Forum Renkli - Türkiye`nin En Renkli Eğlence ve Bilgi Paylaşım Platformu  



"Taklitler, Asıllarını yaşatırmış."
Go Back   Forum Renkli - Türkiye`nin En Renkli Eğlence ve Bilgi Paylaşım Platformu > Kültür & Sanat > M.Kemal Atatürk ve Cumhuriyetimiz
Ücretsiz Kayıt ol veya Üye Girişi yapın.
M.Kemal Atatürk ve Cumhuriyetimiz Ulu Önder M.Kemal Atatürk hakkında herşey

Forum Renkli - Türkiye'nin En Renkli Eğlence ve Paylaşım Platformuna Hoşgeldiniz.
Forum Renkli'ye Hoşgeldiniz. Forumumuza ücretsiz KAYIT olarak, forumumuzda bilgi alışverişi yapabilir ve aramıza katılıp samimi dostluklar kurabilirsiniz.

Forumumuzda bizimle birlikte paylaşıma katılmak için buradan üye olabilirsiniz.



veya Facebook üyeliğiniz ile sitemize kayıt olabilirsiniz.
Etiketli Üyeler Listesi

Yeni Konu Aç Cevap Yaz
 
LinkBack Seçenekler Stil
Alt 06 Mart 2013, 23:31   #1 (permalink)
Fasl-ı Kırmızı

DoLaNTiN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: 05 Mart 2013
Nerden: unrealden
(Mesajlar): 3.058
(Konular): 2015
İlişki Durumu: Evli
Burç:
Renkli Para : 315426
Aldığı Beğeni: 166
Beğendikleri: 22
Ruh Halim: Huzurlu
Takım :
Standart Atatürk ile hatıralar

BÜYÜK ADAM ÖLÜNCE
Sene 1938 10 Kasım...
İstanbul Üniversitesi’nde saat 9'u 5 geçenin meşum haberi duyulmuş... Bir alman profesör var Hukuk Fakültesinde o da duymuş şaşırmış. Derse girsin mi girmesin mi bir türlü karar veremiyor. O sırada aklına rektöre müracaat etmek gelir. Kalkar yanına gider. Aralarında şu konuşma geçer:
- Efendim mütereddidim. Acaba ne yapsam?
- Sizde böyle büyük bir adam ölünce ne yaparlarsa onu yapın.
İşte o zaman alman profesör kollarını iki yana sarkıtarak:
- Bizde bu kadar büyük bir adam ölmedi ki... der.
(Yücebaş Hilmi Atatürk'ün Nükteleri-Fıkraları Hatıraları İstanbul Kültür Kitapevi 1963 Sh. 39)


MUSTAFA KEMAL PAŞA'NIN ANADOLU'YA GEÇİŞ HİKAYESİ
Mustafa Kemal Paşa Sivas'ta Heyet-i Temsiliye (Temsilciler Kurulu ) Karargahı'nda Samsun'a gidişini Kılıç Ali'ye şöyle anlatmıştır (Ekim 1919):
- “Ben tasarladığım programımı Şişli’deki evimin bir köşesinde oturarak ve birtakım pestenkerani anasırla görüşerek tatbik edebileceğime kani olmadığım içindir ki doğrudan doğruya milletle temasa gelmek istedim. Cevherini çok ala bildiğim ve çok sevdiğim milletimizin içinde ve onunla birlikte hareket etmeyi daha faydalı hatta çok lüzumlu gördüm. Senelerden beri ıstırap içinde bulunan Anadolu’nun derhal varlığına karışmak elbette ki daha salim bir düşünce idi. Bundan dolayı 3. Ordu Müfettişliğine tayinimi temin ettim ve seyrisefainin küçük bir vapuruna binerek karargahımla birlikte alelacele yola çıktım. Bazı dostlarım bana İngilizlerin yolda gemiyi batırması ihtimali olduğunu söyledikleri halde kulak asmadım kıymet vermedim.
Hareketimiz gecesini Karadeniz'de büyük bir fırtına içinde geçirdik. Korkunç bir fırtına!küçük vapur bazen mukavemetini kaybediyor sulara dalıp gidecekmiş tesirini veriyordu. Bir aralık kaptan köprüsüne çıktım. Kaptana "nasıl bir rota takip ediyorsunuz" diye sordum.
Kaptan bana:
- “Muntazam bir rota takip etmek imkanı yok. Allah'a sığındık gidiyoruz!" deyince:
- Niçin böyle gidiyoruz diye sordum. Kaptan:
- “Paşam hareket için iki gün evvel emir verdiler. Gemiyi gözden geçirdim. Birçok noksanları vardır. Kalkamam dedim. Fakat kimseye dinletemedim. Pusulası yok paraketesi bozuk bu vaziyette rota mevzubahis olabilir mi? Cevabını verdi."
Paşa bize bunları anlattıktan sonra şunları ilave etti:
- “Bizi böyle bir gemi ile yola çıkarmak bir cinayetti ve muhakkak bir ölüme göndermekti. İstanbul'daki temaslarımdan gizli faaliyetlerimden ürken endişeye düşen Ferit Paşa hiç şüphesiz ki bu cinayeti bilerek intikap etmiştir. "
Hakikaten paşa bu görüşünde yerden göğe haklıydı. Nitekin Samsun'a ayak basar basmaz kendisine verilen telgraflarda bazı talimat olarak tekrar dönmek üzere İstanbul'a bir an evvel avdeti isteniyordu. Hatta bir bakımdan geminin rota takip etmeyişi pusulasız oluşu hayırlı olmuştu. Çünkü geminin ya yedeğe alınıp getirilmesine yahut batırılmasına memur edilen bir İngiliz torpidosu sırf muntazam bir rota takip edilmemesi yüzünden gemi ile karşılaşamamış izini kaybederek vazifesini yapamamıştı.
Mustafa Kemal Paşa İstanbul'dan Anadolu'ya geçişini bize anlatırken gözleri parlayarak bütün heybetiyle memleket için yegane kurtuluş çaresinin milli birliğin muhafazası olduğunu ve içinde yaşanılan felaketlere bu birlikte mukavemet edilerek milletin ancak bu sayede kurtulabileceğini milletle beraber behemehal ve mutlaka bu gayeye varacağı kanaatini izhar ediyordu."
(Erendil Muzaffer İlginç Olaylar Ve Anektodlarla Atatürk Ankara Gn. Kur. Basımevi 1988 Sh. 9-10)

MUSTAFA KEMAL'CE BİR YANIT
İstanbul'un işgal günleri; başta General Harrington olmak üzere bir kısım işgal kumandanları Pera Palas Salonu’nun bir köşesinde otururlar. Mustafa Kemal nedense dikkatlerini çeker. Kim olduğunu soruşturdular. Mustafa Kemal denir. Onlar için Mustafa Kemal Birinci Dünya Savaşı’nın en ünlü şahsiyetlerinden biridir. Yabancı dillerde Çanakkale Harpleri’nden bahseden ve daima Mustafa Kemal'in isminde düğümlenen kitaplar yazılar o zaman bile bir kitaplığı doldururdu.
Kendisine haber göndererek masalarına davet ederler. Ama Mustafa Kemal'in cevabı hem nazik hem kesindir:
- Burada ev sahibi olan biziz. Kendileri misafirdirler. Onların bu masaya gelmeleri gerekir.
(Olaylar Ve Atatürk Ankara T. S. K. Mehmetçik Vakfı Yayını Gn. Kur. Basımevi 1984 Sh. 68-69)

SEN KİMSİN ?
Dumlupınar savaşı kazanılmıştır. Düşman askerleri geri çekilmektedir. Afyonkarahisar hatları çözülünce birkaç yunan esiri geceleyin Mustafa Kemal’in çadırına getirilmişti. Bunlardan biri zafer kazanmış kumandanın doğup büyümüş olduğu Selanik’ten gelmişti. Yüzü kendisine yabancı gelmemişti. Üniformasında hiç bir işaret yoktu. Mustafa Kemal’e sordu:
- Binbaşı mısınız?
- Hayır.
- Kaymakam mı?
- Hayır.
- Miralay mı?
- Hayır.
- Ferik mi?
- Hayır.
- Peki nesiniz o halde?
- Ben mareşal ve Türk Orduları Başkumandanı'yım. Şaşkınlıktan ağzı açık kalan Yunan kekeler:
- Ben başkumandanın savaş hattına bu kadar yakın bir yerde dolaşmasını işitmiş değilim de...
(Olaylar Ve Atatürk Sh. 67-68)

ZÜLÜFLÜ İSMAİL PAŞA
Antalya'ya gidiş Yozgat'tan dönüş kar kış...
Çankaya köşkünün rahat ve sıcak salonlarına dönüşte Mustafa Kemal çevresindekilere şu hikayeyi anlatır:
"Biz Harbiye'de öğrenci iken okulun sobaları yanmazdı. Bütün kış titreşir dururduk. Nihayet bir gün arkadaşlar beni müdüre çıkmak için seçtiler. Müdür Zülüflü İsmail Paşa adında bir saray adamı idi. Müsaade aldık huzura çıktık; önce Padişah'a sonra müdüre dualarımızı arz ettik. Nihayet maksada geldik işi anlatmak istedik. Ama müdür daha ilk cümlelerde kükredi:ne soğuğu be nankörler! Padişah nimeti gözünüze dizinize dursun. Görmüyor musunuz? Sobalar nasıl gürül gürül yanıyor. Defolun buradan! Gerçekten müdürün sobası gürül gürül yanıyordu. Müdür buram buram terliyordu sıcaktan göğsünü bağrını açmıştı ve zannediyordu ki bütün okulun sobaları da böyle yanar... Çocuklar biz bu Çankaya köşkünde bazen galiba bu zülüflü İsmail Paşa gibi kendimizi anlatıyoruz... "
İşte Mustafa Kemal sadece gerçekçi değil öz eleştiriden çekinmeyen açık sözlü bir gerçekçi idi.
Zaman zaman gerçekten kendini çevresinde esen havaya kaptırmayan lider yoktur. Bütün liderlerin yaşamlarında bir an gelir ki liderle gerçeklerin arasına her liderin bilinç altında yaşayan beşeri iç güdülerinin hatta beşeri zaaflarının perdesi girebilir. Ama gerçek lider odur ki yapay olan iğreti olan perdenin arkasında kalmaz ve eriyip gitmez.
(Olaylar Ve Atatürk Sh. 39)

DOĞRUNUN AŞIĞIYDI
Dil kurultayı toplanmak üzereydi. Kurultayı hazırlayanların ricası üzerine Hüseyin Cahit de dil davasına dair fikirlerini mütalaalarını yazmış göndermişti. Fakat bu fikirler aşırı kurultaycıların düşüncelerine uymuyordu. Hüseyin Cahit öteden beri olduğu gibi Türkçe’yi sadeleştirmek ve konuşma diline yaklaştırmak gibi özelleştirme zorlamalarına hele konuşma dili kelimelerine dokunulmasına taraftar değildi.
Hüseyin Cahit'in bu yazısını Atatürk'e de okuyan kurultaycılar zaten bir takım siyasi sebeplerle aralarının açık olduğunu fırsat bilerek.
- “İşte dil davasını baltalıyor. Dil meselesine askerlerin karışmaya hakkı yoktur!..." diyor şeklinde kışkırtıcı telkinlerde bulunmuşlardı.
Bunun üzerine Atatürk kurultaycılarla Hüseyin Cahit'in karşılaştırılmalarını ve büyük toplantıda iki tarafında davalarını savunmalarını istemişti.
Ve o gün kurultaycıların Hüseyin Cahit karşısında bocaladıklarını gören Atatürk bizzat kendisinin de benimsediği davanın sarsılır gibi olduğunu görünce Dolmabahçe sarayının bir odasında hasta yatmakta olan en kuvvetli taraftarlarından meşhur dilci Samih Rıfat'ı çağırtarak: "bütün kuvvetini toplayıp cevap vermesini" rica etmiştir.
Samih Rıfat da kendine has kuvvetli belagatı ve olanca kuvvetiyle davayı müdafaa etmiş kurultaycılarda mütemadiyen alkışlayarak işin sonunu getirdiklerini kanaat ederek toplantı sonunda da Atatürk'e:
- “Paşam Hüseyin Cahit işte bu gün bitti. Artık öldü. Davayı kaybetti!... " diye sevinçlerini izhar etmişlerse de Atatürk'ün hiç bir sesi çıkmamıştı.
Ancak biraz sonra kendi aralarında toplandıkları zaman Atatürk duvardaki karatahtayı göstererek kurultaycılara hitapla şöyle demişti:
- Hüseyin Cahit Bey ne yaptı biliyor musunuz? Nasıl sınıfta hoca karatahta üzerine bir şeyler yazar sonra onları silgiyle siler... İşte hepimizi böyle silgiden geçirdi!...
Atatürk yenilmeyi hiç sevmeyen bir insandı. Fakat doğru karşısında eğrinin yenilmeye mahkum olduğunu kabul ederdi. Hatta yenen hasmı olsa bile...
(Nükte Ve Fıkralarla Atatürk Sh. 75-76)

NAZIR BİRAZ BEKLESİN
Atatürk Anafartalar ve Arıburnu zaferlerinden sonra İstanbul'a gelmişti. Ata Hariciye Nazırını (Dışişleri Bakanı) ziyaret ederek son durum hakkında konuşmak mütelalarını bildirmek istiyordu. Nezaret binasına gelerek nazır beye haber gönderdi.
- Beklesinler... Buyrulmuş
Atatürk bir hayli beklemiş. Bir aralık kendisinden sonra gelenlerin de kabul edildiklerini farkedince müsteşar muavinine:
- Beyefendi hazretleri galiba beni unuttular demiş. Müsteşar muavini tekrar içeri girerek Mustafa Kemal'i hatırlatmış ve yine:
- Beklesinler cevabını almış.
Atatürk ikinci "beklesinler" üzerine dayanamamış ve muavine:
- Sizin nazırınız bütün zamanlarını hep böyle manasız ziyaretler kabul ederek mi geçirir?
Muavin tabii buna bir cevap verememiş biraz sonra başka bir mevzu açılmış ve konuşmaya başlamışlar. Mevzunun en hareketli anında salon kapısı açılarak bir hademe:
- Mustafa Kemal Bey buyursunlar deyince Atatürk:
Nedir o? diye sormuş. Nazır beyefendinin kabul edeceğini söylemiş. Mustafa Kemal hademeye:
- Beklesinler... Diyerek dönmüş. Muavin ile olan muhaveresine devam etmiş.
(İlginç Olaylar Ve Anekdotlarla Atatürk Sh. 122)

İŞTE TÜRK ASKERİ BUDUR!
Bir gün Atatürk'ten Türk askeri hakkında ne düşün düğünü sormuşlar:
- Durun size bir hikaye anlatayım dedi. Orduları kumandanı idim. Liman van Sanders Paşa da o sırada kıtalarımızı teftişe gelmişti. Hastaneden yeni çıkmış bazı askeri de her nasılsa bölüklerin arasına karıştırmışlar van Sanders:
- Canım böyle adamları ne diye buraya gönderiyorlar? diye söylenerek hasta ve cılız neferi göğsünden itti. Mehmetçik derhal yere yuvarlandı.
Alman generali davasını ispat etmiş olmanın gururu içinde:
- İşte gördünüz ya dedi düşmek için bahane arıyormuş! Oracıkta van Sanders'e bir azizlik yapmak aklıma geldi neferin yanına sokularak;
- Ne kof şeymişsin sen... Dedim. Dikkat etsene seni yere yuvarlayan adam bizden değildi. Ne diye karşı durmadın? Şimdi tekrar yanına gelirse sıkı dur. Gücün yetiyorsa bir kakma da sen ona vur.
Sonra van Sanders'e dönerek:
- Sizin takatsiz sandığınız nefer boş bulunduğu için yere yıkılmış. Türk askeri amir karşısında dünyanın en uysal insanı olur. Kendisine söyleyin:"hele gelsin bak bir daha beni yere yıkabilir mi?" diyor.
Van Sanders askerlerle şakalaşmasını severdi. Gülerek aynı askerin yanına geldi. Fakat eliyle dokunur dokunmaz o mecalsiz Mehmet’ten öyle bir kakma yedi ki derhal sırt üstü yuvarlandı. Van Sanders Mehmetçik'in bu mukabelerine hiddet etmemiş bilakis Türk neferine karşı olan hayranlığı artmıştı. O kadar ki yerden kalkınca ilk işi gidip hasta Türk neferinin elini sıkmak oldu.
Atatürk:
- İşte Türk askeri budur!diyerek sözlerini bitirmişti.
(Olaylar Ve Atatürk Sh. 70-71)

KIRK ASIRLIK TÜRK YURDU
1923 senesinin martının onbeşinci pazar günüydü. Atatürk Adana istasyonunda trenden inmiş;sağı solu dolduran halkın coşkun alkışları:"yaşa varol!"sesleri arasında yaya olarak şehre gidiyordu.
Yarı yolda karalar giymiş bir kadın kalabalığı göze çarptı;sonra onların arasından ikişer levha taşıyan dört genç kız çıktı; Atatürk’ün önünde durdular arkalarında bir kız daha göründü ve önüne geçti. Hıçkırıklar iniltiler ve yalvarışlarla dolu bir nutuk söylemeye başladı. Bu genç kızın şahsın da henüz esir bulunan İskenderunlu Antakya’nın Türk olan bütün halkı; “bizi de kurtar!”diye yalvarıyordu.
Herkesin gözleri yaşarmıştı; hıçkırıklarını tutamayanlar vardı.
Atatürk'ün de gözleri nemliydi ve başı eğilmiş gibiydi. Genç kızın nutku bitince anlı yükseldi; mavi gözlerinde ve pembe yüzünden bir çelik parıltısı görüldü. Her kelimesi üzerinde kuvvetle durarak:
- Kırk asırlık Türk yurdu yabancı elinde kalamaz! dedi.
On altı yıl sonra Hatay davasının en heyecanlı günlerinde hasta ve bitkin olmasına mutlak istirahat tavsiyesine rağmen Hatay’a yakın olmak için tekrar Adana'ya gitti. Dört saat ayakta durmak ve çalışmak gibi olağanüstü metanet gösterdi. Hatay kurtuldu fakat Atatürk'ü kaybettik.
İsmail Habib bu bahsi şöyle bitirir:
"Hatay Hatay!... Seni kurtaran aynı zamanda senin şehidin oldu. "
(Nükte Ve Fıkralarla Atatürk Sh. 97-98)

NEYE LAYIKSIN!...
Atatürk'ün Adana'da Hatay için:
- Kırkasırlık Türk yurdu yabancı elinde kalamaz!
Demesinden iki gün sonraydı. Mersin'de istasyondan şehrin içine doğru yavaş gidiyordu. Yolun üstüne siyahlar giyinmiş ve ellerinde büyük bir levha tutan bir kaç genç kız çıktı. Levhada şu yazı vardı: "Suriye hemşehrinizi de kurtarın!"
Suriye ancak din kardeşi olan bir milletin vatanıydı. Türkiye’yse artık dinci değil milliyetçi bir devletti. Suriye içinde bütün esir yurtlar için olduğu gibi kurtuluş dilerdi. Lakin kurtarmaya kalkmak fuzili olurdu.
Etrafta hıçkırıklar ve göz yaşları yoktu; Atatürk'ün de gözleri ıslanmış değildi. Suriyelilerin 1. Dünya Savaşı’nda Türk düşmanlarıyla birleştiklerini Türk ordusunu arkadan vurmaya çabaladıklarını belki ihanet ettikleri için ihanete uğradıklarını düşünüyordu.
- Her millet layık olduğu yaşayışa erer!.. dedi ve yürüyüp gitti.
(Nükte Ve Fıkralarla Atatürk Sh. 98)

BABASININ TARLASI
Bir gün bir köylü Atatürk’ün orman çiftliği hudutları içindeki bir tarlayı kendi tarlasıymış gibi sürüyordu. Onu gördüler. İhtar ettiler dinletemediler. Bunun üzerine Atatürk’e söylediler.
Atatürk teftişe çıktığı zaman o tarafa gitti. Yanındakiler toprağı sürmekte olan köylüyü göstererek:
- İşte budur! dediler.
Atatürk yavaş yavaş ona doğru yürüdü. Yaklaşınca sordu:
- Burada ne yapıyorsun?
Köylü gülümsüyordu. Son derece sevip saydığımız fakat asla korkmadığımız bir insan karşısında nasıl durursak köylü de öyle duruyordu. Sakin bir sesle cevap verdi:
- Tarlayı sürüyorum.
- İyi ama bu tarla senin midir?
- Değildir.
- Kimindir?
- Atatürk'ündür!.
Köylü bu cevabı vermekle suçu kabul etmiş oluyordu. Bu itibarla dava kaybolmuş demekti. Atatürk kendi toprağına tecavüz edildiği için değil haksızlık yapıldığı için sertlendi ve sordu:
- İyi ama sen başkasının toprağını ona sormadan ve izin alınmadan sürülüp ekilmeyeceğini bilmiyor musun?
Köylü hiç telaş etmiyordu. Aynı sükunetle dedi ki:
- Biliyorum fakat benim bu tarlayı sürüp ekmeye hakkım vardır!
Atatürk'ün kaşları çatıldı ve büyük bir merak ve hayretle ona sordu:
- Bu hakkı nereden alıyorsun?
- Çok basit... Atatürk bizim babamız değil mi? İnsan babasının tarlasını sürüp ekerse kabahat mi işlemiş olur?
Atatürk'ün yüzünde takdir ve sevgi duygularının en coşkununu anlatan engin bir gülümseme oldu köylünün sırtını okşadı ve;
- Haklısın!.. diyerek uzaklaştı.
(Nükte Ve Fıkralarla Atatürk Sh. 99-100)

İTALYAN SEFİRİNE VERİLEN DERS
Atatürk'e ihanet edenler o'nun birçok konuları içki sofrasında hallettiğini iddia ederler. Yalnız aşağıda nakledeceğim olay bile bu düşüncenin ne kadar yanlış olduğunu ispata yeter:
"Habeşistan savaşının başlamasından önce İtalya'nın Rodos'a askeri yığınakta bulunduğu günlerdeydi. Bir akşam yine Atatürk’ün sofrasına çağrılanlar onu ayakta ve balkonda gezinmekte buldular.
- Tevfik Rüştü nerede?
- Ankara Palas'ta bazı sefirlere bir ziyafet veriyor.
- Biz de oraya gitsek olmaz mı?
Etrafındakiler beyhude Atatürk'ü buna protokolün müsait olmadığına inandırmaya gayret ediyorlar. Fakat o'nun kesin karar verdiği bir konudan geriye çevirmek kimsenin haddi değildir.
Otomobiller Ankara Palas'a vardığı zaman Atatürk’ün otelin merdivenlerini sallana sallana ve yanındakilerin yardımı ile çıktığını görenler hayret ettiler. Çünkü Çankaya’da Atatürk’ün bir yudum bile içmediğini herkes biliyordu.
Sefire ziyafet verilen salona giren Atatürk Arnavutluk Sefiri Asaf Bey’in yakınında ve giriş çıkış kapısını iyi görebilecek bir yere oturuyor. O dakikadan itibaren salondan içeri ve dışarı kimsenin geçmesi mümkün değildir. Şimdi konuşulanları takip edelim:
Atatürk:
- Asaf Bey gazetelerde bir takım resimler görüyorum Arnavutlukla operet mi oynanıyor? diyor.
Bu sözleriyle o zamanlar yeni kral olan Zogo'nun sorguçlu resimlerini kastettiğini anlamakta gecikme yen sefir ne söyleyeceğini şaşırıyor. Atatürk devam ediyor:
- Cumhuriyetten ne zarar görüldü ki Arnavutluk'ta krallık ilan edildi? Hem takip edilen politika da tehlikelidir. İtalya'nın Arnavutluk’u Balkanlar’da bir basamak yapması ihtimalden uzak değildir.
Bunu duyan İtalyan Sefiri mücadeleye kalkınca Ata:
- Haber aldığıma göre Roma'da bazı öğrenciler sefaretimizin önünde mümayiş yapmışlar. Antalya'yı istemişler. Antalya sigara paketimidir ki sefir cebinden çıkarıp atsın. Antalya buradadır. Buyurun alın!... Hem benim bir teklifim var. Eğer hakikaten böyle bir şey düşünülüyorsa Mussolini cenaplarına müsaade edelim. Antalya'ya asker çıkarsınlar. Bütün çıkarma tamam olunca savaşırız. Mağlup olan hakkına razı olur.
Sefir atılıyor:
- Ekselans bu bir savaş ilanımıdır?
Ata:
- Hayır diyor. Ben burada bir fert olarak konuşuyorum. Türkiye savaş ilanı ancak büyük millet meclisi dahilindedir. Fakat unutmayınız ki gerektiği zaman Büyük Meclis Türk Milleti’nin hissiyatını tercüman olmakta gecikmez.
Konuşmasının bu hali olması üzerine İsmet Paşa'ya telefon edilir ve Ankara Palas'a çağrılır.
Atatürk de bunu haber alınca etrafındakilere:
- Hükümet geliyor biz gidelim! diyerek Ankara Palas'ı terk eder.
- Çankaya'ya dönüldüğü zaman herkes Atatürk'ün gayet normal olduğunu hayretler içinde seyrederken Ata:
- Artık İtalya ile savaş tehlikesi yok. Rodos'a yapılan yığınak Habeşistan'a dönecektir!
Hakikaten kısa bir süre sonra Habeşistan savaşı başladı.
(Nükte Ve Fıkralarla Atattürk Sh. 308-309-310 )

ATATÜRK VE LİMAN VON SANDERS
Mustafa Kemal Arıburnu kumandanıdır. İngilizler Anafartalar'a çıkmışlardı. Vaziyet buhranlı ve çok tehlikeli idi. Mustafa Kemal Başkumandan Vekili Enver Paşa'ya doğrudan doğruya müracaata mecbur kalıyor. Kendisini tatmin eden cevap alamıyor. O sırada karargahı Yalova' da bulunan Liman von Sanders Paşa telefonla Mustafa Kemal’i arıyor. Muhavereye delalet eden Erkan-ı Harbiye Reisi Kazım Bey'dir. Liman von Sanders'in sorduğu sual şudur:
- Vaziyeti nasıl görüyorsunuz nasıl bir tedbir-i tasarruf ediyorsunuz?
- Vaziyeti nasıl gördüğünüzü çoktan size iblağ etmiştim. Tedbire gelince:bu dakikaya kadar çok müsait tedbirler vardı. Fakat bu dakikada bir tek tedbir kalmıştır.
Liman von Sanders Paşa soruyor:
- O tedbir nedir?
Cevap katidir:
- Bütün kumanda ettiğimiz kuvvetleri tahtı emrine veriniz. Tedbir budur.
Cevap müstehzidir:
- Çok gelmez mi?
- Az gelir
Ve telefon kapanıyor.
Pek kısa bir zaman sonra hadiseler Liman von Sanders Paşa'yı kumanda ettiği kuvvetleri Mustafa Kemal'in emri altında vermeye mecbur etmiştir.
(İlginç Olaylar Ve Anektodlarla Atatürk Sh. 162)


MUSTAFA KEMAL PAŞA VE YUNAN KUVVETLERİ KOMUTAN TRİKOPİS
Bütün bu taarruz esnasında Gazi'nin yanında bulunan arkadaşlar Yunan Kuvvetleri Komutanı General Trikopis'in başkumandan çadırına nasıl getirildiğini şöyle anlattılar.
Trikopis diğer esir kolordu ve fırka (tümen) kumandanları ile birlikte Gazi'nin huzuruna çıkarıldıkları vakit hepsi çok heyecanlı ve bitkin halde imişler. Gazi bunları oturtmuş kendilerini teselli için bu gibi malubiyetlerin tarihte misalleri olduğunu sevk ve idarede vazifesini bi hakkın yapmış iseler vicdanen müsterih olabileceklerini söylediği zaman Trikopis:
- “Askeri vazifemi tamamen yaptığıma eminim. Fakat asıl vazifemi maalesef yapamadım." diye intahar edemediğini anlatmak isterken Gazi:
- “O size ait bir düşüncedir." diye sözünü kesmiş ve harita üzerinde:
- “Şurada bir fırkanız vardı. Niçin onu şuraya almadınız. Filan yerdeki kuvvetlerinizi falan yere süreydiniz daha iyi olmaz mıydı?" gibi bazı tenkitler yapmış Trikopis:
- “Ben öyle hareket etmek için emir verdim. Fakat (yanındaki kolordu komutanını gösterirken) bu yapamadı!" demiş.
Bu görüşmeler olurken esir fırka kumandanı yavaşça yanında bulunan zabitlerimizden birine:
- “Bizim ile konuşan bu general kimdir?" diye sormuş zabit:
- “Başkumandan Mustafa Kemal" deyince adam hayrete düşmüş:
- “Şimdi anladım biz niçin mağlup olduk! Bizim başkumandan İzmir'de vapurda oturuyordu!" diyerek derdini dökmüş.
(İlginç Olaylar Ve Anektodlarla Atatürk Sh. 43)

ATATÜRK VE KÖYLÜ
Atatürk sık sık memleketi dolaşan bir liderdi. Çiftçi ile konuşur; işçi sanatkar esnaf ile konuşur. Memleketin derdini arar bulur. Meclise getirir milletvekillerinden bakanlardan hesap sorardı.
İşte böyle yurt gezilerinden birinde orta Anadolu’da tarlasında çift süren bir çiftçi ile karşılaşmıştır.
- Kolay gele bereketli ola ağa.
- Allah razı olsun bey.
- Hayrola ağa öküzün teki ne oldu?
- Devlete borcumuz vardı bey icra kapımızı çalınca çaresiz kaldık koca öküzü satıp borcumuzu ödedik.
- "Sağlık olsun ağa" diyerek konuşmasını kısa kesmiştir.
Çiftçinin adı Halil Ağa idi. Atatürk'ün yanındakiler İçişleri Bakanı Şükrü Kaya Salih Bozok Kılıç Ali Husrev Gerede Emir Subayı Resuhi Bey daha bir kaç yakını vardı. Yürüyorlardı. Atatürk düşünceli idi. Salih Bozok'u yanına çağırdı. Salih yarın sabah git Halil Ağayı bul bana getir. Benim kim olduğumu sorarsa bizim bey seni bir kahve içmeye çağırıyor de.
Ertesi gün; Salih Bozok Halil Ağayı bulmuş yanına getirmiştir. Atatürk ayağa kalkarak; “Buyur Halil Ağa” deyip bir sandalye göstermiştir. Zamanın başbakanı İsmet İnönü de salonda bulunuyordu ve olanlardan habersizdi. Atatürk Halil Ağaya dönerek; "Halil Ağa anlat şu vergi işini bir daha" demişti.
Halil Ağa vergi borcunu icrayı satılan öküzünü tekrar anlattı. Atatürk kaşlarını çatarak İsmet Paşa ve Şükrü Kaya'ya dönerek; "Arkadaşlar biz İstiklal Savaşı'nı Halil Ağa’nın öküzünü icra yoluyla satalım diye yapmadık. Bu memlekette adaleti vatandaşı böyle mi koruyacağız. Gerekirse vergi borcu ertelenebilir. Köylünün çift sürdüğü öküzü elinden alınmaz. "
Halil Ağa "Sen Atatürk paşamsın galiba beni bağışla kusur ettim" diye yalvaracak oldu.
"Sana güle güle Halil Ağa sen bizim gözümüzü açtın" diye Halil Ağa’yı ayakta uğurlamıştı. Atatürk Türk köylüsünün borcu konusunda çok titiz davranmıştır.
Olaylar Ve Atatürk Sh 41-42

YAVUKLUM GÖNDERDİ
Bir akşam uzun müddet didişen uğraşan iki erden birisinin yüzünü sildiği mendil gözüne ilişmişti. Bu işlemeli ve göz alıcı yağlığı isteyerek sordu.
- Bunu nereden aldın ?
Bu ani soru karşısında şaşıran kahraman Türk çocuğu sıkılarak cevap verdi :
- Yavuklum gönderdi Atam !
Büyük kayıplar karşısında bile ağladığı görülmeyen acı duygularını içinde gizleyen büyük şef bilmem neden o anda sarsılmıştı; dolan mavi gözlerinden iri damlalı yaşlar dökülüyordu. Erin demin yüzünden akan terleri sildiği bu mendile o da göz yaşlarını silmiştir.
Olaylar Ve Atatürk Sh 56

HACER NİNE
Hacer Nine yine bunalmıştı. İçi içine sığmıyordu. Beş gözlü evinin içi yine birkaç gündür zindan kesilmişti. Düşündükçe yüreği yerinden kopuyordu. Yetmiş yaşındaki bu kimsesizlik ona büsbütün koymuştu.
Kocasını Yemen'de kaybetmişti. Bir oğlu balkanlarda ikisi de çöllerde kalmıştı. Bir gelini ile üç torunu vardı. Gelini hastalıktan öldü torunlarının biri de büyük muharebede şehit düştü. Birisi İkinci İnönü'den dönmedi.
En son torununu da Sakarya'ya gönderdi. Bir gün haber aldık ki en son delikanlısı da Duatepe Muharebesi’nde öteki ağalarının yanına göçüp gitmişti.
Çok ağladı. Fakat “Sakarya kazanıldı” haberi gelince ağlaması durdu gülmeye başladı.
Ondan sonra vakit vakit böyle bunalırdı. Ve her bunalışında çarıklarını çeker değneğini alır Ankara'nın yolunu tutardı. Bu sefer de öyle yaptı. Saatlerce yürüdükten sonra ikindide Ankara'ya geldi doğruca gitti Büyük Millet Meclisi'nin kapısı önünde durup çömeldi.
Aradan biraz vakit geçti sordular:"
- Nine ne istiyorsun?
- Hiç hiç bir şey. "
- Ya neden burada duruyorsun?
- Onun gözlerini görmek için çıkmasını bekliyorum.
- O dediğin kim?
- Gazi Paşa.
Sonunda hikayesini anlattı sonunda dedi ki;
- İşte böyle ara sıra çok bunaldıkça buraya gelirim. O Millet Meclisi'nden çıkarken gözlerine bakarım. Mavi bebeklerinde bütün ölenlerimin gözlerini görür gibi olurum. Sonra içime bir ferahlık dolar kalkar köyüme giderim.
İşte siperlerde evlat torun gömmüş Türk Ninesi buna derler.
Atatürk'ün Nükteleri-Fıkraları-Hatıraları Sh 29-30




DoLaNTiN isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı
Alt 06 Mart 2013, 23:31   #2 (permalink)
Fasl-ı Kırmızı

DoLaNTiN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: 05 Mart 2013
Nerden: unrealden
(Mesajlar): 3.058
(Konular): 2015
İlişki Durumu: Evli
Burç:
Renkli Para : 315426
Aldığı Beğeni: 166
Beğendikleri: 22
Ruh Halim: Huzurlu
Takım :
Standart

DİNLEMEKTEN ZEVK ALIRIM
Neşeli bulunduğu bir zamanı seçerek:
- Paşam... Demiştim şu danıştıklarının içinde bazen öyleleri var ki şaşırıyorum. Bunların mütalalarına nasıl olsa sonunda iştirak etmeyeceksin. Kararını önceden vermiş olduğun da malum... O hal de ne diye onları birer birer çağırıp karşısında söyletirsin?
Atatürk yüzüne alaycı bir eda ile bakıp şu cevabı vermişti:
- Bazen hiç umulmadık adamdan ben çok şeyler öğrenmişimdir; hiç bi kanaatı hakir (değersiz) görmemek lazımdır. Neticede kendi fikrimi bile edecek olsam herkesi ayrı ayrı dinlemekten zevk alırım.
Olaylar Ve Atatürk Sh 58

İKİMİZ DE "GAZİ"YİZ...
Bir tarihte Eskişehir’i ziyaretinde; yakın köylerde gezinti yaparken asırlık çınarların gölgesine sığınmış bir köy kahvesi önünde otomobili durdurdu. Salih Bozok'a;
- Bu çınarları hatırlıyorum... Dedi; zaferden sonra bir gün yolum düşmüştü!... Eski hatıraları bir an tekrar yaşatmak için; araba dan inip büyük bir tevazuuyla köy kahvesinin harap iskemlesine oturdu.
Biraz sonra kahveci ona köyünün yegane ikramı olan ayranı temiz bardaklar içinde getirince “Gazi” pek memnun oldu. Yaşlı kahveciye sordu:
- Adın ne?...
- Yusuf!...
- Buralarda geçmiş harbi hatırlar mısın?...
- Nasıl hatırlamam paşam?... Maiyetinde çavuştum!...
- Maiyetimde mi...
Bütün kuvvetlerin baş kumandanı değil miydin paşam!... Hep emrinde savaştık.
Büyük kurtarıcı zeki köylüyü takdir etmişti. Aferin; Gazi Yusuf Çavuş!... deyince eski asker el buğuladı:
- Estağfurullah paşam!... Gazi sizsiniz!...
- Rütbe başka... Fakat harpten dönmüş iki asker olmamız sıfatıyla ikimiz de "Gazi"yiz!...
Ve tepside duran ayran bardaklarından birini bizzat eliyle çavuşa vermek lütfünü göstererek ilave etti:
- Şerefine Gazi Yusuf Çavuş!...
- Şerefte daim ol paşam!...
Ağlamaktan ayranı içemeyen kahveciye o zamanın çok parası olan bir yüzlük verip gülümsedi:
- Allahaısmarladık silah arkadaşım!...
Atatürk’ün Nükteleri-Fıkraları-Hatıraları Sh 50-51

KONYA İSYANINDA
Konya İsyanı'nı müteakip Konya'ya gelen Atatürk sinirli ve üzgündü. Şehrin ileri gelenleriyle belediye salonunda konuşurken elindeki yanar sigarayı bir aralık iki parmağı arasına almış ve ateşi parmakları arasında ezerek söndürmüş ve şöyle demişti:
Ateş nerede çıkarsa çıksın iki parmağımın arasında böyle ezeceğim!...
Nükte Ve Fıkralarla Atatürk Sh 41

ATATÜRK VE SPOR
Bir gece Atatürk Ada'da yat kulübünde konuşurken yanındakilerden birinin sportmen olduğunu anladı. Ona şu suali sordu:
- Spor nedir?
Muhatabı sporu herkesin bildiği gibi tarif etti.
Gazi dedi ki:
- “Bana daha açık bariz bir tarif bulabilir misiniz?"
Belki en güzel cevabı bulabilmek için düşünen sportmenin ufak bir tevakkufu üzerine Gazi şu hatırasını anlattı:
"Arıburnu Kumandanı idim iki tarafın ateş hatları arasında elli altmış metre mesafe vardı. Birbirine en yakın hatlar arasında dolaşan Türk ve İngiliz keşşaflarından ikisi gecenin kara kesafeti içinde ellerindeki uzun silahları istimal edemeyecek kadar burun buruna temas etmişler. Her iki cesur keşşaf silahlarını atmışlar doğrudan doğruya birbirini boğazlamak için ellerini kullanmak zaruretini hissetmişler.
İngiliz keşşaf yumruklarını sıkmış boks denilen idmanı Türk neferinin vücut ve kalbi üzerinde tatbik etmeye başlamış. Bu mahirene yumruk idmanını bilmeyen Türk neferi kalbine maddeten; vicdanına manen vurulan darbelerin tesiri altında iki elinin ötekinin boğazına uzatmış var kuvvetiyle düşmanın gırtlağını yakalamış. Düşman neferinin boğazı iki demir pençesinin mengenesinde sıkışınca bizim nefer boks darbelerinin iptida hafiflediğini biraz sonra zail olduğunu görmüş.
Nefer esirini sürükleyerek benim yanıma getirdi. Gece yarısından sonra idi. Evvela düşman neferini isticap ettim.
- Ne oldu? Sen niçin buralara kadar geldin?
- Spor cevabını verdi.
Bizimkine sordum:
- Nasıl oldu?
Nefer esirin verdiği ilmi cevabı anlamamış olmaktan korkarak:
- Bilmiyorum dedi. Ben birinci ilmi ve fenni değil ikincinin cehilden ziyade edep ve terbiyesi üzerinde fazla durmadım.
- Sen sportmen misin?
- Evet çok iyi...
- Bizim neferi nasıl buldun?
- Bilmiyor dedi.
Türk neferine döndüm:
- İşitiyor musun senin için bilmiyor cahildir dedi.
Kısaca;
- Huzurumuza getirdim efendim cevabını verdi.
Gazi devam etti:
- Ben spor nedir diye sorulursa vereceğim cevap şudur:
- "Spor; vatanın milletin ali menfaatlerine tecavüz edenleri gırtlağından yakalayıp memleket ve millet hadimlerinin huzuruna getirebilmek kabiliyeti maddiye ve maneviyesidir. "
Atatürk'ün Nükteleri-Fıkraları-Hatıraları Sh 51-52

ATATÜRK VE ALEMDAR
Atatürk Osmanlı Padişahları arasında Yıldırım ve Beyazıt Fatih Yavuz IV. Murat'ı beğenirdi. Sadrazamlar arasında da Alemdar Mustafa Paşa'ya kızardı:
- Biraz kültürü olsaydı Cumhuriyeti ilan ederdi!.. derdi.
- Büyük Reşit Paşa'nın kültürü Alemdar Mustafa Paşa'nın kültürü birleşebilseydi ben tarihe başka bir görevle girerdim demişti.
Nükte Ve Fıkralarla Atatürk Sh 321-322

OLUR ŞEY DEĞİL
Muallimler Ankara'da bir içtima yapmışlar içtimaa iki üç muallim hanım da iştirak ederek salonda ayrı bir yere oturmuşlardı.
Muallim hanımların içtimaa gitmelerini hoş görmeyen Meclis'in sarıklıları Gazi'ye şikayete gidiyorlar.
Gazi kızarak:
- "Kimmiş Muallimler Cemiyeti Reisi? Çağırın onu!"
Ve Mazhar Müfit birkaç dakika sonra içeri girince gürleyen bir sesle çıkışıyor:
- “Siz Muallimler içtimamda ne yapmışsınız? Ne ayıp şey bu?"
Mazhar Müfit şaşakalır. Gazi'den bu hareket mi beklenirdi? Sarıklılar muzaffer bir besaretle gülüyor. Sarıklılar neşe içinde Gazi'nin sesi hep aynı tonda devam ediyor.
- "Olur şey değil olur şey değil!"
Mazhar Müfit hala ayakta ve hala ne diyeceğini şaşırmış bir halde cevap vermeye çalışıyor:
- "Efendim vallahi..."
- "Bırak bırak ben hepsini biliyorum; içtimaa Muallime Hanımlar’ıda çağırdınız. Fakat onları niye ayrı sıralara oturttunuz? Sizin kendinize mi itimadınız yok Türk hanımının faziletine mi ? Bir daha öyle ayrılık gayrılık görmeyeyim anladınız mı ?
Atatürk'ün Nükteleri-Fıkraları-Hatıraları Sh 59

PEYNİR ZEYTİN SOĞAN VE KURU EKMEK
Mustafa Kemal Paşa Erzurum ve Sivas Kongreleri’ne katılan arkadaşlarıyla birlikte ciddi para sıkıntısındaydı. Erzurum'dan Sivas'a intikal sırasında yoldaki durumlarını Mazhar Müfit şöyle anlatır:
"Önümüzde ve Paşa'nın üstün iradesi ve dahi ışığı altında yeni ve engin bir savaş ufku açılmıştı. Erzurum'dan sonra yeni bir irade yeni bir madde ve mana hamlesi ile büyük vatan savaşına atılacak Erzurum'da kurulan büyük temele bina edilecek eserin ikinci safhasındaki çalışmalara katılacaktır.
Sesimi biraz yükseltmiş olacağım ki öndeki arabadan Mustafa Kemal Paşa arkaya bakarak eli ile;
- Daha yüksek sesle!... diyerek işaret veriyordu. Ve bu işaret üzerinedir ki yine gayri iradi gayri ihtiyari olarak dilimin ucuna:
"Ey gaziler yol göründü tarihi şarkısı geldi ve ben bu şarkıya başlayınca insiyaki bir sirayetle hemen bütün otomobillerdeki arkadaşlar da bana katıldılar ve hep bir ağızdan bu şarkıyı okuduk ve söyledik. Arızasız öğle vaktini bulduk. Her kilometreyi arızasız kat ettikçe adeta sevinç duyuyor ve:
- Otomobillerimiz bu vaziyette bizi Sivas'a selametle ulaştıra bilecekler ümidini muhafaza ediyorduk. Bir pınar başında mola verdik. Paşa:
- Hemen yemeğimizi yiyelim vakit kaybetmeksizin yine yola devam edelim dedi.
Çünkü 4 Eylül'de kongrenin açılması kararlaştırılmış olduğuna nazaran yolculuğumuz muayyen bir programla tayin ve tespit edilmiştir.
Hareket ve molalarda o programa uymak zorundaydık. Ancak paşanın;
- Yemeğimizi yiyelim deyişinde sonraki vaziyetimizin biraz acıklı olduğunu da tebarüz ettirmeyelim. Yemek deyince bilhassa Anadolu'daki kara yolculuklarında gün görmüş insanlar için yemek; tavuk hindi soğuk et su böreği köfte vesaire gibi şeylerden düzülen nevaledir.
Hepimiz de bu çeşit nevalelerle yolculuk etmiş insanlardık. Fakat bu defa nevalemiz; peynir zeytin ve kuru ekmekten ibaret bir azıktı. Su başında rastladığımız köylüler de torbalarından birkaç baş kuru soğan ikram ettiler. Fakat paşa başta olmak üzere hepimiz en büyük bir lokantada pişirilmiş veya ziyafette tertiplenmiş yemeklerden ve İstanbul tabiri ile et'ime-i nefise-i lezize (en güzel yemekler) den daha mükemmel ve daha iştahlı olarak zevkle kuru soğanı peyniri zeytini ekmeğimize katık ederek ve pınarın buz gibi suyunu içerek karnımızı doyurduk.
İlginç Olaylar Ve Anektotlarla Atatürk Sh 21-22

ATATÜRK'E BİR KÖYLÜNÜN CEVABI
Tarihimiz sayısız savaşlarla doludur. Biz bu savaşlardan başkaldırıp ne memleketi imar edebilmişiz ne de kendimiz refaha kavuşmuşuzdur. Bunun sebebi bizim suçumuzda olduğu kadar düşmanlarımızdadır da. Çünkü başta Moskoflar olmak üzere düşmanlarımız hep şöyle düşünürlerdi :
- Türklere rahat vermemeli ki başka sahalarda ilerleyemesinler...
Bunun için de sık sık başımıza belalar çıkarırlar savaşlar açarlar balkan milletlerini “istiklal” diye kışkırtırlardı.
Biz böyle durmadan savaşırken de o zamanlar askere alınmayan gayri müslimler durmadan zenginleşirlerdi.
Onların neden zengin bizim neden fakir kaldığımızı bir köylü Atatürk’e verdiği kısa bir cevap ile gayet veciz olarak izah etmiştir.
Atatürk Mersin'e yaptığı seyahatlerden birinde şehirde gördüğü büyük binaları işaret ederek sormuş:
- Bu köşk kimin?
- Kirkor'un...
- Ya şu koca bina ?
- Yargo'nun
- Ya şu ?
- Salomon'un...
Atatürk biraz sinirlenerek sormuş:
- Onlar bu binaları yaparken ya siz nerede idiniz? Toplananların arkalarından bir köylünün sesi duyulur:
- Biz mi nerede idik? Biz Yemen'de Tuna Boyları’nda Balkanlar’da Arnavutluk Dağları’nda Kafkaslar'da Çanakkale'de Sakarya'da savaşıyorduk paşam...
Atatürk bu hatırasını naklederken:
- Hayatımda cevap veremediğim yegane insan bu ak sakallı ihtiyar olmuştur der dururdu.
Atatürk'ün Nükteleri-Fıkraları-Hatıraları Sh 18



ATATÜRK'ÜN AĞZINDAN TÜRK KÖYLÜSÜ
Bir gün Akşehir civarında bir köye gittim. Çok yağmur yağıyordu ve soğuk vardı. Kendimi belli etmeyerek bir evin önünde duran kadına: übacı yağmur var soğuk var. Beni çatın altına kabul eder misin dedim ? Hiç tereddüt etmeyerek “buyrun” dedi ve beni bir odaya aldı odada ateş olmadığı ve yeni bir ateşin yakılması uzun zamana bağlı olduğu için:
"İsterseniz bizim odaya gidelim. Orada hazır ateş var" dedi. Gittik. Müteakiben komşulardan birkaç kadın ve birkaç erkek geldi. Beraberce konuşmaya başladık. Konuşurken bana en mühim sualleri soranlar kadınlar oldu. Askerin vaziyetini düşmanın halini en mühim düşmanın hangisi olduğunu sordular ve bunları sorarken hiç bir telaş ve tekayyüde lüzum görmediler. İnsanca konuştular. Fakat biraz sonra benim kim olduğumu anlayınca telaş gösterdiler ve söyledikleri sordukları şeylerden kendilerine bir zarar geleceğini zannederek korktular! Çünkü şimdiye kadar resmi bir adamla açıkça konuşmayı büyük bir kabahat telakki etmişlerdi...
Atatürk'ün Nükteleri-Fıkraları-Hatıraları Sh 14

SATIN ALINMAYAN ADAM
Atatürk geçen dünya harbi başladığı zaman Türk ordusunda alman general ve subaylarına mühim mevkiler verilmesinin aleyhinde bulunmuştu. Alman mareşali falkenhayn bu gibileri itirazdan vazgeçirmek için çeşitli çarelere başvuruyordu. Bu sırada Mustafa Kemal Paşa’nın yedinci ordu kumandanlığına hareket edeceği günün gecesi İstanbul’da Akaretler'de 74 numaralı eve alman mareşalinin karargahında memur olan bir Türk kurmay subayı ile genç bir alman subayı geldiler. Ufak sandıklar içinde bazı şeyler getirdiler. Mustafa Kemal sordu:
- Bunlar nedir?
Alman subay cevap verdi.
- İstanbul'dan ayrılıyorsunuz; size Mareşal Falkenhayn bir miktar altın göndermiştir.
- Bu paralar bana yanlış geldi. Ordunun levazım reisliğine gönderilmesi lazımdı.
- Efendim o da başka...
Mustafa Kemal paranın ne kadar olduğunu anladıktan sonra alman subayının önünde onları teslim aldığına dair senet imzaladı; fakat alman subayı bunu kabul etmedi. O zaman Mustafa Kemal Türk subayına emretti:
- Bu zabit bilmiyor senedi alsın. Mareşale versin ve siz de paraları gelip alması için levazım reisliğine haber gönderiniz...
Bir kaç ay sonra Atatürk yedinci ordu kumandanlığını vekil olarak Ali Rıza Paşa'ya bırakmış ayrılmıştı; altınları da ona teslim ederek makbuz almıştı. Bu makbuzu iki yaverine verdi ve emretti.
- Mareşal Falkenhayn'e gidiniz; kendisini görünüz; bu makbuzu vererek benim imzamın bulunduğu kağıdı ondan alınız!
Mareşal Falkenhayn yaverine:
- Mustafa Kemal Paşa'ya böyle bir para verdiğimi hatırlamıyorum; bende imzalı senedinin bulunduğunu da bilmiyorum. Bunun için Ali Rıza imzalı kağıdı da kabul edemem! dedi. Mustafa Kemal Paşa şu haberi yolladı;
- Verdiğiniz altınlar olduğu gibi duruyor; onlar için size senet verilmiştir. Sizde böyle bir senedin bulunmayışı altınları yok edemez. Vesikayı kaybetmiş olabilirsiniz; o halde verdiğiniz altınları size iade edeceğiz; aldığınıza dair siz bize makbuz veriniz! Ben altın için memleket menfaatleri hakkında müsamaha gösterecek insanlar dan değilim. Paralarınız duruyor fakat onlardan daha kıymetli olan Mustafa Kemal imzası sizde kalamaz!
Olaylar Ve Atatürk Sh 63-64

HAKİKİ İNSAN
Atatürk muhtelif vesilelerle maiyetinde çalışan kimselerin samimiyet ve sadakatlarını imtihan etmesini gayet iyi bilirdi. İnsanların halet-i ruhiyesini niyet ve emellerini teşhis ve temyiz etmekte şelaleler saçan bir zekaya malikti.
O büyük insan bir gece Çankaya köşkündeki bir ziyafette devrin vekillerinden maruf bir zata şöyle bir sual sorar:
- Beni hakikaten sever misiniz?
Muhatabı hemen cevabı yapıştırır:
- Sevmek ne kelime Ata'm taparım!
- Peki her dediğimi de yapar mısınız?
- Derhal
Atatürk bu söz üzerine belinden tabancasını çıkarır ona uzatır.
- Öyleyse al tabancamı sık kafana...
- “Aman Atam” der herhalde benimle şaka ediyorsunuz. Benim ölmemi istemezsiniz. Meseleyi anlayan Atatürk yeleleri kabaran bir aslan mehabetiyle dışarıda hizmet eden askeri yanına çağırıp aynı sualleri sorup cevabını aldıktan sonra karşısında Toroslar’dan kopmuş bir kaya parçası gibi duran bu bağrı yanık Anadolu çocuğuna tabancasını uzatıp kafasına sıkmasını emreder. Aslan Mehmetçik bu emri bilatereddüt yerine getirir fakat kendisine bir şey olmaz. Çünkü Atatürk daha önce tabancasındaki merminin kurşununu çıkarmıştır.
İşte o zaman Atatürk yanındakilere şöyle der:
- Beni ve vatanı seven hakiki insanı gördünüz mü?
Ruhu şad olsun.
Atatürk'ün Nükteleri-Fıkraları-Hatıraları Sh 17

SARIŞIN YARBAY
Atatürk kendisini ilk görenlerin üzerinde son derece olumlu etkiler yapan bir insandı.
Çanakkale muhabereleri sırasındaydı.
O güne kadar hiç karşılaşmadığım bu yarbay tabancası belinde dürbünü göğsünde avurtları çökük sarışın sarı bıyıkları hafifçe yukarıya doğru bükük incecik belli ve orta boylu bir zattı.
Atından atlayınca bana bir şey sormadan ve söylemeden sağ eliyle dürbününü aldı ve ufku taramaya başladı. Eldivenli olan sol elinde gümüş kabzalı bir kırbaç vardı. Bir tarafta düşmanın yaklaşan donanmasını gözetlerken sol elindeki kırbacı ile hafif hafif getrlerine vuruyordu. Getrleri ile ayakkabılarının ve mahmuzlarının temizliği bilhassa dikkatimi çekti.
Dürbünü bir ara gözlerinden çekti. Kendimi takdim etmek fırsatını buldum. Gözlerine baktım. O güne kadar tesadüf etmediğim bir tesir altında kaldım.
O gözlerde şimşekler çakıyordu sanki... Bir iki defa daha düşman donanmasına baktı ve söylediği tek cümle şu oldu;
- Bu günkü geliş başka geliştir.
Seri bir hareketle elimi sıktı. Çabuk bir hareketle atına bindi. Dört nala uzaklaştı.
- Bu zat kimdi? diye arkasından baka kaldım. Sonra bu tok sözlü insanı her hareketiyle tesir altında bırakan yarbayın Mustafa Kemal olduğunu arkadaşlarımdan öğrendim.
Said Arif Terzioğlu İnsancıl Atatürk

ADAM OLMAK
Bir gün mecliste halk partisi tüzüğü konuşulduğu zaman hoca milletvekillerinden biri kürsüde ağır tenkitlerde bulunuyordu. Tenkitler hiç de hoşa gidecek şeyler değildi.
Hoca bir aralık:
- Bu "asri" kelimesi ne demektir? deyince Mustafa Kemal reislik makamında oturduğunu unutarak yukardan hatibe doğru eğilerek:
- Adam olmak demektir hocam adam olmak... demişti.
Doğrusu bütün inkılap programının da özeti bu idi.
F. Rıfkı Atay Çankaya

İNSAN ASKER VE BABA ATATÜRK
Asker politikacı Atatürk aynı zamanda iyi bir de baba idi. Çocuklarla yakından ilgilenirdi. Bilhassa askeri okulların talebeleri en çok ilgilendiği kişilerdi.
1929 yılının bir sonbaharın trenle İstanbul'dan Ankara'ya dönüyordu. Özel tren Hereke istasyonunda kısa bir duruş yapmıştı... Birden Ata'nın gözü istasyon meydanında silah çatmış istirahat eden er kıyafetli gençlere ilişti. Ve bunları bir el işareti ile yanına çağırdı. Koşuştular trenin bir adım yakınında levent vücutlar sanki birden çakılıp kaldılar. Gözleri atalarındaydı. Bir emir bekliyor gibiydiler.
- Siz kimsiniz ne yapıyorsunuz burada?
Hepsi bir ağızdan gök gürültüsünü andıran bir haykırışla cevapladılar.
- Harbiye Stajeriyiz paşam manevraya gidiyoruz.
Fazlaca mütehassis olan Atatürk;
- Bu kısa duraklamadan faydalanarak size bazı şeyler söylemek isterim! dedi. Bir an gözlerini onların üzerlerinde gezdirdi ve şöyle devam etti
- Madem ki zabit olacaksınız mesleğinizin size yüklediği sorumluluğu müdrik olarak çalışın. Kendinizi geleceğe ona göre hazırlayın Türk tarihini tetkik ederseniz göreceksiniz ki bu millet ne zaman yükseldi ise Türk subaylarının omuzlarında yükselmiş ne zaman düşmüş ise zabitlerinin çizmeleri altına düşmüştür.
Harbiye talebeleri Ata'nın bu nasihatını büyük bir dikkatle ve "hazır ol" vaziyette dinlediler. Atatürk'ün gözleri denize dalmıştı. Tekrar ağır düşüncelerden sıyrılır gibi bir hareket yaparak.
- "Sizin bir marşınız var onu bana söyleyin” dedi marş bitince geri döndü ve arkasında bekleyenlere bir şeyler söyledi. Koşuşmalar oldu. Atatürk tekrar pencereden dışarıya uzandığı zaman elinde büyükçe bir paket vardı. Tren ağır ağır hareket ederken Atatürk gençlere hitaben şöyle diyordu;
- "Size bir şeyler ikram etmek isterim. Kusura bakmayın yol hali başka bir şeyim yok. Belki hepiniz sigara içmiyorsunuz belki bir kısmınız içiyor bir kısmınız içmiyor ama bu sigara benim sigaramdır. Bundan hepiniz içeceksiniz. Sayıları az olduğu içinde tabirimi mazur görün onları nefes nefes içmenizi isterim."
Genç Harbiyeliler hep bir ağızdan "Sağol Paşam" diye bağırdılar ve Ata'nın attığı paketi havada kaptılar.
Ata’nın bu sözleri üzerinden 33 yıl gibi çok uzun bir zaman geçmesine rağmen o günleri yaşayanların kulaklarında çınlamaktadır.
- "Nefes nefes içmenizi isterim!"
Tren uzaklaştıktan sonra uzun uzun Ata'nın ardından bakan bizler ne demek istediğini çözmeye çalışırken bir karışıklık oldu ve sigaralar kapışıldı.
Bunlardan üç tanesi g. M. K. (Gazi Mustafa Kemal) markalı sigara bana bu hatırayı nakleden Emekli Albay Fuat Uluç'un en kıymetli hatırası olarak söylenmektedir.
Sait Arif Terzioğlu İnsancıl Atatürk

DÜŞMAN DA KAHRAMAN
Birgün Çanakkale’ye giden bakanlardan birine Atatürk şöyle dedi:
- Orada Mehmetçik anıtının başında şehitleri anacaksınız. Siz olmasaydınız siz göğüslerinizi çelik kalelere karşı siper etmeseydiniz boğaz elden gider İstanbul elden giderdi diyeceksin.
- Evet efendim.
- Çanakkale'de yalnız bizim şehitlerimiz yok. Bu topraklar üzerinde kanlarını döken insanları da o kahraman düşman savaşçılarını da saygıyla anacaksın.
Bakanın ricası üzerine bu son söylenecekleri Atatürk'ün kendisi hazırlamıştır. Nutuk şudur:
"Bu memlekette kanlarını döken kahraman burada bir dost vatanın toprağındasınız. Huzur içinde uyuyunuz. Sizler Mehmetçiklerle yanyana koyun koyunasınız. Uzak diyarlardan evlatlarını harbe gönderen analar! Gözyaşlarınızı dindiriniz; evlatlarınız bizim bağrımızdadır huzur içindedirler. Onlar bu toprakta canlarını verdikten sonra artık bizim evladımız olmuşlardır."
Bu nutku yabancı gazeteler haber aldıktan sonra haftalarca aylarca Avusturalya'dan Yeni Zelanda'dan sevgi minnet mektupları yağmıştı.
F. Rıfkı Atay Hatıralar

BİR RESSAMLA KONUŞMA
Yıllar sonra bir ressam Mustafa Kemal'e Sakarya Savaşı’nı gösteren bir tablo hediye etti. Kendisi ön planda yağız bir savaş hayvanına binmiş olarak görünüyordu. Ressam tebrik beklerken birdenbire Mustafa Kemal'in "Bu tabloyu kimseye göstermeyin" demesi üzerine şaşırıp kaldı. Kimse ne söyleyeceğini bilemiyordu. Mustafa Kemal açıkladı:
- "Savaşa katılmış olan herkes bilir ki hayvanlarımız bir deri bir kemikten ibaretti bizimde onlardan arta kalır yanımız yoktu. Hepimiz iskelet halindeydik. Atları da savaşçıları da böyle güçlü kuvvetli göstermekle Sakarya'nın değerini küçültmüş oluyorsunuz dostum."
Behçet Kemal Çağlar Atatürk Denizinden Damlalar




DoLaNTiN isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı
Reklam Alanı
Yeni Konu Aç Cevap Yaz

Etiketler
atatürk, hatıralar, ile


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık


Forum Renkli Sosyal Medya
Forumrenkli Facebook Forumrenkli Twitter Forumrenkli RSS
Forum Renkli Desteklediklerimiz

Forum Renkli Yasal Uyarı!

Forum Renkli Türkiye'nin en renkli eğlence ve bilgi paylaşım platformudur. Hukuka, yasalara, telif ve kişilik haklarına bağlıdır. "5651 sayılı yasada" belirtilen "Yer Sağlayıcı" olarak hizmet sunmaktadır. İlgili yasaya göre site yönetiminin tüm içerikleri kontrol etme yükümlülüğü yoktur. Bu sebep ile sitemiz, uyarıları dikkate alarak yasa dışı paylaşımlar hakkında gerekli işlemleri yapmaktadır. Oluşabilecek yasal sorumluluklar "Üyelerimize" aittir.

Forum Renkli; Arkadaşlık, Dostluk, Eğlence, Paylaşım, Msn Nickleri, Msn Sözleri, Msn Avatarları, Ödüllü Yarışmalar, Msn Sözleri, Şiirler, Şarkılar, Moda, Sağlık, Tv, Dizi, Film, Komik, Komik Resimler, Komik Videolar, Haberler, Spor Haberleri ve Güncel Bilgi Paylaşımı gibi konuların kullanıcıları tarafından önceden onay almadan anında yayınlayabildikleri bir forumdur.

Copyright© 2011 - 2013, ForumRenkli.com® Tüm Hakları Saklıdır.


Forum Renkli Alexa Forum Renkli Sitemap



vBulletin® Version 3.8.7 ile güçlendirilmiştir.
Copyright ©2000 - 2017, Jelsoft Enterprises Ltd
Inactive Reminders By Realdizayn

Search Engine Optimization by vBSEO 3.6.1 ©2011, Crawlability, Inc.

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222 223 224 225 226 227 228 229 230 231 232 233 234 235 236 237 238 239 240 241 242 243 244 245 246 247 248 249 250 251 252 253 254 255 256 257 258 259 260 261 262 263 264 265 266 267 268 269 270 271 272 273 274 275 276 277 278 279 280 281 282 283 284 285 286 287 288 289 290 291 292 293 294 295 296 297 298 299 300 301 302 303 304 305 306 307 308 309 310 311 312 313 314 315 316 317 318 319 320 321 322 323 324 325 326 327 328 329 330 331 332 333 334 335 336 337 338 339 340 341 342 343 344 345 346 347 348 349 350 351 352 353 354 355 356 357 358 359 360 361 362 363 364 365 366 367 368 369 370 371 372 373 374 375 376 377 378 379 380 381 382 383 384 385 386 387 388 389 390 391 392 393 394 395 396 397 398 399 400 401 402 403 404 405 406 407 408 409 410 411 412 413 414 415 416 417 418 419 420 421 422 423 424 425 426 427 428 429 430 431 432 433 434 435 436 437 438 439 440 441 442 443 444 445 446 447 448 449 450 451 452 453 454 455 456 457 458 459 460 461 462 463 464 465 466 467 468 469 470 471 472 473 474 475 476 477 478 479 480 481 482 483 484 485 486 487 488 489 490 491 492 493 494 495 496 497 498 499 500 501 502 503 504 505 506 507 508 509 510 511 512 513 514 515 516 517 518 519 520 521 522 523 524 525 526 527 528 529 530 531 532 533 534 535 536 537 538 539 540 541 542 543 544 545 546 547 548 549 550 551 552 553 554 555 556 557