabedi'nde İnisiyasyon'a Başlangıç
İnisiyasyonda Çıraklık Dönemi Başlıyor
Ruhsal Arınmadan Önce Zihinsel ve Fiziksel Arınma
Fazlalıkların Terki
İç Aydınlanma Anları
22 Sının Gizemi
Mabedin Aurası TümBenliğni Kaplıyor
Osiris Rahipliğine Doğru
Ölüm Deneyimi ve Ruhsal İrtibat
Thot'un Kitabı'ndaki Sırlar Bilgisi
Thot'un Kitabı'na Göre İlâhi Oluşum
Ruh Göğün Evladıdır
Cehennem Sembolü ve Aslral Tortular'ın Yakılması
Madde Girdabından Kurtuluş
Osiris Mabcdi'nde Saklanan Thot'un Sırları
Sırlar Mabedi'nden Ayrılış
Mutlak Sessizlik Yemini

MISIR KOZMOGONİSİ
Neter- Khcrt
Tanrısal Evren
Neter - Khert'in Katları
Mitolojik Tanrılar
Tanrılar (îlhahi Varlıklar) Birliği
Ezoterik Sırlar Sembollerde Gizli
İnsanın Fiziksel ve Ruhsal Unsurları
İçsel Kıyamet - İçsel Uyanış

6. BÖLÜM
MISIRIN ÖLÜLER KİTABI
Günümüzdeki Ölüler Kitabı
Metinler Sembolik Bir Usluba Sahiptir
Mısır Ezoterik Kültürü, Mısırlı Gibi Düşünmeden Çözülemez
Sırların Birgün Açılacağı Biliniyordu
Reu Pert Em Hru
Ölüler Kıtabı'ndaki Ölüler
Ölüm ve Maati Salonu
Maati Salonu'ndan Tuat'a Geçiş
Kalbin Tartılması
Ölüye Rehberlik Edilmesi
Öte Alem'in Merhalelerinden Geçiş
Ölünün Ağzı'nm Açılması ve Adının Hatırlatılması
Ölünün Yıldızlar Arası Yolculuk Yapması
Tçatça Reisleri
Ruh Beden İlişkisi ve İnsanın Tanımı
Khu'yu Mükemmelleştirmenin Kitabı
Gökyüzü'ndeki Kutsallığın Merkezi
Mısır'm Majik Uygulamaları
Yüksek Büyüye Giriş
Muskalar
Majik Yöntemleri Uygulama Yasaları
İsmin Majik Gücü
Sözün Gücüi, Sihirli Sözler - Dualar
Mısır Mumyaları
Firavunların Laneti Değil, Manyetik Etkiler
Simya
Atlantis

7. BÖLÜM
MISIR İNİSİYELERİ
Fisagor Öncesi Yunanistan - Orfe Dönemi
Kendini Bil
Deif Mabedi'nde İnisiyasyon
Tanrısal Düzeni Görmek
Diyonizos Bayramı
Tampe Vadisi'nde Yaşananlar
Şifrelendirilen "Gizli Kod"
İnisiyatik Sırların Açıklanması
Mabedin Gizli Yeraltı Odaları
Orfe'nin Ölümü ve Sırlar Öğretisi'ne Büyük Darbe
Fisagor Dönemi
Fisagor'un Doğumuyla İlgili Bir Kehanet
Mısır'dan Babil'e Zorunlu Seyahat
Fisagor'un İnisiyatik Öğretisi
Yeni Bir Okul ve Yeni Bir Yönetim Modeli
Fisagoryen Etki
Eflatun Dönemi
Narsis Mitosu
Eflatun'un Felsefesi
Elözis Mabedi
Eflatun'un Gizli İnisiyasyonu: Elözis Sırlan

8. BOLÜM
SON SÖZ
Aydmlık ve Karanlık Güçler
Varılacak Son Nokta: Kıyam Etmektir
Uyanış Ama Ne Zaman?
Dipnot Açıklamaları
Kaynakça





Ask Your Self: What would you sacrifice for what you believe..

Kendine şunu sor: İnandığın şey uğruna neyi feda ederdin..

Türkiye Halkı Web Sitesi Forumu
barışbalcı isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı
Alt 09 Ağustos 2013, 15:50   #2 (permalink)
Emekli Yönetici

barışbalcı - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: 21 Temmuz 2013
Nerden: Samsun-Trabzon
(Mesajlar): 2.750
(Konular): 1781
İlişki Durumu: Karmaşık
Burç:
Renkli Para : 342907
Aldığı Beğeni: 754
Beğendikleri: 854
Ruh Halim: Yalniz
Takım :
barışbalcı - MSN üzeri Mesaj gönder
Standart

1
MISIR'IN BİLİNMEYEN GEÇMİŞİ
Günümüzden 3750 yıl önce de
Mısır'la ilgili bilgilere ulaşılmakta büyük zorluklar çekiliyordu...
Çünkü Mısır'ın geçmişi çok daha ötelere uzanıyordu...
Mısır'ın geçmişi deyince birçoklarımızın aklına hemen Firavunlar
devri gelir... Firavunlar arasında en fazla duyulanı ise
kuşkusuz ki, Ramses'tir... Özellikle de Klâsik Tarihçiler'in en
fazla üzerinde durdukları Mısır'ın geçmiş tarihi, işte bu dönemlerdir...
Ancak bu tarihler, Mısır'ın çok yakın dönemleridir.
Mısır'ın geçmi.şini sorgulamak istiyorsak, bu tarihlerin
çok daha ötelerine uzanmamız gerekir...
Örneğin M.Ö. 1750'lerde yaşayan Kral Nefer-hetop'un
dönemi bizim için oldukça eski bir tarihi ifade eder. Ve Klâsik
Tarihçiler ancak bu tarihlere kadar geriye giderek, "Mısır
Kültürü" ile ilgili bir takım çıkarımlarda bulunmaya çalışmış-
lardır. Ancak bu tarih Mısır'ın geçmişini kapsamaz. Mısır'ın
geçmişi, bu tarihlerden çok daha eskilere dayanır. Bunu şöyle
bir örnekle daha açık anlatmaya çalışalım:
M.Ö. 1750'lerde yaşayan Kral Nefer-hetop Osiris'e tıpa
tıp benzeyen bir heykel yaptırmaya karar verdiğinde, katiplerini
araştırma yapmaları için Heliopolis Kütüphanesi'nin eski
arşivlerine yollamıştı. Çünkü orijinalliğinden emin olacakları
bir Osiris resmi arıyorlardı!... Yani günümüzden yaklaşık
3750 yıl önce...
Yine günümüzden yaklaşık 3150 yıl önce yaşamış IV.
Ramses'in de Mısır'ın kökenleriyle ilgili benzer antik araştırmalar
yaptırdığı bilinmektedir.
Evet... O dönemlerde de Mısır'ın geçmişi ve kökeni
araştırılıyordu!...
Şunu söylemek istiyorum ki, bizim için hayli eski bir dönemi
ifade eden bu tarihler bile, Mısır'ın geçmişi ile karşılaştırıldığında
hiç bir şey ifade etmemektedir.
Antik Mısır Uygarlığı dendiğinde karşımıza çıkan tarih;
bizleri istesek de, istemesek de çok daha gerilere götürür.
Hem de binlerce değil en az 10-12 bin yıl öncelerine...
Bu nedenle Kral Nefer-hetop kendi döneminde Mısır'ın
geçmişi ile ilgili bir bilgiyi araştırırken, yaklaşık 7000 - 9000
yıl öncesiyle ilgili tarihi bilgilere ulaşmaya çalışmaktaydı. Gizemi
binlerce yıl öncesine ait Osiris'e ait bir resim bulmaya
çalışan Kral Nefer-hetop'dan bugüne gelinceye kadar geçen
süre, Mısır'ın geçmişini daha da unutturmuş ve bizi 10.000 yılı
aşkın bir zaman süreciyle karşı karşıya bırakmıştır
İşte bizim araştırdığımız "Antik Mısır Sırları"mn dayandığı
geçmiş böylesine devasa bir süreçle ilgilidir.

TUFAN ÖNCESİNE DAYANAN BİR UYGARLIK
Bilgilerinin belirli bir kısmını Mısırlı rahiplerden almış
olan Herodot'a göre, yazılı tarih onun döneminden 11.340 yıl
öncesine dayanır. Bu yaklaşık olarak Atlantis'in batışına denk
gelen bir tarihtir. Yani Hcrodot'un vermiş olduğu bu tarih. Tufan
sonrası bizim uygarlığımızın başlangıç tarihidir...
Bu tarih, Mısır için de çok önemli bir dönüm noktasıdır.

Günümüzden 10.000'lerce yıl önce...
Geçmişte meydana gelen ve hemen hemen tüm kutsal kitaplarda
dile getirilen Tufan'ın etkileri, bazı bilimadamlarının
iddia ettikleri gibi sadece Mezopotamya ve Ortadoğu ile sınırlı
kalmamıştır. Aksine, tüm dünya insanlığının hafızasında silinemeyecek
izler bırakmış olan bu büyük felâkeder dizisinden,
Dünya üzerinde en az etkilenen bölgelerin başında Ortadoğu
gelmiştir.
Bir zamanlar yaşanan ve Dünya'nın birçok bölgesini etkileyen
iki büyük doğal afetten söz etmeyen ulus ya da kavim
yok gibidir. Dünya üzerinde birbirlerinden çok farklı bölgelerde
yaşamış olan tüm eski ulusların mitolojilerinde ve dinlerinde
bu trajedik anıya yer verilmiştir.
Yaşanan bu felâketler, dinlerde (özellikle de son üç dinde)
"Tufan" olarak isimlendirilmiştir.
Bu büyük felâkeder zincirinin ilkinde Mu Kıtası diğerinde
ise Atlantis Kıtası arkalarında küçük adacıklar bırakmak suretiyle
tamamen batmışlardır.
Bu yaşananlarla ilgili olarak Kur'an-ı Kerim'de pekçok
ayet vardır:
"Ad, Semud milletleri ile Ress'lileri ve bunların arasında birçok
nesilleri de yerle bir ettik. Her birine misaller vermiştik ama dinlemedikleri
için hepsini kırdık geçirdik." (Furkan Suresi: 25/38-
39)
"Gerçekleşecek olan! Nedir o gerçekleşecek olan gün? Gerçekleşecek
olanın ne olduğunu sana ne bildirir? Semud ve Ad milletleri
tepelerine inecek bu gerçeği yalanladılar. Bu yüzden Semud
milleti zorlu bir sarsıntı ile yok edildi. Ad milleti de bu yüzden
önünde durulmaz dondurucu bir rüzgarla yok edildi... Ey insanlar!
Su taştığı vakit, siz bir ibret olmak üzere, anlayışlı kulaklar
anlasın diye süzülen gemide, sizi Biz taşımışızdır." (Hakka
Suresi: 69/1-7,11-12)0)
'''Nuh Tufanı" olarak Kur'an-ı Kerim'de Muhammed
Peygamber'e tebliğ edilen (vahyedilen) bu meselenin, bilinmeyen
olaylardan olduğu, ayetlerde şu şekilde anlatılmıştır:
"Gemi, dağlar gibi dalgalar içinde onları götürürken..."
"Yere, 'Suyunu çek! Göğe 'Ey gök sen de tut' denildi. Su çekildi,
iş de bitti. Gemi Cudi'ye oturdu."
" 'Ey Nuh, sana ve seninle beraber olan topluluklara bizden bir
selamet ve bereketle gemiden in. Ama birçok toplulukları da geçindireceğiz,
sonra onlara can yakıcı bir azap vereceğiz' denildi.
Ey Muhammed, bunlar sana vahyettiğimiz bilinmeyen olaylardır."
(Hud Suresi: 11/42,44,48-49)
Belli ki, Muhammed Peygamber'in döneminde de Tufan'ın
izleri hafızalardan çoktan silinip gitmişti.

Tufan'da Neler Olmuştu?
Tufan'da neler olmuştu? Bu konuyla ilgili "KIYAMET
ALAMETLERİ" isimli kitabımda yeterince ayrıntıya girdiğim
için, burada bunları tekrar etmek istemiyorum. Tek bir cümleyle
özetlemek gerekirse...
Anlatılanlar iki büyük etkenden bahsetmektedir: Su ve
ateş... Tabii bu arada meydana gelen büyük depremleri de
ilave etmek gerek...
Yaşanan böylesi büyük felâketlere sebebiyet veren etkenler
nelerdi?
Dünya eksenindeki kayma ve kutupların yer değiştirmesiyle
birlikte gelen büyük sel baskınları ve ani iklim değişiklikleri
Okyanus dibindeki gazlar ve bunun sonucu oluşan
büyük depremler.
Atlantis 'in son dönemlerindeçıkan savaşta majik
tekniklerele birlikle doğa güçlerinin negatif alanlarda
kullanımı.
İşte bütün bunlar ve bunlara eklenen bazı diğer kozmik
etkenler; dinsel kayıtlarda adma ''Tufan" denilen büyük bir
trajedinin dünya üzerinde yaşanmasına neden olmuştu.

Dünya'nın Klasik Kronolojik Tarihi?
Bu konuda akılları karıştıran bir çelişkiden söz etmek istiyorum.
Bu anlatılanlar günümüz bilimsel buluşları ve eskinin
dinsel kayıtlarıyla örtüşse de, Klasik Tarih Bilimi'yle ör-
tüşmeyen noktaları olduğunu hepimiz biliyoruz. Çünkü Klasik
Tarih Bilimi'ne göre bilinen insanlık tarihimiz şöyle bir
kronolojik sıra takip etmektedir

Taş Çağı'ndan Demir Çağına
Tam olarak ne zaman başladığı konusunda farklı
tarihler vardlır. Ancak Taş Çağının bitişiyle ilgili
Tarihçilerin üzerinde birleştikşerri süre günümiizden
9.000 yıl öncesine aittir.
Demir Çağı'nı Bakır Çağ, ve Bronz Çağ izlemiş ve insanlık
Demir Çağa ulaşmıştır.
Demir Çağ'ın Mezopotamya'da İM.O. 12. Yüzyıl'da,
Avrupa'da ise M.O. 8. Yüzyıl'da başladığı ileri sürülür.
Ve en önemlisi de, bu zaman dilinderinin öncesinde,
son derece ilkel bir insanlık tarihinden bahsedilir.
Maymunla insan karışımı bir insanlık tarif edilir.
Klasik Tarih Bilimcileri'nin kronolojisi içinde, günümüz
uygarlığıyla karşılaştırıldığında son derece
ileri bir düzeye erişmiş olan Mu ve Atlantis Uygarlıkları
yer almaz! ...
İşte en büyük sorunda budur. Birçok tarihçi Atlantis ve
onun da öncesindeki Mu Uygarlığı nı efsanevi kıtalar olarak
nitelendirmişlerdir.
Böyle olunca da insanlık tarihimizin şu an en ileri nokta
bulunduğu ile ilgili genel klasik bir kabul bulunmaktadır. Ancak
yukarıdaki Klasik Tarih Bilimi'nin verilerinden de anlaşı-
labileceği gibi, Taş Devri'nin Bitişi günümüzden 9.000 yıl
öncesine denk gelmektedir. Klasik Tarih Bilimi'nin bu verilerini
bir an için doğru kabul edecek olursak, bizim bugünkü
teknolojik seviyemize gelebilmek için Taş Devri'nin bitişinden
bugüne kadar yaklaşık 9.000 yıl geçmiş olduğu görülmektedir.
9.000 yıllık bu süre içinde, atomik güçleri kullanabilecek
ve uzaya açılabilecek aşamayla geldiğimiz düşünülecek olursa;
günümüzden en az 70 bin yıl önce yaşamış olan bir uygarlığın
bilim ve teknoloji alanlarında hangi boyutlara ulaşmış
olabileceklerini tasavvur bile edemeyeceğimiz ortada değil
midir?!...
Dolayısıyla Tufan öncesi Mu ve Atlantis Uygarlıklan'nın
bizlerden çok daha ileri düzeyde bir uygarlık olduklarını, bu
basit mantık yürütmesinden bile çıkartabilmek mümkündür.
Ama kuşkusuz ki, bunun için önce Atlantis ve Mu Uygarlıkları
hakkında bilgi sahibi olmak gerekir.

Tufan sonrası yaşanan gerilme...
Az önce Mezopotamya ve Orta Doğu'nun yaşanan büyük
doğal afetlerden daha az etkilendiğinden bahsetmiştik. Bu
arada Akdeniz ve Karadeniz'i de daha az etkilenen bölgeler
arasında sayabiliriz. Her ne kadar Tevrat ve Kur'an'da anlatılan
"Tufan" bu bölgelerdeki yaşananları anlatsa da, yine de
bir Atlantik Okyanusu ve Pasifik Okyanusu'nda meydana gelenlerle
kıyaslanamayacak kadar daha küçük boyutta olmuştur.
Akdeniz, Karadeniz ve Kızıldeniz gibi nispeten kapalı bir
havza içinde yer alan denizlere kıyısı olan yerler. Kutuplar'daki
açısal değişimin sonucu ortaya çıkan büyük su baskmlarından
daha az etkilenmiştir. Nitekim Tevrat ve
Kur'an'da bahsedilen Nuh Tufanı'nda, kimi insanlar basit tahtadan
teknelere binerek dahi, bu büyük felâketi atlatabilmişlerdir.
Bu büyük doğal afetlerde bilindiği gibi önce Pasifik Okyanusu'ndaki
Mu Kıtası daha sonra da Atlantik Okyanusu'ndaki
Adantis Kıtası parçalanarak hemen hemen tamamen
sulara gömülmüşler, diğer kıtalarda ise kısmi parçalanmalar
ve büyük su baskınları meydana gelmiştir.
Marmara Denizi ile Karadenizi birleştiren İstanbul Boğazı
bu dönemde açılmış ve iki denizi büyük bir selle birlikte
birleştirmiştir. (Bu konuyla ilgili yapılan bir bilimsel araştırmanın
sonuçlan geçtiğimiz yıl Discovery kanalında yayınlanmıştır.)
Meydana gelen tüm bu büyük doğal afetlerin sonucunda
Dünya üzerinde yokolmaktan kurtulabilen tüm uygarlıklarda
büyük bir gerileme kaçınılmaz olmuştur. Dünya'nın büyük bir
bölümünde kelimenin tam anlamıyla, korkunç bir gerileme
yaşanmıştır. Kurtulabilenler boş alanlara yerleşmişler ve her
türlü teknolojik imkândan bir anda yoksun kalıvermişlcrdir.
İşte günümüz Klasik Tarih Bilimi'nin bundan 9.000 yıl önce
yaşadığını iddia ettiği Taş Devri'nin altında yatan gerçek bu
gerilemedir. (2)
Yukarıdaki kronolojik tarihlendirmedeki bir başka ayrıntıya
daha dikkatlerinizi çekmek istiyorum:
Klasik Tarih Bilimi'nce; Demir Çağ, Mezopotamya'da
M.Ö. 12. Yüzyıl'da, Avrupa'da ise M.Ö. 8. Yüzyıl'da başladığının
söylenmesi de, Mezopotamya ve Ortadoğu'nun yaşanan
felâketlerden daha az etkilenilmiş olduğu gerçeğini gözler
önüne serer. Çünkü Mezopotamya'da Demir Çağ Avrupa'ya
oranla daha çabuk başlamıştır. Klasik Tarihi Kronoloji'ye
göre Mezopotamya Uygarlıkları o dönemde Avrupa'daki
Uygarlıklar'dan 400 yıl önde bulunmaktaydı...
Uygarlıklar'ın Tufan sonrasında yaşadığı gerileme teknoloji
ve bilim alanında görüldüğü gibi aynı zamanda ruhsal
alanda da kendisini göstermiş ve aynen Güneş'ten uzakta kalan
gezegenlerin soğuması gibi, bir zamanlar Mu ve Atlantis'de
yaşayan kozmik kökenli inisiyatik bilgiler de, benzer
bir gerilemenin içine girmiş ve giderek ilk günkü değerlerinden
uzaklaşmışlardır.
Bu yozlaşmayı nispeten yavaşlatabilen Orta Asya, Mısır
ve Mezopotamya yörelerindeki bazı merkezler ise, bugünkü
uygarlıkların beşiği olmuştur. Bu merkezlerde yeralan ö/ellikle
üç toplum bunun başını çekmiştir:
1- Orta Asya'da Şamanlar ve Tibetliler.
2- Mezopotamya'da Sümerliler.
3- Kuzey-Doğu Afrika'da: Mısırlılar...

Gerçekten de Kültür ve Uygarlık Tarihi içinde bu üç büyük
merkezin fonksiyonu ve katkısı son derece önemlidir.
Burada Mayalar'ı neden saymadığımı merak eden okurlarımızı
duyar gibi oluyorum... Kuşkusuz ki, Orta Amerika
Kıtası'ndaki Mayalar da çok önemli bir merkezdi ancak bu
toplumla bizim uygarlığımızın çok fazla bir irtibatı olamamıştır.
Günümüz ABD halklarının atalarını oluşturan İngiliz ve
İspanyol koloniciler Mayalar'ın torunları Kızılderililer'le bir
irtibat sağlamışlardı ama bu irtibat o kültürü tanımaya çalışmaktan
ziyade, korkunç bir katliama yönelik bir uygulamaya
dönüştüğü için ne yazık ki, o kültürden hiç bir şey elde edememişlerdir.
Etselerdi şu anda dünyadaki fonksiyonları herhalde
çok daha farkh olurdu...
Neyse, birgün gelir her şey yerli yerine oturur elbet!...
Konumuzdan uzaklaşmamak için bu konuda başka şeyler
yazmaktan kendimi uzak tutmaya çalışıyorum...
Konumuza geri dönelim.

Gözden kaçan önemli bir unsur: Ezoterik Gelenek
Mısır Uygarlıgrnı araştırma konusu yapan başlı başına bir
bilim dalı vardır ve bu bilimle uğraşanlara ''Egyptolog" denir.
Ancak ne var ki, Egyptologlar'ın bizlere aktardıkları Mısırla
ilgili bulgular son derece sıradan bilgilerden ibarettir. Onlar
bizlere Firavunlar döneminin tarihini ve Mısır yapılarının belirli
özelliklerini anlatmaktan öte pek fazla bilgi vermezler
Onlar için piramitlerin nasıl yapıldıkları bile bir muammadır-.
Peki ama bu muammaları kim çözecek? Bunlara cevap
ne zaman verilecek?
Bu çelişkiyi ilk kez kamuoyuna duyuran araştırmacı,
Atatarük'ün de kitaplarını getirterek tercüme ettirdiği James
Churchward olmuştur.
James Churchward yaymladığı ilk kitabında bu konuyla
ilgili şu satırları kaleme almıştır:
Egyptologiar Mısır'la ilgili birçok konuda oluşturdukları teoriyle
gerçekten önemli ölçüde sapmışlardır. Bunun nedeniyse ne eskilerin
sembolizmini ne de bu sembolik yazıtların ezoterik anlamlarını
anlayamamış olmalandır. Bunun için onları suçlayamayız.
Çünkü bu konuda bir ipucu bulunmadığı gibi, bunların
öğrenilebileceği bir okul da yoktur. Bu sırtar en azından yüzlerce
yıldır sadece bir avuç yaşlı Doğulu Bilge tarafından bilinmek-
tedir. Tüm bu yaşlı bilgeler yaşamlarını kendi mabetlerinde geçirmişler
ve dış dünya ile nadiren irtibatları olmuştur.
Bu çok ender de olsa gerçekleştiğinde ise, onların aktardığı bilgiler,
eldeki mevcut teorilerle o kadar uyuşmamıştır ki, bu anlatılanlar
anlamsız şeyler olarak değerlendirilmiştir. (3')
James Churchward bu satırları kaleme aklığında 1900'lü
yılların henüz daha ilk çeyreğindeydik. O günlerden bu günlere
gelinceye kadar aradan bir hayli zaman geçmiş olmasına
rağmen, Klasik Tarih Bilimi'nin etkisi altındaki Egyptologlar
için değişen çok fazla bir şey olmamıştır-. Onların büyük bir
bölümü hâlâ okullarda kendilerine anlatılan klasik bilgileri
tekrar edip durmaktadır.
Mısır bilmecesinin çözümü için James Churchward'ın
vaktiyle söylemiş okhıgu gibi sadece tek bir yol vardır:
"Ezotecrik Bilgilerle meseleyi ele almak..."
Ezoterik Bilgiler ışığında meseleye yaklaşmanın haricinde
Mısır Kültürü'nün derinliklerine inebilmenin başka hiç bir
yolu yoktur. Bu önemli unsur hesaba katılmadan yapılacak
hangi araştırına olursa olsun, bizi sonuca ulaştırmayacak ve
Mısır'da bir zamanlar neler yaşandığını bizlere gösteremeyecektir.
Artık hadi gelin, binlerce yıl öncesine doğru yeniden yola
çıkalım ve o günlerin anısını ''Dünya'mn Ezoterik Tarih
i " n i göz önünde bulundurarak yeniden canlandıralım... Bakalım
geçmişimizi ve geleceğimizi ilgilendiren nelerle karşılaşacağız.

TUFAN'A DOĞRU VE SONRASINDA
MISIR'DA YAŞANANLAR

Tufan'dan sonra çok büyük bir gerileme yaşayan insanoğlu,
her şeye yeniden başlamak zorunda kaldığı için, ilkel
kabileler dönemine geri döndü. Bu tam anlamıyla bir geri dönüştü...
İnsanlığın aşağıya iniş sürecindeki çok önemli bir geri
adım böylelikle atılmış oluyordu...
İnsanlık hem fiziksel hem de ruhsal anlamda büyük bir
gerilemenin içine girmişti. Ancak bir zamanlar yaşanan bu
trajedi ile ilgili anılar eski lo|)lumiarın geleneklerinde günümüze
kadar gelebildi. Bunlar arasında Mısır Geleneğini en
önde gelenler arasında sayabiliriz.

Güneş iki defa battığı yerden doğdu...
Tarihin babası olarak anılan ünlü tarihçi Heredot, Mısır'a
yaptığı bir gezi sırasında bir rahipten duyduklarını kitabında
şöyle anlatır:
Bir Mısırlı Rahip bana: "Bilmiş ol ki, atalarımız zamaınnda Güneş
iki defa battığı yerden doğdu, sonra aynı olay tekrar tersine
meydana geldi" dedi
Kur'an-ı Kerim'deki bir ayet ise, sanki Mısırlı rahiplerle
söz birliği etmişçesine şöyle der:
O, iki Doğu'nun Rabbi'dir, iki Batı'nın Rabbi'dir."
(Rahman Suresi: 55/17)
Günümüzde yapılan jeolojik ve kilimatolojik araştırma-
lar, Herodot'un aktardığı Mısırlı rahibin sözlerini doğrulamışın
Çünkü eldeki bilimsel veriler kutupların birden fazla yer
değiştirmiş olduğunu kesin olarak göstermektedir. En son kutupsal
değişimin Atlantis'in batışına denk gelen tarihlerde
meydana geldiği tahmin edilmektedir (4)

Atlantis'teki Osiris Öğretisi
Bu büyük felâketler zinciri henüz daha başlamadan önce
Mu ve Atlantisli rahipler yaşanacaklardan haberdardılar ve bu
konuda halklarını çok önceden uyarmışlardı.
Beklenen Tufan'dan en az etkilenecek olan bölgeler tespit
edildikten sonra buralara yoğun göçler düzenlemeye başlamışlardı.
İşte bu bölgelerden biri de Mısır topraklarıydı.
Mısır önce Mu'dan sonra da Atlantis'ten yoğun göçler almıştı.
Tarihçilerin bir zamanlar bir türlü içinden çıkamadıkları;
"Bir anda böylesine ileri düzeyli bir uygarlık Afrika'nın
Kuzeyi'nde nasıl oluşmııştıır" sorusunun cevabı işte bu göçlerde
yatmaktaydı.
Tarihin çok eski dönemlerinden başlayan, Atlantis'le Mu
arasında sürekli bir irtibatın olduğu bilinmektedir. Bu irtibat
Mu Bilgeliği'nin Atlantis'e taşınmasında çok önemli bir rol
görmüştür.
ve bu öğreti sistemine dünyanın ilk Tek Tanrılı dini adını vermişti.
Onun Tek Tanrılı din olarak yorumladığı sistem aslında
bir din değil, tam anlamıyla kozmik kökenli bir öğretiydi.
Bu öğreti ilk kez Mu'da yaşam bulmuş ve oradan da Atlantis'e
taşınmıştır. Ancak zamanla Atlantis'te bu öğreti dejenere
olmuştu. İşte bundan sonrasını tabletler şöyle anlatır.
Özetle aktarıyorum:
Tabletler konumuzla çok yakından ilgili olan bir isimden
bahsetmektedirler.
Bu isim Osiris'tir...
Günümüzden 18-20 bin yıl önce yaşamış olan bu kişiden
Atlanlisli bir bilge olarak söz edilmekledir. O dönemlerde
Atlantis'te başlayan dejenerasyon hat safhaya ulaşmıştı,
Osiris bilgisini derinleştirmek üzere doğduğu ülke Atlantis'i
terkedip Mu Kıtası'na gitti. Oradaki Naakal Okullan'nda
"MU Kozmik Öğretisi" ile ilgili inisiyatik dersler aldı. Daha
sonra Atlantis'e geri döndü. Tüm yaşamını Atlantis halkını aydınlatmaya
ve Mu Kültürü'nü anlatmaya adıyan Osiris, birtakım
çıkarları uğruna Kozmik Öğretiyi yozlaştırmış Atlantis
rahip sınıfının etkisi altında oluşan yanlış anlayışları ve uydurma
kavramları düzeltmeye çalıştı.
Halktan çok büyük destek gördü. Halk kısa süre içinde
ona büyük bir sevgi ve saygıyla bağlandı. Sonunda Atlantis'in
ruhani lideri oldu. Kendisini Atlantis Kralı Uranos'un
yerine getirmek istediler. Fakat o bunu kabul etmedi.
Ölümünden sonra kendisine bağlı inisiyelerce adının yaşatılması
için, Atlantis'te yaymaya çalıştığı Mu kökenli Kozmik
Öğreti'ye "Osiris Dini" adı verildi. Ve binlerce yıl bu öğreti
Atlantis'e hakim oldu
Orta Asya'nın muhtelif yörelerinde buluanan çok eski bir
kültüre ait bilgiler veren taştabletlerden elde edilen ezoterık
bilgilere göre, Mu'ya indirilen kozmik öğretinin kaynağı "Sirius
Kültürü" idi.
Bu tabletlerin içerikleriylc ilgili ilk bilgiler ünlü araştırmacı
James Churchward tarafından dünyaya duyurulmuştur,
James Churchward kendi anlayışı ile bu bilgileri yorumlamış

Mu'dan Yukarı Mısır'a
Atlantis'te bunlar yaşanırken, Mu Kıtası'ndan çevre kıtalara
göçler de başlamıştı. Mu'nun önde gelen ırklarından biri
olan Nagalar önee Burma'ya oradan da Hindistan'a, sonrasında
ise iki kola ayrılarak bir kol Babile diğer bir kol ise Kızıldeniz
üzerinden "Yukarı Mısır" tabir edilen Afrikan'ın Kuzey
Doğu'sundaki Kızıldeniz kıyılarına yerleştiler. Eski tarihi kayıtlarda
bu bölge ''Maiu" olarak isimlendirilmişti. Yukarı Mısır'daki
Nübye'de yer alan Maiu, bu günkü Suakin kentinin
yakınlarında, Kızıldeniz kıyısındadır.
Bu bölgelerde yerleşim birimlerinin kurulduğunu, hem
Mısır kaynaklan hem de Hint kaynaklan teyid etmektedir.
Bazı Yunan tarihçilerinin ve filozoflarının "Mısırlılar
Hindistan'dan gelmiş kolonicilerdir" demelerinin altında yalan
gerçek işte budur.
Kitaplarını Hindistan'daki çeşitli gizli mabetlerdeki kayıtlardan
yararlanarak kaleme aldığı bilinen dünyaca ünlü
Hint tarihçisi Valmiki de, bu konuda son derece açık anlatımlarla
bulunmuştur. Örneğin Rişi Mabedi'nin gizli kayıtlanndan
aldığı bir alıntıda şöyle der:
"Hindistan'dan gelen Mayalar (5'') Mısır'da bir koloni kurdular ve
buraya Maiu adını verdiler."
Ramayana isimli ünlü eserinde ise daha ayrıntılı bir bilgi
verir:
"Naakaller önce Hindistan'ın Dekkan bölgesinde yerleştiler.
Sonra da dinlerini ve bilgilerini Babil ve Mısır kolonilerine aktardılar."


Tibet civarındaki bir mabette bulunan eski bir haritadan
uyarlanarak hazırlanmıştır.
Bu harita ilk kez James Churchward tarohndan dünya
kamuoyuna duyurulmuştur.

Kısaca özetlemek gerekirse:
Mısır topraklarına ilk ayak basanlar Mu kolonilerinin Naga
koluydu. Nagalar Mu'da Naakaller olarak isimlendirilmekteydi.
Bu nedenle eski tarihi kayıtlarda bazen Nagalar bazen
ise Naakeller olarak bu toplum isimlendirilmiştir.
Mu Kıtası batmadan önce gerçekleştirilen bu göç Mısırlılar'm
atalarını oluşturdu. Ancak Mısır, hem bu dönemde hem
de Atlantis'in batışına yakın dönemlerde yoğun olarak Atlantis'ten
de göç almıştır. Bu nedenle Mısır halkının ataları dediğimiz
zaman hem Mulular'ı hem de Atlantisliler'i bir arada
ele almak gerekir
Mısır toplumu o topraklarda sıfırdan başlayarak gelişim
gösteren bir uygarlık değil, yapılan göçlerle gelişmiş bir kültürün
buraya taşınmasıyla ortaya çıkmış bir ülkedir Hatta bir
değil birbirine son derece benzeyen iki kültürün: Mu ve Atlantis
Kültürü'nün...
Evet... Gelelim Atlantis'ten Mısır'a yapılan göçlere...

OSİRİS ÖĞRETİSİ'NİN MISIR'A GELİŞİAtlantis'ten yapılan göçler, bölgenin "Aşağı Mısır" olarak
tabir edilen kesimine gerçekleştirildi. İlk büyük yerleşim
birimi ve ilk büyük mabet Nil Deltası'ndaki Sais'te kuruldu.
Daha önce Osiris Öğretisi'nin Atlantis'te nasıl bir gelişim
gösterdiğini görmüştük. Atlantis'ten Mısır'a gerçekleştirilen
göçlerle, sözünü etmiş olduğumuz Osiris Öğretisi de
Mısır'a taşındı.
Osiris Öğretisi'nin Mısır'a getirilişi, Atlantisli bir bilge
olan Thot tarafından M.Ö. 14 bin yıllarında gerçekleştirilmiştir
Yani Atlantis'in batışından yaklaşık 4.000 yıl önce...(6)



Thot zamanından Menes zamanına kadar yani MÖ.
14.000'den M.Ö. 5000'e kadar geçen tam 9000 yıl boyunca
hu öğretinin gizli mabetlerde korunması Horus unvanı ile anılan
rahiplerce sağlandı.
Bu konuda en açık yazılı kaynaklardan biri Herodot'a ait-
Iir. Herodot şöyle der:
"Horus, Kral Menes tahta geçmeden evvel Mısır'ın Hiyararşik
yöneticisiydi."
Benzer bir başka anlatım da Mısırlı rahip ve tarihçi Manetho
taralından kaleme alınmıştır:
"Mısır'daki bilgeler yönetimi 10.000 yıl devam eder. Bilgeler, Hiyeratik
hükümdardırlar."
Mısır'ın Ölüler Kitabı'nda ise Horusla ilgili şöyle bir tanımlama
yer alır:
"Horus, ilâhi babasının özünden geldi. Mısır'ın Yöneticisi oldu."
Gelenler kültürleriyle birlikte gelmişler ve bir anda Mısır'da
büyük bir inisiyatik merkez kurmuşlardı. Ancak mabetlerin
derinliklerinde saklanan bu "inisiyatik sırlar" dışarıya
hiç bir zaman tam olarak açıklanmadı. Halka "Osiris Yolu"
adı altında son derece kapalı bir şekilde mitolojik hikâyeler
tarzında, bilgiler üstü örtülü bir şekilde verilmekteydi.
Buna karşın özel eğitime tabi tutulan son derece kısıtlı sayıdaki
kişiye ise, Horus'un Rahipler'i ellerindeki sırları açıklamaktaydılar.
Bundan dolayı Mısır'da "Osiris'in Yolu" ve "Horus'un

Yolu" olarak bilinen, biri egzoterik diğeri ise ezoterik içerikli
iki ayrı öğreti ortaya çıkmıştı.
Daha sonraları Horus Rahipleri de Osiris Rahipleri olarak
anılmaya başlandı. Ancak sırların gizli tutulması konusunda
hiç bir şey değişmedi. Ve sırlar asla dışarıya sızdırılmadı.
Günümüze kadar gelebilen taş tabletlerdeki ve diğer yazılı
kaynaklardaki anlatılanlar, bu aktardıklarımızı birebir doğrulamaktadır.
Dahası bu anlatılanlar, günümüzden birkaç bin
yıl önce Mısır'a giden gezgincilerin ve tarihçilerin Mısırlı rahiplerden
aldıkları bilgilerle de örtüşmektedir.
İşte birkaç örnek:
Girit'te Schliemann tarafından bulunan bir tablet:
''Mısırlılar, Misar'ın soyundan gelmektedir. Misar Tarih Tanrısı
Thot'un çocuğuydu. Thot ise Atlantisli bir rahibin göçmen oğluydu,
ilk mabedini Sais'te kurdu ve orada ana vatının bilgeliğini
öğretmeye başladı."
İkinci Hanedan, Firavun Sent Dönemi'ne ait bir başka
papirüs:
"Firavun Sent, Atlantis'in izlerini araştırmak için, Batı'ya bir araştırma
ekibini gönderdi. Mısırlılar 3350 yıl evvel beraberlerinde
Anavatanları'nın tüm bilgeliği olduğu halde oradan gelmişlerdi."
Gerçekten de birçok eski kayıtta rahatlıkla görülebileceği
gibi. Mısırlılar kendi kökenleri ile ilgili yaptıkları açıklamalarda,
ısrarla atalarının çok eski zamanlarda Nil kıyılarına yerleş-
miş yabancılar olduklarını ileri sürmekteydiler.
Bir toplumun kendi ataları için kullandığı "yabancı" tanımlaması
son derece düşündürücüdiir. Bu tanımlama tüm
açıklığıyla, atalarının bu topraklara sonradan gelmiş kiler
oldukları anlamına gelir.
Buna benzer bir başka yazılı kayıt da Herodot'a aittir:
"Mısırlılar, Batı ülkelerindeki atalarının, yeryüzündeki en eski insanlar
olduklarını söyleyerek övündüler."
Mısır'la yakın irtibat içinde olan ve bir kısmı Mısırlı raluplcrce
eğitilen bazı Yunan Filozofları da, bu konuda benzer
açıklamalarda bulunmuşlardır. Ayrıntıya girmeden sadece iki
üınekle yetinmek istiyorum.
Plutark "Solon'un Hayatı" isimli eserinde şunları söyler:
"Solon Mısır'a gittiğinde Sais, Psenofis ve Heliopolis rahiplerinden
olan Suçis kendisine 9000 yıldır Mısırlılarla Batı ülkelerinin
arasındaki ilişkilerin kesik olduğunu anlattı. Çünkü Atlantis'in
depremler, ötedeki bir ülkenin de tufanlar sonucu yıkılması sonrasında
çamular, denizi geçit vermez bir hâle sokmuştu."
Orfe ise tek bir cümleyle Mısır'ın kökenini özetleyivermiştir:
"Mısır, Poseidon'un kızıdır." (7)

Aşağı ve Yukarı Mısır Birleşiyor...
Evet, Mısır'ın geçmişi dendiği zaman, böylelikle karşımıza
iki farklı kültürün çıkmış olduğunu görüyoruz.
Belli bir süre sonra bu iki temel kültür Mısır topraklarında
birbirleriyle kaynaşıp, Mısır'a özgü tek bir kültürü ortaya
çıkartmışlardır.
Kaldı ki zaten Mısır'a gelen bu iki kültür de birbirlerinden
kopuk değil, aksine birbirleriyle örtüşen özellikler sergilemekteydi.
Bu nedenle iki kültürün Mısır topraklarında kaynaşması
hiç de zor olmamıştır.
10.000 yılı aşkın bir süre inisiye rahiplerce son derece
adil bir şekilde yönetilen Mısır, daha sonraları Firavunlar tarafından
yönetilmeye başlandı. Aradan geçen yüzyıllar eskinin
bilgeliğinden çok şey alıp götürmüştü. Bu süre içinde inisiye
rahipler tam anlamıyla mabetlerine çekildiler.
Firavunlar döneminin başlangıcında, firavunların uzun
yıllar süren inisiyatik bir eğitime tutulmaları söz konusuydu.
Ancak zamanla bu da bozuldu ve üstün körü ve son derece kısıtlı
bir eğitimle yetinmeye başladılar. Bunun sonucu olarak
firavunlar inisiyatik gelenekten gittikçe uzaklaştılar. İlgilendikleri
alan daha çok majik çalışmalarla kısıtlı kaldı.
Kur'an-ı Kerim'de de sözü edilen Musa Peygamber'in firavunlarla
olan çatışması işte bu dönemleri anlatır (8)

DİNİ EĞİTİM SİSTEMİNE GEÇİŞ
Musa Dönemi hem Mısır için, hem de insanlık tarihi için
hayli önemli bir dönüm noktasıydı. İnsanlığın fiziksel ve ruhsal
olarak aşamalı aşağıya iniş sürecinde önemli bir noktaya
gelinmişti. Artık mitolojik eğitimden, dini eğitim sistemine
geçilecekti. Bu, sırların iyice üstünün örtüleceği anlamnıa gelıyordu.
Bunun ilk adımı, Mısır'ın gizli sırlarına inisiye olmuş
Musa tarafından atıldı,
Bunun kararı kuşkusuz ki, sadece Musa tarafından alınmış
değildi. Bu, muhtemelen birçok Mısırlı rahipçe alınan ortak
karardı. Ve bu, harfiyen uygulandı.
Musa'nın bir Osiris rahibi olduğundan asla söz edilmeden,
Musa ilk "Tek Tanrılı Din"m kurucu peygamberi olarak
İsrailoğulları arasında vazifesine başladı. Museviliğin temelini
teşkil edecek olan "On Emir" bile bizzat Osiris Öğretisinin
42 kuralından alınarak derlenmişti.
Musa Peygamber'in bir Osiris rahibi olduğunun saklı tutulmasında
o kadar başarılı olunmuştu ki, bu büyük sır halk
tarafından yüzyıllarca anlaşılamadı. Bugün bile bu sırdan haberdar
olmayan Museviler vardır.
Musa Peygamber'e ve öğretisine ait daha pekçok sırrın
gizli kaldığmdan Kur'an-ı Kerim'de de açıkça sözedilmiştır:
"...De ki: 'Musa'nın insanlara nur ve yol gösterici olarak getirdiği
Kitab'ı kim indirdi? Ki siz onu kâğıtlara yazıp bir kısmını gösterip
çoğunu gizlersiniz, atalarınızın ve sizin bilmediğiniz size
onunla öğretilmiştir.'... (En'âm Suresi: 6/91)
İsrailoğulları'nın anlayamadığı çok şey vardı. İsrailloğulları
bırakın Musa'nın gizli şahsiyetini, onun ortaya koyduğu
opırliyi bile anlayamadılar. Ve sonunda dünya tarihinde ilk
kezbir peygamber kendi ulusuna lanet ederek bu dünyadan
ayrıldı
Şimdi kısa bir süreliğine, işte o günlere ve özelikle de
Musa Peygamber'in bu dünyadan ayrılmadan önceki son saatlerine
geri dönmek istiyorum:
... Ve bir gün yanına üç müridini alaralk Nebo Tepesi'ne doğru
yola çıktı... Yaşamının en önemli bölümleri yollarda geçmişti...
Şimdi ise o, son yolculuğuna hazırlanıyordu... Dağlarda başladığı
vazifesi yine dağlardaki bir mağrada noktalanacaktı...
Vazifesinin her anında yanından ayrılmayan Yeşu, O'nu son
yolculuğunda da yalnız bırakmamıştı...
Nebo Tepesi'ni ağır ağır çıkarak bir mağaraya vardılar. Ömrünü
vererek gerçekleştirdiği eseri acaba kendisinden sonra yaşayabilecek
miydi? Bu soruların zihninden gelip geçmesine engel
olamıyordu... içini rahatsız eden bir şeyler vardı...
Musa yavaşça oturdu... Üç müridi de hiç ses çıkartmadan çevresinde
bir halka oluşturdular, Musa tam ortalarında öylece hareketsiz
duruyordu.
Bedenini terk etmek üzere olduğu bir anda, durugörü yeteneği
ona bundan sonra neler olacağını göstermeye başladı... Kendisinden
sonra yaşanacak olaylar birer birer gözlerinin önünden
geçiyordu... Geleceğin korkunç realitesi tüm açıklığıyla gözlerinin
önüne serilivermişti:
israil'in ihanetlerini, başkaldıran anarşiyi, Tann'nm mabedini kirleten
kralların cinayetlerini, kitabının aslından saptırılışını, cahil
ve iki yüzlü rahiplerin elinde fikirlerinin nasıl yozlaştırılarak çarpıtıldığını,
krallann dinden çıkışını, arı ve saf bilgilerin - kutsal
doktrinin nasıl örtbas edeldiğini ve sırlar bilgisine sahip rahiplerin
çölde nasıl zulme uğratıldıklarını açık seçik bir şekilde teker
teker görüyordu.

Tufan'dan sonra insanlığın içine girmiş olduğu "Demir
Çağı"nın tüm özellikleri gözlerinin önüne serilivermişti.
Bundan sonra insanlığı hiç de güzel şeyler beklemiyordu!...
Onun gibi "Kutsal Bilim" in sırlarına inisiye olmuş biri
için bu gördükleri hiç de iç açıcı şeyler değildi. "Kutsal Bilim
"in nasıl yokolup gitmekte olduğunu görmek; her ne kadar
böyle olması gerektiğini bilse de, yine de onu bir hayli etkilemişti
Son nefesini vermek üzereydi, iyice ağırlaşan kolunu büyük bir
güçlükle kaldırdı... Gözlerini hafifçe aralayarak, uzaklardaki sabit
bir noktaya dikti ve büyük bir hiddetle ağzından şu sözler döküldü:
-"İsrail Tannsi'na ihanet etti... Onun için göğün dört bir bucağına
çil yavrusu gibi dağılsın!..."
Bir peygamber için ne kadar zor bir an... Uğruna bu kadar uğ- !
rastığı halkına beddua ederek bu dünyadan ayrılıyordu... Halkı
için son sözü bir beddua olmuştu... (9) (10)
Busözlerden sonra yanındakilere, kendisinden sonra zamanı
geldiğinde, Tann'nın, kelâmını ağzına koyacağı yeni bir
peygamber yollayacağını söyleyerek, bu dünyadan ayrılmıştır.
Musa Peygamber'in bu son sözlerine sıkışan kehanet gerçekleşmiş
ve geleceğini önceden söylemiş olduğu Peygamber
dünya sahnesindeki yerini almış ve herkes onu Nasıralı İsa
olarak tanımıştır.
Ancak ne var ki, Musa Peygamber'in gördüğü vizyonda
olduğu gibi İsa Peygamber'in de başına gelmeyenler kalmamış
ve sonunda onu çarmıha germekten bile çekinmemişlerdir.
İsa Peygamber'in bilinen en son sözü ise "Baba onları'
affet.. Ne yaptıklarını bilmiyorlar!..." olmuştur.
Evet... Bilgiden uzaklaşan insanlık artık ne yaptığını bilmez,
bir hâle gelmişti. İsa Peygamber'den sonra "Dini Öğreti
Sistemi en son halkasını tamamlamak ve dinler devrini
kapatmak için gelen Muhammed Peygamberde getirdiği dini,
savaşlarla kabul ettirtmek zorunda kalmış ve temsil ettiği
asıl değerler ve vahiy yoluyla getirdiği "İslâmiyet'in Ezoteıik
Yönü", çok az sayıda kişi tarafından anlaşılabilmiştir. Ölü
münden çok kısa bir süre sonra ise "Kıır'danki İslâm" çeşitli
mezheplere ayrılmıştır. Adeta tek bir dinden birden farklı
dinler türetilmiştir.
Demir Çağı'nda insanlıktan da zaten bundan farklı davranması
beklenemezdi. Kaldı ki, Musa ve İsa Peygamberler
gibi Muhammed Peygamberde, bu olumsuz gidişata önceden
dikkatleri çekmiş ve bunun böyle olacağını, bir hadisinde
şöyle bildirmiştir:
'-"Ümmetim 73 fırkaya ayrılacaktır... Bunlardan 72'si cehenneme,
birisi cennete gidecektir.."
Muhammed Peygamber'in kehanet niteliği taşıyan bu
sözleri, günümüzde 100'ü aşan mezheple fazlasıyla gerçekleşmiş
durumdadır.
Neyse...
Biz tekrar o dönemde Mısır'da neler olup billiğine bakmak
için, Ortadoğu ve Arabistan'dan tekrar Mısır'a geri dönelim...

Tufan Öncesi'ne Ait Kültürün izleri Yokediliyor
İslâmiyet'in Arap Yarımadası'nın dışına taşarak tüm Ortadoğu'ya
yayılmaya başladığı sırada, Mısır'da halkın belli bir
bölümü İncil'in, daha küçük bir bölümü ise Tevrat'ın etkisi
altındaydı. Ancak yine de büyük bir çoğunluk, eski "Osiris
Öğretisi"ne "Osiris Dini" adı altında bağlıydılar.

Osiris Dini eski hâlinden çok şey kaybetmiş olsa da, halk
masında eski gelenekler çoğunlukla şekilsel olarak da olsa,
yaşatılmaya devam ediyordu.
Gerçi "Büyük Osiris Mabedi" yıkılmış ve Sırlar Öğretisinin
rahipleri büyük bir çoğunlukla Kudüs'e gitmişlerdi
ama Ezoterik Öğreti zor şartlar altında da olsa, kuşaktan kuşağa
aktarılarak gizli yeraltı mabetlerinde ve İskenderiye'deki
Yeni Eflatuncu "İskenderiye Okulu"nda varlığını koruyabiliyordu.
(11)
Tufan Öncesi'ne ait "Kutsal Bilim'in Sırları'nın Mısır'a
gelisinin üzerinden bir hayli zaman geçmiş ve değişen dünya
şartlarında bu bilgileri yaşatmak ve muhalaza etmek, iyice
l'iiç koşullar altında gerçekleşmeye başlamıştı. İnsanlığın
içinde bulunduğu İniş ve Çıkış Ycısası"nı gayet iyi bilen rahipler,
artık inişin gittikçe yoğunlaştığını ve sonlarına doğru
yaklaşıldığının farkındaydılar Bu kaçınılmaz bir sondu ve zaten
bu da kendilerine çok (inceleri açıklanan sırlardan biriydi.
İnsanlık her geçen gün biraz daha bilgelikten uzaklaşacaktı...
İşte şimdi gerçekleşen de buydu zaten... Bunun bilinci
içinde İskenderiye'de geçmişin anıları yaşatılıyordu.
Bir süre sonra Mısır savaşlarla da yıpranmaya başladı...
Tufan Öncesi'ne ait tüm izler tarihin karanlıkları arasına adela
gömülülüyordu...

İslâm Orduları Mısır'da
Mısır'ın geçmiş kültür izleri ilk kez Hristiyanlar tarafıntlan
tahrip edilmeye başlandı. Hristiyanlaştırma faaliyetleri
adı altında çok sayıda mabet kapattırıldı ve içlerindeki eserler
yakılıp yokedildi...
Kaçınılmaz son, Araplar'in Mısır'ı işgal etmesiyle geliyorum
dedi... Uzun bir süredir çevre kıtalardan gelen kişileri
inisiye etmekle uğraşan Mısır, askeri güçten oldukça yoksun
kalmıştı. Büyük bir askeri güçle üzerine gelen İslâm Orduları
karşısında fazla direnemedi... Teslim oldu...
Halka iki seçenek tanındı: Ya Müslümanlığa geçecekler,
ya da kılıçtan geçirileceklerdi.
Mısırlılar Müslümanların gözünde Allah yoluna döndürülmeleri
gereken putperest kafirlerdi... vSonunda Müslümanlar'ın
istediği oldu. Çareleri yoklu... Müslüman oldular...
Halife Ömer döneminde işgal edilen Mısır'da Arapkir'in
ilk işi, "İskenderiye Okulu"nu dağıtmak oldu. Bu öylesine bir
dağıtmaydı ki, bu olay daha sonraları tarih kitaplarına İskenderiye
Kitaplığı'nın yakılışı olarak geçecekti.
Böylelikle İskenderiye Kitaplıgı'nda .saklanan Tufan Öncesi'ne
ait Kutsal Bilimle ilgili çok sayıdaki Ezoterik kitap
yakılarak yok edildi.
İnsanlığın aşağıya iniş sürecinin hız almasında büyük bir
>arar sağlayan bu yıkım sayesinde, Tufan Öncesi'ne ait birçok
yazılı bilgiler günümüze kadar gelemedi.
Ancak yine de çok az sayıda da olsa bazı gizli kitaplar bu
yıkımdan kaçınlabildi. İşte günümüze kadar gelebilenler de
rahiplerin saklayabildikleri bu belgeler oldu. Daha sonralan
bu kitaplar güvenilir kişiler vasıtasıyla elden ele ulaştırılarak
varlıklarını sürdürebildiler.
Yıkım gerçekten de kelimenin tek anlamıyla müthişti!...
Onbinlerce yıl öncesine ait büyük bir tarih resmen yokediliyordu...
Rahiplerin bu yıkımı durdurabilmeleri noktasında yapabilecekleri
hiç bir şey yoktu. Dahası artık inisiyatik çalışmalarını
sürdürebilecekleri bir mabetleri bile kalmamıştı. Yazılı
belgelerinin de hemen hemen tamamı yakılıp yokedilmişti.
Eskinin anısına ve ''Kutsal Bilim'in Sırları"na bağlı rahipler
birerli ikişerli gruplar oluşturarak, gizlice toplanmaya
başladılar. Her ne olursa olsun lizolerik Gelenek, üstü örtülü
bir şekilde de olsa gelecek kuşaklara aktarılmalıydı. On bin
yıl önce Tufan'dan kurtarılarak kendi atalarına emanet edilen
''Kutsal Bilim 'in Sırlan "nın Araplar tarafından tamamen yok
olmasına izin veremezlerdi.

Ancak aşağıya iniş hızla devam ediyordu...
Oluşan bu yeni durum karşısında ne yapacaklarını uzun
bir süre tartıştılar... İlk önce, Muhammed Peygamber tarafından
vahiy kanalıyla alınan Kur'an-ı Kerim in içerdiği sırların,
ülkelerini işgal eden Araplarca anlaşılamadığını farkettiler.
Kendi ezoterik bilgileri ile Kur'an-ı Kerim'i karşılaştırdıklarında
hiç de Araplar'ın anlattıklarına benzemediğini gördüler.
Bu şartlar altında, rahiplerin yapabilecekleri tek bir şey
vardı. Araplara ve diğer Müslüman uluslara İslâmiyet'i Ezoterik
bakımdan anlatabilirlerdi.
Aldıkları bu karar, Araplar'ın Mısır'a gelirken asla akıllarına
bile getirmedikleri çok farklı bir şeyin başlangıcını oluşturacaktı.
Mısırlı rahiplerin bu çalışmaları, daha sonraları şekillenecek
olan '"İslâm Tasavvufu"nun ve ''Batıni İslâm
Ezotenzmi'nin ortaya çıkışında büyük birf onksiyon gördü.
Onlar için tüm dinler bir ve aynı kaynağa bağlıydılar. O
halde Kur'an-ı Kerim'in içindeki gizli sembolik bilgileri kendi
Ezoterik Öğretileri'nin ışığı altında rahatlıkla gün ışığına çıkartabilirlerdi.
Rahiplerin eğitimi zaten bu yöndeydi. Osiris
Rahipleri bunu kolaylıkla yaptılar. Kısa bir süre sonra kökeni
tebligat (vahiy) sistemine dayanan ve Muhammed Peygamber
tarafından nakledilen Kur'an-ı Kerim'in içindeki sembolik
bilgilerin derin anlamlan, Osiris rahiplerinin bilgileri ışığında
ele alınmaya başlandı.
Sünni Müslümanlar buna şiddetle karşı çıktılar. Çünkü
kendi anladıkları İslâmiyet ile rahiplerin halka anlatmaya başladıkları
arasında ciddi farklılıklar vardı.
Bunun derhal durdurulması gerekiyordu!...
Ama bu kez onların yapabilecekleri fazla bir şey yoktu.
Çünkü İskenderiye Okulu'ıuın rahipleri, o zamanlar oldukça
etkin bir konumda olan Muhammed Peygamber'in damadı
Ali'nin yannıda yer alarak, kendilerine gelecek baskılardan
uzak kalmayı ba.şardılar. Böylelikle Müslüman görünümleri
altında, Alevilik mezhebinin içinde kendi Ezoterik Öğrelileri'ni
yaşatabildiler.
Allah'a tapınma olgusu, yerini, daha sonra Tasavvufi düşüncenin
temelini oluşturacak olan, "'Tanrı - Evren - İnsan
Üçlemi"nden oluşan "Varlığın Birliği İlkesi"ne bıraktı. Sünni
Müslümanlar bunu bir sapkınlık olarak nitelediler. Fakat
Batıni çalışmalar bir kez başlamıştı... Ve hızla dünyanın çeşitli
yörelerine yayılıyordu...
Bu batini felsefe özellikle Arapkir'in zorla Müslüman
yaptıkları toplumlar arasında büyük bir taraftar buluyordu. Bu
yeni sistemle Zerdüşt İranlılar ve Şamanist Türkler İslâm'a
çok daha kolay ayak uydurabiİdiler. Çünkü bu yeni sistemin
içinde kendi eski geleneksel inançlarından da bir şeyler bulabiliyorlardı.
İslâmiyeti kabul eder görünen İskenderiye Okulu mensupları
daha önce Mısır'da eğitilen Fisagor ve Ellatun'un
eserlerini yaymaya başladılar. Büyük Eizoterik birikim artık
filozofların felsefi çalışmalarında hayat buluyordu... Ezoterik
birikim sembollere büründürülerek filozofların felsefi yazılarında
yaşamaya başlamıştı.
Eski İskenderiye Okulu'nun rahipleri tarafından başlatılan
ve daha sonraları Yeni Eflatuncu Filozoflar ismini alan bu
grubun etkisi kuşaktan kuşağa sürmüştür. Onların görüşlerinden
etkilenen birçok kişi ve gruplar olmuştur. Bazı filozoflar
bu akıma ''Tasavvuf" ve kendilerine de "Sufi" adını verdiler.
Yunanca "Sofos" sözcüğü: "Akıl, hikmet ve bilgelik" anlamına
gelir. Aynı kökten gelen "Sufi" kelimesi de İskenderiye
Okulu yandaşlarınca, bu anlamı nedeniyle seçilmiştir. ('12)
Böylelikle "Sufîzın" ortaya çıkmış bulunuyordu.
Temelinde Ezoterik Öğreti bulunan Sufizm, İslâmiyet
içindeki dinsel motifler altında gittikçe güçlenen bir ekol oldu.
Basra'da, Bağdat'ta, Kudüs'te ve Anadolu'nun pekçok
yöresinde hızla yayıldı. Tüıkler'in Müslümanlığa geçişinde
de bu batini çalışmalann çok büyük bir etkisi olmuştur. (13)

Günümüz'deki Mısır
Günümüzde İslâmiyet Mısn'ın resmi devlet dinidir. Halife
Ömer döneminde başlayan İsiâmhıştırma hareketiyle bugün
Mısır Müslümanlaştırıhnış durumdadır.
Eski mabetler zaten daha o dcinemleıde kapanmıştı. Daha
sonraları İskenderiye Okulu mensuplarınca başlatılan çalışmalardan
da bugün geriye hiç bir şey kalmamıştır. Onlar da
Demir Çağ'ın öğütücü dişlileri ansanda tarih sahnesinden
çoktan silinip gitmişlerdir.
Mısır'dan geriye, rüzgarda savrulan kuru dallardan ve taş
yapılardan başka bir şey kalmamıştır.
Aynen Tevrat'ın Zekerya Bölümü Bab 10/11 'de önceden
söylenmiş olduğu gibi, Mısır asasını artık kaybetmiştir:
Ve sıkıntı denizden geçecek ve denizde dalgaları vuracak ve
Nil'in bütün derin yerleri kuruyacak ve Aşur'un kibri kırılacak ve
Mısır'ın asası elinden gidecek.
Asa: Tüm Ezoterik Geleneklerde güç ve kudret sembolü
olarak kullanılmıştır. Ancak asa, sadece bir sembol değil, aynı
zamanda enerji çeken ve dağıtan bir obje olarak da kullanılmıştır.
Mısır'ın asasını kaybetmesi ise. bir zamanlar sahip
olduğu bilgeliği ve majik çalışmalarını yitirmesi anlamına
gelmektedir.
Fakat her şeye rağmen hâlâ Mısır'ın eski dönemlerine ait
gizlerin farkında olan ve bunları büyük bir sadakatle saklayan
rahipler vardır. Bunlar günümüzde gözler önünde değildir.
Bilinen bir mabetleri de yoktur. Onları bulmak gerçekten son
derece güçtür. Eğer bulabilirseniz size hâlâ eskinin hatıralarıyla
ilgili kısıtlı da olsa bir şeyler anlatabilirler.
Bakın bugün Mısır'da yaşayan ve eski inisiyatik bilgi geleneğini
hâlâ içinde yaşatan bir rahip, Antik Mısır Tanrıları
için neler söylüyor:
- Ezoterik olarak, NeterJer: Evren'in dışından bizim halklarımız
olan Amonitlere ve kuzenlerimiz olan Tutsi halklarına geldikleri
kaynağı ifade eder.
Amonitler, dağlık kayalara ateşten parmaklarıyla yazılar işlemişler,
kanatları olmadan gökte yol almışlar, düşünceleriyle nehirlerin
yollarını değiştirmişler ve bizlere ve kardeşlerimize köken ve
büyük maji bilgisini aktarmışlardır. Ana vatanlarımızda atalarımız
"Işıltılı Olanlar"la evlenip orada yaşamışlardır. Gittiklerinde
halklarımızın ataları büyük üzüntü duymuş. Onlar vahşilerin geleceğini
önceden bildirmişlerdi, Vahşilerin liderlerinin kötü adının
kutsal diyarlarda Tann'nın adı gibi duyulacağını önceden biliyorduk.
Ancak günü gelince onlar da, Işıltılı Olanlara boyun
eğecekler. Onlar şimdilik saklı olmakla birlikte, bir kez daha hal-
kımızla buluşacak ve yeni bir çağ başlayacaktır. Beyanın sonudur.
(14)
Bu metinde sözü geçen "Işıklı Varlıklar" kimlerdir? Buna,
kitabımızın ilerleyen bölümleri içinde birlikte bir cevap
bulmaya çalışacağız. Şimdilik sadece şunu vurgulamak istiyorum
ki, bir zamanlar bu yörelerde yaşanmış olanlar. Klasik
Tarih bilgilerimizle hiç uymayan bir özellik gösterir. Aynen
bir zamanlar Orta Asya'da yaşananlar gibi...
Ancak bir zamanlar burada yaşananları ve burada yaşayanların
kültürünü günümüze kadar taşıyabilecek yazılı kayıtların
maalesef büyük bir bölümü yukarıda sözünü etmiş olduğumuz
gibi yakılıp yokedilmiştir. Bu nedenle bazı sulara belki
de hiç bir zaman ulaşamayacağız!...
YIKIMDAN
KURTARILABİLEN BELGELER

Bu meseleyle ilgili bir diğer sıkıntı da, bu yıkımdan kurtulabilen
ezoterik metinlerin günümüze kadar gelebilmesinde
yaşanmıştır. Çünkü geçmişte yaşanan bu büyük yıkımdan
kurtulabilen az sayıdaki yazılı belgelerden de büyük bir bölümü
günümüze kadar gelememiştir. Aradan geçen zaman içinde
kaybolup gitmişler ya da birileri tarafından bir yerlerde
saklanmışlardır.
Geçmişten kalan ve artık kayıp olan yazılı belgeler arasında
"Thot'un Kitabı" (Siryadik Kolonlar Metinleri) çok önemli
bir yere sahiptir. Bu metinleri incelemiş olan kimseler arasmda
Sanchuniathon, Moschus, Manetho, Berrosus, Philo
Byblos ve Damascius'un bulunduğu bilinmektedir. Bu kişilerden
Manetho (M.Ö. 500) Mısır'daki bir Thot Mabedi'nde
kütüphaneci olarak çalışıyordu.
M.S. 500 yılından bu yana ise, bu dokümanların hiçbir
izine rastlanamamıştır.
Mısırh Manetho M.Ö. S.Yüzyıl'da kaleme aldığı tarih, iclsefe
ve mistisizm konularındaki kitapları, Mısır'la ilgili birçok
bilgilerle doluydu. Kendisi güvenilir bir tarihçi olduğu kadar,
üst düzey Mısır rahiplerinden de biriydi. Manetho'nun eserleri
Mısır'la ilgili temel kaynakları oluşturmuş durumdadır. Plutark
ve diğer yazarların da bu kitaplardan yararlandıkları tahmin
edilmektedir. Bu yazarlardan biri de Mead'dır.
20. Yüzyıl'ın başlarında yaşayan Dinler Tarihi araştırmacısı
G.R.S. Mead'ın "Üç Kere Büyük Hennes" isimli eserinde
de Manetho'dan yaptığı alıntıların bulunduğunu görüyoruz.
Ancak ne yazık ki, Manetho'nun kendi kitapları; bugün ancak
kısa parçalar, karışık özetler ve bazı yazarların alıntılan şeklindedir.
Bu parçalar bile Mısır'ın bilinmeyen birçok sırrına ışık tutacak
niteliktedir. Örneğin, Manetho'nun "Solhis" adlı kayıp
bir eserinden Mead tarafından yapılmış kısa alıntılar bile, Mısır'ın
kökeni ile ilgili önemli bir açılım getirmektedir:
Şimdi Manetho'nun kitaplarından Mısır Hanedanlan'yla ilgili birkaç
alıntı yapıyorum. Bu kişi, (Manetho) Mısır Mabetleri yüksek
rahibiydi. Verdiği bilgileri "Seriada Ülkesi"ndeki Kral Ptoleme yazıtlarına
dayandırıyor. Bu yazıtlar anlattığına göre, Toht'un kutsal
yazısı karakteriyle ve kutsal dilde kaleme alınmış; Tufan
sonrasında ise kutsal dilden sıradan dile tercüme edilmişler.
Sıradan dil olarak ifade edilen Mısır'ın hiyeroglif dilidir.
Kutsal dil ise Mısır'a dışarıdan gelenlerin yani Thot'un ülkesinde
konuşulan Atlantis dilidir. Bu konuya az sonra tekrar
döneceğiz.

Manetho'ya ait Mead'm aktardığı bir başka alıntıyla devam
edelim:
Sothis Kitabı'nda Manetho, Kral Filadelfius'a şahsen hitap eder.
Kelimesi kelimesine vermek gerekirse, şu şekilde:
Sebenit Manetho'nun Filadelfius'a mektubudur.
Kral Filadelfius'a, Ey Saygır Kral. Ben, Manetho. Mısır'm kutsal
kayıtlar katibi ve rahibiyim. Sebenit asıllı olup Heliopolis eşrafmdanım.
Filadelfius Hazretlerine selam ederim.
Dünyaya ne olacağı konusundaki sorularınıza cevap verebilmek
için, üzerinde durduğunuz bütün konularla ilgili hesaplamalar ;
yapmak gerekiyor. Emrettiğiniz gibi atamız Thot'un (Hermes'in)
yazdığı kitapları inceliyorum ve size göstereceğim. Kralım Efendime
saygılar.
M.Ö. 60-57 Yılları arasında Mısır'da kalan Yunan Tarihçi
Diodorus Siculus ise, Mısır'ın kökeni ile ilgili şu satırlara yer
vermiştir:
Mısırlılar, çok eski dönemlerde Nil kıyılarına yerleşmiş yabancılardır.
Anavatanlarının uygarlığını, yazı sanatını ve incelikli bir
dili beraberlerinde getirdiler. Güneş'in battığı yönden geldiler ve
insanların en eskilerlndendiler.
Heıodot da bu anlatılanlarla paralel bilgiler vermiştir. Mısır'daki
seyahati sırasında Teb Rahipleri ona 341 dev heykel
göstermişler ve bunların 11.340 yıllık Mısır Tarihi içinde dikildiklerini
söylemişlerdi. Herodot'un zamanından günümüze
gelinceye kadar geçen süreyi de bu tarihe eklediğimizde
verilen tarihin, Atlantis'in batışından sonrasına denk gelen bir
sürece işaret ettiği görülmektedir.

Elimizdeki bilgileri sıralamaya devam edelim...
Kitaplarında eski ezoterik kayıtlardan alıntılar yapan ünlü
yazar I. Donnelly ise, -başka kayıtlarda da karşımıza çıkan- Siriyadik
ismi verilen bir ülkeden bahsetmekledir:
İlk ata Set, bilgelik ve astronomik bilgi kaybolmasın diye, daha
önceden haber verilen ateş ve suyun meydana getireceği çifte
felâkete hazırlık olsun diye, biri tuğladan diğeri taştan iki sütun
dikti. Bunlar üzerine bilgi kaydedilmişti ve bu sütunlar Siriadik ülkedeydi.
('5)
"Siriadik Ülke" ile ya Atlantis ya da Mu kastedilmektedir.
Nitekim az sonra da göreceğiniz gibi bazı tarihi kayıtlarda
Mısır'ın ilk yöneticisinin ismi "Surid" olarak geçmektedir.
Bu ismin de "Siriyadik" isimiyle bağlantılı olduğu çok açıktır.
Bu islmsel benzerlikle ilgili bir ba.şka örnek Kur'-an-ı
Kcrim'de de karşımıza çıkmaktadır.
Kur'an-ı Kerim'de Tufan'dan önceki uygarlıklar arasında
sayılan ülkelerden birinin de adı "Senıud Kavmi" olarak geçmektedir:
"Sizden önce geçen Nuh, Ad, Semud milletlerinin ve onlardan
sonra gelenlerin haberleri size ulaşmadı mı?"
(ibrahim Suresi: 14/9)
Ad, Semud milletleri ile Ress'lileri ve bunların arasında birçok
nesilleri de yerle bir ettik." (Furkan Suresi: 25/38)
Örnekleri çoğaltmak mümkün.

Tufan Öncesi'ne Ait İzler
Bazı piramitlerin iç kısımlarında inşa edilmiş olan belirli
yeraltı galerilerinin duvarlarına, eski bilgeliği ve Tufan Öncesi
Uygarlığın kültür kökenlerini. Tufan sırasında kaybolmadan
korunabilmesi amacıyla işledikleri birçok tarihçi tarafından
belirtilmiştir.
Romalı tarihçi Ammianus Marcellinus 4. Yüzyıl'da şunları
yazmıştır:
Atalarımızın belirttiğine göre bazı piramitlerin iç kısımlarında inşa
edilmiş olan belirli yeraltı galerilerinin duvarlarına, kadim bilgeliğin
Tufan sırasında kaybolmadan korunabilmesi amacıyla
kayıtlar işlenmişti.
Arap kaynaklarında da benzer kayıtlara rastlanmaktadır.
Arap Tarihçilcri'nden Abdül Latif, KKK) yılı aşkın bir süre önce
Kahire'deki inşaatlarda kullanılmak üzere Büyük Piramit'in
dışını kaplayan cilalı kireçtaşı levhalarının sökülmesiyle
birlikte, bir daha bulunması mümkün olmayan binlerce hiyeroglifin
de yok olup gittiğinden bahsetmiştir.
8. Yüzyıl'ın Astronom ve Astrologları'ndan Balky de
"Büyük Piramitin dış yüzünde fiziğin her büyüleyici unsuru
ile harikasının yazılı olduğunu" ileri sürmüştü.
Bir başka Arap Tarihçisi Masudi, Gize'deki iki Piramit'in
altındaki tüneller ve yeraltı galerilerinden bahseder. Bunların
giriş kapıları henüz bulunamamıştır. Eğer birgün bunlara ulaşılabilirse,
buralarda saklanan Tufan Öncesi Uygarlıklar'a ait
bazı gizli kalmış metinlerin de ortaya çıkartılması mümkün
olabilecektir.
Bu yeraltı galeriler şebekesine giriş noktalarından en
Büyük Piramit'in altındaki alt geçidin Vise ve
Perring'in 1850 yılında yığdıkları döküntülerle kapanmış olan
uç kısmında bulunduğu tahmin edilmektedir.
Masudi'nin kayıtlarında ilginç başka açıklamalarla daha
karşılaşılmaktadır:
Büyük Tufan'dan önceki ilk Mısır Kralları'ndan biri olan Surid, en
büyük iki piramidi inşa ettirmişti. Hikmetlerinin ve bilim ile sanata
ilişkin bilgilerinin özetini içeren yazıtları, şifalı bitkilerin isimleri
ile özelliklerini, matematik ve geometriye ilişkin her şeyi orada
saklamalarını rahiplerine emretti. Kral, en sonunda da Piramit'in
içine yıldızların konumları ile siklusların belirleyici unsurları, geçmiş
tarihe ait kayıtlarla, geleceğe ilişkin kehanetler yerleştirdi.(16)

Mesudi ayrıca, Mikerinos Piramidi'ne paslanmayan demir
ve bükülebilen cam gibi, o dönemde ne olduğu anlaşılamayan
garip objelerin de konulduğundan söz etmektedir.
Masudi'nin yaşadığı 10. Yüzyıl'ın teknolojik imkânları
gö/.önüne alındığında, paslanmaz çelik ve plastik benzeri
maddelere olağanüstü sıfatını takmış olması son derece doğal
karşılanmalıdır. Ancak doğal olmayan, bu maddelerden yapılmış
objelerin o devirde Mısır'da bulunmasıdır. Ki bu da gelişmiş
bir uygarlığın oradaki varlığının bir diğer kanıtıdır.
Masudi, "mekanik heykeller" ismini verdiği bir başka
garip tanımlamada daha bulunur. Masudi, Gize Piramitleri'yle
bağlantılı olan yeraltı galerilerinin, olağandışı yetenekleri olan
bu "mekanik heykeller" tarafından korunduğunu ifade etmiştir.
Kendilerine yaklaşanların niyetini anlayabilecek tarzda
programlanmış olduğunu söylediği bu "mekanik heykeller"
hâl ve tavırlarından ötürü içeriye kabul edilmeye layık olanlar
dışında hiç kimseyi, yeraltı galerilerine sokmuyordu. Çünkü
buna teşebbüs edenler ya felç geçiriyorlar ya da ölüyorlardı!...

Manyetik Koruma Kalkanı
Mekanik heykeller... Felç geçirmek ya da ölmek...
Bunların ne anlama geldiğini ortaya çıkartabilmek için,
Himalayalar'ın altında olduğu ileri sürülen Gizli Agarta Yeraltı
Uygarlığı'nın giriş delhizieriyle ilgili anlatılanları hatırlamakta
fayda olduğunu düşünüyorum...
Agarta ile ilgili ezoterik araştırmalarıyla tanınan araştırmacı
yazar Andrew Tomas, Himalayalar'ın altındaki yeıaltı
galerilerileriyle ilgili görüştüğü Tibetli bir rahiple olan konuşmasını
şöyle anlatır:
A.T. - Dağiar'ın altındaki yeraltı galerilerini ziyaret etmiş olan
herhangi bir kimse tanıdınız mı?
Rahip - Yüzyıllar boyunca lamalar, gurular ve hatta dışarıdan
gelen bazı kişiler buralara girmişlerdir. Fakat birçok şeye tanık
olmalarına rağmen, bunlardan pek az bahsetmişlerdir.
A.T. - Oralara nasıl girmişlerdir? Yolu nasıl bulmuş olabilirler?
Rahip - Bir rehber olmaksızın hiç kimse buralara giremez.
A.T. - Çok ender kullanılan bir taş kapıyı açmak çok zor olsa gerek?
Rahip - Tuhafınıza gidecek belki ama, hiç de öyle değildir. Yaşlı
bir Lama'dan öğrendiğime göre kapılar sanki yağlanmış makaralar
üzerinde hareket ediyormuşcasma §kolayca yana doğru
kayarmış. Ne var ki, girişin ötesindeki geçit, soğuk mavimsi
alevlerden oluşan bir perde tarafından kapatılmıştır. Buraya ulaşan
kişilerin oradan geçmesi gerekmektedir. Uygun bir eğitim-
den geçmiş olanlar bunu başarır, yeterli olmayanlar ise ölürler...
Ateş üzerinde yürüyen ve demir çubukları eriten sıcaklığın etkilemediği
kimselerden haberiniz var sanırım.
A.T. - Evet, biliyorum. Bu anlattıklarınız çok ilginç. Çünkü, yıllar
önce Gize'ye gitmiş olan bir arkadaşım gizli bir tarikatın üyesi
olan bir Arap tarafından Sfenks'in altındaki bir yeraltı galerisine
götürülmüş ve orada sizin anlattığınıza benzer türden bir alev
engeli görmüştü. Böyle bir engelle yeraltı galerilerinin korunmuş
olduğunu gösteren çok sayıda kaynak vardır.
Rahip - Gizemli iıarikalar sayısızdır ama onları anlayabilenler
pek az sayıdadır.
Ne ilginçtir ki, Musa Peygamber'in "Ahit Sandığı"nı da
böyle bir manyetik enerji alanı korumaktaydı... Bu konuya
daha sonra döneceğiz...

Gizlenen Sırlar Bir Gün Açılacaktır
Bir zamanlar Mısır'da yaşananlar eğer tüm açıklığıyla güniımiize
kadar gelebilmiş olsaydı, Dünya Tarihi şu anda olduğundan
çok daha farklı yazılacak ve Dinler Tarihi de çok farklı
bir anlayışla ele alınabilecekti. Ancak bu olamamıştır. Mısır'ın
geçmişi ile ilgili bilgilerin büyük bir bölümü tarihin karanlıkları
arasında kaybolup gitmiştir. Günümüze kadar gelebilenler
ise ezotenk bilgiler ışığında değerlendirilemediği için
""Antik Mısır Sırlan" gün ışınına çıkamamıştır.
Fakat şunu çok net bir şekilde biliyoruz ki. Antik Mısır
Sırlan'nın büyük bir bölümü bizzat Mısırlı Rahiplerce gizlenmiştir.
Kendilerinden sonra dünyada hakim olacak "Demir Çağı"
nın yozlaştırıcı etkisinin başlayacağını kendileri gayet iyi
biliyorlardı: "İnsanlık, gökyüzü ile irtibatını kesecek, yeryüzüne
yüzünü dönecekti..."
Bir başka deyişle: "İnsanlığın aşağıya iniş sürecine girebilmesi
için eskinin bilgelik meşalesinin sönmesi gerekiyordu..."
Ancak bir şekilde eskinin bilgeliği bir yerlerde saklanmak
zorundaydı. Eski anıların bir gün yeniden ortaya çıkabilmesi
için bir şeyler yapılması gerekiyordu. Sonunda buna
şöyle bir formül bulundu:
Mısırlı rahipler gelecek kuşakların birgün gelip de çözebileceği
şifreli masajlar tanzim ettiler. Başlan sona Antik Mısır
Sırlan'yla dolu olan Mısır'ın Ölüler Kitabı ve diğer Piramit
metinleri -ki Mısır Milolojisi'ııin temelini bunlar oluşturur- bunlardan
en önemlileriydi. Gün gelip de bunları çözdüğümüzde
yaşayacağımız tedirginlikleri ve korkuları da gayet iyi
büiyorlardı. Ve bu nedenle başlangıçtaki şiddetli sarsıntılar
sonrasında gelecek kaçınılmaz mutlu sondan emin olmamızı
istediler.
Şifreli metinlerinde bu temayı işleyerek, kendilerinden
sonra gelecek kuşaklar için güzel günler vadettiler. Bunu yaparken,
vadedilen günlere ulaşmanın hiç de kolay olmayacağını
vurgulamaktan da kaçınmadılar.
Şifreli sembolik bilgiler içeren metinler bu şekilde günümüze
kadar gelebildi. Biz şu anda bu metinleri mitolojik hikâyeler
olarak okuyoruz. Zaten zamanı gelmeden anlaşılmaması
için onlar da, bu metinleri bu şekilde yazmışlardı. Ancak
artık bu metinlerin içindeki gizli bilgilerin, hiç değilse bir kısmını
ortaya koymanın zamanı gelmiş gibi görünüyor.

2000'li yılların ilk çeyreği
Ezoterik, metapsişik, mitolojik ve dinsel öğretilerin he-
men hemen tamamının üzerinde birleştikleri kısmen açık, ancak
çoğunlukla gizli bilgilere göre: 2000'li yılların ilk çeyreği
insanlığın ruhsal gelişimi bakımından hayli önemli
değişimlerin yaşanacağı bir dönem olacaktır.
İşte bizi bir zamanlar gizlenmiş bu bilgilerin hiç değilse
bir kısmını çözmeye iten düşünce buna dayanmaktadır. Bize
göre bunun zamanı artık gelmiştir. Bunun görünen ve görünmeyen
pekçok kıyas unsurları ve alametleri bulunmaktadır.
Bu duygu ve düşünceyle şu ana kadar çözebildiğimiz
Mısır Mitolojisi'ne ait şifreli- .sembolik metinlerin bir kısmını
az sonra ele almaya başlayacağız.
Evet... Bu metinlere az sonra değineceğiz. Ancak bundan
önce, bir zamanlar bu metinlerin korunduğu Mısır yapılarıyl
ilgili birkaç önemli noktaya değinmek istiyorum.





Ask Your Self: What would you sacrifice for what you believe..

Kendine şunu sor: İnandığın şey uğruna neyi feda ederdin..

Türkiye Halkı Web Sitesi Forumu
barışbalcı isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı
Reklam Alanı
Alt 09 Ağustos 2013, 15:54   #3 (permalink)
Emekli Yönetici

barışbalcı - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: 21 Temmuz 2013
Nerden: Samsun-Trabzon
(Mesajlar): 2.750
(Konular): 1781
İlişki Durumu: Karmaşık
Burç:
Renkli Para : 342907
Aldığı Beğeni: 754
Beğendikleri: 854
Ruh Halim: Yalniz
Takım :
barışbalcı - MSN üzeri Mesaj gönder
Standart

2
ANTİK MISIR MİMARİSİ
Bir zamanlar Mısır'da yaşananlar/a ilgili
bir diğer sırlar yumağı da, mimari yapılarında
kendisini gizlemektedir
Amerika Kıtası'ndan Asya Kıtası'na kadar Dünya'nın birçok
bölgesinde rastlanan piramitlerin içinde en fazla ilgi
uyandıranları Mısır'daki piramitler olmuştur. Bu nedenle de,
Mısır deyince kuşkusuz ki, ilk akla gelen konuların başında, o
devasa piramitler gelir...
Bu gizemli yapıları gerçekten de alnından ter damlayan
ve kırbaç altında zorla çalıştırılan binlerce köle mi inşa etmiştir?
Tek parça tonlarca ağırlığındaki dev taş blokları sadece
kas kuvvetiyle mi üst üste yerleştirildiler?!...
Bu nasıl bir kas kuvvetıydi?!...

İşte akılları karıştırmaya başlayan ilk sorular bunlardı...
Ancak konu üzerinde araştınnalar sürdürüldükçe kafaları karıştıracak
daha pekçok sorunun daha ortaya çıkmakta gecikmediği
görüldü...
Öncelikle, bilinen insanlık tarihinin bize sunduğu verilerle,
Mısırlılar'ın bu devasa yapıları hangi teknolojiyle yaptıkları
sorusuna mantıklı bir cevap verilemeyeceği kesin olarak
anlaşılmıştı...
Cevap: "İnsanlığın Ezoterik Tarihi"nde gizliydi...
Keops, Kefren ve Mikerinos...
Gerçekte bu üç büyük piramit Tufan Öncesi teknolojisi
kullanılarak Osiris Rahipleri'nin gözetiminde inşa edilmiştir.
Bir zamanlar Büyük Piramid de dahil olmak üzere, Mısır'daki
tüm piramitlerin anıt mezar olarak ya|Jildığı görüşü günümüzde
geçerliliğini yitirmiş durumdadır. Tufan Oncesi'nde
yapılmış olan ilk üçüne (Kcops, KclVcn ve Mikerinos) kıyasla çok
daha küçük ve basit, adeta birer taklit niteliğinde olan ve Tufan'dan
çok daha sonraki dönemlere ait diğer piramitlerin yegane
işlevi firavun mezarı olmalarıdır. Anak diğerleri için durum
çok farklıydı... ,,
Konuyu açalım...

BÜYÜK PİRAMİT (KEOPS)
İlk önce, bu ünlü piramidin boyutlarıyla ilgili verileri hatırlayalım...
Keops'la ilgili bulgular, bu piramidin çok özel bir yapı olduğunu
ve bulunduğu noktaya özellikle yerleştirilmiş olduğunu
gösteriyor.

Temelinin her bir köşesi 51 derece, 51 dakika, 14 saniye-
dir.
Pi Sayısı
Temel çevresinin yüksekliğine oranı Pi sayısının iki
katma eşittir: 2 X 3.1415. ,

Piramit Kübiti
Bu eserin yapımmda kullanılan temel ölçüm birimi
636.66 ram'ye denk gelen "Piramit Kübiti"dir.

Dünyanın merkezinden Kutba u/atılan yarı çap
Dünyanın merkezinden Kutba uzatılan yarıçap 6357
km'dİr Bu da "Piramit Kübitii"n\n 10 milyon katına eşittir.
Dünya ile Güneş arasnıdaki mesafe
Dünya ile Güneş arasındaki mesafe ortalama 149.5 milyon
kilometredir. Piramidin yüksekliğinin ise tahmini olarak
147- 149 metredir. Tahmin ediliyor dememizin sebebi (epe
noktasının zaman içinde erozyano uğramış olmasından dolayı
bu gün için kırık olmasıdır. Bu oranlara baktığımızda, piramidin
yüksekliğinin I milyarla çarpımının dünyamızın Güneşe
olan uzaklığını vermekte olduğu görülmektedir.

Güneş Yılı'nm Günleri
Piramidin temel kenarının uzunluğu 365.25 "Piramit Kiihiti"
dir. Bu da, Dünya'nın Güneş Yılı'nın gün sayışma eşittir.
Az sonra Mısır Takvimi'yle ilgili konuyu işlerken göreceğiniz
gibi, bu aynı zamanda bir kehanet niteliği de taşır.
Biz elimizdeki verileri hatırlamaya devam edelim...

Dunya Gezegeni'niıı Simjjesi
Peter Lemesurier "The Great Pyramid Decoded" (Büyük
Pııaınit'in Şifresi Çözüldü) İsimli kitabmda şöyle diyordu:
"Dünya gezegenini simgeleyecek bir mimari bir yapı aranacak
olsa, Gize Büyük Piramiti'nden daha iyisi bulunamaz."

Depremlere dayanıklılığı
Büyük Piramit çok sağlam bir kaya yatağının üzerine inşa
edilmiştir. Hem bu nedenle, hem de geometrik şeklinden
dolayı, çok şiddetli depremlerden bile etkilenmesi mümkün
değildir. Binleree yıldır ayakta kalması da zaten bunun en büyük
kanıtıdır,

Tonlarca ağırlığındaki Piramit ve Kireç Taşı blokları
Yapımında yaklaşık 2.600.000 blok granit ve kireçtaşı
kullanılmıştır. Bu taş bloklarının her birinin ağırlığı 2 tondan
70 lona kadar değişmektedir. Milimetrelik bir orandaki titizlikle
özel boyutlarda kesilen tüm bu bloklar, birbirleri ile o
denli hassa bir şekilde birleştirilmişlerdir ki, bloklar arasından
saç teli bile geçemeyecek derecede, hiçbir boşluk bırakılmamıştır.
Bu birleştirilme işleminde harç kullanılmamıştır.
Yüzeylerindeki çıkıntıları basamak gibi kullanarak yaklaşık
yarım saatte piramidin tepesine tırmanmak mümkün olabilmektedir
İlk yapıldığında üzeri cilalanmış kireçtaşı levhaları
ile kaplıydı. Dolayısıyla yüzeyi bugünkü gibi basamaklı
değil, dümdüzdü. Hem depremler, hem de insanoğlunun tahripkâr
davranışları nedeniyle, bu tabaka artık tümüyle yok olmuştur.
Tabii yaşanılan büyük Tufan'ın etkilerini de buna ilâve
etmek gerekir.
Kireçtaşı levhalarının ne yazık ki çoğu, daha sonraları Ka-
hire'deki inşaatlarda kullanılmıştır!...
Keops'un Yapılış tarihi için "Tarihi Kayıtlar" ne diyor?
Günümüze kadar gelebilen Tarihi Kayıtlar'da piramitlerle
ilgili çok önemli bilgiler bulunmaktadır. Bu bilgiler aynı
zamanda "Mısır'ın Bilinmeyen Geçmişi" ile ilgili önemli
ipuçlarını da içlerinde barındırır...
Bunlardan bir kısmını alt alta sıralayalım:

Arap Tarihçisi Abu Zeyd el Balkhy
Abu Zeyd el Balkhy, eski bir yazılı kaynağa dayanarak,
"Büyük Piramid'in Çalgı Takımyıldızı Yengeç Burcu'ndayken
yani Hicret'ten 2 kere 36.000 yıl önce inşa edildiğini" yazar.
Muhyiddin-i Arabi Mısır Ülkesi'ndeki piramitlerden sözederken,
"Bu piramitler Nesr, Esed Burcu'ndayken bina
edilmiştir. Nesr, şu anda Cedi Burcu'ndadır." demektedir.
Nesr Çalgı Takımyıldızı'nın en parlak yıldızı Vega'dır. Esed
Burcu günümüzde Aslan Burcu; Cedi Burcu ise, Oğlak Burcu
olarak isimlendirilmektedir.
Dünyamızın astrolojik çağlan ile ilgili arka sayfadaki tabloyla
bu verileri karşılaştırdığımızda, Aslan Burcu'nun bizim
devremizin başlangıcını ve aynı zamanda da yaşanılan son
"Tufan"ı gösterdiği çok açık olarak ortaya çıkmaktadır.
Bir başka Arap Tarihçi İbn-i Abd-Hükm
Arap Tarihçisi İbn-i Abd-Hükm de Piramitler'in yapılış
tarihi olarak "Tufan Öncesi"ni gösterir. Arap tarihçiye göre
piramitlerin yapılış tarihi: "Tufan'dan 300 yıl öncesine dayanmaktadır."
ibn-i Abd-Hükm piramitlerin yapılış nedenlerini ise özet-
le şöyle anlatır:
Mısır Kralı Surid İbn-i Salhuk rüyasında dünyanın ekseninden
oynadığını, yıldızların o yana bu yana kaçıştığını ve insanların
tüm bu olgulara eşlik eden korkunç sesin etkisiyle korku içinde
olduklarını görür. Uyanınca bütün ratıiplerini toplar. Onlara gördüğü
korkunç rüyayı anlatır. Rahipler astrolojik ve astronomik
hesapları da inceleyerek yaklaşmakta olan Tufan'ı haber verir-
I ler ve krallığı yok edecek iklim değişikliklerini anlatırlar. Önlerinde
birkaç yıllık vakit vardır. Bu süre zarfında kral, danışmanları


Ezoterizm'e göre Astrolojik Çağlar Çizelgesi

yardımıyla içlerinde kubbeler bulunan piramitler yaptırır. Piramitlere
muskalar, esrarlı hazineler, paralar, kıymetli taşlardan
yapılmış muhafaza kutuları, çeşitli aletler, çatlamayan tekneler
ve bükülebilen ama kırılmayan cam eşya yerleştirilir.
İbn-i Abd-Hükm'ün piramitlerin yapılış nedenleri ile ilgili
bu aktardıkları birçok bakımdan önemli bilgiler içermektedir.
Bunları maddeler halinde sıralayacak olursak şöyle özetleyebiliriz:
1- Tufan'ın dünya eksenindeki kayma ile bağlantdı
olması.
2- Bu yaklaşan büyük doğal afetin hem rüya kanalıyla
hem de rahiplerin astrolojik ve astronomik hesaplamalanyla
önceden anlaşıhnası. Halta zamanının
belirlenmiş olması.
3- Piramidin yapılış nedenlerinin başında Tufan'ın
yaklaşmakla olması.
Görüldüğü gibi bu tarihi kayıtta da piramitlerin yapılış tarihi
olarak Tufan öncesi gösterilmektedir Bu anlatılanlara
baktığımızda piramitlerin yapılış nedeni olarak, Tufan'dan korunma
amacı da güdüldüğü anlaşılmaktadır. Çünkü pekçok
değerli eşya bu yapıların içlerine muhafaza edilmişti.
Piramitlerin Tufan'dan korunmak için yapıldığı ile ilgili
başka tarihi kayıtlar da vardır:

İbn-1 Batuta
14. Yüzyıl'ın ünlü Arap alimi İbn-i Batuta: "Piramitlerin
Tufan boyunca sanat ve bilimi ve diğer bilginleri korumak
için inşa edildiğini" yazar. Aynı anlatıma yine 14. Yüzyıl'a ait
Firazabadi Lügati'nda da rastlanır.

Ünlü Tarihçi Heredot
Yunanlı Tarihçi Heredot da ilk üç piramidin ve Sfenks'in
Tufan Oncesi'nde yapıldığını doğrulamaktadır. Mısırlı rahipler
Heredot'a, bu piramitlerin Tufan'dan önce Mısır'ı yöneten firavun
Surid döneminde, Hermes (Thot) rahiplerinin "Kutsal Sırlar"
nı daha sonraki nesillere ulaştırmak amacıyla inşa ettiklerini
ve aradan 341 nesil geçtiğini söylemişlerdir.

Mısır Kıpti Tarihçisi Mesudi
Orta Çağ'da yaşamış Mısır Kıpti tarihçisi Mesudi de,
Arap Tarihçisi İbn-i Abd-Hükm'ün aktardıklarını doğrularcasına
Büyük Piramid'in Surid isimli bir kral tarafından yaptırıldığını
aktarmıştır. Bu kayıtlara göre Surid, Tufan'dan 300 yıl
önce yaşamıştır.
Nasıl olduğu bilinmeyen bir biçimde kral, Aslan Takıınyıldızı'yla
ilgili bir felâket hakkında önceden uyarılır. Piramidi
yaptırma nedeni de buna dayanın Yaklaşan büyük felâketten
eskinin anısını koruyabilecek bir anıt yapmak... İşte bu düşünceyle
Büyük Piramidi inşa ettirir.
Piramidin dış cephesi, duvar ve tavanları astronomi, matematik
ve tıp alanında bilgilerle donatılır. Bu bilgilerin arasında
gizemli varlıklarla ilgili bilgilerin de kaydedildiği ifade
edilmektedir. Eskinin anısı ile ilgili tarihi bilgiler de, bu piramidin
gizli bölümlerine yerleştirilir. (Edgar Cayce'nin Atiantisle
ilgili gelecekte bulunacağını iddia ettiği önemli bilgiler işte bunlardır.)
Ancak ne yazık ki. Piramidin dış cephesi ve duvarlarındaki
bu yazıtların büyük bir bölümü günümüze kadar gelememiş
ve gizli tarihe ilişkin bilgiler de şu ana kadar bulunamamıştır.

Bu kayıtları doğrulayan başka tarihi belgeler de vardır.
Örneğin Herodot kendi devrinde piramitlerin üzerinde
bazı yazmalara rastladığını kaydetmiştir.
12. Yüzyıl tarihçilerinden Abd-Ül-Latif, piramitlerin dışındaki
yazıtların 10.000 sayfa dolduracak kadar çok olduğundan
söz eder.
Bunun haricinde o dönemden kalan bir papirüste yazılanlar
da, tüm bu tarihi kayıtları destekler niteliktedir. Abu Hormenies
mabedinde bulunan Kıpti Papirüsü'nde şöyle bir pasaj
vardır:
"Piramitler işte böyle yapıldı. Duvarlara astronomi, fizik ve diğer
yararlı bilgilerin sırlan yazıldı. Dilimizi okuyabilen herkes bunları
anlayabilsin diye."

Doğu Ezoterizmi'ndc de Mısır Piramitleriyle ilgili
benzer bilgilerle karşılaşmaktayız.

1900'lü yılların ilk çeyreğinde Tibet'e giderek, Himalayaların
gizli mabetlerinde inisiye edilen İngiliz Teozofist A.P.
Sinnett, daha sonra burada edindiği sırların bir kısmını Batı
dünyasına duyurmuştur.
Himalayalı bir Üstad'ın müridi olduğu bilinen İngiliz Teozofist
A.P. Sinnett, 1920 yılında Londra'da yayınladığı
"Okült Öğretinin Derlenmiş Meyvuları" isimli kitabında Büyük
Piramit hakkında yukarıda aktardığımız belgelere benzer
bilgilere yer vermiştir:
Keşfedilen üç oda haricinde kesinlikle başka odaları
da bulunan Büyük Piramit, başlangıçtan beri
muhakkak ki, bir inisiyasyon mabedi ya da mekânı
olarak tasarlanmış ve kullanılmış olmasına
rağmen, Okült Gizemlerle ilgili olan ve büyük bir
önem taşıyan bazı fiziki objelerin korunnasına yönelik
bir amaca da hizmet ediyordu. Denildiğine göre
bu objeler kayalık zeminin içine gömülmüşj ve Piramit
de bunların üzerine inşa edilmiştir. Piramit'in
formu ve büyüklüğü, onu deprem felaketlerinden
ve hatta yeryüzünde periyodik olarak meydana
gelen büyük hareketler sırasında sular allına
kalmaktan koruyacak .şekilde; düşünülmüşlür.

Piramidin içini keyfetmek için yapılan ilk araştırmalar

Büyük Piramit yüzyıllarca kapalı bir kulu olarak kalmış
ve bu devasa yapının içine açılan giriş kapılarına bir türlü ulaşılamamıştı...
Bu nedenle piramidi sadece dışarıdan seyretmekle
yetinilcbilmişti.
Tarihi kayıtlara göre Piramide girmeye çalışan ilk kişiye
M.S 820 yılında rastlıyoruz.
Harun-u Reşid'in oğlu olan Halife Abdullah Al-Mamun,
piramidin içinde muazzam hazinelerin saklı olduğunu duyduğunda,
bu gizemli yapıya girmeyi kafasma koymuştu.
Yanına aldığı dönemin mühendis, mimar ve inşaatçılanyla
birlikte, günlerce bir giriş aradı durdu... Bulamayınca da,
doğrudan yapının taş kütlesi üzerinde bir delik açmaya karar
verdi. Ne var ki, çekiç ve balyozlarla bu işin yapılamayacağını
kısa bir süre içinde anladı. Ellerindeki malzemeler piramidin
dış yüzeyinde bir delik açmaya müsait değildi...
Mücadeleyi bırakmamaya kararlı olan halife, adamlarına
taşlan kızgınlaşana kadar ısıtmaları ve sonra da üzerlerine so-
ğuk sirke dökerek çatlatmaları için emir verdi. Çok uzun ve
yorucu çalışmalar sonucunda, bu yöntemle ancak 30 metrelik
ufak bir tünel açabilmişlerdi. Ancak piramidin duvarları bitecek
gibi görünmüyordu!...
Bu yorucu ve verimsiz çabadan tam vazgeçiyordu ki,
adamlarından biri, kayalardan birinden kopan küçük bir taş
parçanın aşağıya düşüp çıkarttığı sesi işitti. Demek ki taşın
düştüğü yerde bir boşluk vardı, lekrar gayretlendiler, sonunda
1 metre yüksekliğinde 90 cm genişliğinde olan bir geçide
vardılar. Burası 26 derecelik bir eğimle önce Piramid'in taş
yapısı içinden, sonra da altındaki kaya zeminin içinden aşağıya
doğru inen bir geçitti. Araplar aşağıya doğru eğimli olan
bu geçidin ters istikametinde yukarıya doğru zorlukla ilerleyerek,
sonunda "Gizli Girif'\ keşfettiler. Daha sonra da aynı
tünelden aşağıya doğru inip, piramidin en dibindeki "Yeraltı
Odası"nd ulaştılar. Bu odada hiçbir şeye rastlamadılar. Oda
boştu!... Odanın en dibinde daracık bir tünel bulunuyordu.
Tünele girdiler ama burası 15 metre ileride kör bir duvarla bitiyordu.
"Yeraltı 0Odası"nın zemininde bir de dimdik aşağıya
inen bir kuyu bulunmaktaydı. Ancak kuyu 9 metre derinliğe
kadar inip burada bitiyordu...
Al-Mamun'un adamları daha sonra geriye döndüler ve
"Geçit"ei düşen taşı buldular. Bu taşın, kırmızı granitten olan
bir başka taşın önünü örttüğünü farkettiier. Bu iri granit yukarıya
doğru çıkan ikinci bir geçidin önünde tıkaç vazifesi görüyordu.
Uzun çabalardan sonra bu tünele girmeyi başardılar
Tünelin içinde ilerlemeye başladılar Bir süre sonra yolları yine
granitten yapılmış iki tıkaçla kesildi. Granitten yapılma bu
tıkaçları aşmak oldukça zor oluyordu...
Günler süren yt)ğun uğraştan sonra granit tıkaçlardan birini
bulunduğu yerden sökmeyi başardılar Karşılarına çıkan
tünelden ilerleyip basık tavanlı ve yine 26 derecelik bir eğim
yapan bir başka "Çıkış Geçidi"ne vardılar.
Dizleri üzerinde süranerek 45 metrelik bir mesafe boyunca
kaygan taşların üzerinde ilerleyip yatay bir tünele girdiler.
Bu tünelin sonunda ise yine bomboş bir odada kendilerini
buldular. Burası her bir kenarı 5.5 metre olan kare biçiminde
bir odaydı. Araplar kadınları eğik tavanlı mezarlara
gömdükleri için, buraya "Kraliçe Odası" adını verdiler.
Kraliçe Odası ismini verdikleri bu mekân piramidin tepe
noktasının tam altında yer almaktaydı. Düzgün döşeme taşlarından
yoksun kaba bir zemine sahipti.
Arapların yine elleri boş kalmıştı!... Aradıkları hazine ortalarda
görünmüyordu!...
Geriye dönmek için meşalelerini yola doğru uzattıklarında
başlarının üzerinde bir boşluğun yer aklığını farkettilcr.
Birbirlerine omuz vererek buraya tırmandılar. Dar ama yüksek
tavanlı olan bir odaya çıkmışlardı. Odanın hemen yanında
aynen "Çıkış Geçidi"ne benzer bir eğimde yukarıya doğru
devam eden bir tünel bulunuyordu. Tünelin tavanı oldukça
yüksekti. Diğer tünellerden farklı olan bu geçidin uzunluğu
47 metre, yüksekliği ise 8.5 metreydi. Galerinin sonunda
yüksek bir basamaktan geçilerek alçak tavanlı bir "Ön Odaya"
oradan da duvarları, tavanı ve tabanı cilalanmış kırmızı
granitten yapılmış büyük bir odaya girdiler. Bir önceki odaya
"Kraliçe Odası" adını verdikleri için buraya da "KralOdası"
adını verdiler. Odanın uzunluğu 10 metre, genişliği 5 metre ve
yüksekliği de 5.5 metreydi.
Al-Mamun'un ve adamlarının aradıkları paha biçilmez hazinelerdi
ama bula bula bu odada hazine yerine iyi cilalanmış,
koyu kahverenginde granitten yapılma boş bir "Lahit" buldular!...
Daha doğrusu bunu lahit zannettikleri için böyle isimlendirmişlerdi...
Görünüşü gerçekten de bir lahiti andırıyordu ama bu la-
hit, ölen birisi için değil, inisiyelerin ölüm ötesi deneyimlerini
gerçekleştirirken kullanmaları için yapılmıştı.
Al-Mamun, rüyalarını süsleyen hazinesine kavuşaınanııştı
ama kararlılığı ve becerikliliği sayesinde Piramide girilmiş
ve geçitleriyle bazı odalarına ulaşılabilmişti.
Görüldüğü gibi piramidin içindeki odalara verilen isimler
Araplar'a aittir ve bugün de bu isimler kullanılmaktadır.
Kullanılan isimlerin bu odaların işlevleriyle ilgili hiç bir dayanağı
yoktur. Arapkir'in o anki kendi anlayışları çerçevesinde
verdikleri isimlerden ibarettir.
450 yıl sonra...
1270 yılı civarında Büyük Piramit büyük depremlere maruz
kaldı.
Tutulan tarihi kayıtlardan öğrendiğimiz kadarıyla, Al-
Mamun'dan sonra yüzyıllarca Piramide girme teşebbüsünde
bulunan herhangi bir kimse çıkmamıştır... Bunun en önemli
nedeni. Büyük Piramid'in pek tekin bir yer olmadığına dair bir
inancın yayılmış olmasıydı.
Bu yıllarda Abdul Latif isimli Bağdatlı bir bilim adamı
Piramide girmeye karar vermiş ancak tam buna teşebbüs edeceği
sırada bayılıp kalmıştı. Bu bayılma olayı Büyük Piramit'in
üzerindeki tekinsizlik inancının daha da artmasına neden olmuştu.
Sonuç olarak 1638 yılına kadar Piramit'in bilinen başka
bir ziyaretçisirtin olmadı görülmektedir.
İlk Bilim Âdâmı, 1638'de Piramide Adım Attı...
Bu tarihte İngiliz Astronom ve Metamatikçisi John Gre-
aves, Büyük Piramit'e ilk adım atan bilimadamı oldu. Amacı,
Piramidin içinde olabileceğini düşündüğü bir takım astronomik
kayıtlara ulaşmaktı.
"Kral Odası"na vardığında o da bir zamanlar Al-Mamun'un
adamlarının olduğu gibi, sadece boş bir lahitle karşılaştı.
Böylesine devasa bir yapı sadece bu lahidi örrtmek üzere
inşa edilmiş olamazdı... Ama görünüşte bundan başka bir
açıklama da getirilemiyordu...
Bu çelişki onu bir hayli düşündürmüştü... Aradığını o da
bulamamıştı ama araştırması sırasında Piramit'in içinde Al-
Mamun'un adamlarının bulamadığı yeni bir bölüm keşfetti.
"Büyük Galeri"nin rampası üzerinde rastladığı bir taş
bloğu kaldırınca, doğrudan Piramit'in derinliklerine inen kuyuya
benzeyen dik bir tünel buldu. 90 cm genişliğindeki bu
tünelin duvarlarına, basamak gibi kullanılabilecek küçük çıkıntılar
yapılmıştı. Bunlara basa basa 18 metre derinliğe kadar
indi. Burada tünel küçük bir oda şeklinde genişliyordu. Bugün
buraya "Mağara" denilmektedir.
John Greaves Piramit'in boyutlarını da tespit etmeye çalıştı
ve bunun bir matematik mucizesi olduğunu ilk o farketti.
Elde ettiği ölçümlerle o devrin ünlü bilim adamı Sir Isaac
Newton da yakından ilgilendi ve bu konuda Newton, bu yapının
sıradan bir yapı olmadığıyla ilgili bir de tez hazırladı.
Sonraki yıllarda bilim adamlarının Büyük Piramit'e daha
fazla ilgi göstermeye başladığını görüyoruz.
Her yapılan araştırma yeni bulguları beraberinde getiriyordu.
Böylelikle Piramitle ilgili mevcut bilgilere sürekli yenileri
eklenmeye başlanmıştı. Ama bütün bu araştırmalar samanlıkta
iğne aramaktan öteye geçemiyordu. Çünkü Piramit
sırrını kolay kolay ele verecek gibi görünmüyordu!...

Piramidin Sırrı Çözülemiyor!...
İngiliz Naıhaniel Davison, "Kral Odası"mn tam üzerinde,
odanın büyüklüğünde ancak ayakta durulamayacak kadar
basık tavanlı bir mekân keşfetti. Burası "'Kral Odası "mn tavanını
oluşturan yekpare bir granit bloğun üst kısmında kalan bir
boşluktan ibaretti. Bu yerin tavanınım da gene granit bir blok
kaplıyordu. Bu mekâna "Davison'un Odası" denildi.
Napoiyon'un Mısır Seferi sırasında aralarında matematikçilerin
de bulunduğu bir grup Fransız bilim adamı, Piramit'in
o zamana kadar yapılmış olan en hassas ölçümlerini
tespit ettiler. Piramit'in üzerinde durduğu platformu ve köşe
taşlarının yerleştirilmesi için zemindeki kayaya oyulmuş yuvaları
buldular.

Kral Odası'nın ayrıntıları ortaya çıkıyor...
19. Yüzyı'lın başında Kaptan Caviglia, Piramit'in içine
yerleşip orada yıllar süren uzun araştırmalar yaptı. Kaptan
Caviglia daha önce John Greaves'in bulduğu "Kuyu"nun 18
metreden de daha aşağılara doğru devam edip "İniş Geçidi"
y\e birleştiğini tespit etti. 1836 yılında kendisine katılan
Albay Howard-Vyse ile birlikte "Davimon'ım Odası"nm
üzerinde üç benzer mekân daha buldu. Bunlar, "Kral 0da-
A7"nın üzerine kat kat yerleştirilmiş olan granit boşlukların
aralarında kalan mekânlardı. En üstteki boşluğun tavanı iri kireç
taşı bloğuyla eğimli bir şekilde kapatılmıştı.
Albay Howard-Vyse, bu üst üste bindirilmiş granitlerle
elde edilen boşlukların, "Kral 0dası" üzerinde duran 60
metrelik taş yığınının basıncından korumak amacıyla inşa
edilmiş olabileceğini ileri sürdü. Albay Howard-Vyse ayrıca


Piramit'i belirli bir eğimle dıştan içe kat ederek "Kral Odası"
nii açılan iki adet "Hava Kanalı"nı ortaya çıkarttı. Bu kanalları
temizleyince, oda sürekli olarak temiz hava almaya
başladı ve 20"'lik sabit bir ısıda kaldığmı gördü. Bu kanallardan
Piramit'in Kuzey yüzüne açılanı 31"'lik. Güney'deki ise
45"'lik bir eğimle uzanıyordu.
"Kraliçe Odası"ndan da havalandırma kanalları uzanmaktadır.
Bunlarm tıkalı olan bölümlerini 1872 yılında Mühendis
Waynman Dixon açmıştır.

Uzaylılar değil ama bizim uygarlığımız da değil...
20. Yüzyıl'da en sansasyonel bulguları, dünyaca ünlü
araştırmacı yazar Eric Von Daniken yayınladığı "Tanrdar'ın
Arabaları" isimli kitabıyla duyurmuş ve Büyük Piramit'in
normal yollarla inşa edilebilecek bir yapı olamayacağını olsa
olsa bunun uzaylılarca yapılmış olabileceğini ileri sürmüştü.
Günümüzde Keops'un uzaylılar değil ama bizim devremize
ait uygarlıkların teknolojisiyle de yapılmadığı artık kesin
olarak biliniyor. Ancak bu gizemli piramitle ilgili her sorunun
cevaplanabildiği sanılmasın. Ortada hâlâ cevap bekleyen pekçok
soru varlığını korumaktadır. Özellikle de konuya hâlâ klâsik
yöntemlerle yaklaşan arkeolog ve tarihçilerin zihinleri ccvaplayamadıkları
sorularla doludur. i
Ayrıca şunu da unutmamak gerekir ki, günümüzde Büyük
Piramit'in girilemeyen daha pekçok bölümü vardır. Modern
bilgisayarlar ve robotlarla sürdürülen bu çahşmalar halen
devam etmektetir. Ve aradan geçen bunca zamana kadar
şunu kesin olarak söyleyebiliriz ki, piramit sırrını henüz tam
anlamıyla bizlere sunmamıştır. Klasik Tarih Bilimcileri'nin
zihninde bu yapıyı inşa eden teknoloji hâlâ büyük bir muammadır.



PİRAMİTLERİ YAPAN TEKNOLOJİ
Gelelim piramitlerin yapım tekniklerine... Tonlarca ağırhğındaki
taş blokların o devirde hangi teknik kullanılarak
metrelerce yukarıya taşındığı ve böylesine üst üste yığılabildiği
günümüzde hâlen tartışmalı olan konular arasındadır. Buna
mantıklı bir açıklama henüz getirilebilmiş değildir. Çünkü o
devirde yaşayan insanların her türlü teknolojik imkândan
yoksun ilkel kabileler oldukları varsayımı ve ön kabulü, bu
konunun mantıklı açıklamalarla aydınlatabilme imkânını ortadan
kaldırmaktadır.
Ancak konuya Klasik Tarih Bilimcileri'nin dışında yaklaşan
araştırmacıların sayısı hiç de az değildir.
Teozofist A.P. Sinnett'in açıklamalarıyla başlayalım:
Büyük Piramit'in yapımında kullanılan devasa taş blokların kullanımı
ancak ve ancak, daha sonraları insanlığın yitirdiği belirli
Doğa Bilgisi'nin bu işte kullanılmış olmasıyla açıklanabilir. Doğa'nın
gizemiyle ilgili bu bilgilerin sahipleri, ağır cisimlerin mevcut
ağırlıklarını istedikleri gibi değiştirebilecek şekilde maddenin
çekimini kontrol edebilmekteydiler. Dev yapılar mimarisinin harikaları
ancak işte böyle açıklanabilir... Piramitlerin yapımını yönetenler
kullanılan taşları kısmen levite etmek suretiyle bu işlemi
kolaylaştırmışlardır. Bunun için majik asalarını kullanmış olabilirler.
Bilgelere eski çağlarda doğanın kudretini açığa çıkartan
anahtarlar teslim edilirdi. Gizli sihiri sözcükler ve sihirli asalar...
Manyetik alan yayan bir çeşit motor... Dalga boyları ve dev granit
blokların levitasyonu... Bu teori bilimkurgu sayfalarından çıkmış
fikirler gibi gelmektedir. Peki ama bu teoride bir gerçeklik
olamaz mı?

Eldeki bazı eski tarihi kayıtlar da, yukarıda dile getirilen
sıra dışı iddialara benzer bilgiler vermektedir. Örneğin iinlii
Tarihçi Herodot'un o dönemle ilgili anlattıkları, Teozofist A.P.
Sinnctt'in ileri sürdüğü teorinin, yabana atılamayacağını göstermektedir.
Herodot da, Mısır'da ağır bir kayanın, üzerine
konulan bir papirüs sayesinde levite edilerek taşındığına kendisinin
bizzat şahit olduğunu tuttuğu tarihi kayıtlarına geçirmiştir.
Arap Tarihçilerinden Abu Zeyd el Balkhy'nin anlattıkları
da Herodot'un kayıtlarıyla büyük bir paralellik gösterir;
Büyük taş blokları yerlerinden kaldırmak ve taşımak için, bunların
üstüne üzerinde bazı formüller yazılı olan papirüsler konurdu.
Sonra bir avuç büyüklüğünde ve iç içe giren halklardan oluşan
bir alet taşın üzerine tutulur, halkalar çevrilirdi. Bunun üzenne,
taş blok ağır ağır yerinden kalkar ve istenen yere götürülebilirdi.
Ünlü Araştırmacı Murry Hope da Arap Kaynaklan'ndaki
bu konuyla ilgili ilginç ifadelere dikkat çekmiştir:
Dev taş bloklar bir çeşit papirüse sarmalanıp bir rahip tarafından
bir asayla dokunulduktan sonra ağırlığını tamamen yitirmekte ve
kolayca hareket ettirilerek tam istenilen noktaya yerleştirilmekteydi.(18)
Ezoterizmle ilgili konularda dünyanın önde gelen araştırmacılarından
olan Bn. Annie Besant da, piramitlerin yapımında
kullanılan taşların levite edilerek taşındığını söylemektedir.

Mısır'daki taşlar, ne sırf kas gücüyle ne de modern teknolojiyi
aşan hünerli cihazlar kullanılmak suretiyle dikilmiştir. Bu taşlar,
dünyasal mıknatisiyetin güçlerini kontrol edebilen kişilerce dikilmiştir.
Neticede taşlar ağırlığını kaybediyor ve tek bir parmağın
temasıyla yönetilmek suretiyle havada süzülerek, belirlenen
yerlerine oturtuluyorlardı.
Gerek bazı araştırmacıların dilegetirdikleri, gerekse de
bazı tarihi kayıtlarda aktarılan bu sıradışı anlatımlara, eski çağlara
ait efsanelerde de rastlanmaktadır. Bu efsanelerde büyülü
asalardan sözedilmekte ve bu asalar vasıtasıyla bazı bilgelerin
olağanüstü mucizeler gerçekleştirebildiği anlatılmaktadır.

Mucizevi Taşlar ve Asalar

Musa Peygamber'in Sihirli Asası
Bu ifadelere sadece efsanelerde değil, kutsal kitaplarda
da rastlamaktayız. Buna en güzel örneklerden biri Musa Peygamber'in
asasıyla gerçekleştirdiği mucizevi olaylardır. Bu
olaylar Kur'an-ı Kerim'in çeşitli Süreleri'ndeki ayetlerde ayrıntılarıyla
dile getirilmiştir.
Mısır'da bir Osiris Rahibi olarak eğitilen Musa Peygamber'in
bu asayı da, yine Mısır'daki mabetlerden edindiği tahmin
edilmektedir.
Kur'an-ı Kerim'de konunun başlangıcı, Firavun'un Musa
Peygamber'e söylediği şu sözlerle başlar:
Firavun Musa'ya: "Biz seni çocukken yanımıza alıp büyütmedik
mi? Sonunda yapacağını da yaptın. Sen nankör birisin" dedi.

Firavun: "Alemler'in Rabbin de nedir?" dedi. Musa: Kesin olarak
inanacaksınız, bilin ki O göklerin, yerin ve ikisinin arasında bulunanların
Rabbidir" dedi. Yanında bulunanlara: "İşitmiyor musunuz?"
dedi. O sizin de Rabbiniz, önce geçmiş atalarınızın da
Rabbidir" dedi, Firavun çevresindekilere: "Size gönderilen peygamberiniz
şüphesiz delidir" dedi. Musa: "Eğer akledebilen kimselerseniz
bilin ki O, Doğu'nun, Batı'nın ve ikisinin arasında bulunanların
Rabbidir" dedi. Firavun: "Benden başkasını Tanrı edinirsen,
and olsun ki seni zindanlık ederim" dedi. Musa: "Sana
apaçık bir şey getirmiş isem de mi?" dedi. Firavun: "Doğru sözlülerden
isen haydi getir" dedi. Bunun üzerine Musa değneğini
attı, besbelli bir yılan oluverdi.
(Şuarâ Suresi: 26/18,19,23-32)
Surenin devam eden ayetlerinde Firavun'un bu olaydan
etkilendiği anlaşılıyor Bunun üzerine Firavun çevresindeki
ileri gelenlere, ülkedeki tüm sihirle uğraşan bilgilenlerin en
önde gelenlerinin toplanıp getirilmesi için emir verir
Bundan sonrasını yine Sure'nin devam eden ayetlerinden
takip edelim:
Sihirbazlar belirli bir günün bildirilen vaktinde toplandılar. "Sihirbazlar
üstün gelirlerse biz de onlara uyarız" dediler. Sihirbazlar
geldiklerinde, Firavun'a "Biz üstün gelirsek, şüphesiz bize bir ücret
vardır değil mi?" dediler. Firavun: "Evet, o takdirde siz gözde
kimselerden olacaksınız" dedi.
Musa onlara: "Ne alacaksanız atın" dedi. Onlar da iplerini ve
değneklerini attılar ve: "Firavun hakkı için, şüphesiz, biz üstün
geleceğiz" dediler. Bunun üzerine Musa değneğini attı; onların
uydurduklarını yutmaya başlayıverdi.
(Şuarâ Suresi: 26/38-45)

Mısır'da o dönemler majik uygulamaların son derece
yaygın olduğunu hatırlatmakta yarar görüyorum... Ayetlerde
sihirle uğraşan alimlerden kastedilen Mısırlı majisyenlerdir...
Surenin devamında Musa'nın majik güçleriyle başedemeyen
majisyenlerin (sihirbazlann) yenilgiyi kabul ettiklerini
ancak Firavun'un buna çok kızdığını görüyoruz. Firavun'un
yanından ayrılan Musa Peygamber çevresindekilerle birlikte
Mısır'dan ayrılarak Kızıldeniz'e doğru yola çıkar. Firavun da
adamlarını yanına alarak onları yakalamak için peşlerine düşer:
Firavun ve adamları güneş üzerlerine doğarken onların ardına
düştüler, iki topluluk birbirini gördüğünde, Musa'nın adamları:
"işte yakalandık" dediler. Musa: "Hayır, Rabbim benimle beraberdir,
bana elbette yol gösterecektir" dedi. Bunun üzerine Biz
Musa'ya "Değneğinle denize vur" diye vahyettik. Hemen deniz
deniz ikiye ayrildi, her parçasi yüce bir dağ gibiydi. İşte
oraya geridekileri de yaklaştırdık. Musa ve beraberinde bulunanlann
lıepsini kurtardık. Öbürlerini suda boğduk. Bunda şüphesiz
ders vardır ama çoğu inanmamıştır.
(Şuarâ Suresi: 26/60-67)
Şuara Suresi'nden aktardığımız bu ayetlerin hemen hemen
aynıları Araf Suresi'nin 103-139 Ayetleri'nde de bulunmaktadır.
Aynı konunun hemen hemen aynı cümlelerle uzun
uzun ayetlerle iki defa tekrar edilmiş olması da, üstünde ayrıca
düşünülmesi gereken bir durumdur.
Musa Peygamber'in asasıyla gerçekleştirdiği bir diğer
mucizevi olay da, yine Kur'an-ı Kerim'in Bakara Suresi'nin
60. Ayeti'nin başlangıcında şöyle ifade edilmiştir:

"Musa milleti için su aramıştı, "Asanla taşa vur" dedik; ondan
oniki pınar fışkırdı herkes içeceği yeri bildi."(19)
Bu anlatılanlardan yola çıkan bazı araştırmacılar, bu asaların
belirli bir dalgaboyu üreten araçlar olabileceğini ileri
sürmüşlerdir.
Bu iddia ilk kez 1947 yılında Walter Owen tarafından dile
getirilmişti. Owen'a göre bu sihirli çubuklarla belirli bir
dalgaboyunda önceden belirlenmiş bir vibrasyonel ses tonu
oluşturulabiliyordu. Sesin ezoterik kullanımı hakkında ise
şunları söylüyordu:
Ses, herkesin diişünemeyeceği türden imkânlar taşı
yan bir güçtür. Ve buı gücün kullanımı, eski dönem
ermişlerinin bildikleri, fakat günümüzün emekleyen
biliminin yitirdiği veya karşısına geçip dudak büktüğü
çok eskiye ait bir bilimdir. Evrenin çerçevesi
ve dokusu ses güeü sayesinden ayakla durmakladır.
Ve yine ses gücü sayesinde çözülerek yok olabilir...
Mısırlı rahipler bu bilime sahiptiler. Maht-Heru denilen
Güç Sözcükleri (büyük enerjileri bünyelerinde
barındıran özel sözcük ya da sözcük kalıpları)
Insiyelere ölüler aleminin kapısını açıyordu. "Kral
Odası"na açılan "On Odada yer alan ve temelin
oturması sonucunda günümüzde sıkışıp kalmış ve
artık hareket edemez bir hale gelen Granit Blok (20)
vardır. Bir zamanlar bu granit blok Başrahibin söylediği
sözler sayesinde kaldırılıyor veya indiriliyordu.
.. Bloğun adayı un ufak etmemesini sadece anahtar
sözcüklerin gücü önlüyordu...
Eski Babil dönemine ait kayıtlarda sesin taş blokları
kaldırmak için kullanıldığnıa ilişkin ifadelere
rastlanır. Prof. Francois, "Kaide Büyücülüğü" isimli
eserinde bu konuya değinerek; "Şurası muhakkak
ki, eski çağlarda rahipler majik asalar vasıtasıyla
fırtınalar çıkartıyor ve bin kişinin kaldıramayacağı
taşları mabet inşa etmek amacıyla havalandırabiliyorlardı"
demektedir..
Sonik tekniklerin kullanılmış olabileceği bugün bilim
adamları arasında ciddi bir şekilde tartışılmaktadır.
Piramidolog William Kingsland Mısır mabetlerinin yapımı
hakkında daha ilginç açıklamalarda bulunmuştur:
Piramitler inşa edilirken, dev taş blokların taş
ocaklarından getirilnıtîsi sırasında uzun mesafeler
aşılılıyordu. Taşlar uygun sembollerin yazılı olduğu
papirüslerin üzerine: yerleştirilir, arkasından taşlara
bir asa ile vurulurdu. Bunun üzerintî taş bloklar
bir ok atımlık mesafe boyunca havada hareket etmeye;
başlarlardı. Bu şekilde taşınan taşlar, en sonunda
piramile;rin inşa edildiği yere kadar götürülürlerdi.
Ünlü fizikçi Albert Einstein da bu konuya ilişkin bir gözlemini
şöyle açıklamıştır:
Bizim bilemediğimiz bazı sırlara eskilerin sahip olduklarını
kabul etmek zorundayız. 600 Tonluk bazı
taş blokların üst yüzeylerinin dışa doğru kubbeleşmiş
olması dikkati çekiyor. Bu ancak muazzam bir
çekim veya emme kuvveti ile meydana çıkabilecek
bir fenomendir.

Unutulan Gizli Bilgiler...
Konuyu anlaşılır hâle getirebilmek için tarihin çok daha
eski dönemlerine doğru uzanmamız gerekmektedir.
Konuyu açalım:
Atlantis'teki bazı merkezlerde bulunan kristaller, kozmik
enerjileri toplama ve dağıtım işlemlerinde etkin bir şekilde
kullanılıyordu. Dev bir yansıtıcı gibi işlev gören bu merkezlerde
büyük enerjiler odaklandırılıyor ve yansıtılıyordu.
Dev yansıtıcılarda kullanılan bu kristallere, Edgar Cayce,
medyonısal yollarla aldığı bilgilerde "Ateş Taşı" ismini vermiştir.
Atlantis'teki bu enerji merkezleri, ilk başta "göksel -
ruhsal irtibat" için kullanılmaktaydı. Bu "Enerji. Merkezleri"
nde aynı zamanda psişik olarak insanlar yenilenmekte ve
fiziksel olarak da bedenlerini rejenere edebilmekteydiler.
Böylelikle yaşlanmanın da etkisini en aza indirebilmekteydiler.
"Kristal Enerji Merkezleri" olarak isimlendirilen ancak
niteliği tam olarak bilinmeyen bu ünitelerden, Atlantisliler
daha sonraları enerji yayan bir kaynak yaptılar ve bunu geliştirerek
ulaşım, iletişim ve yaşamın çeşitli alanlarında bu üniteleri
kullandılar. Hatta doğa olaylarına bile, bu enerjilerle
müdahalede bulunabilmekteydiler. Atlantis'te bu kristallere
"Tuaoi Taşı?" ismi verilmekteydi.
Ezoterik kaynaklarda "Kristal Enerji Merkezleri" ve
"Ateş Taşı" olarak geçen bu yerlerde kullanılan maddenin
tam olarak özelliği bilinmiyor. Gerçekten bir kristal midir
yoksa günümüzde bilinmeyen başka bir maddesel yapı mıdır?...
Buna net bir cevap halen getirilememiştir.
Edgar Cayce'nin medyomsal irtibat teknikleriyle elde ettiği
dokümanlar arasında bu konuyla ilgili oldukça ayrıntılı
bilgiler vardır. Bir fikir vermesi için hiç değilse birkaç tanesini
sıralayalım:
Doğa güçlerinin, böyle ışınları ve etkinlikleri bir
merkezde toplayan kristaller içinde biriktirilmesiyle,
gemileri yalnız deniz üslünde değil, havada da
sevk ve idare etmeye başladılar. Ayrıca insan sesinin
ve vücüdunun bir yerden bir yere naklini sağladılar.
Ateş Taşı" bugünkü deyişye (1943) amyantı andıran
bir maddeyle yalıtılmış olan bir binanın merkezindeydi.
Binanın taşın yukarısında kalan kısmı oval
biçimindeydi.
Belli açılarda kendi ekseni üzerinde hareket edebilen
bu kubbe hem doğa enerjisini hem de kozmik
enerjileri "Ateş Taşı"na aktarmaktaydı.
Sonsuz enerjinin konsantrasyonu için hareket edebilen
bir kubbeydi. Bu kubbe uzayda sevk edilen
gemilere direkt enerji uygulamasında araya hiçbir
engel girmemesi yani gemilerin hep görüş alanı için-
de kalması için. raylar üzerinde yer değiştirebilecek
tarzda inşa edilmiş bir kubbeydi. Taşıtların sevki,
bugün radyo titreşimleri sayesinde uygulanan uzaktan
kumanda yöntemini andıran indükleme yöntemiyle
yapılıyordu. Yani taşıtlar, enerji istasyonunun
merkezine yerleştirilmiş bir taşın ışınlarının geniye
konsantre edilmesi yoluyla sevk edilmekteydi-
1er. Taşın hazırlanması devrin inisiyelerine düşerdi."
Taş ışınlarının uygulanmasıyla yanan bir tür ateş
sayesinde insanların vücutları şifa buluyor, hatta
mucizevi bir gençleşme meydana geliyordu. Boylece
beden sık sık gençleşiyordu. Psişik güçler üzerinde
de bu enerjilerin büyük bir etkisi vardı.
Doğa enerjilerine de etki edebilmektetdiler demiştik.
Edgar Cayce'nin aktardıklarından arada bazı
hataların da yapılmış olduğunu anlıyoruz.
Bunlar kazara, yani yanlışlıkla çok yüksek frekanslara
ayarlanınca, ikinci deprem döneminin başlamasına
yol açtı.
Atlantis'in son döneminde ellerindeki bu imkanları negatif
alanda kullananların çıktığı ve böylelikle doğanın dengesinin
bozulduğu birçok ezoterik kaynak tarafından dile getirilmiştir.
(21) Bu imkanları negatif alanda kullananları ezoterik
kaynaklar "Belial'in Oğullan" olarak nitelerler. Edgar Cayce
ise bunlara "Şeytan " anlamına gelen "Satan Oğullan " ismini
vermiştir:

Bu meırkezleıin "Satan Oğullan" tarafından kullanılması
volkanik püskürme ve depremlere
yol açtı. 'Satan Oğulları' sözkonuısu enerjileri yıkıcı
güçlerer dönüştürmüşlerdi. Böylece yeraltında,
yerin derinliklerinde büyük patlamalara yol
açtılar. Doğanın güçlü enerji deposundan gelen
büyük volkanik patlamalar ve depremler sonucu
kıta önce beş adaya bölündü.
Edgar Cayce bir zamanlar AtJantis'te kullanılan bu enerji
merkezleriyle ilgili bilgilerin halihazırda üç yerde bulunduğunu
ve gelecekte bunların ortaya çıkacağını ileri sürmektedir.
Ateş Taşı'nın yapımına ilişkin dokümanlar hali
hazırda üç yerde m e v c u t t u r
1- Atlantis'in Poseidia bölgesinin günümüzde su
üstünde kalmış bulunan Bimini Adası yakınında.
2- Mısır'da
3- Meksika'da
Antik Mısır Uygarhğı'nda karşımıza çıkan bu konunun bir
benzeri de, daha önceki yayınlarımızı takip eden okurlarımızın
hatırlayacağı gibi, Orta Asya Eski Türk Yaşamı'nın içinde de
yer almaktaydı...

"Yada Taşı"nııı Sihirli Gücü
Çok eski devirlerden kalan yaygın bir inanca göre:
"Türkler 'in atalarma göklerden gelen sihirli bir taş armağan
edilmiştir. Bu taş her devirde Türk Samanları 'nın ve büyük
Türk komutanlarının ellerinde bulunmuştur." (22) Ve yine bu
inanca göre günümüzde hâlâ bu taşın önde gelen Şamanlar'ın
ellerinde bulundukları iddia edilmektedir.
Bu anlatılanların sadece bir inançtan ya da söylentiden
ibaret olmadığını binlerce yıl öncesine ait eski Çin Tarihi Kayıdan
da teyid etmektedir.
Bundan önceki kitabım olan "TÜRKLERİN KÜLTÜR KÖ-
KENLERİ"nde de ayrıntılarıyla dile getirmiş olduğum gibi,
Eski Türkler'in de elinde bu tür bir taşın (Yada Taşı) bulunduğuna
dair çok sayıda tarihi kayıt vardır. Çin Kaynakları tarafından
tutulan bu kayıtlarda, Türkler'in bu taş vasıtasıyla istedikleri
zaman yağmur veya kar yagdırabildikleri uzun uzun
anlatılmaktadır.
Atalarımızın istedikleri zaman yağmur, kar, dolu yağdu-abildikleri,
rüzgar estirip hatta fırtına çıkaıtabildiklerine dair
ilk tarihi belgede şunlar kayıtlıdır:
Türkler'in büyük ataları H u n l a r ' ı n Kuzey'inde bulunan
So sülalosinden idi. Oymağın Başbuğu Ananbu
idi. Bunlar yetmiş kardeş idi. Birincisi dişi kurttan
türemiş olup adı Içjini-nişibu idi. Içjini-nişibu
tabiatüstü özelliklere sahipti. Yağmur yağdırıp fırtına
çıkartabilirdi. (23)
Yine aynı Çin Kaynaklan'nda 449 yılında meydana gelen
bir savaş anlatılırken konuyla ilgili satırlara rastlıyoruz:
Evvelce Kuzey Hunlar'uı idaresinde bulunan Yüceban
ahalisinde öyle kâhinler vardır ki, Cücenler'in
saldırışlarına karşı durduklarında çok şiddetli yağmur
yağdırdılar, fırtına çıkarttılar. Cücenler'in onda
üçü sellerde boğuldu, soğuktan kırıldı.

İslâm Kaynakları'nda Türkler'in bir zamanlar ellerinde
bulundurdukları taş; yağmur taşı anlamına gelen "Haccr-ül
Matar" ya da "Seng-ı Cede" olarak isimlendirilmiştir. İslam
Kaynakları'nda anlatılanlara baktığımızda, Türkler'in bu sihirli
taşıyla Müslümanlar'in da yakından ilgilendiklerini görüyoruz.
İslâm tarihçilerinden İbn-ül Fakih'in kayıtlarında. Halife
Ma'mun'un bu gizemli taş hakkında araştırma yapması için
Nuh b. Esed'i vazifelendirdiği anlatılmaktadır.
Nuh b. Esed Türkler arasında yaptığı incelemeler sonununda
Halifeye, söz konusu haberlerin doğru olduğunu fakat
olayın nasıl meydana geldiğini anlayamadığını bildirmiştir.
İbn-ül Fakih tarihi kayıdarında, Horasan Emiri İsmail b.
Ahmet'in Ebul Abbas'a anlattıklarına da yer vermiştir:
Yirmi bin kişi ile Türklere karşı savaşa çıktım.
Karşımızda baştan ayağa kadar silahlı altmış bin
Türk vardı. Bunlardan bir kısmı bizim tarafa geçti.
Bunlar bize T ü r k l e i n iri dolu yağdıracaklarnı
söylediler. Biz de onlara: "Sizin kalbinizden küfür
hâlâ çıkıp gitmemiştir, böyle işleri hiç bir insan yapamaz"
dedik. Onlar: "Biz haber veriyoruz, sizi
ikaz ediyoruz, onların tayin ettikleri vakit yarın sabahtır
ama siz daha iyi bilirsiniz" dediler. Sabah oldu.
Korkunç bulutlar bizim üzerimizi kapladı. Herkes
korktu. Müthiş dolu yağdı.
İbn-ül Fakih, bu olayla ilgili olarak İsmail b. Ahmet'in
iki rekât namaz kılarak, bu dolu fırtınasını daha sonra Türkler'in
üzerine yönlendirdiğini yazmaktadır. O devirde Arap
İslâm Orduları aynı zamanda Allah'ın askerleri olarak nitelendirildiği
için, onlar adına böylesine gurur kırıcı bir olayla kar-
şılaşmak kabul edilebilir bir şey değildi. Bu nedenle söz konusu
dolu fırtınasını kıldığı namaz sayesinde Türkler'in üzerine
yönlendirildiğini yazarak konuyu noktalamasına şaşmamak
gerekir.
Biz tekrar sihirli taşımıza geri dönelim...
Eski Türk Mitolojisi'ni oluşturan çeşitli efsanelerde de
bu taştan bahsedilir. Hatta bu taşın nasıl kullanıldığı da kısmen
açıklanır...
Bir örnek olması bakımından Er Gökçe Destanından konumuzla
ilgili bir bölüm aktaralım:
...Yamndaki adamlar susadı. Er Kosay'a susuzluktan
şikayet ettiler. Er Kosay, uzun kulaklı sarı atının
altından "Cay Taşını çekip çıkartı. Salladı,
salladı yere koydu. Havadan yağmur yağdı. Yağmur
suyunu içliler.
Abdülkadir İnan "Eski Türk Dini Tarihi" adlı kitabında
"El-Lügat'ün Neviyye" isimli eski bir lügatta "Yada Taşı"
hakkında şöyle bir açıklamanın yapılmış olduğunu yazar:
Yağmur boncuğu derler bir nesnedir ki, ona kurban
kanı sürülmekle yağmur yağar.
Bu gizemli taşla ilgili elimizdeki tüm bilgileri yan yana
getirdiğimizde, onun kullanım metotları olarak; taşın su içine
konulduğu, suyun üzerine asıldığı, birbirine sürtüldüğü veya
taşın sağa sola hareket ettirilerek sallandığını görüyoruz.
Bu konuda günümüze kadar gelen Farsça bir şiir "Yada
Taşının kullanılmasıyla ilgili önemli çağrışımları beraberinde
getirmektedir. Türkçe çevirisiyle aktarıyorum:
Şekilli bir taştır ki, her ne zaman ona dua edilse göğü
yarar ve çokça bulut ve yağmur getirir, bu iş
Türkler arasında yaygındır. (24)
Bu anlatımlardan taşın çalışma prensibiyle, düşünce
enerjisinin onu yönlendirmesi arasında çok sıkı bir bağ olduğu
anlaşılıyor. Demek ki, düşüncelerle yönlendirilebilen bir
maddesel özelliği olan bir taşla karşı karşıya bulunmaktayız.
Bu taşın en son hangi tarihe kadar kullanıldığı tam olarak
bilinmiyor ama bu taştan Osmanlılar'in da haberdar olduklarını
yine tarihi belgelerden anlıyoruz. ,
Şaban Şifaî'nin IV. Mehmet'e yazdığı "Risâle-i şifâiyye
fi beycini enva-i ahcar" isimli eserinin 14 sayfası bu taşla ilgili
önemli anlatımlar içerir.
Özetle aktarıyorum:
Hiç bulut olmadığı halde Yada Taşı ile yapılan işlemden
iki saat sonra bulutlar gökyüzünde görülmeye
başlar ve ardından bereketli yağmurlar yağar.
Ne kadar gerekiyorsa ihtiyaç olunan kadarıyla yağmuru
yağdırmak Yadacı'nın hünerine bağlıdır.
Taşlar farklı renklere sahip olabilmektedir. Genellikle
siyaha çalan toprak renginde olup üzerinde
kırmızı noktalar vardır. Beyaz olup üzerlerinde
kırmızı noktalar olanlara da rastlanmıştır. Büyüklükleri
bir kuş yumurtası kadardır.

Kaşgarlı Mahmut'un verdiği bilgilerle, bu anlatımlar büyük
bir paralellik gösterir. Kaşgarlı Mahmut söz konusu taşın
iki türlü olduğunu ve bazı yörelerde birine "Örünk Kaş diğerine
ise "Kara Kaş" denildiğinden bahseder. Örünk sözcüğünün
Doğu Türk Lehçesi'nde ak yani beyaz anlanına geldiğini
de hatırlattıktan sonra özetimize devam edelim...
Dolu afetinde tarlaları korumak için taş yüksekçe
bir yere asılır ve ona dokunulmaz. Onu ancak bu
işin sırrını bilen Yadacılar kullanabilir.
Taşların birbirlerine sürtülmesi ve bir tas suyun i ç i n e
taşın atılması ile bu işlemler ııygulanır. Aneak bu işlemleri
sırrı bilen kimselerin (Yadacılar'nı) yapması
gerekir. Aksi takdirde arzu edilen sonuca ulaşılmaz.
Taşı suya atmak yeterli dtiğildir.
Bu anlatımlar da taşın kullanınn ile ilgili yukarıdaki tespitlerimizi
doğrular niteliktedir. Ayrıca bu taşın sadece kullanım
metodunu bilenlerin elinde işe yaradığını anlatması da
önemlidir.
Şimdi bu taşın gerekli metotlara uyulmadan kullanıldığında
ne tür sonuçlan beraberinde getireceğini gösteren; 13.
Yüzyıl'da yaşanan ve tarihi kayıtlara geçen bir olayı sizlerle
paylaşmak istiyorum: (25)
Velaşgerd önüne g e l i n c e yöredeki halk bize şiddetli
sıcak, kuraldık ve hayvanları rahatsız eden sineklerden
çok şikayet ettiklerini bildirdiler. Bunun
üzerine taşlarla yağmur yağdırdmaya karar verildi.
Merasimi bizzat Sultan idare ediyordu.

"İlk başta ben buna inanmıyordum. Fakat sonradan bunun
birçok tecrübelerle gerçek olduğuna gözlerimle şahit oldum."
diyen S.A. Nesevi olayın gelişimini şöyle anlatmaya
devam ediyor:
Bu kez de geceli gündüzlü, ardı arkası kesilmeden
yağan yağmurdan halk şikayert etmeye başladı. Yağmur
sihri yapıldığına halk pişman oldu. O kadar
çok yağmur yağdı ki,her taraf çamur ve bataklığa
döndü. Sultan'ın çadırına bile girilmez oldu. Yağmur
dinmek bilmiyordu. SEL ne var yoksa her şeyi
mahvetti. Bir ara sütninesinin Sultan'a şunları söylediğini
işittim:
"Sen bir hüdâvent alemsin.... Fakat yağmur yağdırmakta
değil... Çünkü böyle bir tufan çıkartmakla
hata. ettin... Senin yerinde başka birisi olsaydı
bunu yapmazdı, sadece elverecek kadar yağdırırdı"
Bu tür taşların yanlış kullanımının ne tür sonuçlar doğuracağını
göstermesi bakımından yukarıdaki tarihi kayıtlar son
derece önemlidir.
Kaldı ki, bu taşların Atlantis'te kullanılanların küçük birer
örnekleri olduğu düşünülecek olursa, Atlantis'teki bu tür
taşlardan oluşan devasa enerji merkezlerinin negatif alandaki
kullanımının, nasıl büyük bir doğal afetler zincirine neden olduğu
sanırım daha iyi anlaşılacaktır.

Ezoterizm'de Dünden Bugüne Taş Kültü
Çevrelerine belirli tesirler yaydıklarına ve canlı organiz-
malar üzerinde hem psişik hem de fiziksel etkilerde bulunduklarına
inanılan taşlara eski uygarlıkların kültürlerinde ve
ezoterik çalışmalarda "Tılsımlı Taşlar" ismi verilmiştir.
Ezoterik prensiplere göre bazı taşlar evrendeki ve yerküredeki
birtakım güçleri çekme, biriktirme, dönüştürme ve
yayma özelliklerine sahiptir. İnisiyatik çalışmalarda bu tür
taşların enerjetik özelliklerinden yararlanmak, başlı başına bir
araştırma konusuydu. Ve elimizdeki bu konuyla ilgili kayıtlar
eskilerin bu konuda hayli ileri düzeyde bilgi sahibi olduklarını
göstermektedir.
tır:
Ezoterizm'de taşlar dört ana grupta smıflandınlnuş-
1- Atlantisliler'in özel işlemlerden geçirdikten ve biçimlendirdikten
sonra enerji santrallerinde kullandıkları nadir
kristaller ve çok farklı bir maddesel yapıya sahip olan özel
(aşlar.
2- Tufan'dan sonra bizim devremize ait uygarlıkların inisiyatik
merkezlerindeki mabetlerde yer alan psişik çalışmalarda
kullanılan, kökenleri bilinmeyen ve günümüzde kayıp
durumdaki taşlar.
Bu taşlardan bazılarının kozmik kökenli, bazılarının ise
Atlantis kökenli olduklarını ve bizim devremizin ortalarına
doğru bazılarının yeryüzünün belirli yerlerine gizlenmiş oldukları
söylenir.
Kabe'deki Siyah Taş (26) ve İstanbul'a yerleştirildiği söylenilen
ancak nerede olduğu bugün için bilinmeyen gizemli
taş bu grupta değerlendirilmektedir. (27)

3- Günümüzde mevcut olan değerli taşlar ve kristaller.
Bunlar da doğru kullanıldığı takdirde canlılar üzerinde önemli
etkilerde bulunduğu yapılan deneysel çalışmalarla ispatlaıımış
durumdadır Günümüzdeki New Age yaşam kültüründe
bu çalışmaların önemli bir yeri vardır (28)
4- Değersiz taşlar Kendiliklerinden özel bir enerjetik yayınlan
olmayan, ancak ley hatları üzerine dikildiklerinde belirli
bir büyüklükte olmak koşuluyla yerkürenin telürik enerjisiyle
ilgili bir etkinlik meydana getirebilen taşlardır.
Puta tapmanın perde arkası:
Daha önceki kitaplarımda da söylemiş olduğum gibi, taşlan
yapılmış putlara tapma meselesinin ardında yatan gizli
gerçek, yukarıda farklı yönleriyle ele aldığımız "Tılsımlı Taşlar"
in çevrelerine yaydıkları etkiyle bağlantılıdır.
Eski devre ait insanlar taşlara tapmıyorlardı. Taşların
sihirli gücünden yararlanmaya çalışıyorlardı. Bu onları
gözleyenlerce yanlış yorumlandığı için onların taşlara taptıkları
sonucuna ulaşılmıştır (29)
Neyse... Konumuzu fazla dağıtmamak için bu meseleye
girmek istemiyorum... Gelelim sihirli asalara...

Tılsımlı Taşlar'dan Sihirli Asalar'a...
Asaların da, yukarıda sözünü ettiğimiz enerji toplama ve
dağıtma özelliğine sahip bu özel maddelerden yapılan küçük
modeller olduğu tahmin edilmektedir.
Eski uygarlıklara ait kabartma ve resimlerde sıklıkla karşımıza
çıkan asa, ezoterizmde her şeye uzanan tesir gücünü
sembolize etmektedir. Ancak şunu hemen belirtmek gerekir

ki, asa sadece bir sembol değil, aynı zamanda kullanılan bir
objedir. Kullanıldığı alan ise, manyetik ve psişik enerjilerin
bu obje vasıtasıyla bir yerden bir yere yönlendirilmesidir.
Önce Atlantis'te, Tufan Sonrası'nda ise bizim devremize
ait uygarlıkların inisiyatik merkezlerinde bu objcleı- sıklıkla
kullanılmıştır.
Gizli mabetlerde sürdürülen inisiyasyonlarda, inisiyatörlerin
psişik etkinliklerinde kullandıkları, özel işlemlerden geçirilmiş
taş ve madenlerden yapılma ve giiıuimüzde "tılsımlı"
olarak adlandırılan özel değneklerin varlığı bilinmekle birlikte,
bu özel değneklerin niteliği hakkında çok az bilgiye sahip
bulunulmaktadır
Konumuzu kısaca toparlarsak şunları söyleyebiliriz:
Eldeki tüm verilerden anlaşıldığı kadarıyla, bu asalar sıradan
değnekler olmayıp, birtakım enerjileri çeken, toplayan,
dönüştüren ve psişik yeteneklerle ilgili uygulamalarda gücün
etkisini misliyle büyüten bir nevi amplifikatör gibi kullanılabilen
özel aletlerdi.
Önce Atlantis'te sonra da Mısır'daki inisiyelerin ellerinde
gördüğümüz bu sihirli asalar, tarihin sonraki dönemlerinde
de eksik olmamış ve bu asaları kullanan pekçok kişi tarih
sahnesinde görülmüştür. Hatta bazı Peyggamber'lerin ellerinde
de karşımıza çıkmıştır. Ki bunlardan en sonuncusu Musa
Peygamber'dir.
Eldeki kayıtlara göre, Thot'un asası, tellerin spiral biçimde
bir bobine sarılmasını andıran iki yılanın sarılı olduğu bir
değnekti.
Mısır'da inisiye edilen Orfe'nin de bir asaya sahip oldu-
ğu ve bu asanın ise kozalak başlı olduğu ifade edilmektedir.
Musa Peygamber'in asasının şekliyle ilgili ayrıntılı bilgi
bulunmamaktadır. Ancak bu konuyla ilgili eski bir Yahudi
inanışına göre, yeryüzüne melekler tarafından indirilmiş bu
objeyi Musa Peygamber'e kimliği meçhul ihtiyar bir bilge
hediye etmiştir.
Türkler'in elinde bulunan Yada Taşı'mn da göklerden
geldiğine dair Atalanmız'ın çok eski bir inanca sahip olduklarından
söz etmiştik. Bu inançla, Yahudi Gelenekleri'ndeki
inanç arasında büyük bir paralellik olması meselenin nerelere
bağlı olabileceğini göstermesi bakımından son derece düşündürücüdür.
Bu arada Kabe'deki siyah Hacer'ül Esved Taşı'mn da
cennetten geldiğine dair inancı burada bir kez daha hatırlatalım...

Sihirli Asalar günümüze kadar gelememiştir...
Zamanla bu özel yapım asalar ortadan kaybolmuşsa da,
asa, kudret ve otorite sembolü olarak eskinin anılarında yaşamaya
devam etmiştir... Böylelikle asa kullanılan bir objeden
bir sembole dönüşmüştür. Bu şekliyle sadece ezoterik çalışmalarda
yerini korumakla kalmamış aynı zamanda krallar, rahipler
hatta askeri ve adli otoritelerce de kullanılmaya başlanmıştır.
Örneğin eski Yunanistan'da yargıçlar, generaller ve
yüksek öğretim görevlileri farklı türdeki asalarıyla dolaşmaktaydılar.
Bu dönemlerde bazı inisiyatörlerin ellerinde görülen
asalar değerli taş ve madenlerden oluşmuş olmakla birlikte,
öncekilerin sahip oldukları özel niteliklerden oldukça uzaktı.
Ve bu nedenle de psişik etkinliklere çok büyük bir katkıları
yoktu.
Bu sürecin sonunda inisiyatörlerin ellerindeki asalar, za-


Mısır'da tüm ilâhlar ellerinde asalanyla resmedilmiştir
Ellerinde asası olmadan resmedilen bir tek ilah bile yoktur.

manla enerjetik bir işlev görmekten çok, eski asaların anısını
yaşatan bir sembole dönüştüler. Böylelikle inisiyötörlerin
asaları inisiyatörlügün sembolü hâline geldiler.
Geçmişe ait bu anı, eski uygarlıkların mitolojilerinde ve
dinsel öğretilerinde sembolik bir şekilde yaşatılarak, günümüze
kadar gelebilmiştir.
Bunlardan birkaçını sıralayalım: ,
Hititler'de ucu spiral biçimli şekilli asa.
Hint'te İki sipralli asa.
Yunan'da iki yılanlı asa. Orfe'nin kozalak başlı asası. Yunan
Mitolojisinde ise Zeus'un Kartal başlı asası.


Bir Hitit Tanrısı'nm himayesindeki Hitit Kralı ve elinde tuttuğu
spiral uçlu asa.

Mezopotamya'da yıldırımı andıran asa. Mezopotamya
Mitolojisi'nde bu asa Sirius'la özdeş kılınan İlâh Nin-urta'nın
elinde bulunmaktadır.
Taoizm ve Hinduizm'de yedi düğümlü asa.
Mısır'da ise Köpek başlı, çakal başlı, üç başlı, kamçılı ve
kanca uçlu asalar.
Asalarla ilgili kayıtlar en son olarak hem Musevilik'te
hem de İslâmiyet'te de yerini alamış ve böylelikle bu hatıra
günümüze kadar gelebilmiştir.
Evet... Konu, Musa Peygamber'in asasından açılmış ve
daha sonra da Mısır'la ilgili eski kayıtlarda geçen ağır taş
blokların nasıl sıradışı bir şekilde levite edildiğini birlikte incemiştik...
Sanırım bu açıklamalarımızla, meselenin tamamı
olmasa da, hiç değilse belli bir bölümü gün ışığına çıkmaya
başlamış bulunuyor.
Biz tekrar Antik Mısır'a geri dönelim...

KEOPS'UN DÜNYA ÜZERİNDEKİ YERİ
Mısır'daki üç büyük piramit ve özelhkle de "Büyük Piramit"
olarak anılan Keops, ilk başta devasa boyutlarıyla insanlar
üzerinde büyük bir hayranlık uyandırmıştır. Bugün de buraları
gezen turistler, bu yapılar karşısında aynı hayranlığı duymaktadır.
Ancak bu devasa yapıların insanı hayrete düşüren
tarafı sadece boyutları değildir... Keops, Dünya üzerindeki
bulunduğu yer itibariyle de garipliklerle doludur... Örneğin
Piramidin tara uç noktasından geçen meridyen, kara ve denizleri
iki eşit parçaya böler.
Konuyu açalım..

Büyük Piramid'in Mimarisinde Gizlenen Mesajlar
17. Yüzyıl Matematikçisi Graves'in Büyük Piramidi ziyaret
edip onun boyutlarını ölçtüğü günden bu yana, Büyük
Piramidi inceleyen hiç kimse, Piramit'in gelecekteki bir dönemde
ortaya çıkacak şifreli mesajlar taşıyan bir yapı olduğuna
kuşku duymamıştır.
Kadim dünyanın kültür ve felsefe anlayışı rakamlara dayanırdı.
Geleceğe ait bir mesajın iletilmesinde rakamların kullanımının
önemli bir yeri vardı. Rakamlarla şifrelendirilen
pekçok mesaj bu şekilde gelecek nesillere iletilirdi.
Tasarımı abideler içinde en dikkatli şekilde gerçekleştirilmiş
çağların en büyük abidesinin inşaatçılarının da, bu yöntemi
piramitte kullanmamış olmaları imkansızdı. Nitekim daha
önce aktarmış olduğumuz gibi Keops'un, boyutlarında matematiksel
bir mesajın gizli olduğunu görmüştük. Ancak daha
sonra yapılan araştırmalar Keops'un matematiksel şifresinin
bunlarla kısıtlı olmadığını göstermiştir.
Keops'un sahip olduğu bu sayısal ve matematiksel
şifrelerinden biri de, Dünya Coğrafyası'uda yeraldığı
nokta ile ilgilidir:
Günümüzde kullanılan tek boyutlu açılmış dünya haritası
gözönüne alındığında, Büyük Piramit'in dünyanın tam ortasına
yerleştirilmiş olduğu görülmektedir!...
Bunu ilk farkeden kişi, 19. Yüzyıl'da Büyük Piramit'te
incelemeler yapan İngiliz Astronom Prof. Piazzi Smyth olmuştur.
Prof. Smyth, Büyük Piramit'in tam olarak Ekvator'dan
Kutba kadar olan mesafenin üçte birini belirleyen 30" Kuzey
Enlemi üzerinde yeraldığını tespit etmiştir. Piramit Aşağı Mısır'daki
tüm ovayı çevreleyen dağ sıralarının Güney ucuna yer-
da görülebileceği gibi, Kuzey kıyı hattı oldukça düzgün ve simetrik
bir yay oluşturur. Bu yayın ait olduğu dairenin merkezi
tam olarak Piramidin bulunduğu yere rastlar. Burası aynı
zamanda Mısır'ın da tam merkezi'dir.
Piramid'in tabanını iki eşit parçaya bölen Kuzey-Güııey
yönünde uzanan Boylam hattı, diğer bütün Kuzey-Güney
Boylamları'na nazaran en fazla kara parçası ve en az deniz
üzerinden geçen hattır. Yine benzer bir şekilde Piramid'in tabanından
geçen 3()'" Kuzey Enlemi de, en fazla kara parçasını
kaleden enlemdir.
Bu ilginç rastlantıyı Prof. Smyth şöyle açıklaırnştır:
"Dünya'nın her yanında insanların yaşayabileceği
tüm kara parçalarım dikkatle topladığınız takdirde,
hepsinin merkezi, Aşaği Mısır'da Büyük Piramitin
bulunduğu yöreye rastlamaktadır."
(Bkz; Yan sayfadaki harita)
Bu aynı zamanda bir kehanet niteliği de taşır!... Büyük
Piramit'in Tufan'dan önce yani Atlantis'in batışından önce
yapıldığı dikkate alınırsa, o dönemlerdeki kara ve denizlerin
dağılımının bugünkü gibi olmadığı ortadadır. Eğer Atlantik
Okyanusu'nda halen Atlantis Kıtası varolmuş olsaydı Enlem
ve Boylamlar'ın çizdiği oranlar hakkında aynı şeyleri
söyleyebilmemiz mümkün olamayacaktı.
Eğer Piramid'in şifreli matematiğinde böyle bir oran gözetilraişse,
o halde ortaya şöyle bir sonuç çıkmaktadır:
Atlantisliler kıtalarının batışından sonra Dünya üzerinde
nasıl bir coğrafi konumlanmanın oluşacağını önce-


KEOPS'UN DÜNYA ÜZERİNDEKİ KONUMU
Prof. Smyth'in 19. Yüzyıl'da dünya kamuoyuna duyurduğu
orjinal çiziminden alınmıştır.

den biliyorlardı!...
Bu da, yaşanacak büyük Tufandan sonra Dünya üzerinde
nasıl bir kıtasal oluşumun ortaya çıkacağını, Mısır'da inşa
etlikleri Keops Piramidi'ne şifreli bir şekilde sakladıkları anlamına
gelmektedir
İşte konunun belki de üzerinde durulması gereken en
önemli noktalarından biri budur Keops bulunduğu coğrafik
konumu itibariyle geçmişin büyük bir kehanetini taşımıştır

Gize'deki Keops Şifreli Geometri'nin merkezi mi?
30. Enlem'le 30. Boylam üzerinde bulunan Keops, bulunduğu
nokta itibariyle aynı zamanda, Dünya'mn diğer gi
zemli noktaları ile de büyük bir uyum içindedir

Bermuda Üçgeni, Ejder Üçgeni ve Lhasa
Keops'un tam olarak tabanından geçen .30. Kuzey Enlemi
de Dünya üzerindeki bazı gizemli noktalarla irtibatlıdır
Gize'den ayın uzaklıkta olmak üzere Batı'da Bermuda
Üçgeni, Doğu'da ise Japonya açıklarındaki Ejder Üçgeni bu
enlemin üzerinde yer alır Merkezi Gize olan bu her iki simetri
içinde bulunan bölgelerin geçmişi bugün bile açıklanamayan
yaşanılmış bir dizi esrarengiz olaylarla doludur
Üstelik aynı enlem Tibet'in gizemli başkenti Lhasa üzerinden
de geçmektedir.

Piri Reis Haritası'nm Odak Noktası
Gize'yi coğrafi özelliği bakımından dikkat çekici hale getiren
bir diğer belge de kuşkusuz ki, bir zamanlar tüm dünya
kamuoyunu meşgul eden ve çeşitli iddiaların ortaya atılmasına
neden olan ünlü Piri Reis Haritası'dır. Elimizdeki mevcut
parçalardan anlaşıldığı kadarıyla bu haritanın projeksiyon sistemi
Gize üzerinde odaklanmıştır.
Gize'den Anadolu'ya uzanan Şifreli Geometri
Şifreli geometriyle ilgili Gize'nin bir başka bağlantısı da
Anadolu topraklarında kendisini gösterir.
Şimdi si/.e ilk bakışta belki de tesadüfmiiş gibi görünebilecek
aşağıdaki şekilden bahsetmek istiyorum. Görmüş olduğunuz
gibi, Gize'deki Büyük Piramid'in bulunduğu bölge ile
Anadolumuzun iki tarihi merkezini birleştirdiğimizde bunlar
arasında mükemmel bir ''eşkenar üçgen" meydana gelmektedir.
Haritamızda görmüş olduğunuz her üç merkez de bir


"TROYA - NEMRUT - GİZE" EŞKENAR ÜÇGENİ

zamanlar önemli inisiyatik merkezlerdi. Bu merkezlerin böylesine
bir geometrik bir düzen içinde yer alması sadece basit
bir tesadüf müdür? Belki de evet...
Ancak tesadüfler bununla sınırlı değildir!...
Bir zamanlar önemli bir fonksiyon gören bu inisiyatik
merkezler aynı zamanda önemli kehanet merkezleri olarak da
işlev görüyordu... Yani kehanetlerin yapılabilmesine son derece
elverişli olan "Spiritüel Coğrafya" üzerinde yer almaktaydılar.(
30)
Robert Temple "7he Sirius Mystery" adlı eserinde konuyla
ilgili şu satırlara yer vererek, karşı karşıya kaldığımız
bilmeceye işaret eder:
Eski kehanet merkezleri ilk bakışta rastgele oraya buraya serpiştirilmiş
gibidir. Oysa dağılımlarında belirgin bir model vardır.
Bu model ayrıca antik çağda hayli ileri bir coğrafya ve ilişkili disiplinler
bilgisine işaret eder. Bu kehanet merkezleri eski dünyada
dinin uygulamaya geçirildiği ana merkezlerdi. Varlıkları asla
bir tesadüfe bağlı olamazdı.
Tesadüfler bunlarla sınırlı değildir demiştik... Üçgenimize
bir kaç unsur daha ilave ettiğimizde, ne denli ilginç bir durumla
karşı karşıya olduğumuz daha iyi ortaya çıkmaktadır.
Üçgenimizin Gize'deki ucundan alacağımız açı ortay
Anadolumuz üzerinde uzanan üçgenimizin tabanını tam ortadan
ikiye bölerken Konya'nın üzerinden geçer ve biraz daha
uzatıldığında yan sayfada görmüş olduğunuz gibi Ankara'yı
işaret eder.
Anadolu'ya Horosan'dan gelmiş olan Mevlana'nın Mev-
Ievilik İnisiyasyonu'nu oluşturacağı yer olarak Konya'yı seçmiş
olması, tüm ezoterizmle ilgili araştırma yapanlarca bilindiği
gibi, belirli bir spiritüel coğrafya bilgisine dayanmaktaydı.
Gelelim Ankara'ya...
Ankara sözcüğü "Çapa" anlamına gelen "Anchor" (ya da
"Ancor") isminden gelmektedir.
Bu isim Frigyalılar'a ait bir sözcüktür. Anadoluda yaşayan
eski bir efsaneye göre Kral Midas bulduğu deniz çapasından
dolayı bu bölgeye "Anchor" ismini vermişti.
Bu efsanenin mecazi bir anlam taşıyabileceği hep düşünülmüştü.
Çünkü denize kıyısı olmayan bir bölgede, deniz ça-


"TROYA - NEMRUT - GİZE" ÜÇGENİYLE KONYA VE ANKARA BAĞLANTISI

pasın ne işi olabilirdi ki?!...
Yakın zamana kadar bunun nasıl bir mecazi anlama sahip
olabileceğiyle ilgili hiç bir mantıksal açıklama yapılamamıştı.
Ancak daha sonraları ortaya çıkan ve sizlerle paylaştığımız
geometrik şekil, bu anlamsızlığı bir anda ortadan
kaldırmıştır. Yan sayfadaki şekilden de rahatlıkla anlaşılabileceği
üzere çapanın sağ ve sol uçları Nemrut ve Troya Çapanın
uç tepe noktası Ankara'yı gösterirken, çapanın alt sapının
bitiş noktası ise Gize'ye denk gelmektedir
Troya - Nemrut - Gize eşkenar üçgeninin ortaya koydukları
bununla da kısıtlı değildir...
Troya Nemrut hattını Batı yönüne doğru uzattığımızda yine
tarihi geçmişi büyük gizemlerle dolu olan ve Troya ile
önemli bir bağlantısı bulunan Cumae'ye denk geldiğini görmekteyiz.
(31)
Yan sayfada oluşan geometrik şeklin ne denli muntazam
hatlara ve odaklara sahip olduğuna dikkatlerinizi çekmek isterim.
Şilieli geometriye verilebilicck en güzel örneklerden
biridir.
Gize'nin haricinde Mısır'la bağlantılı başka şifreli geometrik
örnekler daha vardın Yeri geldiğinde bunlarla ilgili de
birkaç örnek vereceğim...

PİRAMİT ŞEKLİNİN EZOTERİK ANLAMI
Piramitler şekilsel özellikleriyle enerjileri konsantre etme
özelliğine sahip oldukları gibi aynı zamanda şekilsel özellikleriyle
ezoterik anlamlara da sahiptir.
Koni şeklinin tabanının daire yerine köşeli kare bir biçime
dönüştürülmesiyle elde edilen piramit şekli esas olarak
ezoterik sembolizmde koni sembolünün içerdiği anlama sa-




hiptir.
Piramidin şekilsel olarak neyi sembolize ettiğini anlamak
için önce bu geometrik şekli parçalarına ayırmak gerekir
Piramidi oluşturan geometrik şekiller iki kısımdan oluşur. Temeli
kare, yan kenarları ise tepede birleşen dört adet üçgen...
"Ezoterik Semboller Lisanı"na göre "Daire" ile "Kare"
sembollerinin birbirlerini tamamlayan anlamları vardın
Ezoterik alfabede daire birincil semboldün Kare daireden
türetilmiş ikincil bir semboldün Ancak karenin ikincil bir
sembol olması onun daha az değerli olduğu anlamına gelmez.
Kare maddesel alemin varoluşunu temsil eder.
Daire ise, en genel anlamıyla evrensel varoluşu ve birliği
temsil eder.
Bu tanımlamadan da anlaşılacağı üzere, Daire'nin spiritüel
alanda, Kare'nin ise maddesel alanda kullanılan sembolik
anlamları vardın
İşte bu anlamları itibariyle Ezoterizm'de kare haline getirilmiş
daire sembolünden sözedilin Bu dönüşüm aynı zamanda
birbirleriyle ölçülemez iki unsurun yani tanımlanabilir
ve tanımlanamayan unsurların algılanmasını sağlan Kare ile
daire daha kolay algılanın
("Aşağısı yukarıya yukarısı aşağıya benzer" ezoterik tanımlaması
ile bu anlatmaya çalıştıklarımız bağlanlılı meselelerdir)

Kozmik Mabet - Kutsal Mimari
Temeli daire olan asıl form kare ile kendisini somutlaştınr.
Bu da kutsal mabetlerin temel fonnunu oluşturun Yani temeli
kare olan yapıyı.
Temeli kare olan yapı "Kutsal Mimari"de üçgenle yükselmek
zorundadır Çünkü üçgen kozmik hiyerarşinin sembo-
lüdür. Aynı konik yükseliş gibi...
Maddesel alanda bu yükselişinin sonu kendisini piramit
şekliyle ifade eder. O halde piramit şekline genel olarak baktığımızda,
spiritüel alanın piramit şekliyle maddesel alanda tezahür
etmiş ya da yansımış hali olduğunu söyleyebiliriz.
îşte "Kutsal Mimari"nin özünü ve temelini oluşturan
ezoterik alfabenin kısa açıklaması budur.
Ezoterizm'de piramitsel mimarinin Kozmik Mabed'in
bir yansıması olduğunun söylenmesinin nedeni sanırım şimdi
daha iyi anlaşılacaktır. Evet... Piramit şekilsel özelliğiyle
"Kozmik Mabedi" yani spiritüel ve maddesel alanlarıyala
birlikte, kozmik hiyerarşik varoluşu sembolize etmektedir.
Konuyla ilgili ünlü araştırmacı John Michell şunları söyler:
Piramid'in orjinal işlevi "Dünyasal Güçler" ile
"Kozmik Güçler"i bir araya getirmek ve bu sayede
yeryüzünün bu güçlerin verimli iş birliğirıi sağlamaklır.
Bu olgu piramidin geotmetrik sembolizmi
içinde açıkça ortaya konulmuştur. Çünkü piramit
dairenin kare haline; getirilme sanatının yüce bir
abidesidir.
Bu abide üçgenlerle yükselir ve konik tarzdan piramidal
tarza dönüşür. Bu dönüşüm, konik tarzdan piramidal tarza olduğu
gibi tersine de olabilir. Böylelikle piramitten koniye geçilir
ki, bu ruhsal yükselişe karşılık gelir. Zaten piramidin
içinde gerçekleştirilen inisiyatik çalışmalarla hedeflenen de
buydu.
Piramit üst tepe noktasından aşağıya doğru Kozmik veya
Spiritüel bir kaynaktan tesirin aşağıya inişini ve kozmik hiye-
rarşiyi sembolize eder. Tepe noktası İlâhi Kelâm'ı. kozmik
veya spiritüei kaynağın merkezini; tabanı ise (esirin hedei'i
olan mekâm temsil eder.
Piramidin tabandan (epeye doğru olan çıkışı ise, varlığın
kozmos içindeki yükselişini, evrimini ve ruhsallığa doğru
olan ilerleyişini, geldiği kaynağa geri dönüşünü ifade eder.

Yeryüzü ve Gökyüzü'nün Evliliği
Musa Peygamber Mısır'dan ayrıldıktan sonra bu ezoterik
sembolizmi iki üçgenin iç içe geçmesi ile dile getirmiştir. Bu
sembol daha sonraları İsrailoğulları'nın dinsel ve ulusal simgesi
haline gelmiştir. Şu anda Siouizınin sembolüne dönüşmüş
olsa da temeli yukarıda dile getirmiş olduğumuz gibi çok
eskilere dayanmaktadır.


Gökyüzü ile yeryüzünün evliliğini ifade eden bu sembolün
içerdiği ezoterik anlam, günümüzde bu sembolü bayrak yapanlarca
unutulmuş durumdadır.

Tepe noktası yukarıya bakan üçgen göğü, aşağıya bakan
üçgen ise yerin sembolü konumundadır. Bunların iç içe geçmesi
tasavvufta "Vuslat" olarak ifade edilen göğün ve yerin
evliliğinin yani göksel bilgilerin yeryüzünde ortaya çıkmasını
ifade eder ki, bu durum varlığın şuurlanmasıyla ortaya çıkacak
bir sürece karşılık gelir. Bir başka deyişle göksel bilgilerin
insanda tezahür etmesi anlamına gelir.
Bu aynı zamanda inisiyasyonun sonunu gösterir. Amaçlanan
hedefe artık ulaşılmış ve inisiye adayı büyük zincirin bir
halkası haline gelmiş demektir.

İsminin İçindeki Gizli Anlam
Piramidin sözlük anlamı da başlı başına büyük bir sırrı
içinde barındırır. Günümüzde kullanılmakta olan Piramit sözcüğünün
kökeni Mısır Lisanı'na değil, Yunanca'ya dayanır.
Piramit sözcüğü Yuananca'da "Pyros" sözcüğünden türetilmiştir.
"Pyros" Yunanca'da "Ateş" anlamına gelmekteydi.
Bu sözcüğün "Muhteşem Işık" anlamında mecazi kullanımı
da bulunmaktadır.
İlk başta bu mimari yapıya "ateş" ya da "muhteşem
ışık" anamına gelen bir sözcüğün verilmiş olması biraz garipsenebilir.
Ancak bu yapının gizli kalmış bazı özellikleri dikkate
alındığında, Antik Yunan'da bu yapıya neden böyle bir sözcüğün
seçilmiş olduğu kolaylıkla anlaşılabilir... ,
Bu sözcüğün söz konusu yapı için kullanılmasının iki ayrı
anlamı vardı:
Birincisi "Ateş Taşı", ikincisi ise "Sirius Takım Yıldızı"
ile ilgilidir.

Orjinalleri Atlantis'te bulunan ve az önce üzerinde durmuş
olduğumuz enerji çeken ve depolayan özel taşlar, bir zamanlar
piramidin tepe noktasına yerleştirilmişti. O dönemlerde
piramidi görenlerin onun ışıl ışıl parladığından söz etmelerinin
nedeni de buydu. İşte Yunanlılar'ın bu yapıya ''Ateş ismini
takmalarının birinci nedeni budur.
Keops Piramidi'nin ezoterik yönü ile ilgilenen tüm araştırmacıları
meşgul eden bir sorun da, bir zamanlar piramidin
üst tepe noktasında bulunduğu bilinen bu taşlarla ilgilidir.
2000 yıl önce bölgeye gelen bazı gezginler, zirvenin altındaki
bir kaç taş sırasının yerinde olmadığından bahsetmişlerdir.
Kayıp olan bu taşlara piramidin tepesinde oldukları için
"Kapak Taşı" adı verildi. Bu taşların mahiyeti hiç bir zaman
anlaşılamadı, fakat bilinen bir gerçek varsa o da şudur:
Bir zamanlar Piramdin cephesini kaplayan levhaların sökülerek
Kahire'deki inşaatlarda kullanılmaya başlanmasından
çok önceleri bu taşlar yerinden kaldırılmıştı.
Gelelim ikinci nedene...
Keops Piramidi'nin Kral Odası bilindiği gibi Piramit
içindeki enerjilerin odaklandığı bir bölümde yer alır. Ancak
Kral Odası'nın bir başka özelliği daha vardır.
Piramidin içindeki bu oda "Sirius Takım Yıldızı"n\ rahatlıkla
gözlemleyebilecek bir açıda dizayn edilmiştir.
Piramidin iç kısımlarında bulunan bu odaya .Sirius'u gözlemlemeye
olanak sağlayan bir tünel açılmaktadır. Bu tünel
vasıtasıyla Piramidin derinliklerinde Sirius Takım Yıldızı'nm
saçtığı ışık rahatlıkla gözlemlenebilinekteydi.
Antik Mısır Gelenekleri'nde Sirius'un kutsal sayılan bir
yıldız olduğu ve Sirius'a diğer yıldızlara oranla çok ayrıcalık-
İl bir yer verildiği hesaba katılırsa, bu yıldızın ışıklarının muhteşem
olarak adlandırılmasının son derece doğal karşılaması
gerektiği ortaya çıkmaktadır.
İşte bu nedenle, Kral Odası'nın Sirius Takım Yıldızı'nı
gözlemleyebilecek bir açıda dizayn edilmiş olması buna en
güzel kanıttır. Mısır Ezoterik Sırları ile yakından temasa geçmiş
olan Antik Yunan Kültüründe de bu durum gayet iyi bilindiği
için, göklerin muhteşem ışığının gözlendiği bu mabede
muhteşem ışık anlamına gelen bir isim vermiş olmalarının
nedenini anlamak hiç de zor değildir.
Antik Mısır rahipleri Atlantisliler'den aldıkları bilgiler
doğrultusunda Sirius'un dünya için ne denli önemli bir yıldız
olduğunu öğrenmişler ve bu sırrı mabetlerinin derinliklerinde
saklarlarken, aynı zamanda da mabetlerinin derinliklerinden
bu yıldızın ışıklarını gözlemlemekte belki de bu yıldızın tesirlerine
muhatap olmanın yollarını denemekteydiler.


Mısır'da Sirius'un Sembollü
Kadim toplumların tümünde olduğu gibi Kartal, Sirius'u ifade
eden sembollerden birisidir. Sirius'u sembolize eden başka semboller
de vardır. Mısır'daki Kartal Kanatları bilinen en eski Sirius
sembollerinden biridir.

İşte bu nedenle Yunanlılar'ın bu yapılara son derece güzel
ve uygun bir isim bulmuş oldukannı rahatlıkla söyleyebiliriz.
Günümüzde gözler önünden uzak kalmış, toplum hafızasından
silinmiş sırların başında, Sirius Takım Yıldızı'nın dünyamızla
olan bağlantısı gelmektedir Bu sırrın üzeri, Tufan
sonrası bizim kültürümüzde başlayan .sembolik eğitim
sistemine geçişle birlikte örtülmüştür. Bu üstü örtülü sırrın
anlaşılabilmesi için dinsel sembolizmin dilini çözmek gerekir
Aksi takdirde bu sırra ulaşmak mümkün değildin Bu sır
kökeni Tufan Öncesi kültüre dayanan bizim devremizin eski
uygarlıklarına ait mitolojik metinlerde de kendisini gizlemektedir
Ezoterik bilgilerini Tufan Öncesi Atlantisliler'den alınış
olan eski Mısır rahipleri bu sırrı biliyorlar ve bunu en gizli ve
en güçlü ayinlerinde dışa vuruyorlardı. Kuşkusuz ki, bu sırda
hiçbir zaman mabetlerin tlııvarlanndan dışarıya sızdırılmamış,
inisiyelerce saklı tutulmuştur
O halde bütün buraya kadar üzerinde durduğumuz konulara
dayanak, "Büyük Piramidin çok sayıda işlevi mi bulunmuştur"
diye sorulacak olursa, buna kesin olarak "evet" cevabı
vermemiz gerekmektedir. İsmiyle bile bazı sırları kendisinde
barındırmış ve halen de barındırmaya devam etmektedir.

Firavun Keops'un ismi Büyük Piramit'e atfedildi.
İsimle ilgili bu bölümümüzün sonunda Büyük Piramit'in
bir diğer ismi olan "Keops" üzerinde de kısaca durmak istiyorum.
Büyük Piramide Keops isminin verilmesi. Klasik Tarih
Bilimi'nin verilerini doğru kabul eden bazı arkeologlarca bu
yapının M.Ö. 3.500 yılında yapılmış olduğu ön kabulüne da-
yanır. Bu tarihte Mısır'ın firavunu Keops'tu. O halde Büyük
Piramit bu tarihte yapıldıysa, bunu yaptıran da o dönemin firavunu
olmalıydı. İşte bu düşünceden hareketle, Büyük Piramit'e
firavunun adı atfedilmişdi.
Kurulan mantık doğru ama bilgi yanlıştı. Çünkü Büyük
Piramit'in yapılış tarihi M.Ö. 3.500 değildi...
Bu yapının bu tarihten çok daha öncelerine ait olduğu bugün
birçok arkeolog tarafından da kabul edilmiştir Bu nedenle
Keops ismi, aslında Büyük Piramit için sadece bir zamanların
ön kabulüyle ilgili bir anı olarak kalmış durumdadır.

Piramitlerin Enerjisi
Konunun bu yönü başka kitaplarda oldukça ayrıntılı olarak
ele alınmış olduğu için, ben bunları tekrar etmek istemiyorum.
Ama bu konuya hiç değinmeden de geçemezdim... Bu
nedenle bu bölümü çok kısa tutmaya çalışacağım.
1900'lü yıllarda birçok kişinin, Büyük Piramit'in kimler
tarafından ve ne zaman inşa edildiği konularını irdelediği sırada,
Andre Bovis isimli bir Fransız araştırmacı çok ilginç bir
şey keşifetti. Piramit'in içindeki odalardan birinde bulunan
ölü hayvan ve artıklarının normalden çok farklı bir görüntüye
sahip olduklarını farketti... Piramit'in içindeki bir şey sanki
bu hayvanların çürümesini geciktirmiş gibi görünüyordu.
Fransa'ya döner dönmez Büyük Piramit'in boyutları ile orantılı
küçük bir kopyasını inşa ettirdi ve ne olacağını görmek için
içine bir et parçası koydu. Aradan günler geçmesine rağmen
piramidin dışında tuttuğu et çürüyüp kokuşmasına karşın piramidin
içindeki etin suyunun çekildiğini ve sanki mumyalanmışcasına
çürüme eğilimi göstermediğini ve hiç bir kokuşmanın
ette olmadığını gördü.

Böylelikle Piramidal yapının içinde bir enerjinin ortaya
çıktığını ilk keşfeden kişi olarak Andre Bovis tarihe
geçmiş oldu. 1930lu yıllarda bu keşfini açıkladığında kendisinin
metafizik araştırmalara ilgisinden dolayı zamanın bilimsel
çevreleri bunu pek ciddiye almamışlardı.
1940'lı yılllarda Çekoslovakya'da Kari Drbal isimli bir
başka araştırmacı piramidin traş bıçağını bileylediğini keşfetti.
Ancak bunu bilimsel çevrelere onaylatması tam on yılını aldı.
Ne var ki, piramitlerin bu özelliği ile Batı dünyası pek
fazla ilgilenmedi. Batı dünyasının ve özellikle de ABD'nin bu
konuya olan ilgisi, SSCB'de yapılan Parapsikolojik araştırmalarla
ilgili geniş bilgilere yer veren Shelia Ostrander ve
Lynn Schroeder'in yayınladığı "Sovyet Rusya'da Fantastik
Parapsişik Araştırmalar" isimli kitaptan sonra başlamıştır.
Batı dünyası Doğu Bloğu'nun Parapsikoloji ile bu denli
yakından ve yoğun olarak ilgilendiğini ilk kez öğrenmiş oluyordu.
Shelia Ostrander ve Lynn Schroeder'in yayınladığı kitapta
Çekoslovakya'da Piramitler'in enerji odaklama özellikleriyle
ilgili yapılan çok sayıda pratik çalışma da tüm ayrıntılarıyla
dile getirilmişti.
Bu yazarlar ABD'de piramitlerle ilgili yoğun bir merak
uyandırdılar. O günden bu güne kadar ABD'de pekçok araştırmalar
yapıldı. Ancak bunların çok az kısrm yayınlandı. Bu
konuyla ilgili yapılan yayınların tamamına yakını Avrupa ülkelerine
aittir.
Piramitlerin odakladığı enerjilerle ilgili günümüze kadar
yapılan araştırmalarda elde edilen sonuçları maddeler halinde
sıralayacak olursak şunları söyleyebiliriz:
Bıçak ve Jiletleri biler.
Etin çürümesini engeller.

Musluk suyuna kaynak suyu tadı verir.
Tütün,çay ve kahveyi tatlılaştırır.
Bitkilerin büyümesini ve tohumların filizlenmesini hızlandırır.
Besinleri korur, bakterilerin üremesini engeller.
Su yosunlarının büyümesini geciktirir.
Pilleri şarj eder ^ i
TV ve radyo yayınlarının daha iyi alınmasını sağlar.
Şuuru dinçleştirir ve meditasyon çalışmalarında gevşeme
haline geçişi kolaylaştırır.
İyilisme sürecini kısaltır. Acıyı hafifletir.
Cinsel gücü arlırır. (lsteği değil.)
Yorgunluk ve bitkinlik hissini çok kısa bir sürede ortadan
kaldırır, canlılık verir.
Uyku üzerinde de çok pozitif etkileri vardır. Daha az
bir süre uyuyarak daha fazla enerji elde etmemizi sağlar.
Parapsişik yetemîklerin gelişmesine ve su üstüne; çıkmasına
yardımcı olur.
Söz konusu etkilerin en yoğun hissedildiği bölge, piramidin
üst tepe noktasından tabanma doğru uzatılan doğrunun
1/3'lük birimindedir. Bu da yaklaşık olarak Kral Odası'nın
bulunduğu yere denk gelmektedir. (Bkz: Arka Sayfa'daki şekil)
Evinde piramitlerin bu etkileriyle ilgili deney yapmak isteyen
okurlarımıza son bir hatırlatmada bulunmak istiyorum.
Kendiniz tahtadan, taştan hatta kartondan bile piramit yapabilirsiniz.
Oransal boyutlarının Büyük Piramit'le tıpa tıp aynı
olmasına gerek yoktur.
Dikkat etmeniz gereken tek şey: Piramidinizin dış yüzeylerinden
birinin mutlaka Manyetik Kuzey yönüne çevrilmiş
olmasıdır. Manyetik Kuzey'le Coğrafik Kuzey'in kısmen
farklılık gösterdiğini unutmayınız. Manyetik Kuzeyi bir pusula
yardımıyla belirleyebilirsiniz.

Gizli Yeraltı Labirentleri
Piramitler'den sonra Antik Mısır Mimarisi'nin en gizemli
yapılarından bir diğeri de yeraltı tüneller ve galeriler sistemleridir.
Fakat bu konu diğerine nazaran çok daha az bilinir.
Çünkü Piramider devasa boyutlarıyla gökyüzüne yükselirken
labirentler yer altında kendilerini gizlemiş durumdadırlar.
Atlantisliler'ce Tufan'dan önce başlatılan çalışmalar sonucunda.
Mısır çok önemli inisiyatik bir merkez haline getirilmişti.
Bu merkezi, yeraltı tüneller ve galeriler si.stemleriyle
Dünya'nın çeşitli noktalarındaki merkezlere de bağladılar.
Ancak yaklaşmakta olan Tufan'dan haberdardılar ve bunun
için çeşitli önlemler almaları gerekmekteydi. Bu önlemlerden
biri de, bu yeraltı tüneller sistemlerinin sularla kaplanmasına
engel olmaktı. Orta Yucatan ve Mısır düz bir araziye
sahip olduğu için, buralarda söz konusu amaca yönelik olarak


Piramit'in içindeki enerjinin odaklandığı bölge siyah nokta
ile gösterilmiştir.

tünellerin içine su dolmasına engel olacak bariyerlere ihtiyaç
vardı. İşte bu bariyerlik görevini görmek de piramitlere düşmüştü.
Piramitlerin yapılmasının bir diğer nedeni de buydu...
Gizli yeraltı merkezlerini su baskınlarından kurtarabilmek...
Böylelikle piramitler, bu gizli yeraltı tünellerinin giriş noktalarına
yerleştirildi.

Herodot'un Tarihi Kayıtları da Aynı Şeyi Söylüyor
Ezoterik kaynaklarda dile getirilen bu bilgilere benzer
sözlere, Herodot'un kayıtlarında da rastlamak mümkündür.
Herodot Mısır'la ilgili tuttuğu tarihi kayıtlarında, yeraltında
inşa edilmiş olan ve onu bir dünya harikası olarak tanımladığı
bir labirentten sözeder. Herodot labirenti bulduğunda,
bu muazzam yapının toprak üstünde kalan bölümleri yıkılmış
durumdaydı. Labirent'in piramitlerden çok daha görkemli olduğunu
belirtmiş ve görebildiği kısmını ayrıntılı bir şekilde tarif
etmiştir. Herodot, Labirent'te yarısı yeraltında, öteki yarısı
ise yer üstünde bulunan 3000 odaya rastladığından bahseder:
Üst odaları bizzat gezdim ve ayrıntılı olarak inceledim. Binanın
bekçileri yeraltı odalarına girmeme izin vermediler. Labirente
üzerinde büyük şekiller işlenmiş olan 40 kulaç yüksekliğindeki
bir piramidin altındaki muazzam bir yeraltı galerisinden girilerek
geçilebiliyordu.
Herodot'un "Labirent" dediği bu yeraltı yapısının iyice
yıpranmış haldeki kalıntılarının küçük bir kısmı, Gize'nin Güney-
Batısı'nda yer alan Fayum yöresinin Güney-Doğu ucunda
bulunan Hauwaret el Maqta yakınlarında Arkeologlarca ortaya
çıkartılmıştır. Arkeologlar elde ettikleri bulguların, Herodot'un
anlattıklarına uyduğunu da açıklamışlardır.


Yılanoğulları Üçgen Biçimli Faşların Altında

Çok geniş bir alanı kaplayan yeraltı tüneller sistemlerinin
ve bunların ana giriş noktalarında inşa edilmiş olan piramitlerin
Tufan Öncesi Kültür tarafından gerçekleştirilmiş olduğundan,
Ezoterizm'in tanınmış yazarlarından Mme. Blavatsky
de bahsetmiştir.
Mme. Blavatsky "Dzyan Kitabı"na ait olduğunu ileri
sürdüğü gizli bir kayıttan bahseder.
Bu kayıtta şunlar yazılıdır:
"Bilgelik y ı l a n l a r ı n inleri şimdi üçgen biçimli
t a ş l a r ı n a l t ı n d a d ı r . "
Ezoterizm'de Bilgelik Yılanları ya da Yılanoğullan tanımlamaları
Galaktik Irka ait gelişmiş kozmik varlıkları ifade
eder. Bu varlıkların bir zamanlar yeryüzüyle irtibata girdikleri
tüm eski geleneklerde çok açık bir şekilde ifade edilmiştir.
Mu ve Atlantis Uygarlıkları da bu ırkın torunlarıdır.
Yukarıda sözü edilen üçgen taşlar ise piramitler için kullanılmış
bir tanımlamadır.
Mme. Blavatsky de bu konu hakkında yaptığı açıklamada
bu görüşü desteklemiştir. Dzyan Kitabı'ndan aktardığı kayıt
hakkında şunlaıı söyler: • ;
Yukaridaki cümle, bize açıkça anlatmaktadır ki, üç
ırkın yani 3. 4. ve 5. Irklar'ın üstatları yani bilgeleri
piramitlerin altındaki yeraltı mekânlarında yaşamışlardır.


Düşüşün Son Noktası ve Çıkışın Başlangıcı

İNSANLIĞIN İNİŞ VE ÇIKIŞ SURECI'NDE GEÇİRDİĞİ DEVRELER
Ezoterizm'de sözü edilen 3. 4. ve 5. Irklar Atlantis ve bizim
devremize aif uygarlıklara karşılık kullanılmıştır. Şekilden de anlaşıldığı
gibi 2. Irk Mu Uygarlığı'na, 1. Irk ise Yılanoğulları ya da
Tonrıoğulları olarak ifade edilen Goiaktik Uygarlığa aittir.
6. ve 7. Irk olarak sembolleştirilen süreç ise, çıkışla birlikte
yaşanacak döneme ait insanlığı ifade etmektedir.

Sfenks'in Sırrı
Gize Piramitleri'nin (Keops, Kefren, Mikerinos) binlerce yıllık
bir de bekçisi vardır... Bu bekçiliği yapan aslan bedenli
insan başlı Sfenks'tir. Tarih boyunca birçok kez kumlar altında
kalan Sfenks, en az piramitler kadar sırrını muhafaza
eden Mısır'ın bir diğer bilmecesidir. Sfenks sadece Gize'nin
kumları üzerinde yükselen dev piramitlerin değil, bunların yanı
sıra kumların altında uzanan yeraltı galerileri ve tüneller sistemlerinin
de bekçiliğini yapmış ve yapmaya bugün de devam
etmektedir. Bir zamanlar iki ayağının altındaki bir noktadan
bu yeraltı galerilerine geçilebiiiyordu. Bugün için bu giriş
kapalı bulunmaktadır.

Tufan Öncesi'nin Şahidi
Sfenks ilk kez Batı Dünypası tarafından farkedildiğinde
büyük bir bölümü çölün kumlarıyla kaplanmış durumdaydı.
Napolyon ve askerleri Sfenks'i ilk kez 18. YY'in başında gördüklerinde,
anıtın sadece başı ve omuzları çöl kumlarının üstündeydi.
Uzun yıllar boyunca Sfenks bu şekilde kaldı. 1816
- 1818 yılları arasında yapılan titiz kazı çalışmalarıyla bedeninin
büyük bir bölümü kum altından çıkartıldı. Ancak pençeleri
ile pençelerinin önündeki mabetlerin kum altından çıkartılması
farklı zamanlarda gerçekleştirilen sistematik çalışmalarla
gerçekleştirildi.
Böylelikle 7.3 metre uzunluğunda ve 19.8 metre yüksekliğindeki
boyutlarıyla Sfenks yeniden çöl kumlarının üzerinde
yükelebildi. Ve o gün bugündür, tüm dünyanın ilgisini üzerinde
toplamayı başardı.
Sfenks kendi sakladığı sırlar kadar, başka bilinmezliklere
de ışık tutmaktadır. Bunlardan biri de dünya tari-
hini değiştirecek kanıtlara sahip olmasıdır. Bu kanıtlardan
biri, aşınmasının nedenlerinde gizlidir. Günümüzde yapılan
birçok araştırma Sfenks'teki aşınmanın rüzgar ya da kumdan
çok, su nedeniyle olduğunu göstermektedir. Buna ilk dikkatleri
çeken araştırmacılardan biri Schvvaller de Lubicz olmuştur.
Bir diğer ünlü araştırmacı J.A. West "Serpent in the Sky"
isimli kitabında şu görüşlere yer vermiştir:
Prensip olarak Sfenk'in su erozyonuna maruz kaldığına
itiraz etmek mümkün değildir. Eski Mısırın
köklü iklim değişikliklerine ve dönemsel su ile ilgili felâketlere
maruz kaldığı ispatlanmıştır. Bugünkü
kronolojik hesaplamalara göre Mısır'da meydana
gelen en son su baskım MÖ. l0.000lerde gerçekleşmiştir.
Bu son derece önemli bir tespittir. Peki bu bize neyi gösterir?
J.A. West, bunu tek bir cümleyle şöyle özetlemiştir:
Sonuçla şunu düşünebiliriz Eğer su tarafından tahrip
edilmişse, bu erozyona sebebiyet veren Tufan ya
da Tufanlar öncesinde Sfenks'in yapılmış olması gerekir.
Evet, J.A. West'in de söylediği gibi Sfenks'in su nedeniyle
zarar görmüş olması öncelikle bu yapının Tufan öncesinde
yapılmış olduğunu göstennektedir. Çünkü ortaya çıkan
tarih, Tufan'ın meydana geldiği tarihe denk gelmektedir. Bu
aynı zamanda, Atlantis'in de tarih sahnesinden silindiği tarihtir.
Böylelikle ortaya çıkan bu tarihsel veri, Mısır Tarihin'nin
de yeni baştan ele alınması gerektiğini bir kez daha göster-
mektedir. Hatta sadece Mısır Tarihi'ni değil, tüm Dünya Tarihi'ni
de...
Bu tarihsel sürece ve Klasik Tarihçiler'in Mısır Uygarlığı'na
biçtikleri tarihi geçmişle ilgili çelişkilere tekrar geri döneceğiz;
şimdi bu konuyu burada bırakarak, Sfenks'in kendisinde
barındırdığı diğer bilinmezliklere kısaca göz atalım...

Şekilsel Sırları
Nasıl ki piramitler şekilsel olarak belirli bir anlam taşımaktaysalar,
aslan gövdeli insan başlı görünümünde olan
Sfenks de, şekliyle ezoterik anlamları kendisinde barındırır.
Önce Aslan Sembolü'nü açalım, sonra da niçin insan
başlıdır bunu görelim...
Ezoterizme Göre Aslan Neyin Sembolüdür?
Eski uygarlıkların mitolojilerinde ve geleneklerinde sıklıkla
kullanılmış olan "Aslan Sembolü" öncelikle güç ve cesaretin
sembolü olarak karşımıza çıkar. Bu anlamı bugün için
de kullanılmaktadır. Ancak ezoterizmdeki anlamı çok farklıdır.
Ezoterik olarak birbiri içine gizlenmiş birden fazla anlama
sahiptir. En gene! manasıyla, "İlâhi İrade "yi sembolize
eder. Ancak hepsi bununla kısıtlı değildir.
Biraz daha ayrıntıya girelim...
"Aslan Sembolü" hemen hemen her yerde "Güneş Sembolü"
ile birlikte kullanılmıştır. Bunu Aslan heykellerinin ya
da resimlerinin üzerlerine işlenmiş yıldızlardan anlamak
mümkündür.
Birbirlerinden hayli uzak bölgelerde varlığını sürdüren
farklı inisiyatik kültürlere ait aslan sembollerinin yıldızlarla
süslenmiş olduğu görülmektedir. Örneğin Mısır ve Mitra
Kültleri'nde önemli bir yer tutan aslan sembollerinde de durum
aynıdır. (Bkz: Şekil A ve Şekil B)
Şekil A'daki Mısır Kültürü'ne ait îkiz Aslanlar'ın üstleri
yıldızlarla süslenmiş durumdadır. İki aslanın tam ortasında bulunan
güneş kursu soldan ve sağdan iki yarım yay çizerek aslanların
sırtlarına yaslanmıştır
Şekil B'deki Mitra înisiyasyonu'na ait Nemrut Dağı heykellerinden
olan aslan sembolü de aynı temaları içerir.


Her iki aslan sembolünde de ortak tema yıldızlardır. Yani
Güneşler...
Mitra İnisiyasyonu'na ait aslan sembolünün en üst kısmında
bulunan üç yıldızın diğerlerinden daha ayrıcalıklı olarak
çizilmiş olduğuna dikkatlerinizi çekmek istiyorum. Bu üç yıldızın
hem diğerlerinden daha büyük olarak çizilmiş olduğunu
hem de diğerlerine oranla daha fazla ışın saçmakta olduğu görülmektedir.
Bu yıldızlar üçlü bir yıldız olan Sirius A, Sirius B ve Sirius
C'nin sembolleridir.
Ayrıca kabartmada tüm bu konuları birbirleriyle baglantılandıran
bir başka sembol daha vardır. Bu da aslanın göğsüne
yerleştirilmiş olan yay sembolüdür.
Yay'ın, Ezoterizm'de göklerin hakimiyetinin sembolü olduğu
hatırlanacak olursa sembollerin ne kadar birbirleriyle
uyum içinde kullanılmış olduğu sanırım çok daha iyi anlaşılacaktır.

Astrolojik Bir İşaret Olarak Aslan
Bilindiği üzere "Ezoterik Dünya Tarihi" Tufan'dan sonraki
bizim devremizin başlangıcı olarak M.Ö. 10.950 tarihini
göstermektedir. Atlantis'in tarih sahnesinden silindiği bu tarih,
"Astrolojik Çağlar"da "Aslan Burcu'na denk gelmektedir.
İşte Sfenks'in aslan vücudu aynı zamanda bu anıyı da günümüze
taşımaktadır. Yani hem Atlantis'in batışını hem de bizim
devremizin başlangıcını bu şekilde üstü kapalı bir şekilde
dile getirmektedir.
Peki ama vücudu aslan olan bu mimari yapının başı neden
aslan değil de bir insan başı şeklindedir?

Günümüze bir kehanet...
Sfenks'in başının insan, vücudunun ise aslan olması öncelikle
bir dönüşümün sembolüdür.
Vücudu farklı, başı farklı canlılar mitolojik bir anlatım üslubu
olarak çeşitli ulusların efsanelerinde yer almıştır. Deniz
kızı bunlardan biridir. Dönüşümden kasıt burada insanla aslan
arasındadır.
Bu dönüşümü Ezoterizm "insanlaşan aslanlar" olarak
tanımlar. Yani bilgelikten uzaklaşan bizim devremizin insanları
burada anlatılmak istenmektedir. Daha önceki yayınlarımızda
ayrıntılarıyla üzerinde durduğumuz, insanlığın aşağıya
inişi bu sembolün içinde gizlenmiş durumdadır. Sfens bu haliyle
bizim devremizin hemen başında henüz bu dönüşümün
ilk başlangıcını ifade eder. Yani henüz sırların tamamen unutulmadığı
dönemi.
Ancak .sembolün içindeki gizli mesaj bununla kısıtlı değildir.
Başının insan fakat vücudunun aslan olması iki ayrı anlama
sahiptir. Burada hem geçmişe hem de geleceğe ait bir mesaj
gizlidir. Bir zamanlar aslanla sembolize edilen bilgeliğin
bir gün yeniden dünya üzerinde yaşanacağı yani "insanların
aslanlaşacağı" da burada anlatılmak istenmektedir.
Bu özelliğiyle geleceğe ait bir kehaneti de gündeme getirmektedir.
Sfenks binlerce yıl öncesinin hem bir anısını, hem
de binlerce yıl öncesinin bir kehanetini günümüze kadar sessiz
bir şekilde taşımıştır. Sfenks bu kehanetinde şu sözleri fısıldamaktadır:
"Bir zamanlar kaybolan bilgelik bir gün yeniden
ortaya çıkacak ve insanlar a s l a l a ş a c a k t ı r . "

İnsanlığın fiziksel ve ruhsal açıdan aşamalı olarak aşağıya
iniş sürecinin belli bir noktada dip yaptıktan sonra yeniden
bir tırmanışa geçeceğini ve bunun da Kova Çağı'nda meydana
geleceğini söyleyen ezoterik kayıtlarla, tüm bu anlattıklarımız
birebir örtüşmektedir. Astrolojik Çağlar'ı gösteren çizelgemize
bakarsanız, Aslan Çağı'nm tam karşıtı olan çağın
Kova Çağı olduğunu derhal farkedersiniz. Eski gelenekler bu
geçişin tam tarihi olarak 2012 yılını vermektedir. Aynı tarihe
bu çizelgede de ulaşılmaktadır.


İnsanlar yakın bir' gelecekte- yeniden aslanlaşacaktır.

Ne dersiniz, turistler de buna hazırlık mı yapıyorlar acaba?

Bu tarihle ilgili birçok kehanet vardır. Bu kehanetlerden
bazılarına göre, söz konusu tarih, aynı zamanda Atlantis'e ait
çok önemli belgelerin, gün ışığına çıkacağının da tarihidir.


Mısır'da "Aslan İnsanlar" ve "Aslanlaşan insanlar" bu
şekilde sembolleştirilmişti. Sembolün başı üzerine resmedilen
yılan, 'Aslan İnsan"ın kökenini ve bilgeliğini göstermektedir.
Aslan ve yılan birbirlerini tamamlayıcı semboller olarak kullanılmıştır.
Böylelikle "Aslan İnsan Sembolü"nün aynı zamanda
Galaktik Irk'ın da sembolü olduğu anlatılmış olmaktadır.

Piramitlerin binlerce yıllık bekçisi belli ki sadece piramitleri
beklememiş, büyük bir sırrın da bekçiliğini yaparak bu
sırrın günümüze kadar gelebilmesini sağlamıştır. Bunu bugün
daha iyi anlıyoruz. Yakın gelecekte ise zaten herkes anlayacak!...

Aslanlı Yol
Anıtkabire giden ve "Aslanlı Yol" olarak isimlendirilmiş
olan yolun her iki kenannı süsleyen Aslan heykelleri, bu anlamlarından
hangisi için seçilmiştir bunu bilemiyorum. Ama
hangi anlamı için kullanılmış olursa olsun, hepsi bu yolun sonunda
yatan yüce vazifelinin misyonuna uymaktadır.







Ask Your Self: What would you sacrifice for what you believe..

Kendine şunu sor: İnandığın şey uğruna neyi feda ederdin..

Türkiye Halkı Web Sitesi Forumu
barışbalcı isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı
Reklam Alanı
Alt 09 Ağustos 2013, 15:56   #4 (permalink)
Emekli Yönetici

barışbalcı - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: 21 Temmuz 2013
Nerden: Samsun-Trabzon
(Mesajlar): 2.750
(Konular): 1781
İlişki Durumu: Karmaşık
Burç:
Renkli Para : 342907
Aldığı Beğeni: 754
Beğendikleri: 854
Ruh Halim: Yalniz
Takım :
barışbalcı - MSN üzeri Mesaj gönder
Standart

3
M.Ö. 12.000 - 10.000
TUFAN SONRASI VE DEMİR ÇAĞİ'NA GİRİŞ

Tufan Öncesi'ne ait sırların üstü örtülüyor..
Kutsal Bilim'in Sırları Mabetler'e çekiliyor..
Karanlığın Oğullan Şambala'yı Kuruyor..
Mu Kıtası'nın sulara gömülmesinden bu yana binlerce yıl
geçmişti... Mu'nun batışından sonra Mu Kültürü uzun bir süre
Atlantis'te yaşatılmaya devam etti. Bu süre içinde dünyanın
kalbi Atlantis'ti...
Mu'nun sırları, Atlantis'ten çevre kıtalara yapılan göçlerle
taşındı... Bizim kıtalarımızdaki çeşitli yörelerde merkezler
oluşturuldu.
Bu merkezlerden en önemlilerinden biri Mısır'dı. Mısır
tam anlamıyla Atlantisliler'ce kuşatıldı. Bölgeye çok önce gelen
Mulular zaten burada uygun bir zeminin oluşmasını sağ-
lamışlardı. Bu da Atlantisiler'in işini hayli kolaylaştırdı.
Yıllar süren göçler Mısır'ı adeta küçük bir Atlantis'e
çevirdi. Orjinali Atlantis'te olan ve sırların merkezi konumundaki
"Yüce Piramit"in bir benzeri Mısır'da da inşa edil-
Ancak ortada çok önemli bir sorun vardı... Dünya'nın kapısını
yeni bir doğal afetler zinciri daha çalmak üzereydi...
Elde edilen tüm bulgular bu seferki yıkımdan en çok zarar
görecek bölgelerin başında Atlantis Kıtası'nın geleceğini
gösteriyordu...
Fakat ortada bir başka sorun daha vardı...
Mu Kıtası'nın batışından sonra geçen süre içinde Atlantis'te
"Osiris Öğretisi" adı altında yaşatılmaya devam eden
Mu'dan gelen kozmik kökenli bu öğreti, ikiye ayrılmış durumdaydı.
"Bir'in Oğullan" ve "Belial'in Oğullan" adı altında
ikiye ayrılan Atlantisliler, kendi aralarında önce zıtlaşmayla
başlayan ve sonrasında çatışmaya hatta kıta içinde büyük
bir savaşa dönüşen bir kutuplaşmanın içinde bulunuyorlardı.

Tufan Yaklaşıyor
İnsan bedeninde nasıl ki enerji giriş ve çıkış noktalan varsa,
Dünya'nın da buna benzer şakraları vardır.
Atlantisliler Dünya'ya ait güç akımları başta olmak üzere,
belirli kozmik güçlerin mahiyetini ve nasıl işlediğini biliyor
ve bunları dikkatli bir şekilde yaşamlarının çeşitli alanlarında
kullanabiliyorlardı.Çeşitli doğa olaylarına da bu güçler
sayesinde müdahale edebiliyorlardı. Jeofizik afetlere karşı da
bu güçlerden yararlanıyorlardı. Belirli yerlere diktikleri piramitler
bu alanda da önemli bir fonksiyon görmekteydi.
Ancak şimdi durum çok değişmişti. Her iki grubun da ellerinde
bulunan kozmik kökenli bilgiler ve sırlar farklı amaçlarda
kullanılmaya başlanmıştı. "Bir'in Oğulları" adı verilen
grup Osiris Öğretisi'ne ilk günkü safiyetiyle bağlı kalmış, buna
karşın "Belial'in Oğullan" ise bu bilgileri ve bu bilgilerden
elde ettikleri psişik - majik güçlerini negatif alanlarda
kullanmaya başlamışlardı.
Böylelikle Dünya üzerinde ilk kez kara maji uygulamaları
ortaya çıkmış oluyordu.Kozmik kökenli bilgilerden elde
edilen psişik güçler ve buna bağlı olan majik uygulamaların
negatif alanda kullanımı öncelikle dünyanın aurası üzerinde
çok ağırlaştırıcı bir etkiye neden olmuştu. Kara maji uygulamalarından
ortaya çıkan negatif yüklü enerjiler, Dünya'yı
adeta "kcıra bir bulut" gibi her geçen gün biraz daha kaplıyordu.
Bu, daha sonraki yüzyıllarda etkilerini bizim devremiz
insanlığına da taşıyacak olan, çok önemli bir yol ayrımının
başlangıcıydı.
Psişik güçlerin negatif alanda kullanımı o denli ileri bir
boyuta ulaşmıştı ki, bu tekniklerden yararlanılarak, yerkürenin
tektonik güçleri bile faaliyete geçirilebilmekteydi. Ancak
bütün bu yapılanların Yerküre'nin dengesini nedenli bozduğu
hiç hesap edilmiyordu.
Belirli periyotlarla Dünya üzerinde yaşanan kozmik kökenli
bazı doğal afetlere, bir de bu etkenler ilave olmuştu. Kaçınılmaz
son tüm gücüyle geliyorum diyordu...

Dünya'nın Dengeleri Bozuluyor
Atlantis'deki Osiris Rahipleri yaklaşmakta olan felâkete

arşı halkı uyarmak için her yolu deniyorlardı.
Eski Mu Külütürü'ne sadık kalan Osiris Rahipleri kendi
aralarında yaptıkları son toplantıda yaklaşmakta olan büyük
yıkımı tüm ayrıntılarıyla ele almışlar ve yapılması gerekenleri
birkaç ana başlıkta toplamışlardı:
1- Halihazırda "Osiris Öğretisi" adı altında varlığını sürdüren Mu
Kültürü'nün gelecek kuşaklara her ne şekilde olursa olsun aktanlmasına
olanak sağlanmalı ve dünya üzerinden tamamen kaybolmasına
izin verilmemeli.
2- Daha önce Mu'nun Naakal rahiplerince oluşturulan gizli yeraltı
merkezleriyle irtibata girilmeli ve bu merkezlerin yeni kurulacak
merkezlerle irtibatlandırılması sağlanmalı.
3- Yaşanacak afetlerden kısmen daha az etkilenmesi beklenen
çevre kıtalardan Amerika ve Afrika'nın Kuzey bölgelerindeki tespit
edilen yörelere sürdürülmekte olan göçler yoğunlaşırılmalı ve
mümkün olduğunca halkın büyük bir bölümünün buralara göç
etmesi için her türlü imkân seferber edilmeli.
Ve bütün bunlar olabildiğince çabuk gerçekleştirilmeliydi.
Çünkü yaklaşmakta olan felâketler zincirine fazla bir zaman
kalmamıştı.
Ancak kıtalarının batmayacağına inanan "Belial'in Oğullan"
buna gerek olmadığını ileri sürüyorlardı. Beklenen doğal
afetlerin kıtalarını kesinlikle batırmayacağından emindiler.
Örnek olarak da daha önce Mu Kıtası'nın batışına neden olan
doğal afetlerde Atlantis'in batmamasını gösteriyorlardı,
Evet... Atlantis'in belli bir bölümü parçalanarak sulara
gömüldüyse de tamamen ortadan kalkmamıştı. Ancak bu se-
fer tehlikenin merkezinde Atlantis vardı. Çünük tektonik aktivite
hissedilir bir şekilde d e n g e s i z l e ş m i ş durumdaydı. Ama
Belialin Oğulları için korkulacak bir şey yoktu!...
Başını rahiplerin çektiği bu iki grubun çevresinde halk
tam anlamıyla ikiye bölünmüş durumdaydı. Fakat bu bölünüş
yan yarıya değildi. İbre "Belial'in Oğulları"ndn yana daha
ağır basıyordu. Halkın yarıdan çok daha fazlası "Belial'in
Oğullan"nm yanında yer almıştı... Vatanlarından ayrılıp herşeye
yeniden başlamanın zorluğu da buna eklenince, halkın
büyük bir bölümü ilk başta göç etmek istemedi.
Ta ki, felâketler bir biri arkasına gelmeye başlayıncaya
kadar... Atlantis büyük sarsıntılarla parçalanmaya başlamıştı...
Sonunda "Beliarin Oğullan" da göç etmekten başka bir
şanslarının kalmadığını farkettiier...
Benzer fakat farklı iki uygarlık ortaya çıkıyor:
Mayalar ve Aztekler
Atlantisliler kıtalarının tamamen sulara gömülmesinden
önce her iki grubun temsilcileri çevre kıtalara göç ettiler.
Avrupa üzenden Orta Asya'ya kadar göçler düzenlendi.
Ancak en fazla göç alan topraklar Amerika Kıtası oldu. Amerika
Kıtası'na her iki grubun temsilcileri de gelerek yerleşim
birimleri oluşturdular.
"Belial'in Oğullan" ve yandaşları yoğun olarak Kuzey
Amerika topraklarına yerleştiler. Daha sonraları tarih kitaplanrruzda
karşımıza çıkacak olan Aztekler'in atalarını oluşturdular
ve burada da Kara Maji uygulamalarına devam ettiler.
Buna karşılık "Bir'in Oğullan" Orta Amerika'yı tercih
ettiler. Çünkü bu bölgeye ve bu bölgenin daha Güney uçlarına
daha önceleri Mulular tarafından göçler düzenlenmiş ve



Mayalar adı altında bir yerleşim birimi oluşturulmuştu.
"Bir'in Oğullan" bu bölgede kendilerine kolaylıkla bir yer
edinebildiler.
"Belial'in Oğulları"na bağlı grupların Mayalar'ın bulunduğu
bölgenin Kuzey kısımlarına yerleşmeleri, Orta Amerika'da
bulunan Mayalar'dan çok farklı bir toplumun. Kuzey
Amerika'da ortaya çıkmasına neden olmuştu... Günümüzde
Amerika Kıtası'mn yerlileri olarak nitelendirdiğimiz Aztekler
ve Mayalar'ın temelde birbirlerine benzeseler de birçok noktada
ayrı özellikler göstermelerinin nedeni işte buna dayanıyordu...
Örneğin, Mayalar'da insan kurbanlarının görülmemesine
karşın Aztekler'de inanılmaz boyutlara ulaşan insan kurban
edilişinin nedeni de, bu göçierdeki farklılıklara bağlıdır.

Belial'in Oğulları Şambalayı kuruyor
Belial'in Oğullan'nın başını çeken rahiplerin önde gelenleri,
sahip oldukları gücü daha da artırmak ve etkilerini daha
geniş alanlara yayabilmek için, Avrupa'dan Orta Asya'nın içlerine
ve Tibet'in dağlık kesimlerine kadar gelip buralarda
gizli yeraltı tüneller sistemleri ile bağlantılı gizli tarikatlar
oluşturdular. Bu oluşturulan gizli yeraltı tarikatı, örneğini daha
önce Mulular tarafından oluşturulan gizli yeraltı ezoterik
merkezi Agarta'dan almıştı.
Böylelikle daha önce Mu'dan gelen Naakal rahiplerince
kurulan merkeze alternatif olarak, bir başka merkez daha kurulmuş
oldu. Bu merkez daha sonraları Ezoterizm'de Şambala
olarak anılmaya başlandı.
Zaman zaman günümüzde yayınlan bazı kitaplarda Agarta
ile Şambala'mn sanki iki ayrı merkez değil de, tek bir merkezin
iki ayrı ismiymiş gibi kullanılması, bu her iki grubun da
köken itibariyle aynı sırlara sahip olmasından kaynaklanmış-
tır. Ancak arada önemli bir farkın olduğu, bazen bilerek bazen
de bilmeden göz ardı edilmiştir. Bu iki grubun en büyük ortak
noktası her ikisinin de Atlantis'ten gelmiş olmalarıydı. İşte
bu nedenle bazı yazarlarca, bu grupların birbirlerinden bir
farkmın olmadığı düşünülmüş olabilir. Ancak bu merkezlerden
biri pozitif alanda diğeri ise negatif alanda faaliyet göstermekteydi...
Ve bu, günümüze kadar böyle devam etmiştir!...
Bu merkezler bizim devremizde çok önemli fonksiyon
görmüşlerdir. Özellikle de Şambala...

Demir Çağı İçin Şambala'ya İhliyaç Vaıdı
Bu ara başlığımızın ifade ettiği anlam ilk başta biraz tuhaf
gelebilir. Evet, Demir Çağı için Şambala'ya ihtiyaç vardı.
Şimdi hem anlatılması, hem de anlaşılması oldukça zor olan
bu konuyu çeşitli açılardan ele alarak, elimizden geldiğince
anlaşılır bir şekilde açmaya çalışalım:
"Şambala" ve "Agarta" ile ilgili yayınlanmış ve kaynak
gösterilebilecek oldukça az sayıda kitap vardır. Bu konuyla ilgili
elimizdeki bilgi ve belgelerin büyük bir bölümü Ezoterik
Öğretiler'den elde ettiğimiz bilgilere dayanmaktadır.
Ancak az sayıda da olsa bazı yazarlar Şambala konusuna
değinmekten çekinmemişlerdir. Çekinmemişlerdir diyorum
çünkü çekinmelerini gerektirecek bir meseleyle karşı karşıya
olduklarını biraz sonra siz de yakından farkedeceksinizi...
Bu konuda bazı açıkalamalar yapabilen ender yazarlardan
biri Jacques Bergier'dir. "Les Livres Maudits" isimli kitabında
bu konuyla ilgili olarak Jacques Bergier, Şambala'nın
uzantılarına "Kam Tarikat Üyeleri" tanımlamasını getirmiş
ve bu tarikatın amacını şöyle açıklamıştır:

insanları bilgelikten uzak tutmak, cahil bırakmak
ve bir lakım sırlarla insanların karşılaşmalarını önlemek
amacıyla büyük bir organizasyon kurulmuştur.
Bu organizasyonun üyeleri tüm dünyaya yayılmış
durumdadır. Bu tarikat ezoterik bilgileri ve belgeleri
yöntemlice yok etme konusunda büyük bir
başarıya ulaşmışlardır. Bu kara cüppelilerin uygarlık
kadar eski oldııklarıyla ilgili elimizde ciddi deliller
bulunmaktadır. ,
Evet, gerçekten de, "Kara Tarikat Üyeleri"nin uygarlık
tarihi kadar eski olduklarıyla ilgili elde ciddi deliller bulunmaktadır.
Elimizdeki bulgular, "Kara Tarikat Üyelen "nin bizim
devremize ait uygarlık tarihi içindeki her dönemde etkin
bir rol oynadıklarını göstermektedir. Bunları maddeler halinde
aktarmak bile birkaç kitap konusu olacak kadar çoktur.
Şambala'nın tarih içinde; geçmişten günümüze kadar
yaptığı inanılmaz komploları ve dünyadaki hangi grup, kurum
ve kuruluşlarla hatta devlet yöneticileriyle irtibata girdiklerini
belgeleriyle ortaya koymak mümkündür. Bunların birçoğu
bilinmektedir. Ancak bunların çok küçük bir kısmı kamuoyuna
duyurulmuş durumdadır.
Bu konuda "Gizli Sırlar Öğretisi" kitabımda "Nazi Karargahında
Tibetli Rahiplerin İşi Neydi?" başlığı altında Naziler'in
irtibata girdikleri "Gizli Tule Tarikatı" ile ilgili bazı
bilgilere yer vermiştim. (32) Şimdi de güncel bir konuya dikkatlerinizi
çekerek, bu konuyu şimdilik kapatmak istiyorum:

ABD'deki Şahinler Grubu nasıl bir gruptur?
Belli bir süredir dünyayı tek başına yöneten ABD'nin
özellikle şu anda yönetimini elinde tutan ve adına "Şahinler
Grubu" denilen oluşumun da titizlikle tahlilinin yapılması
gerekmektedir. Başkan Bush'un üyesi bulunduğu bu grubun
da. bir zamanlar Hitler'in irtibata girdiği "Tule Tarikatı "a çok
benzer özellikler göstennektedir.
Bir zamanlar Hitler'in bağlantılı olduğu Tule Tarikatı ile
ilgili bir kitap yazan ve daha sonra Almanya'da kitabı yasaklanan
.Jan van Helsing, ABD ile ilgili olarak "Aldeheran Girişimi"
isimli kitabının sunuşunda şu anda üzerinde durduğumuz
konumuzla dolaylı olarak ilişkili bulunan son derece düşündürücü
sözlere yer vermiştir.
Hiç bir yorum yapmadan Jan van Helsing'in bu sözlerini
şimdi sizlere akarıyorum. Sanırım bazı çağrışımlar yapacaktır.
Yorum size ait...
Seksenli yılların ortalarına doğru Ufo konuları birden
bire değişti. Bazı negatif Grili varlıkların, Amerikanın
gizli ve karanlık yöneticileri (İlluminati) ile
anlaşmalar yaptığı yönde haberler ortayaya yayıldı.
Bu anlaşmaya gönre bu Grili varlıkları insanlar üzerindie
çeşitli incelemeler ve deneyler yapmalarına
izin viriliyordu. Birden daha önceleri çok görülen
insanımsı-uzaylılar temasların, azaldığı görülüyor.
Hollywood'da da Grililer ile ilgili filmlerin ardı arkası
kesilmiyor. ('lndependence Day' gibi)
Peki birden bire bu insanımsı-varlıklar nereye kayboldular?
Neden hu kadar yakınlık gösteren ve bizlere
yardım eden bu varlıklar hakkında, yakın bir
zamanda hirşeyler duymuyor veya okuyanuyoruz?
Nedeni bizim yöneticilerimizin ve onun suç ortakla-
rının gözüne battığı için mi? Cevabı evet ise, hangi
sebeple? Çeşitli medya kuruluşlarının yaptıkları karalama
kampanyalarının bu konular ile ilişkisi var
mı? Bunun ve bu gibi konuların arkasında neler
var?...
Neden hep negatif bilgilerin kaynağı Amerika?!...
Neden diğer ufologların iddia ettikleri gibi insanımsı-
uzaylılar Almanya ve Isviçre ile ve "negatif" varlıklar
Amerika ile anlaşmışlardı? Neden tam tersi değil
Bunun gibi birçok soru geliyor insanın aklına. Ama
şurası bir gerçek ki, birçok bilgi eksik ve puzzle tam
olarak çözülemiyor.
Evet, neden hep negatif bilgilerin kaynağı Amerika?...
Jan van Helsing'in sorduğu bu sorunun açıklığa kavuşabilmesi
için, ABD yöneticilerinin irtibatlı olduğu gizli güçlerle
olan durumlarını gün ışığına çıkartmak gerekir.
Neyse... Zamanı gelince bütün bunlar da gün ışığına nasıl
olsa çıkacaktır... Ayrıntılarına girmeden sadece şunu söyleyebilirim
ki, Şambala ile en fazla irtibat kuran ülkenin ABD olmasına
şaşırmamak gerekir. Çünkü şu anda üzerinde yaşadıkları
topraklara bundan yaklaşık 12.000 yıl önce en fazla göç,
Şambala rahiplerince gerçekleştirilmiştir.
Görüldüğü gibi bazı meselelerin cevaplan çoğunlukla
geçmişin bilinmezliklerinde gizli bulunmaktadır. Bu nedenle
en iyisi biz yeniden tarihin derinliklerine geri dönelim...
Şambalaya niçin ihtiyaç vardı?... Bu soruyu irdelemeye
devam ediyoruz...

Şambala ile Agarta'nın Ortak Yönü
Her iki gruba da bakıldığında, hem Şambala'nın hem de
Agarta'nın ezoterik bilgileri gizledikleri görülmektedir. Bu
bakımdan konu ele alındığında her iki grup arasında uygulamada
bir ortaklıktan sözedilebiiir.
İşte konunun aydınlatılması gereken bir diğer noktası da
burada düğümlenmektedir. Mu kökenli kozmik öğreti hiçbir
zaman bizim devremizde açık olarak insanlara anlatılmamıştır.
Bu sırlara sahip rahiplerce bunlar gizli tutulmuş, çok az sayıdaki
kişiye bu bilgiler açıklanmıştır. Bu açıdan bakıldığında
sanki bu rahiplerin de negatif kutba hizmet ettiği düşünülebilir.
Ancak bu bakış açısı, gerçeği yansıtmamaktadır. Çünkü bu
grubun rahipleri ve bu gruba bağlı sonra gelen rahipler, bu
bilgileri hiçbir zaman negatif alanda kullanmamışlardır. Bu
bilgileri saklamışlar ancak lıiçbir zaman yok etmemişlerdir.
Çünkü onların gayet iyi bildikleri bir gerçek vardı:
Dünyanın fiziksel ve ruhsal olarak aşağıya iniş sürecine
girebilmesi için bu bilgilerin üstünün örtülmesi gerekmekteydi.
İnsanlığın aşağıya inebilmesi için gerekli olan bir diğer
şart da, negatif enerjilerin pozitif enerjilere nazaran daha çok
kullanılmasınm gerekliliğiydi. Bu açıdan bakıldığında Şambala'nın
insanlığın aşağıya iniş sürecinde ileıieyebilmesinde çok
önemli bir fonksiyon gördüklerini rahatlıkla söyleyebiliriz.
Evet, bu açıdan bakıldığında Şambala çok önemli bir vazifeyi
üstüne almış olduğu görülmektedir. Çünkü Demir
Çağ olarak nitelendirilen bizim devremize ait insanlık ailesinin
pozitif enerjiden daha çok, negatif enerji kullanma tatbikatı
yapmaları hedeflenmişti. Peki ama neden? Bunun tek bir
cevabı vardı. İnsanlığın ruhsal ve fiziksel gelişimleri için böyle
bir inişin tatbikatı gerekliydi. Ruhun kendi içindeki ışığı en
zor şartlarda bile yaşatabilme hünerini gösterme becerisini
nasıl göstereceğinin bir sınavı içine girilmişti. Bu süreç, bizim
devremizin başlangıcından günümüze kadar sümıüştür. Bu
süreç içinde yani 10.000 yılı aşkın bir süredir, dünya üzerinde
eşi benzeri görülmemiş negatif alanda gerçekleştirilen tatbikatlarla
son derece zorlu bir dönem yaşanmıştır.
Bu süreç içinde dünya üzerinde bitip tükenmeyen savaşlar
bunun en canlı örneğiydi. Savaşlar ne yazık ki, günümüzde
de hâlâ devam etmekte ve bu negatif sürece hizmet edenler
hâlâ bulunmaktadır.

Şambala ve "Şeytan Plânı
Dini Literatür'de Seylan'la anlatılmak istenen meselenin
özüyle, bu ezoterik geçmiş arasında önemli paralellikler vardır.
Kur'an-ı Kerim terminolojisinde de Şeytan, aslında bir
melek olarak anılır ama isyan ettiği için diğerlerinden ayrılır.
Yani aynen, aynı bilgilere ve kökene sahipken Agarta ile
Şambala'nın birbirlerinden ayrılması gibi...
Dini terminolojide Şeytan olarak sembolleştirilen bu
kavramla anlatılmak istenen, negatif enerjilerin yoğunlaştığı
merkezdir. Dinlerde ve mitolojilerde geçen şeytan sembolü
öncelikle negatif fiil ve enerjilerin sembolüdür. Daha açık
olarak söylemek gerekirse: Negatif enerjileri yaymakla görevli
bir ruhsal planın dini terminolojideki ismidir.
Dünya üzerinde nasıl Agarta ve Şambala olarak biri pozitif
diğeri ise negatif kutbun temsilcileri ortaya çıkmışsa, bu
oluşumun desteklenmesi ve yaygınlaştırılabilmesi için ruhsal
alanda da bunların desteklenmesi gerekmekteydi. Hatta önce
ruhsal planda bu oluşumun gerçekleştirilmiş olduğunu söyleyebiliriz.
Önce ruhsal planda gerçekleşen bu kutuplaşma da-
ha sonra fizik dünyaya yansımış ve Agarta ve Şambala olarak
iki ayrı kutup ortaya çıkmıştır.
Kur'an-ı Kerim'de sözü ediler Şeytan planıyla irtibatlı
olan rahiplerin de Şambala'nın rahipleri olduğunu söylemeye
gerek yok sanırım. Nitekim Orta Çağ'da yapılan ve Şeytan'ı
tasvir eden tablolardan birinin de adının Belial olması son derece
düşündürücüdür...
Artık, konumuzu toparlayalım...
"'i
Yine dini literatürde Şeytanla ilgili bir başka tema daha
dikkatlerimizi çeker: Şeytan belli bir süre serbest bırakılmıştır
ama zamanı gelince bu gücü elinden alınacaktır. Peki ne zaman?
Dini metinler buna da bir süre göstermişlerdir: Kıyamette...
Kıyamet'in insanlığın uyanışı anlamına geldiği dikkate
alındığında mesele bir anda gözlerimizin önünde daha netleşmeye
başlayacaktır. Şeytan'ın görevi tamamlandığında insanlık
kıyama varacaktır. Ayağa kalkacak ve ölü anlayışlardan
uyanacak yani şuurlanacak ve bilgilenecektir.
Sözünü ettiğimiz dini terminoloji ile ezoterik terminolojiyi
birleştirirsek, ortaya çıkan sonuç şudur:
Şambala'nın hakimiyeti bittiğinde ya da bir başka deyişle
Agarta hakimiyeti ele aldığında, insanlık yeniden çıkışa geçecektir.
Bu tüm dinlerde vaadedilmiş bir sondur ve bu sona
doğru insanlık hızla yol almaktadır. Böylelikle insanlığın
önündeki bu iniş ve sonrasında yeniden çıkış sürecinin yaşanması
gerçekleşecektir.
Şambala'nın da katkılarıyla insanlığın aşağıya inişi gerçekleştirilmiş
durumdadır. Ancak unutulmaması gereken ve
bizi bugün için asıl ilgilendiren mesele, artık bu gidişatın değişme
vaktinin gelmeye başlamış olmasıdır.

Bunu neye dayanarak söylüyoruz?
Bunu binlerce yıl öncesine ait ezoterik bilgilerde yer alan
"insanlığın aşamalı olarak aşağıya iniş ve çıkış grafiği"ne
bakarak söylüyoruz. Bu grafikte yer alan değişimler ve bu
değişimlere denk gelen tarihler kesin veriler olmayıp, genel
bir sürece ait gidişatı gösteren bir özellik gösterir. Yani saati
saatine bir tarihlendirme söz konusu değildir ama bu gidişatın
nasıl bir sürece yayıldığı ile ilgili genel bir fikre sahip olmak
mümkündür.
Burada önemli olan bir diğer nokta da, bu değişim sürecinin
fiziksel ve ruhsal olarak birbirleriyle bağlantılı olmasıdır.
Yani dünya üzerinde sadece ruhsal değişim değil, jeofiziksel,
iklimsel ve benzeri fiziksel değişimlerin de daha önce
yaşandığı gibi bundan sonra da yaşanacak olmasıdır,







Ask Your Self: What would you sacrifice for what you believe..

Kendine şunu sor: İnandığın şey uğruna neyi feda ederdin..

Türkiye Halkı Web Sitesi Forumu
barışbalcı isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı
Alt 09 Ağustos 2013, 15:58   #5 (permalink)
Emekli Yönetici

barışbalcı - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: 21 Temmuz 2013
Nerden: Samsun-Trabzon
(Mesajlar): 2.750
(Konular): 1781
İlişki Durumu: Karmaşık
Burç:
Renkli Para : 342907
Aldığı Beğeni: 754
Beğendikleri: 854
Ruh Halim: Yalniz
Takım :
barışbalcı - MSN üzeri Mesaj gönder
Standart

4
Mısır İnsiyasyonu


Mısır, kadim çağlarda "Kutsal Bilim"in en önemli merkezlerinden
biri ve insanlığı aydmlatan büyük inisiyeleri yetiştiren
bir okuldu... Bu merkezde yetişenler arasında bazı filozoflar
da bulunmaktadır Ancak şurası bir gerçek ki, bu merkezlerde
yetişenlerin sadece çok küçük bir kısmı hakkında bir
bilgiye sahip bulunmaktayız.
Bir zamanlar Mısır'da yaşananlar dünya tarihinin en gizli
kalmış konularından biridir Ve bir zamanlar burada yaşananların
büyük bir bölümü günümüzde hâlâ gizliliğini korumaya
devam etmektedir O dönemlerde mabetlerden dışarıya
sızdınImamaya özen gösterilen sırlar o denli iyi muhafaza
edilmiştir ki, bazı filozof ve peygamberlerin bu merkezlerde
yetiştirildikleri bile açıkça insanlık tarihinde yer bulamamıştır.
înisiyeler için bir zamanlar yeryüzünü aydınlatmış olan
"Osirisin Işığı" bugün terkedilmiş mabetlerde artık sönmüş
durumdadır Thot'un binlerce yıl öncesinden söylemiş olduğu
kehanet niteliğindeki şu sözleri, bugün tam anlamıyla gerçekleşmiş
bulunmaktadır:



Evet... Taşlara oyulmuş bir tarih... Bu taş sayfaların üzerine
işlenmiş hiyeroglifler arkeologlar ve tarihçilerce bugün
çözümlenebilmiştir. Ama bütün bunlara rağmen ortada yine
de önemli bir sorun kalmıştır:
Bu gizemli tarihin ve kültürün sırlarına nüfuz etmek...

Bu sır, rahiplerin ezoterik öğretilerine ilişkin bir sırdır ve
bu sırları gün ışığına çıkartabilmek için Mısır İnisiyasyonu'nun
gizli yolunu aydınlığa çıkartmak gerekir.
İşte bunu yapabilmek için şimdi tarihin geçmiş dönemlerine
geri dönüyor ve bir zamanlar Mısır'daki mabetlerin
içinde yaşananları gözümüzün önünde canlandırmaya başlıyoruz:


Sırlar Öğretisi'ne Giriş

Tarih: M.Ö. 13()0'ler... Ramses dönemi...
Musa Peygamber'in de Mısır'da yaşadığı dönem, işte bu
dönemdi...
Yunan kentlerinden, Trakya'dan, Anadolu'dan ve Mezopotamya'dan
kopup gelen çok sayıda insan, mabetlerinin ününü
duyduğu Mısır'a gelmekten kendilerini alamıyordu...
Menfis'e vardıklarında gördükleri karşısında büyülü bir
dünyanın içinde kendilerini buluyorlardı. O kendine has kıyafetli
insanlar, haşmetli yapılar ve halk şenlikleri onlara Mısır'ın
zenginliğini ve bolluğunu göstermeye yetiyordu.
Mabedin en iç bölümünde büyük bir gizlilik içinde yapılan
kutsama ayininden çıkıp, on iki Mısırlı'nın taşıdığı tahtırevanına
binen Firavun'u ilgiyle seyrediyorlardı... Tahtın önünde
yüıüyen bir grup rahip, altın nakışlı bir yastığın üzerine
konmuş kraliyet nişanı "Koç Başlı Asa "yi taşıyorlardı. Tahtın
arkasında ise, genç rahip adayları geliyordu... Önde giden rahiplerin
başlarındaki beyaz taç ve göğüslerinden sarkan mükemmel
bir işçilik ürünü olan koç ve aslan nişanları, onları
seyredenleri adeta büyülüyordu.

Gece olunca bayraklarla donanmış sandallarda Nil'in kıyılarında
yanan meşalelerin altında konser veren çalgıcı grupların
eşliğinde dansözler raks etmekteydiler. Olup bitenleri
hayranlıkla izleyenler bu dansın ve müziğin gizemli dünyasında
farklı bir şeyler olduğunu hemen sezinliyorlardı. Dansta
kesinlikle cinsellik teması değil, insanın ruhuna hitabeden
öğeler olduğu derhal farkediliyordu. Mabede girmeye hak kazananlar
müziğin ve dansın nasıl insanın arınmasında bir yöntem
olarak kullanıldığını daha sonra anlayacaklardı. (34) Şu anda
sadece bu gizemli müziği ve gizemli dansı uzaktan seyretmekle
yetinen adaylar, serin çöl akşamının sihirli dünyasına
kendilerini bırakıyorlardı.
Görünüm ve atmosfer muhteşemdi... Gelenler sihirli ve
büyülü bir dünyanın kendilerini içinde buluveriyorlardı. Burası
gerçekten de masallar dünyasındaki büyülü bir yaşamın
hüküm sürdüğü bir ülke izlenimi uyandırıyordu. Ama bütün
bunlar, Mısır'ı görmeye gelmiş olan kişinin aradığı şeyler değildi...
Onlar görünen büyülü atmosferin değil, mabetlerin derinliklerinde
yaşanan görünmeyen büyülü dünyanın peşindeydiler.
Onca yolu aşıp buralara gelmelerinin asıl nedeni, mabetlerin
derinliklerinde saklanan sırlara sahip olmaktı.
Bunun hiç de kolay bir iş olmadığını ve belki de bu sırlara hiçbir
zaman dokunamadan buradan gitmek zorunda kalacaklarını
da biliyorlardı. Çünkü bu sırlara sahip olabilmek için çok
çetin sınavlardan geçirilecekleri, kendilerine önceden söylenmişti.
Niceleri gelmiş ve elleri boş dönmüştü... Mabedin
kapısmdan bile içeri girememişlerdi...
- "Acaba ben mabedin kapısından içeri girebilecek miyim.'
ğım.'
'Peki ya mabede girdikten sonra nelerle karşı laşaca-
ğım


Mısır mabetlerinde özel çalgılar ve özel melodilerle astral
arınma çok önemli bir yer tutuyordu. Ayrıca mistik müzik
eşliğinde gerçekleştirilen arındırıcı özellikte olan danslar vardı.
Rahipler bu danslar eşliğinde kendilerinden geçerlerdi. Serin çöl
akşamlarında ya da günlük ritüeller sırasında mabetlerin duvarlarını
aşardı müziğin sesi. En çok kullanılan enstrümanlar sistrum ve
el zilleriydi.Bunlardan sonra harp ve aynı anda çalman bir çift
flütten oluşan "oloi" gelirdi.

- "Ya vaz geçer de çıkmak istersem?"
İşte Nil kıyısında meşalelerin altında, müziğin eşliğinde
dans edenleri seyrederken tüm bu sorular, buraya ilk kez gelenlerin
zihninden garip bir kuşkuyla peş peşe akıp gidiyordu!...
Nice aday "Yoksa buraya hiç gelmemeli miydim?" diye
kendi kendisine sormaktan kendisini alamıyordu... Yoksa vakit
henüz erkenken buralardan çekip gitmeli miydi? Bu kadar
endişeye ve kendilerini bekleyen bilinmezliğin stresine katlanmaya
değer miydi? Yıllarını acaba ne uğruna harcayacaktı?...
Yıllarca kalacakları ve asla bu süre içinde mabetten dışarı
çıkamayacakları, bilinmeyen bir serüvene doğru yaklaştıklarını
artık daha kuvvetli hissetmeye başlamışlardı. Artık Mısır'daydılar
ve sabah olunca bu yolda ilk adımı atacaklardı!...
Yaşamlarının büyük bir dönüm noktasıydı bu. Ve birçokları
için artık geri dönüş yoktu...

Son Akşâm
İnisiyasyona kabul her yılın belirli dönemlerinde toplu
olarak törenler eşliğinde yapıldığından, gelen adaylar önce
belli bir yerde misafir ediliyor ve burada bekletiliyordu. Bu
süre içinde kenti dolaşabiliyorlar ve akşam olunca da misafir
edildikleri yere geri dönüyorlardı. Böylelikle Mısır'ın atmosferine
yavaş yavaş ısınmaya başlıyorlardı.
İşte yine o günlerden birinin akşamıydı...
Yarın sabah inisiyasyona kabul işlemleri başlayacaktı.

Bu düşünceler içinde yattıklarında "Sırlar Dünyası"na atacakları
ilk adımın heyecanı herkesi kaplamıştı... Biraz da korkmadıklarını
söylemek mümkün değildi... Çünkü buraya gelmeden
önce sırlarla karşılaşmaya hazır olmayanların mabetlerin
derinliklerinde akıllarını yitirdikleri, delirdikleri ile ilgili o
kadar çok şey anlatılmıştı ki!... Peki ya kendisi sırlarla karşılaşmaya
hazır mıydı?...
Umut, merak, endişe ve korku ile karışık duygular içinde
yataklarına yattılar. Gözlerini kapattıklarında Mısır'ın o sihirli
dünyası belirdi... Değişik kıyafetli insanları ve hiçbir yerde
görmedikleri yapılarıyla; çok farklı bir yerde olduklarını artık
gayet iyi biliyorlardı... İşte bu düşüncelerle herkes o geceyi
yarı uyuyarak, yarı uyanık geçirmişti...

Mabede İlk Adım
"Sırlar Öğretisi"ne inisiye olmak için gelen adaylar mabedin
kapısını çaldığında, her biri ayrı ayrı mülakata alınmak
için, hizmetkârların eşliğinde iç avlunun dev sütunlu giriş bölümüne
götürülmekteydi.
Burada gelenleri karşılayan mabedin rahipleri adayları
teker teker alarak Başrahibin yanına götürmekteydiler. Her
gelen adayla Başrahip bizzat ilgilenmekteydi. Adaylar teker
teker ön görüşmeye alındığında, Başrahip tarafındart kendisine
görünüşte sıradan sayılabilecek bir takım sorular yöneltilmekteydi.
Osiris rahibi ona doğum yeri, ailesi ve daha önce
eğitim gördüğü mabetlerle ilgili çeşitli sorular yöneltmekteydi...
Evet... Görünüşte son derece sıradan gelebilecek bu ön
mülakat, aslında adayın geçtiği ilk sınavdı... Çünkü Başrahip
bu görüşme sırasında adayın astral yapısına varıncaya kadar
onu kısa ancak net bir psişik sentezden geçirmekteydi.

Bu kısa sınav sonucunda baş rahip mabedin kapısını çalmış
olan adayın "Sırlar Öğretisi"ne katılmasına uygun olmadığı
sonucuna vardıysa, sessiz fakat kararlı bir hareketle adaya
hiçbir şey söylemeden, kibarca kapıyı işaret etmekteydi.
Bu aday için her şeyin sonu demekti. Derhal diğer rahipler
tarafından mabetten dışarı çıkartılır ve ''Sırlar Öğretisi"nt inisiye
olma şansı ebediyen sona ererdi.
Adaylarda aranan niteliklerin en Önemlisi, sırlarla karşılaşabilecek
kapasiteye sahip olup olmadıklarıydı. Adayın iyi
niyetli ve "Sırlar Öğretisi" ile karşılaşmaya çok hevesli olması
yeterli değildi. Aranan en {nıenıli özellik, astral yapısının
bu çalışmaya uygun olup olmamasıydı.


Gelenleri karşılayan mabedin rahipleri, adayları teker teker
alarak Başrahibin yanma götürmekteydiler.

Kötü niyetli ya da elde edeceği sırları negatif alanlarda
kullanabilecek eğilimdeki adayların ise zaten hiç bir şansları
yoktu. Bu durumları Başrahip tarafından anında algılandığı
için, bu tür kişiler de mabetten derhal uzaklaştınhrdı.
Bu ön elemeden geçebilenler, kısa bir aranın ardından rahipler
tarafından yine teker teker çağrılmakta ve adaydan
Başrahibi izlemesi istenmekteydi. Her ikisi birlikte ilerleyerek,
sütunlu giriş bölümlerinden ve iç avlulardan geçip, her
iki yanı dikili taşlar ve sfenkslerle donatılmış bulunan üstü
açık bir yolu izleyerek küçük başka bir mabede varmaktaydılar.
Bu, yeraltı dehlizlerine giriş kapısı olma özelliğine sahip
bir mabetti.
Mabedin kapısının hemen yanında normal bir insan boyutunda
olan bir Isis heykeli gelenleri karşılıyordu. Kucağında
kapalı bir kitap tutan İsis heykeli yere oturmuş meditasyoıı
yapar durumdaydı. Yüzünü ise bir peçe örtüyordu. Heykelin
alt bölümünde ise şu satırlar yazılıydı:
'Benim peçemi hiçbir ölümlü kaldıramamıştır.
Adayla birlikte kapının önüne kadar gelen Başrahip, adaya
dönerek onun korkusuzluğunu ve kararlılığını sınamak için
insanın tüylerini ürperten bir konuşma yapardı:




Bir haftalık bekleme süresi

Bu sözleri heyecanla dinleyen aday, gerçekten de ciddi
bir durumla karşı karşıya bulunduğunu artık çok daha derinden
hissetmeye başlardı.
Aday tüm bu uyarılara rağmen kararlılığını sürdürür ve
mabede girmek istediğini söylerse, Başrahip bir hafta sonra
yeniden bu kapının önüne getirileceğini ve ancak o zaman bu
kapıdan içeri girmesine izin verileceğini söyleyerek, onu dış
avluya geri götürüp, oradaki hizmetkârlara teslim ederdi. Bu
noktada vaz geçenler ise, hiçbir zorlukla karşılaşmadan derhal
mabedin dışına çıkartılırdı.

Bu noktada mabetten çıkmaya karar verenlerin sayısı bir
hayli fazla olmuştur.
Mabette kalmaya karar verenler bir hafta boyunca hemeıı
hemen hiçbir şey yapmadan, sadece mümkün olduğunca zihnini
temizlemeye ve negatif duygu ve düşüncelere kesinlikle
zihninde yer vermemeye özen göstererek hizmetkârların gözetiminde
bulunurlardı. Bu süre içinde adaylar belirli zamanlarda
bir araya getirilirlerdi. Ancak onlardan istenen tek şey,
kesinlikle hiç konuşmamak ve mutlak bir sessizlik içinde bulunmaktı.
Her bir adayın kendisine ait bir odası bulunur ve zamanlarının
çoğunu ya bu odada, ya da mabedin avlusunda diğer
adaylarla birlikte geçirirlerdi.
Bir haftalık bekleme süresi ilk başta hiç bir şey yapılmadan
geçen bir süre gibi görünse de bu süre içinde hiç konuşmadan
sadece kendi iç dünyasıyla adayın baş başa kalması
sağlanmış olunuyordu. Böylelikle bu süre içinde aday kendi
içindeki her türlü endişeyi yeterince tahlil etme imkânına ulaşabiliyordu.
Aceleye getirilmiş ve bir anlık kararla adayın
mabede girmesinin önü alınmaya çalışılıyordu. ;,
Bu bir haftalık bekleme süresinin bir başka yararı daha
vardı. Bu süre içinde aday, mabedin sahip olduğu enerji alanının
içinde yaşama imkanına ulaşabiliyordu. Böylelikle mabedin
aurasıyla ilk teması gerçekleştirilmiş olmaktaydı. Bu,
aday için mabedin enerjileri altında yıkanma anlamına gehyordu.
Hiç konuşmadan geçen bir haftanın sonunda, asıl sınava
tutulacakları gün gelip çatmaktaydı. Sınav akşamı
adaylar her zaman olduğu gibi yine teker teker ahnarak gizli
mabedin kapısının önüne getirilirlerdi. Ancak bu kez Başrahip
değil, henüz eğitimleri devam eden "Neokor" ismi verilen
genç rahip adayları kendilerine eşlik ederdi.
Kendisine eşlik eden iki rahiple birlikte daha önce Başrahiple
kapısında konuştuğu küçük mabede geldiklerinde,
mabedin kapısını diğer rahipler açarak, adayı içeriye alırlardı.
Mabedin kapısı çok karanlık bir hole açılmaktaydı... Duvarlarda
aralıklı olarak yanmakta olan meşalelerin zayıf ışığı,
holün her iki yanındaki heykelleri zar zor görülebilecek kadar
aydınlatabiliyordu... Son derece kasvetli ve iç karartıcı bu holün
duvarlarının dibine sıralanmış insan vücutlu aslan, boğa,
kartal, yılan başlı heykeller ortamı daha da esrarengiz bir hâle
sokuyordu.
Aday çevresini saran bu büyülü atmosfer karşısında içinin
ürpermesine engel olmakta zorluk çekse de, çok özel bir
yerde olduğunu artık tüm benliğinin derinliklerinde hissetmeye
başhyordu.
Hiçbir şey konuşmadan yürümeye başladıklarında sanki
holün sonu hiç gelmeyecekmiş gibi görünüyordu... Uzun bir
yürüyüşün sonunda; yüzleri birbirine dönük ayakta duran bir
mumyayla, bir iskeletin bulunduğu bir alan yer almaktaydı.
Burası holün sonuydu... Ancak ilk bakışta her tarafı duvarlarla
kapalı çıkmaz bir sokağa gelindiği düşünülebilirdi. Tam bu
sırada o ana kadar hiç konuşmayan rahipler yine hiç konuşmadan
sadece elleriyle; karşıdaki duvarda dikkatlice bakılırsa
meşalelerin ışığında zar zor görülebilen bir deliği işaret etmekteydiler.
Duvardaki bu delik ancak sürünülerek derlenebilecek
kadar alçak ve küçüktü. Adaya buradan içeri girmesi
işaret edilmekteydi. Bu sırada rahiplerden birinin sesi duyulmaktaydı:

Hala geri dönebilirsin...Mabedin kapısı
henüz kapanmış değil.Ama sen hala devam et-
mekte kararlıysan, bu delikten geçip geri dön-
memecesine yola devam etmek zorundasın...

Seni daha öncede uyarmıştık.Bu son
uyarımız...Şuanda geri dönmek istersen seni geri
götürebiliriz.


Kapı kapanıyor...
Aday tüm cesaretini toplayıp: "Devam ediyorum" derse,
bunun üzerine rahipler ona yanmakta olan bir kandil verip
geldikleri holden geri dönerek, mabedin k a p ı s ın büyük bir
gürültüyle kapatarak, adayı orada yalnız başına bnakıyorlardı.
O kasvetli holün sonundaki duvarın dibindeki nereye
açıldığı belli olmayan deliğin önünde aday bir anda tek başına
kahveriyordu... Yapabileceği tek bir şey vardı. Elindeki
kandilin yağı bitmeden bir an önce o delikten içeri girip yeraltındaki
delhizlerde ilerlemek... Artık tereddüte yer yoktu.
Elindeki kandille birlikte zorlukla sürünerek dehlizde ilerlemeye
başlıyordu.
Zorlukla ilerlemeye çalışırken dehlizin derinliklerinden
gelen bir sesle bir an duraksıyordu.
"Sırlar Bilimine ve kudrete göz diken akılsızlar
burada t e l e f olup giderler.
Gerçekten de moral bozucu ve tedirgin edici bir sözdü
bu... Üstelik belirli aralıklarla tam yedi kez mükemmel bir
akustik etki ile tekrarlanmaktaydı.
Ancak yapılabilecek bir şey yoktu. Mabedin kapısı
bir kez kapanmıştı artık. İlerlemekten başka çaresinin olmadığı
ortadaydı. Bu tehdide rağmen ilerlemek gerekiyordu.

Yukarıya tırmanıp geldiği yerden geri dönebilirdi.
Ama kendisine kapının bir daha asla açılmayacağı söylenmişti!...
Daha fazla da aşağıya inemiyordu. Öylece orada onu
altında bekleyen korkunç karanlıkla baş başa kalıvermiştü...
Böyle bir çaresizlik içinde kalacağını hiç aklına getirmemişti.
Her şeyin bittiğini zannettiği bir anda, tam karşısında zayıf
ışıkta zorlukla farkedilebilen bir oyuğun ve bu oyuğun
içinde de basamaklar olduğunu farketmekteydi.
Bir merdiven!... Buradan kurtuluş yolu!... Derin bir
nefes alıp, derhal o tarafa doğru yönelmekte, böylece uçurumdan
kurtulmaktaydı.
Tüm bu yaşadıklarının girmiş olduğu mabette yıllar sürecek
inisiyasyonunun saflıalarını sembolize ettiğini henüz anlayacak
durumda değildi.
Çoğu zaman gerçekler hep insanın gözü önündedir ama
insanlar bunu göremedikleri için anlayamamaktadır. Aynen
demin yolunu son anda farketmesi gibi... Ancak bütün bunla-
n şu anda düşünecek durumda olmayan aday, tedirginlik içinde
yoluna devam etmek zorundaydı.

Mabetteki İlk Sınav Sona Eriyor
Şu anda içinde bulunduğu basamaklar rahatça ayakta durup
tırmanmaya müsait bir yapıdaydı. Spiral çizerek yukarılara
doğru tırmanan bir dehlizde ilerleyen adayın önü, bronz
parmaklıklarla kesilirdi. Parmaklıkların hemen ardında ise
meşalelerle gayet iyi aydınlatılmış, üstü Mısır İnisiyasyonu'na
ait sembollerle süslenmiş oldukça yüksek ve heybetli sütunlarla
desteklenmiş geniş bir alan bulunmaktaydı. Parmaklıklara
kadar gelen adayı orada "Pastafor" ismi verilen ve Mısır
İnisiyasyonu'nda "Kutsal Sembol Muhafızı" olarak tanımlanmakta
olan bir rahip karşılamakta; sevecen ve insana güven
veren bir yüz ifadesiyle parmaklıkları açıp onu içeriye
alırdı.
Mabetteki ilk sınavını başarıyla bitirip, buraya kadar gelme
cesareti gösterdiği için onu kutlayıp, galerideki kutsal resimlerin
anlamlarını anlatmaktaydı. Böylelikle aday, ilk inisiyatik
bilgilerini almaya başlamış oluyordu... Bu, adayın mabette
aldığı ilk dersti.
Mabedin " Kutsal Sembol Muhafızı" tarafından adaya aktarılan
ilk bilgilerin çok az bir kısmı açık, büyük bir bölümü
ise kapalı bir şekilde adaya açıklanırdı.
İlk başta oldukça karmaşık bir görünüme sahip olan bu
bilgileri, adayın o an anlayabilmesi kesinlikle mümkün değildi.
Anlatılanları sadece dinliyor ve ne anlama geldiğini zihninde
bir yerlere oturtmaya çalışıyordu ama bu anlatılanlar
öylesine sembolik bir dile sahipti ki, bu sembolleri içselleştirebilmek
için adayın yıllar sürecek bir eğitimden geçmesi gerekiyordu.
Zaten o an için adaydan da bu anlatılanları
tam olarak idrak etmesi beklenmiyordu.
Tüm sembolik bilglerde olduğu gibi bu bilgiler de, kat
kat bohçalanmış bir özelliğe sahipti. Her bir adayın bu bohçalardan
kaç katını açabileceği tamamen kendi kapasitesine
b a ğ l ı y d ı .

Sırlarla İlk Karşılaşma
Meşalelerin aydınlattığı holün çevresinde sıralanan devasa
taş sütunların üzerine işlenmiş tam yirmi iki kabartma heykel
bulunmaktaydı. Hepsinin de altında bir harf ve bir sayı bulunmaktaydı.
Mevcut yirmi iki heykel yirmi iki (emel sun
sembolize etmekte ve "Ezoterik Bilimin Alfahesi'\u oluşturmaktaydı.
Bunlar evrensel prensiplerin anlaşılmasında anahtar
olabilecek sırlara karşılık geliyordu.
Bu lisanda her hart ve her sayı, ilâhi alemde, ruhsal alemde
ve fizik alemde yansıınaları olan üç ögeli bir yasayı ifade
etmekteydi.
"Kutsal Sembol Muhafızı" bunu adaya şu şekilde anlatmaktaydı:


"Kutsal Sembol Muhafızı"nın bu sözleri aslında tüm evrende
varolan ve yeryüzünde de geçerli olan çok önemli ma-


ilk sınavın ardından, meşalelede gayet iyi aydınlatılmış, üstü
Mısır inisiyasyonu'na ait sembollerle süslenmiş oldukça yüksek ve
heybetli sütunlarla desteklenmiş geniş salonda aday kendisine
yapılan ilk açıklamalarla karşılaşmaktaydı.
"Ezoterik Bilim'in Alfabesi"ni oluşturan mevcut yirmi iki heykel
yirmi iki temel sırrı sembolize etmekteydi.

jik bir yasayı anlatmaktaydı.
Bu yasa "aşağısı yukarıya, yukarısı aşağıya benzer"
sözleriyle Ezoterizm'de ifade edilen kozmik bir prensiptir.
Bu aynı zamanda evrenin her köşesinde hep aynı tarzda işleyen
yasaların varlığına işaret eder. Bu sırrı bilen bir Osiris rahibi,
yeryüzünde belli bir konsantrasyonla ve belli bir bilinç
düzeyi içinde kutsal alfabeye uygun belli bir sözcüğü telaffuz
etliğinde; kozmik bir etkiyi, ya da ruhsal bir gücü harekete
geçirebilmekteydi. Bu yolla mucizevi diye nitelendirilen pekçok
fenomen gerçekleştirilebilmekteydi. Bu tam anlamıyla
majik bir uygulamaydı. İşte "Kutsal Sembol Muhafızı"nın
adaya anlatmaya çalıştığı sır buydu...
Günümüzde sihirli olduğu dilden dile dolaşarak gelen
"Abrakadabra", "Okııs Pokus" gibi bazı sözcükleri hepimiz
duymuşuzdur. Aslında bu inanışın altında yatan gerçek yukarıda
aktarmaya çalıştığımız ve majinin önenıli bir bölümünü
oluşturan bu evrensel prensibe dayanmaktadır. Kuşkusuz ki,
halk arasında dilden dile dolaşarak gelen bu kalıplaşmış sözcüklerin
bugün için hiçbir majik etkisi yoktur Ancak bir zamanlar
bu tür kelimelerin mabetlerde kullanıldığını biliyoruz.
Günümüze kadar gelen bu inanışın kökeni işte bu eski
kültürlerin ezoterik bilgilerine dayanır, Ezoterizm'de bu konu
"Ses'in Gücü" ya da "Ses Majisi" başlıkları altında ele alınmıştır.
Dini Öğretiler'de karşımıza çıkan "Dua mekanizması "nın
kökeni de, yine bu prensiple bağlantılıdır Bu prensip tüm dinlerin
ezoterik içeriklerinde gizlenmiş ancak halka bu prensip
hiç bir zaman açık olarak anlatılmamıştır. Sadece ibadetlerin
bir parçası olarak bu teknik halka aktarılmıştır..
Her dinsel öğretide kullanılan duaların sahip oldukları bir
enerji kapasiteleri vardır. Ancak bu enerjileri onların orjinal
dillerinde okunduklarında ortaya çıktığı unutulmamalıdır.

Majik yönü bir hayli gelişmiş olan Mısır İnisiyasyonu'nun
önemli yazılı belgelerinden biri olan Mısır'ın Ölüler
Kitabı'nda da bu tür dua ve ilâhiler vardır. Ancak bunların tercümeleri,
yukarıda açıkladığımız nedenden dolayı aynı etkiye
sahip değillerdir.
Bu konuya tekrar döneceğiz...

Sayılar Bilimi
"Kutsal Sembol Muhafızı" adaya "Gizli Sayılar Bilimi"
ile ilgili bilgileri aktarmaya başlamadan önce şunları söylemekteydi:
Kutsal yolun yolcusu şunu hiç bir zaman unutmaz
İnsanlar ölümlü Tanrılar,
Tanrılar ise ölümsüz İlahlardır
Bu sözlerin ardmdan, "Kutsal Alfabe" ve "Sayılar Bilimi"
ile ilgili ilk bilgileri adaya aktarmaya başlardı:


Gizli mahzendeki 1 No'lu sır buydu işte... 1 No'lu sırrın
üzerinde yazıldığı heykel ise, elinde asa ve başında altın taç
bulunan beyaz giysili bir Maj ile temsil edilmekteydi.
Böylelikle adaya ilk sır aktarılmış olmaktaydı: ''İnsan
Tanrısı'na benzemektedir. Bir başka deyişle insanda Tanrısal
bir güç gizlidir."
Bu sırnn daha sonra gelen çeşitli toplumların dinsel öğretilerinde
de farklı sembollerle dile getirilmiş olduğunu görmekteyiz.
Örneğin:
, Eski Yunan'da: Tanrı insanın içinde uyumaktadır... Ve
inisiyasyonla bu gizli güç uyandınlabilir.
Müslümanlık'ta: Hiçbir yere sığmayan Tanrı, mümin
kulunun kalbine sığmaktadır. "Biz siz.e şalı danutrınız.dan da
yakınız" sözüyle bu durum Kur'an-ı Kerim'de de dile getirilmiştir.
Örnekleri çoğaltmak mümkün ama konumuzu fazla uzatmak
istemiyorum... Biz Mısır'daki mabedimize tekrar geri
dönelim...

Ateş ve Su Sınavları'ndan Geçiş
Teker teker tüm sütunları ve bunlara karşılık gelen "Kutsal
Alfabe" ile "Sayılar Bilimi"nin sırlarını adaya aktaran
"Kutsal Sembol Muhafızı" sözlerini bitirdikten sonra, holde
bulunan bir kapıyı açarak adayı oraya davet ederdi. Ancak
adayı davet ettiği yer, dibinde harlı bir ateşin alev alev yandığı;
merdivenlerle inilen genişçene bir çukurluğa açılan bir
odaydı. Oraya indiğinde ne olacağı belliydi... Ve bu ölüm
demekti!...
Mabede girdiği andan itibaren, kayıtsız şartsız her istenileni
yapması gerektiğinin bilincindeydi. Göstereceği en ufak
bübir
tereddütün, inisiyasyonunun da sonunu getireceğinin farkındaydı.
Bu kuralı gayet iyi biliyordu ama bu sefer işin ucunda
ölüm vardı... Aday ne yapacağını şaşırmış bir vaziyette hocasına
bakarken, "Kutsal Sembol Muhafızı" devreye girmekte
ve şunları söylemekteydi:


Bu s()zün hemen ardından "Kutsal Sembol Muhafızı"
"Sırlar Galerisi"nin bronz parmaklıgınuı arkasına geçip ağır
ağır kapıyı kapatarak oradan uzaklaşırdı. Artık aday "Sırlar
Galerisi"nde yine tek basınadır. Bronz parmaklıklı kapının
kapanmasıyla adayın geri dönüş şansı da engellenmekteydi.
Artık önünde sadece tek bir çıkış yolu kalmıştı. O da dibinde
alevlerin bulunduğu ateş çukuruydu!...
İster istemez o anda tüm adayların aklına, az önce mabedin
derinliklerinden yansıyan şu söz geliyordu: "Sırlar Bilimi'ne
ve kudrete göz. diken akılsızlar burada telef olup giderler!..."
- "Yoksa sırlarla karşılaşmaya layik olmadığımı anladılar
ve beni bu yüzden ateşe atmak mı istiyorlar!..."
Zihninden böyle düşünceler geçen birçokları paniğe kapılmakta,
korku içinde bağırıp çağırmaya ve kendisini buradan
çıkartmaları için yalvarmaya başlamaktaydı. Böylelikle
işte tam bu noktada, sınavı kaybetmekte ve derhal mabedin
hizmetkârlannca bulunduğu yerden çıkartılmaktaydı. Eğer cesaretini
toplayıp ateş odasına doğru yürüyebilirse, aslında bü-
tün bu olup bitenlerin bir illüzyondan ibaret olduğunu anlamakta
gecikmemekteydi. Çünkü uzaktan gördüğü alevlerin
büyük bir bölümünün ışık gölge oyunlarıyla yapılmış görüntüler
olduğunu farketmekteydi. Orada bulunan gerçek alevlerin
ise, rahatlıkla arasından geçebileceği kadar bir mesafede
olduğunu anlamaktaydı.
Adayı böylesine zor bir durumla karşı karşıya bırakmalarının
iki amacı vardı:
Birincisi, yaşamın birçok alanının aynen burada olduğu
gibi büyük bir illüzyondan ibaret okluğunu, bu sembolik
oyunla adaya aktarmaktı. Evet buradan adayın çıkartması gereken
birinci ders yaşamın sadece görünenden ve zannedilenden
ibaret olmadığıydı... (35)
Bu sınavdan beklenen ikinci amaç ise; sonu ölüm bile olsa,
"Sırlar Bilgisi"ne doğru yürüyüşüne devam etme kararlılığını
gösterip gösteremeyeceğinin anlaşılmasıydı. Bu aynı zamanda
eğitmenlerine kayıtsız şartsız kendisini teslim edip etmediğinin
de bir göstergesini oluşturmaktaydı. Eğitmenlerine
duyduğu güven bu şekilde test edilmekteydi.
İşte bu kararlılıkla ateş odasına doğru yürüyebilen aday,
sonunda alevlerin arasından rahatlıkla geçip, kendisini bir
başka galeride buluyordu. Bu galeride ise kendisini simsiyah
bir su beklemekteydi. Ne kadar derin olduğu ve içinde ne olduğu
dışarıdan anlaşılamayan bu sudan da geçip yoluna devam
etmesi gerekmekteydi.
İçinde ne olduğu belli bile olmayan kapkaranlık bu sudan
geçme cesareti gösterebilen adaylar için önemli bir merhale
atlatılmış olmaktaydı. Ama bu henüz mabede kabul edildikleri
anlamına gelmiyordu. Daha önlerinde geçmeleri gereken
başka engeller kendilerini beklemekteydi. Ne var ki, onlar
henüz bunu bilmiyorlardı...
Özellikle de tüm bu zoriukların bittiği zannedildiği bir
anda kendilerini bekleyen bir başka zorulu sınav belki de her
şeyin sonunu getirecekti...

Zorlukların bittiği zannedildiği anda...
Önce ateş sonra da su sınavından başarıyla geçebilen
adaylar, iki rahip tarafından karşılanmaktaydı. Rahipler adayı
alıp, kubbeli geniş bir odaya götürmekteydi. Burada hizmetkârlarca
banyo yapmasına olanak sağlanır, üstü başı iyice temizlendikten
sonra, güzel kokular sürülen adaya, Mısır'a özgü
bir modelde hazırlanmış ince keten bir cüppe giydirilmekteydi.
Odada bulunan son derece rahat bir yatakta uzanıp dinlenebileceğini,
daha sonra Başrahip'in gelip kendisiyle görüşeceğini
söyledikten sonra hizmetkârlar odayı terkederlerdi.
Artık derin bir nefes alma zamanıdır...
Yorgunluk ve stresten o ana kadar bitkin düşen aday bu
sükûnet ortamında rahat bir nefes alıp, yatağına serilmekteydi.
Geçtiği dehlizlerde gördükleri ve yaşadıkları teker teker
gözlerinin önünden geçmekte ve acaba bundan sonra ne olacak
diye düşünmekten de kendisini alamamaktaydı...
Bu düşünceler içinde tam içi geçip uykuya dalmak üzereyken,
mabedin derinliklerinden gelen, insanda cinsellik temasını
uyandıran müzik nameleriyle tekrar kendisine gelmekte
ve neler olup bittiğini anlamaya çalışmaktaydı. Tam bu sırada
yavaş yavaş odanın karanlık bir bölümünden kendisine
doğru yaklaşmakta olan bir bayanın silueti, tüm zihnini allak
bullak ediyordu!?... Pembe bir tüle bürünmüş, boynunda
muskası olan Sudanlı bir kadındı bu... Sol elinde bir kupa tutmakta
ve adaya şehvetli gözlerle bakmaktaydı. Çıkık elmacık
kemekleri, kırmızı etli dudakları, loş ışıkta parlayan gözleri
adayın aklını başından almak üzereydi ki, aday ne yapacağını
şaşmnış bir vaziyette yerinden kalkıp ellerini yüzüne kapatıp,
öylece donup kalmaktaydı. Bir mabette, hele ki bir Mısır mabedinde
bir kadına yaklaşmak... Olacak şey değildi... Bütün
bunlar yetmiyormuş gibi kadın, adayın işini iyice zorlaştırmaya
çaba sarfedermişcesine yanına iyice yaklaşarak, "Yabancı
benden korkuyor musun? Sana galiplerin ödülünii, mutluluk
kupasını getirdim. Yorgunluğunu giderir." diyerek elindeki
içki ile dolu kupayı uzatmaktaydı. Aday kupayı alıp almamakta
tereddüt ederken, kadın yavaşça yatağa oturup adayı süzmeye
devanı ediyordu.
O etli dudakların üzerine eğilenin, o bronzlaşmış omuzlardan
etrafa yayılan mis gibi kokulara kendisini kaptıranın
vay haline! Elini kadının eline sürdüğü ve dudaklarını o kupada
ıslattığı anda, iş çığırından çıkıvermekle ve aday kendisini
sarmaş dolaş halde yatakta bulmaktaydı. Ama olan olup, arzusunu
tatmin ettikten sonra, daha önce kupadan içtiği sıvı,
adayı derin bir uykuya sevketmekte, uyanmca da darmadağınık
yatağının içinde, yanlış bir şeyler yapmış olmanın huzursuzluğu
içinde kendisini yapayalnız bulmaktaydı. Tam o sırada,
kapı açılmakta, odaya ağır adımlarla Başrahip girmekte
ve adaya hitaben şunları söylemekteydi:


Bu her şeyin sonu demekti... Ne mabetten dışarı çıkıp
geldiği ülkesine geri dönebilmekte, ne de inisiyasyona devam
edebilmekteydi. Bu artık mabedin bir hizmetkârı olarak ölünceye
kadar burada kalması anlamına geliyordu. Kendisine o
ana kadar sıradan bir insanın bilmemesi gereken bazı sırlar aktarılmış
olduğu ve mabedin sınavlarına şahit olduğu için dışarıya
çıkmasına kesinlikle müsade edilemezdi. Çünkü bunları
dışarıda başkalarına anlatma ihtimali vardı. Ketumiyet yasası
gereği artık o ömrünün sonuna kadar burada tutulacaktı. Böyle
bir sonuçla karşılaşabileceği kendisine daha önce defaatlarca
hatırlatılmış ve o da bunu kabul etmişti. Yapılacak
bir şey yoktu!... Ve ne yazık ki, affedilme ihtimali de... Çünkü
Mısır mabetlerinde işler affedilme, affedilmeme, ceza ya
da mükâfat sistemlerine göre yürümüyordu. Burada her şeyin
bir karşılığı vardı ve bu harfiyen uygulanıyordu.
Kayırma diye bir şey zaten söz konusu bile olamazdı...
Kurallar vardı ve bu kurallara herkes uymak zorundaydı.
Eğer aday, tüm bunların bir sınavın parçası olduğunu
unutmayıp, duygularına bir an için yenilmeyerek kupayı eliyle
itip, kadını reddetseydi, o anda ellerinde meşalelerle 12 rahip
gelip onu alacaklar ve yarım daire oluşturacak şekilde dizilmiş
ve beyaz giyisiler giyinmiş olan Majlar'ın tam mevcutla
bekledikleri İsis Mabedi'ne görkemli bir şekilde götüreceklerdi.
Fakat bu sınavı atlatamayanlar, ömürlerinin sonuna kadar
mabedin hizmetkârlığını yapmak kaderiyle baş başa kalmaktaydılar.(
36)

Tüm bu yaşananlar aslında adayın mabede kabul töreninden
başka bir şey değildi. Bu törenin en önemli özelliği,
adayın burada yaşadığı her sınav ve her aşama, bundan
sonra geçeceği inisiyasyonun safhalarını sembolize etmesiydi.
Yani kısaca özetlemek gerekirse, mabette kalacağı uzun
yıllar boyunca yaşayacaklarının tamamı, kısa bir özet tarzında
adaya önceden sembolik bir şekilde gösterilmiş olmaktaydı.
Ve bütün bu tören boyunca inisiyasyonunda karşılaşacağı tüm
zorluklar adaya bir sınav tarzında gösterilmekte ve ne kadar
zor bir işe giriştiği kendisine aktarılmaktaydı. İşte tüm bu
zorlukları yenmeye göğüs germe cesaretini gösterenlerin dahil
edildiği "Sırlar Öğreiisi"ne, aday bu şekilde kabul edilmiş
oluyordu. Bu nedenle de, tüm bu yaşananlara Ezoterizın'de
"İnisiyasyona Kabul Ritüeli" adı verilmektedir.

İsis Mabedi'nde İnisiyasyon'a Başlangıç
Mükemmel bir şekilde aydınlatılmış olan İsis Mabedi'nin
tam merkezinde göğsünde altın bir gül ile, başında yedi ışınlı
bir taç bulunan dev bir İsis Heykeli bulunmaktaydı.
"Sırlar Öğretisi "ne kabul sınavlarından başarıyla geçenler
işte bu heykelin önünde kendisini bekleyen Başrahip tarafından
karşılanmaktaydı.
Başrahip, yeni rahip adayını göstermiş olduğu kararlı tutumundan
dolayı kutladıktan sonra, çevresinde Majlar'ın sıralandığı
bir başka İsis Heykeli'nin önüne getirmekte ve burada
sır saklayacağına ve mabedin kurallarına iteatkâr davranacağına
dair yemin ettirilmekteydi. İşaret parmağıyla dudaklarını
kapatmış "sus" işareti yapan İsis Heykeli'nin önünde gerçekleştirilen
bu yemin töreninden sonra Başrahip, tüm mabet
üyeleri adına inisiye adayını selamlar ve "Sırlar Öğretisi"ne
kabul edildiğini açıklardı.
Adayın İsis İnisiyasyonu ve sonrasında Osiris înisiyasyonu'yla
devam edeceği eğitimin ilk adımı böylelikle atılmış
oluyordu... Aday inisiyasyonun ancak eşiğine basmış olmaktaydı.
Çünkü önünde uzun yıllar sürecek olan bir öğrenim ve
çıraklık dönemi vardı...

İnisiyasyonda çıraklık dönemi başlıyor...
O günden sonra İsis Mabedi'nde kendisine ait bir oda
tahsis edilmekte ve zamanının büyük bir bölümünü burada
kendisine öğretilen kurallara göre meditasyon yaparak geçirmekteydi.
Bunun haricinde mabedin dershanesinde Hiyeroglif
Alfabeyi öğrenmekte ve kendisiyle ilgilenen rahiplerden
çeşitli konularda dersler almaktaydı. Bu ilk dersleri "Sırlar
Öğretisi" ile yakından ilgili olmayan çeşitli konuları kapsıyordu.
Mineral ve bitki bilimi, dünya tarihi, tıp, mimari ve
kutsal müzik; ders aldığı konuların başında geliyordu. Çıraklık
dönemi olarak isimlendirilen bu dönem, yıllar süren oldukça
uzun bir süreyi kapsamaktaydı.
Bu süre içinde kendi iç gelişmesiyle ilgili yaptırılan çalışmaların
temelini, meditasyon ve konsantrasyon egzersizlerinin
de yardımıyla; kendini tanımak ve kendi duygu ve düşüncelerine
hakim olma çalışmaları oluşturmaktaydı.

Ruhsal Arınmadan Önce Zihinsel ve Fiziksel Arınma
Ruhsal arınma, inisiyatik çalışmaların en önde gelen hedefiydi.
Ancak bu nihayi hedefe ulaşabilmek için öncelikle
negatif duygu ve düşüncelerden arınmak gerekmekteydi. Bu-


Suyla vaftiz etmenin kökeni suyla manyetik enerjilerin aktarılma
prensibine dayanmaktadır.
Şu onda Hristiyanlık tarafından kullanılmaktaysa da, bu teknik
isa Peygamber'den çok daha önceleri kullanılmaktaydı. Mabetlerde
kullanılan bu teknik daha sonraları mabet dışında da kullanılmıştır.
Buna örnek olarak Vaftizci Yahya'yı gösterebiliriz.
Yukarıdaki şekilde dikkat ederseniz, kaplardan akan su kulplu
haç şeklinde resmedilmiştir. Bu da suyun farklı bir özelliğe
sahip olduğunu göstermektedir.
Anadolu Halk Gelenekleri'nde de suya okuyup, çocuklara
nazardan korunmaları için içirilme adetleri de yine bu konuyla
bağlantılıdır.

nun için de uyguladıkları çeşitli arınma ritüelleri vardı.
Arınma ritüellerinde hedeflenen amaç, fiziksel ve zihinsel
arınmanın gerçekleştirililebilınesiydi.
Zihinsel ve fiziksel arınma için tüm dünyada olduğu gibi,
Mısır mabetlerinde de su kullanılırdı. Su ile temizlenmek kirlerden
arınmak için kullanıldığı gibi aynı zamanda fizyolojik
ve psikolojik arınma için de kullanılan bir yöntemdi.
Zihinsel temizlik için bu yöntem Mısır'da bilinçli olarak
uygulanmaktaydı. Mabetlerde bu işlem için büyük özel havuzlar
yapılmıştı.
Suyla temizlenmenin negatif tesirlerden arındırma etkisi
vardır. Bu fizyolojimiz üzerinde bize son derece olumlu etkilere
yol açar. Gün içindeki olumlu olumsuz deneyimlerimiz,
çeşitli maddelerin cildimize yapışıp kalmasına sebep olur. Sinir
ve stresten de kaynaklanan bu kimyasal izler silinmedigi
takdirde, vücut bu negatif tesirlerin etkisinden kuıtulamamaktadır.
Bu da ruhsal huzur ve dengeye kavuşmak için
önemli bir engel teşkil etmektedir.
İşte Mısır mabetlerinde suyla arınmadan kastedilen bu
kimyasal partiküllerden kurtulmaktı.
Mısır'daki mabetlerde suyun bu anndırıcı etkisini çoğaltmak
için küçük kapların içindeki suya, rahiplerce yoğun
manyetik enerjiler de yüklenirdi. Böylelikle suyun zihinsel
anndırıcı etkisinin çoğaltılması sağlanmış olurdu. Bu suyla
adaylara auralarmı güçlendirici ve koruyucu manyetik enerjiler
aktarılmaktaydı..
Vücut ve ağız bölgesine Tabi Sodyum Karbonat, alın bölgesine
ise muhtelif yağların sürülmesi gibi zihinsel ve fizyolojik
arınma için Mısır mabetlerinde kullanılan başka yöntemler
de vardı.

Zihinsel ve fiziksel negatif paıtiküllerden arınmanın bir
diğer yöntemi de çimen ya da kumlar üzerinde güneş veya ay
ışığında yürümekti. Bu şekilde yürümek ya da uzanmak da
negatif etkileri yok etmekte, arındırmakta ve adayı enerjiyle
doldunnaktaydı.

Fazlalıkların terki
Fazlalıkların terk edilmesi de bir diğer çalışma egzersizlerini
oluşturmaktaydı. Bu kapsamda dünyasal arzu ve isteklerden
terk çalışmaları, mabetteki yaşamının önemli bir parçası
olmaya başlıyordu.
Terk yoluyla kazanılacak gücün, iç potansiyelinde birikmesi
hedeflenmekteydi. Biriken bu enerji, psişik etkinliğini
gözle görülür bir şekilde artırmaya başlıyordu. Bu gelişme,
sadece onu gözleyen rahiplerce değil, kendisi tarafından
da rahatlıkla hissedilebiliyordu. O ilk geldiği günden bu yana
pekçok şey değişmişti. Sezgileri her geçen gün biraz daha
artmış, daha önce kullanmadığı bazı algılama yetenekleri
ortaya çıkmaya başlamıştı... Çevresindeki insanların bedenlerini
kaplayan ışıltılı haleler gün geçtikçe daha da belirginleşiyordu.
Hatta rüyaları bile farklılaşmıştı. Adeta görünmeyen
bir gücün etkisi altına girmiş ve bu güç hem dıştan hem de içten
kendisini sarıp sarmalıyordu.
Bu süreç içinde öğrenci sürekli olarak gözetim altında tutulmakta
ve geçirdiği içsel gelişim izlenmekte, ona uygun yeni
aşamalara geçilmekteydi. Sert kurallara uymaya mecbur
edilen öğrenci, kendi egosunu bizzat kendisi kırarak, mürşitlerine
kendisini teslim etmekteydi.
Ondan mutlak itaat istenmekteydi. Mabedin eğitimcileri
tarafından ne istenirse tartışmasız bir şekilde aday bunu yerine
getiriyor, hiç değilse yerine getirmek için elinden gelen
tüm çabayı gösteriyordu... Kurallara uymak temel kuraldı.
Bu disipline uyan adaylara, bu süreç içinde "Sırlar Öğ-
retisi" ile ilgili mürşitlerince pek sınırlı ifşaatlarda bulunulmaktaydı.
Bu, eğitimin genel prensibini oluşturan bir diğer
faktördü.
Kendisine aktarılan bir sırrı öğrenci iyice içine sindirmeden,
bir diğer sır kesinlikle kendisine açıklanmamaktaydı. Yeni
bilgilere uyum göstermesi için öğrenciye ihtiyacı olan
süre fazlasıyla tanınırdı. Açıklanan her bir sına uyum gösterme
süreci adaydan adaya farklılık gösterdiği için her aday
ayrı ayrı gözlemlenmekte ve içinde bulunduğu durum tahlil
edilmekteydi. Bu eğitim biçimi, mabede toplu olarak kabul
edilen adaylar arasında belli bir ayrımın ortaya çıkmasına neden
olmaktaydı.Yani bir aday henüz inisiyasyonun birinci
aşamasını daha tamamlayamadan, bir diğer aday inisiyasyonun
üçüncü ve son aşamasına kadar yükselebiliyordu. Bu
farklılık göz önüne alınarak, adaylar kendilerine uygun gruplara
dahil ediliyordu.
Bu, o denli dikkatle uygulanırdı ki, bazen uzun bir süre
geçmesine rağmen öğrenci kendisine yeni bilgiler verilmemesine
şaşırır ve "acaba bende iyi gitmeyen bir peyler mi
var" diye düşünmekten kendisini alamazdı. Hatta mürşitlerin
kayıtsız davrandıklarını bile zannedebilirdi.
Endişelerinin ve sorularının cevabı olarak hep şu cümleyle
karşılaşırdı:
- "Bekle ve çalışmana devam e t . . . "
Bu sözü her duyuşunda, içinde aniden başkaldırma arzusu,
üzüntü ve şüphe uyanıveriyordu.
"Büyük ümitlerle geldiği bu mabette yoksa kara maji
ehlinin kulu kölesi mi olmuştu?!..."

"İradesine hükmederek meçhul bir felâkete doğru mu sürükleniyordu?"
"Yoksa... Bütün bunlar sadece birer saçmalıktan mı ibaretti?..."
Zihninden geçmesine engel olamadığı bu sorular her geçen
gün gittikçe içini daha da Fazla kemirmeye başlıyordu...
Ancak onun fark etmediği ve bilmediği bir şey vardı.
Kendisine kayıtsız kaldığını zannettiği mürşitleri sürekli olarak
onu telepatik olarak izlemekte ve geçirdiği ruh hâllerini
takip etmekteydiler.
îşte böyle anlarda onu izleyen mürşitleri ona iç enerjisini
ve ilhamını kuvvetlendirici manyetik enerjiler yollayarak,
içine düştüğü kabuslardan kurtulmasına yardımcı olmaktaydılar.
Bu yardımlar sayesinde, olup bitenleri daha iyi anlamaya
başlıyordu. Kendisine kendisinin haberi bile olmadan yollanan
bu manyetik enerjiler sayesinde, en zor anlarında birden
bire kendisine gelerek, iç sıkıntılarından bir anda arınıveriyordu

İç Aydınlanma Anları
Bu psişik yardımlar aynı zamanda sezgilerinin de daha
güçlenmesine zemin hazırhyordu. Ve bu sayede bir zamanlar
kendisini eğiten rahiplere sorduğu pekçok sorunun cevabına,
kendi içinden gelen seslerle ulaşabiliyordu.
Böylelikle daha önce sorduğu tüm sorulara niçin rahiplerce
"bekle ve çalışmana devam et" dendiğini daha iyi anlamaya
başlıyordu. Çünkü aradığı cevapların dışardan değil,
kendi içinden çıkıp geldiğini görüyor ve bu da kendisine olan
güveninin artmasına neden oluyordu.
Mabede girebilmek için maruz bırakıldığı çetin sınavların
sembolik anlamlarını da işle bu "iç aydınlanma anlan"nda
çok daha iyi anlayabiliyordu. Mabede giriş sınavında yaşadıkları
mabette daha sonra yaşayacaklarının tam bir özetiydi...
Sınav sırasında içine düşmekten kıl payı kurtulduğu
kapkaranlık uçurumun daha sonra içine düşeceği çelişkilerin
sembolü olduğunu şimdi çok iyi anlıyordu. Şurası bir
gerçek ki, sınavda karşılaştığı o karanlık dipsiz kuyu bile,
şimdi zaman zaman yaşadığı o şüphe ve korkuların yanında
daha aydınlık kalmaktaydı...
İçinden geçtiği ateş de onu şimdi yakan ihtiraslarından
daha az korkunç g()rünmekte ve içine atlamak zorunda kaldığı
o soğuk ve karanlık su bile, ona içini doldurup kendisini
sıkboğaz eden şu şüpheden daha az soğuk gelmekteydi.

22 Sırrın Gizemi
Sınav gecesi kendisine yeraltı mahzenlerinde anlamlarının
açıklandığı o gizemli yirmi iki sırrı sembolize eden heykellerin
aynıları, bu kez mabedin bir salonunda iki sıra halinde
tekrar karşısına çıkmıştı. ''Sırlar Öğretisi"nm henüz daha eşiğindeyken
kendisine son derece üstü kapalı bir şekilde anlatılan
bu sırlarla ilgili daha sonra tek bir söz bile edilmemişti.
Bunlarla ilgili ne zaman bir soru soracak olsa neredeyse azarlanırcasına
itilip kakılmış ve tek bir açıklama bile alamamıştı.
"Bekle ve gör" denmişti her seferinde... Evet... "Bekle ve
gör..." Bunun artık bir sabır işi olduğunu gayet iyi anlamaya
başlamıştı.
Sabretmeden, fazlalıklarını terk etmeden ve arınmadan
sırlarla karşılaşamayacaktı!... Bunu açıkça kendisine
söylememişlerdi ama o içe doğuş anlarında edindiği en
önemli bilgilerden biri bu olmuştu. Zamanı gelmeden sırlarla
temas etmesi mümkün değildi.

Peki ne kadar bir zamana ihtiyacı vardı? En çok merak ettiği
şeylerin başında bu geliyordu. Buna ne kendi içinden, ne
de mürşitlerinden bir cevap alamıyordu. Demek ki bunun için
de beklemesi gerekmekteydi.
Aklı sürekli olarak o yirmi iki sırra ve temsil ettiği heykellere
takılıp kalıyordu. Eğer bunlarla ilgili bilgiler üstü örtülü
de olsa geçtiği sınavın sonunda kendisine açıklandıysa ve
bu sınav aynı zamanda geçeceği inisiyasyonun saflıalannı anlatan
sembolik bir bilgiye de sahipse, o halde ortaya şöyle bir
sonuç çıkmaktaydı:
Belki de edineceği sırların temelini oluşturan bu yirmi
iki sırrm gerçeğine inisiyasyonun ancak sonunda ulaşabilecekti.
Bunu anlaması oldukça uzun bir süreye malolmuştu ama
artık çok iyi biliyordu ki, bunlar Mısır İnisiyasyonu'nun temellerini
oluşturmaktaydı. Ve bu sırların neler olduğunu anlayabilmesi
için inisiyasyonun tamamını kat etmek gerekiyordu.
Burada da sabır, karşısına dikilmişti... Sabretmeli ve beklemeliydi.
Ve bu arada sabretmeyle ilgili de bir şeyler keşfetmeye
başlamıştı.
Sabretmenin basit anlamda köşesine çekilip bekleme
olmadığmı, tam tersine kendisinin göstereceği çaba ve çalışmayla
geçen bir süreci kapsaması gerektiğini fark etmişti...
Şimdi mürşitlerinin kendisini neden terketmiş gibi
göründüklerini daha iyi anlıyordu. Rahipler de sabrederek
kendisinin belli bir yol kat etmesini bekliyorlardı... O içe
doğan aydınlanma anlarının birinde fark ettiği gerçeklerden
biri de buydu işte...
Yirmi iki sırrı sembolize eden heykellerle ilgili, o günden
beri mürşitlerinin hiç biri ona tek bir kelime bile söylememişti
ama bu heykellerin bulunduğu salonda gezinip, bu resimler
üzerinde konsantre olup, derin derin düşünmesine izin veril-
misti. Orada bazen saatlerce tek başına kalmaktaydı... Heykellerdeki
ciddiyet ve kararlılık, Mısır'ın o kendisine özgü sanatıyla
adeta hayat bulmuştu. Bu, heykellerin görünen kısmıydı.
Bu kadarı bile insanda hayranlık uyandırmaya yetiyordu...
Büyüleyici sanatsal güzelliklerinin ötesinde temsil ettikleri
sırlar ve o sırların enerjisi onlarla bütünleşmiş durumdaydı...
Onlara bakanlar o enerjiyi ruhlarının derinliklerinde hissetmekte,
o enerjiler onu seyredenin gönlüne dolmaktaydı...
Her biri evrenin ve yaşamın bir alanını yönetip yönlendiren
kozmik prensipleri ifade eden bu "Mısır'ın Kutsal Sembolleri"
rahipler için evrenin anahtarı konumundaydılar. Sırların
saklandığı yer işte buradaydı. Bunun farkında olan aday
onlara başka bir gözle bakmakta ve onları sırların muhafızları
gibi görmekteydi. Ancak bu sırlara erişebilmesi henüz mümkün
görünmüyordu. Peki bir gün bu sırlarla karşı karşıya gelip
bunların ne anlama geldiklerini tam olarak anlayabilecek
miydi?...
- "İsisin gülünü koklamama ve Osiris'in ışığını seyretmeme
bir gün izin verilecek mi acaba?..."
Aklında sürekli dönmekte olan bu soruyu bir gün Osiris
Rahipleri'nden birine sorduğunda şöyle bir cevap almıştı:


Mabedin Aurası TümBenliğni Kaplıyor
Bu cevap, adayda buruk bir sevinçle karşılanmış ve tekrar
derslerine geri dönmüştü.
Rüyaları da değişmekteydi demiştik... Evet... Artık rüyaları
bile Mısır İnisiyasyonunu oluşturan sembollerle dolmuştu.
"İsis'in Gülü"m bir gün koklayabilecek miyim diye düşündüğü
o günün gecesinde garip bir rüya görmüştü.
Bir ağacın içinden çıkan ISİS, sağ elinde tuttuğu kupadaki
suyu kendisine uzatıyor ve bu sudan kana
kana içiriyordu.
Hemen aşağıda ise kendisini görüyordu. Başı kendi
sinin başıydı ama vücudu büyük bir kuşu andı
rıyordu. Isis'in sol elinden akan suyu da, bu kuş içiyordu.
Demek ki, kendisi farketmese de İsis sürekli yanındaydı.
Ve enerjileriyle kendisini besliyordu. İsis'in elinden rüyasında
su içmek bu anlama geliyordu.
Kendisine ruhsal konularda bilgi veren rahipler, kuşun
astral bedeni sembolize ettiğini daha önce söylemişlerdi. O
halde hem fiziksel hem de astral bir arınmayla karşı karşıyaydı.
Bunu artık o kadar iyi içinde farkediyordu ki, ruhsal bir yıkanmadan
çıkmış gibi kendisini hissediyor ve İsis'in kendisini
dört bir yandan kuşattığını nerdeyse görür gibi oluyordu.
Mabedin aurası tüm benliğini kuşatmıştı... Görmüş
olduğu rüya bunu anlatıyordu. İşte bu düşüncelerle uyandığında
uzun bir süre derin bir sessizliğe gömülmüş ve tek bir
söz bile söyleyememişti.


"Ağaç Sembolü" Ezoterizm'de yer ile gök arasında kurulan
irtibatın sembolüdür.
Bu açıdan bakıldığında adayın rüyasında Isis'in ağacın içinden
çıktığını görmesi, İsis'i temsil eden ruhsal planla irtibata
girmeyi başardığını göstermektedir. Bu, Isis İnisiyasyonu'nun
başarıyla tamamlanacağını ya da tamamlanmak üzere olduğunu
gösterir.
Su, burada hem bilginin hem de ruhsal - manyetik tesirlerin
sembolüdür. Isis'in suyuyla beslenmek onun tesiriyle muhatap
olmak demektir. Bu hem fiziksel hem de ruhsal arınmayı da ifade
eden bir semboldür.

Bu sessizliğin yüce cazibesi ile mabette günler aylan, izlemekteydi....
Mabede geldiği günden bu yana yıllar geçmişti...
Rahip adayı, mabede geldiği ilk günle kendisini karşılaştırdığında
gözle görülür bir başkalaşım içine girdiğini çok iyi
anlayabiliyordu. Bir zamanlar başına üşüşmüş olan ihtirasları,
ondan bir buhar gibi uzaklaşmış; onu şimdi sarıp sarmalamakta
olan düşünceler ise, ona yepyeni bir dünyanm kapısını
aralamaya başlamıştı... Dünyasal benliğinin silikleşmeye
başladığını, onun yerine daha saf bir benliğin doğmakta olduğunu,
kuvvetle hissetmekteydi.
İçinde bulunduğu mabedin aurasını artık daha iyi hissediyordu.
Burada bulunmak bile sanki iç dünyasında büyük değişikliklerin
oluşmasına yetiyordu. Her geçen gün farklı bir
kisveye bürünmekteydi. Son günlerde rahiplerin de kendisine
karşı tutumlarında değişiklikler olduğunu görüyordu. Gittikçe
kendisiyle daha fazla ilgilenmeye ve ona yeri geldikçe bazı
bilgileri artık daha açık anlatmaya başlamışlardı. Örneğin
bu mabedin kimler taralından ve ne zaman kurulduğunu, ne
amaçla bu yola girildiği gibi çok özel bilgilerini, rahipler kendisiyle
paylaşmaktan artık çekinmiyorlardı. Kendisini rahiplerin
sırdaşı gibi görmeye başlamıştı. Bu da içinde büyük bir
öz güvenin doğmasına neden olmaktaydı.
Kuşku dolu günler artık geride kalmıştı..
Bu duyguların etkisiyle, içinden gidip kapalı sunağın basamaklarında
el pençe divan durmak, secdeye varmak geliyordu.
Onda artık başkaldırma duygusunun yerini, mabedin
temsil ettiği değerlerle bütünleşme almıştı. Bunun ne olduğunu
tam olarak bilemese de, sadece içten içe ama son derece
derinden hissediyordu. Sihirli bir dünyadaydı ve bu sihirli
dünyanın gizemleri onu sarıp sarmalamıştı. Kendisini bu si-
hirli dünyaya teslim etmekte artık hiç bir tereddüt göstermiyordu.
Çünkü o da artık bu sihirli dünyanın bir üyesiydi...
Yaptığı meditasyonlarda sık sık Başrahibin vizyonuyla
karşılaşmakta ve her seferinde Başrahip'ten telepatik yolla
yeni bir şeyler öğrenmekteydi. Her anının Başrahip ve diğer
Majlarca gözetildiğini artık kendisi de çok iyi biliyordu... Bir
zamanlar yalnızlık içinde geçen günlerin yerini şimdi her anı
dolu dolu geçen günler almıştı. İşte yine derin vecd haline
girdiği bir medetasyon çalışması sırasında Başrahip telepatik
irtibat kurarak, kendisine şunları söylüyordu:


Bu sözler, rahiplerin desteğiyle inisiye adayının çok farklı
bir aşamaya geçirileceğinin işaretiydi. Vecd halindeyken bu
mesajı alması, adayın artık ruhsal bir kanala bağlandığının da
bir göstergesiydi. Bu mesajı alabildiğine göre, ruhsal kanaldan
gelecek diğer mesajları da alabilecek demektir. Bu da, yıllar
süren İsis İnisiyasyonu'ndan artık inisiyasyonun ikinci
safhası olan Osiris İnisiyasyonu'na (38) geçebileceği anlamına
geliyordu.

Osiris Rahipliği'ne Doğru...
İsis İnisiyasyonu'ndan Osiris İnisiyasyomı'na dahil etmek
için ertesi gün alacakaranlıkla, Osiris Rahipleri ellerinde
meşalelerle yeni Adepti jsis Mabedi'nden alıp, Büyük Piramid'in
içinde bulunan sfenkslerin üzerine oturtulmuş dört direkle
desteklenmiş alçak tavanlı bir mahzene götürmekleydiler.
Mahzenin tam ortasında mermerden yapılmış açık ve oymalı
bir mezar bulunmaktaydı.
Yeni rahip adayına hitaben Başrahip şu sözlerle konuşmasma
başlardı. Bu aynı zamanda ayinin de başlangıcım oluştururdu:


Adept boş mezara uzanmakla, Başrahip de elini onun
üzerinde gezdirip onu manyetik enerjilerle donatmaktaydı.
Önce Başrahip sonra da Osiris Rahipleri'nden oluşan kortej
sessizce oradan ayrılmaktaydı. Odayı zar zor aydınlatan lamba
bir süre sonra iyice zayıflamaya başlamakta ve tam bu sırada
mahzenin derinliklerinden gelen koro halindeki bir ilâhi
odayı sarmaktaydı. Lambanın sönmesiyle birlikte koro da yavaşça
susmakta, Adept karanlıklar içinde odada tek başına
kalmaktaydı.
Az sonra yaşanacaklar tam anlamıyla ölüm anında mey-
dana gelen gelişmeler ve "Ölüm Ötesi Yaşam"la ilgili fenomenlerden
oluşmaktaydı. Adept ölüm anını yaşayarak bedeninden
ayrılacak ve Öte Alem'e gidip rehber bedensiz varlıklarla
görüşecek, bu süreç içinde de "Ölüm Ötesi Mekân"\n
özelliklerini henüz daha ölmeden önce görme imkânına ulaşacaktır.
Başrahibin "canlı canlı nıezara girmen gerekir" sözü
işte bunu anlatmaktaydı. Yoksa canlı canlı mezara gömülmek
diye bir şey söz konusu değildi...
Odada bulunan lahitin sembolik bir anlamı vardı.
Adept ölüm ötesi deneyimi bu lahite yatarak yaşamaktaydı.
İşte Büyük Piramit'le de dahil bazı Mısır mabetlerinde buluna
lahitlerin işlevi buydu. Yoksa bazı arkeologların zannettiği
gibi bu lahitler mezarlık olarak kullanılmış değildir. (39^)
Bu yaşanacak fenomende baştan sona Osiris Rahipleri
ve Başrahip astral olarak, Adepti görüp gözetecek ve bu olayın
her anında kendisine yardımcı olacaklardır. Gerçekleştirilecek
olan bu ayinin temeli astral seyahata dayanmaktaydı.
(40)

Ölüm Deneyimi ve Ruhsal İrtibat
Derin bir vecd haline (letarji) giren rahip adayı, fizik ve
astral bedenlerini gevşettikçe, o ana kadar yaşadığı tüm olaylar
bir film şeridi gibi gözünün önünden geçmeye başlamakta,
dünyasal şuuru da gitgide silikleşmekteydi. Dünyasal bağlantılarının
eriyip dağıldığını hissettikçe, varlığının astral bölümü
de serbeslleşmekte ve bir vecd halinin oluşması mümkün
olmaktaydı. Artık o andan itibaren durugörü yeteneği devreye
girmekte ve çeşitli imajları rahatlıkla algılayabilinekteydi.
Dipsiz ve sonsuz karanlıklar içinde ilk fark ettiği, uzaklarda
parlak küçük bir ışık noktası olmuştu... Nokta hızla kendisine
yaklaşmakta ve yaklaştıkça da büyümekteydi... Sonun-
da her biri gökkuşağmdaki tüm renklere sahip beş ışınlı bir
yıldız görünümü almıştı. Yıldızın tam merkezi ise sanki bembeyaz
bir akkor halindeydi. Çevresine büyük bir manyetik etki
saçmakta olan yıldıza hayranlıkla bakakalmıştı!...
Adept bu gördüğünün ne olduğunu anlamaya çalışmaktaydı.
Bu vizyonla mürşitleri ona bir şeyler mi anlatmaya çalışmakta
yoksa görünmeyen alemin rehberlerinden kendisine
bir mesaj mı gelmekteydi?... Her ikisi de olabilirdi ancak bunun
şimdi hiç önemi yoktu. Bu yıldızın ne olduğunu daha sonra
anlayacaktı...
Biz bundan sonra olacakları izlemeye devam edelim...
Bu vizyon az sonra yavaşça kaybolmakta ve aynı yerde
bu kez bir çiçek tomurcuğu belirmekteydi. Karanlığın içinden
açan bu çiçek, farklı bir duyarlılığa sahip gibi görünüyordu,..
Bunu çok kuvvetli olarak hissediyordu... Çiçek gözlerinin
önünde beyaz bir gül halini alırken, taç yaprakları titreşmekte
ve alev alev yanan orta kısmı kızıllaşmaktaydı...
Adept, bu gülü görür görmez bunun "Isis Giilli" olduğunu
anlamaktaydı. Bu uzun bir süredir koklamak istediği yani
sırrına vakıf olmak istediği ''Mistik Bilgelik Giilii"ydü... O
halde istediğine kavuşmak üzereydi... Rahip adayının zihninden
bunlar geçerken, gül bir anda buharlaşmaya başlayıp,
kendisinin üzerine doğru yayılmakta ve o ana kadar duymadığı
hoşluktaki kokusu tüm benliğine işlemekteydi. Vecd halindeki
Adept, işte o anda kendisini sıcak ve okşayıcı bir nefesin
içine gömülmüş olduğunu hissetmekteydi.
Buharlaşan gül, bulut haline gelmiş ve çeşitli şekillere
bürünüp durmaktaydı. Kokusu hâlâ çevreye yayılmaktaydı...
Sonunda bulut gittikçe daha fazla yoğunlaşmaya başlamakta
ve bir insan yüzü görünümüne bürünmekteydi. Sonunda bir
kadın yüzü oluşmuştu... Bu yüz daha önce mabette heykelini
gördüğü îsis'in yüzüydü... Ama şimdi daha genç, daha sıcak
ve içten bakışlıydı.
Spiral beyaz bir tülle örtülü bedeni, tülün içinden yanmakta
olan bir maytap gibi çevresine kıvılcımlı ışıklar saçmaktaydı.
Elinde tuttuğu bir papirüs rülosuyla rahip adayına yaklaşan
îsis "Ben senin görünmez kız kardeşinim" dedikten sonra,
elinde tuttuğu papirüs rulosunu göstererek, sözlerine şöyle
devam etmekteydi:


Bu sözler, İsis'in temsil ettiği ruhsal planla direkt irtibata
girebildiği anlamına gelmekteydi. Artık bu planın bir zinciri
haline gelmiş demekti. Bu da kendisinin bir "Adept" olduğu
anlamına geliyordu.
İsis'in gözlerinden çıkan manyetik bir alanın tüm benliğini
doldurduğunu ve bunun etkisiyle sanki bir tüy kadar hafiflediğini,
ruhunun tüm evrene yayılmaya başladığını hissetmekteydi
ki, inanılmaz bir ıstırap ve korkunç bir ağırlığın tüm
benliğini sıkıştınnaya başlamasıyla, neredeyse nefesinin kesildiğini
gördü. O inanılmaz huzur ortamından bir anda kendisini
son derece kaba bir atmosferin içine hapsedilmiş olarak
buldu. Gözlerini açtığında bedeninin verdiği ağırlıktan göz
kapaklarını bile açmakta zorlanıyordu. Elleri ve ayaklan sanki
demir halkalara bağlıydı. Beyninin üzerinde onlarca kiloluk
sanki taş bir blok oturtulmuş gibi hissediyordu. Yaşadığı
fiziksel ıstırap tarif edilecek gibi değildi. Bir tüy gibi gökyüzünde
gezinirken, bir anda kendisini demirden bir kalıbın sanki
içine sıkıştırılarak konulmuş gibi hissetmeye başlamıştı!...
Bu yaşadıkları bedenine geri dönmesinin belirtileriydi...
Nitekim gözlerini zorlukla açtığında, çevresinde Başrahibin
ve mabedin en üst düzey majlannın bulunduğunu gördü.
Değil ayağa kalkmak, gözlerini bile açık tutmakta zoriuk çekmekteydi.
Kendisine sunulan teskin edici bir sıvıyı içtikten
sonra ayağa kalkabildiginde, Majlardan biri ona doğru yaklaşıp
şunları söylüyordu:

İşte tekrar yaşama döndün...Şimdi gel insiyeler
şölenine katıl da bize İsis'in ışığında yaptığın
seyehati anlat.Artık insiye adayı değil
sende bir insiyesin.Sende bizlerden birisin.

Bu yaşananlar, İsis İnisiyasyonu'nun sonu, Osiris İnisiyasyonu'nun
ise başlangıcı anlamına geliyordu. Ezoterizm'de
Küçük Sırlar'dan Büyük Sırlariar Aşaması'na geçişe karşılık
gelen bir safhaydı bu... Ve bundan sonraki eğitimi Büyük
Piramid'in içindeki merkezlerde geçecektir... Bu merkezlerden
biri de piramidin rasathanesiydi. Astrolojik çalışmaların
yapıldığı bu merkezde gökcisimleri izlenmekteydi. Özellikle
de bu izlemede "Büyük Köpek Takım Yıldızı" ayrıcalıklı bir
yere sahipti.
Büyük Piramit'teki eğitimin önemli bir bölümünü
Thot'un Kitabı'nda ve Mısır'ın Ölüler Kitabı'nda dile getirilen
ezoterik bilgilerin inisiye adayına aktarılması oluşturulmaktaydı.
Thot'un Kitabı'ndan inisiye adayına aktarılan ilk bölümler,
az sonra sizin de farkedeceginiz gibi Tevrat'ta dile getirilen
temayla büyük bir paralellik gösterir. Musa'nın da bir 0si-
ris rahibi olduğunu düşündüğümüzde, buna kuşkusuz ki, şaşmamak
gerekir. Bu konuya tekrar döneceğiz. Biz Büyük Piramit'teki
inisiyasyonun ikinci aşamasmda dile getirilen
Thot'un Kitabı'ndaki ezoterik bilgilerle yolumuza devam
edelim...(41) Böylelikle inisiye adayma Osiris İnisiyasyonu'nda
ne tür bilgiler aktarıldığıyla ilgili hiç değilse genel bir
fikir edinmeye çalışalım.

THOT'UN KİTABI'NDAKİ SIRLAR BİLGİSİ
Thot bir gün varoluşun kökenini derin derin düşündükten
sonra uyuya kalmıştı... Fiedenini ağır bir uyuşukluk içinde
hissediyordu. Bedenindeki bu uyuşukluğa paralel olarak
ruhu da uzaya doğru gitgide yükselmeye başlamıştı. Tam o sırada
tarif edilebilecek bir şekle sahip olmayan ilâhi bir varlığın
kendisini ismiyle çağırdığını farketti. Korkuya kapılan
Thot: "Sen kimsin?" diye sormuştu.
— Ben Osirisim...En yüce Zekayım...,Her sırın
örtüsünü kaldırabilirim... Sen ne istiyorsun?
— "Ey İlâhi Osiris! Varlıkların ve varoluşun kaynağını
seyretmek ve Tanrı'yı tanımak istiyorum..."
Osiris kesin bir dille cevap verir:
— Arzun yerine gelecek
Bu kısa konuşmanın ardından, benliğini kaplayan ağırlık
yerini büyük bir hafifliğe bırakmıştı...

Thot, kendisini büyük bir huzur ve iç aydınlanma sağlayan
bir ışığın içine gömülmüş olduğunu hissetmeye başlamıştı.
Bu saydam ışın demetlerinin içinden, hayranlık uyandırıcı
güzellikte şekiller geçmekteydi.
Ancak birden bire her şey değişivermiş ve üzerine aniden,
içinde canavarımsı şekillerin bulunduğu korkunç karanlıklar
çökmeye başlamıştı.
Koyu gri sisler içinde, iç karartıcı böğürmelerin duyulduğu
rutubetli soğuk bir girdabın içine yuvarlanıvermişti. Girdabın
içinde döne döne düşerken, ne dediği anlaşılamayan bir
ses yükselmişti. Bu ses, ışığın sesiydi... Ne dediğini anlamasa
da, bu sesi duyar duymaz rutubetli ve soğuk karanlık girdabın
derinliklerinden insanı yakmayan büyük bir alev yükselmiş
ve Thot'u üzerine alarak, onu bu karanlıklar girdabından yukarılara
doğru hızla çıkartmaya başlamıştı. Bu alevle birlikte
yükselen Thot, kendisini pırıldayan yıldızların süslediği, uzayın
ferahlatıcı atmosferinin içinde bulmuştu. Alevin çevreye
saçtığı pırıltılar çok tatlı bir sesle uzayın derinliklerinde kaybolup
gitmişti...
Tüm uzayı ışığın sesi doldurmuştu... Aşağıda yeryüzü,
yukarıda gökyüzü... İkisinin tam ortasında ise Osiris, boşlukta
asılı duruyordu...
Her şey bir anda olup bitmiş ve Thot şaşkınlık içinde
Osiris'e bakıyordu.
Osiris Thot'a: "Gördüklerinin anlamını kavradın mı?"
diye sormuş, "Hayır!" cevabı ahnca da sözlerine şöyle devam
etmişti:


Bu açıklamanın üzerine, Thot zihnine takılan kendisiyle
ilgili bir soru sorar:
- "Bende nasıl bir içsel güç gelişim gösterdi ki, beden
gözleriyle değil de, gönül gözleriyle görmeye başladım?"



- "Bu herkes için geçerli midir? Yoksa sadece bana mı
özgüdür? " diye soran Toht'a Osiris'in cevabı son derece kısa
oldu.



Thot'un sembolik olarak Osiris'le olan konuşmasının temeli
ruhsal irtibata dayanır. Dinsel terminolojide bu irtibat
tekniğine "Vahiy Sistemi" denmiştir. Yani yukarıdaki satırlar
Thot'un aldığı vahiydir.
Thot'un Kitabı'nda yer alan bu satırlar arasında kullanılan
sembollerin İsa Peygamber'in kullandığı semboller arasmda
büyük bir paralellik olduğunu sanırım farketmişsinizdir.
Bu semboller: "Tanrılar'in Dünyası", "İlâhi Kelâm",
"Baha", "Oğul" ve "Kutsal Ateştir. Bunların hepsi Ezoterik
Öğreti'nin temelini oluşturan Mu Sembolleri'dir. Bu sembolizmi
aynı şekliyle İsa Peygamber de kullanmıştır. (42)
Thot'un kitabında "Kutsal Ateş senin içinde gizlidir"
sözleriyle dile getirilen ezoterik sırrı, İsa Peygamber şu şekilde
ifade etmiştir:
"Tanrı'mn Krallığı sizin içinizde ve çevrenizdedir."
Thot'un kitabına geri dönelim...

Devamı yorumlardan sonra





Ask Your Self: What would you sacrifice for what you believe..

Kendine şunu sor: İnandığın şey uğruna neyi feda ederdin..

Türkiye Halkı Web Sitesi Forumu
barışbalcı isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı
Yeni Konu Aç Cevap Yaz

Etiketler
antik, mısır, sırları


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık


Forum Renkli Sosyal Medya
Forumrenkli Facebook Forumrenkli Twitter Forumrenkli RSS
Forum Renkli Desteklediklerimiz

Forum Renkli Yasal Uyarı!

Forum Renkli Türkiye'nin en renkli eğlence ve bilgi paylaşım platformudur. Hukuka, yasalara, telif ve kişilik haklarına bağlıdır. "5651 sayılı yasada" belirtilen "Yer Sağlayıcı" olarak hizmet sunmaktadır. İlgili yasaya göre site yönetiminin tüm içerikleri kontrol etme yükümlülüğü yoktur. Bu sebep ile sitemiz, uyarıları dikkate alarak yasa dışı paylaşımlar hakkında gerekli işlemleri yapmaktadır. Oluşabilecek yasal sorumluluklar "Üyelerimize" aittir.

Forum Renkli; Arkadaşlık, Dostluk, Eğlence, Paylaşım, Msn Nickleri, Msn Sözleri, Msn Avatarları, Ödüllü Yarışmalar, Msn Sözleri, Şiirler, Şarkılar, Moda, Sağlık, Tv, Dizi, Film, Komik, Komik Resimler, Komik Videolar, Haberler, Spor Haberleri ve Güncel Bilgi Paylaşımı gibi konuların kullanıcıları tarafından önceden onay almadan anında yayınlayabildikleri bir forumdur.

Copyright© 2011 - 2013, ForumRenkli.com® Tüm Hakları Saklıdır.


Forum Renkli Alexa Forum Renkli Sitemap



vBulletin® Version 3.8.7 ile güçlendirilmiştir.
Copyright ©2000 - 2017, Jelsoft Enterprises Ltd
Inactive Reminders By Realdizayn

Search Engine Optimization by vBSEO 3.6.1 ©2011, Crawlability, Inc.

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222 223 224 225 226 227 228 229 230 231 232 233 234 235 236 237 238 239 240 241 242 243 244 245 246 247 248 249 250 251 252 253 254 255 256 257 258 259 260 261 262 263 264 265 266 267 268 269 270 271 272 273 274 275 276 277 278 279 280 281 282 283 284 285 286 287 288 289 290 291 292 293 294 295 296 297 298 299 300 301 302 303 304 305 306 307 308 309 310 311 312 313 314 315 316 317 318 319 320 321 322 323 324 325 326 327 328 329 330 331 332 333 334 335 336 337 338 339 340 341 342 343 344 345 346 347 348 349 350 351 352 353 354 355 356 357 358 359 360 361 362 363 364 365 366 367 368 369 370 371 372 373 374 375 376 377 378 379 380 381 382 383 384 385 386 387 388 389 390 391 392 393 394 395 396 397 398 399 400 401 402 403 404 405 406 407 408 409 410 411 412 413 414 415 416 417 418 419 420 421 422 423 424 425 426 427 428 429 430 431 432 433 434 435 436 437 438 439 440 441 442 443 444 445 446 447 448 449 450 451 452 453 454 455 456 457 458 459 460 461 462 463 464 465 466 467 468 469 470 471 472 473 474 475 476 477 478 479 480 481 482 483 484 485 486 487 488 489 490 491 492 493 494 495 496 497 498 499 500 501 502 503 504 505 506 507 508 509 510 511 512 513 514 515 516 517 518 519 520 521 522 523 524 525 526 527 528 529 530 531 532 533 534 535 536 537 538 539 540 541 542 543 544 545 546 547 548 549 550 551 552 553 554 555 556 557