Forum Renkli - Türkiye`nin En Renkli Eğlence ve Bilgi Paylaşım Platformu  



"Taklitler, Asıllarını yaşatırmış."
Go Back   Forum Renkli - Türkiye`nin En Renkli Eğlence ve Bilgi Paylaşım Platformu > Kültür & Sanat > Kültür - Tarih > Osmanlı Tarihi
Ücretsiz Kayıt ol veya Üye Girişi yapın.
Forum Renkli - Türkiye'nin En Renkli Eğlence ve Paylaşım Platformuna Hoşgeldiniz.
Forum Renkli'ye Hoşgeldiniz. Forumumuza ücretsiz KAYIT olarak, forumumuzda bilgi alışverişi yapabilir ve aramıza katılıp samimi dostluklar kurabilirsiniz.

Forumumuzda bizimle birlikte paylaşıma katılmak için buradan üye olabilirsiniz.



veya Facebook üyeliğiniz ile sitemize kayıt olabilirsiniz.
Etiketli Üyeler Listesi

Yeni Konu Aç Cevap Yaz
 
LinkBack Seçenekler Stil
Alt 12 Mart 2013, 00:41   #1 (permalink)
Fasl-ı Kırmızı

DoLaNTiN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: 05 Mart 2013
Nerden: unrealden
(Mesajlar): 3.058
(Konular): 2015
İlişki Durumu: Evli
Burç:
Renkli Para : 315426
Aldığı Beğeni: 166
Beğendikleri: 22
Ruh Halim: Huzurlu
Takım :
frasker Hanedanlıktan Cumhuriyete Toplum ve Ekonominin Dönüşümü

İmparatorluktan Cumhuriyete Toplum ve Ekonominin Dönüşümü ve Merkezleşmenin Dinamikleri

Özet
Bu çalışmada Osmanlıda başlayan modernleşme girişimlerinin temel karakteristikleri merkezi otoritenin kendini yenileme biçimi ve toplum ile devlet arasındaki ilişkiler açısından ele alınmaktadır. Modernleşme İmparatorluğun güç kaybetmesi karşısında askeri ve idari alanda ortaya çıkmış bu doğrultudaki yetkeci ve bürokratik düzenlemelerle devletin merkeziyetçiliği pekiştirilmiştir. Osmanlıda gerçekleştirilen reformlar merkeziyetçi devletin yeniden yapılandırılmasıyla sınırlı kalırken Cumhuriyetle birlikte bağımsız bir ulus yaratma çabaları toplumsal ve kültürel alanda hakim olan
değerleri dönüştürmeyi amaçlamıştır. Osmanlıdan Cumhuriyete dönüşüm ve merkezileşmenin dinamiğinde iki temel amaç belirleyici konumdadır: ekonomik ve askeri üstünlükleriyle ülkeyi egemenliği altına almaya çalışan dış güçlere karşı devleti güçlendirmek ve kendiliğinden dönüşmeyen toplumsal ve kültürel yapıyı yetkeci bir değişim tasarımıyla dönüştürmek.

Giriş: Sanayi ve İmparatorluğun Uzun Süren Çöküşü

Klasik Osmanlı toplumsal sistemi Batı kapitalizminin etkilerine maruz ka¬lıp değişimin kaçınılmaz olduğu görüldükçe; devlet mekanizması yeniliklerle çağdaşlaştırılmaya çalışılmış ancak kapitalist bir dönüşümün toplumsal yaşam ve kültür alanında ortaya çıkması uzun zaman almıştır. Osmanlı toplumunun ekonomik olduğu kadar ideolojik açıdan kendine özgü nitelikleri bu durumun açıklanmasında önemlidir. Birbirinden çok farklı anlayışlarla hareket etseler de hem Marx hem de Weber’in Batı kapitalizminin yükselişiyle ilgili analizlerinde “kazancı artırma” çabasının altını çizdiklerini görmekteyiz. Bireyler düzeyinde etkili olan kazanç isteği kapitalizmin gelişmesi üzerinde belirleyici rol oynarken bu gelişme aynı zamanda siyasal ve askeri düzenlerin değişimini de beraberinde getirmiştir. Diğer taraftan onaltı ncı yüzyıldan itibaren kapitalist gelişmeyi gerçekleştiren ülkelerin diğerleri üzerinde kurdukları siyasi ve askeri üstünlükler kapitalist sistemin yayılmasına yardımcı olmuştur. Kapitalizmin yayılması diğer toplumlarda yapısal bir değişimi zorunlu hale getirmiştir. Değişimin “yukarı”dan geldiği ülkelerde devlet yapısındaki modernleşmeye karşın benzer bir dönüşümün toplumsal ve kültürel alanda kısa zamanda ortaya çıkmadığı gündelik yaşam düzeyinde kapitalist değerleri benimsemeye karşı bir direnişin olduğu görülmektedir. Sonuçta bu durum modernleştirici bir amacı olan yetkeci yönetimin uzun süre varlığını sürdürmesini beraberinde getirir. Kendiliğinden değişmeyen bir toplumu değiştirmeye çalışmak çoğu zaman devletin daha çok yetkecileşmesiyle sonuçlanır.

Geleneksel toplumsal sistemin dönüşümüyle birlikte; kazanma bunun için hesap yapma ve servet biriktirme amacının toplumda baskın hale gelmesi kapitalist ekonomik gelişmenin önkoşulu olmuştur. Bu anlamda Hobsbawm (1998: 38) Sanayi Devrimi’nin kökeninin “kar elde etme ile teknik buluş arasındaki ilişkide” olduğunu ileri sürmektedir. Ona göre “özel girişimciliğe dayalı” bir ekonomik sistemin “imalatın yapısını devrimci bir biçimde değiştirmesi ancak bu yolla elde edilecek karın aksi takdirde elde edilecek kardan daha yüksek olması durumunda mümkün olabilir”. Batı Avrupa toplumları ekonomik ve teknolojik alanda tamamıyla yeni bir döneme girerken diğer toplumlar farklı biçimlerde bu gelişmenin etkisiyle her alanda kendi geçmişleriyle hesaplaşmaya başlamışlar değişime uyum sağlamak bir zorunluluk olarak kendini göstermiştir. Avrupa’da gelişen ekonomik teknolojik ve siyasal hareketler ve bunların temelini oluşturan felsefeler dünyanın diğer toplumlarındaki değişim süreçlerinde belirleyici (modus operendi) bir konum kazanmışlardır. Wallerstein (1992 12 16) “tarihsel kapitalizm” adını verdiği “tarihsel toplumsal sistem”in “onbeşinci yüzyıl sonları Avrupası’nda yer aldığı; sistemin zaman içinde ondokuzuncu yüzyıl sonlarına gelindiğinde tüm yerküresini kaplayacak biçimde mekan içinde genişlediği; bugün hala tüm yerküresini kaplamakta olduğu”nu belirtir. Ona göre bu “sistemin ayırt edici özelliği ... sermayenin çok özel bir yolla kullanıma girmesidir (yatırılması). Bu kullanımda başlıca amaç ya da niyet sermayenin kendini büyütmesidir. Sistemde geçmiş birikimler yalnızca daha fazla sermaye biriktirmek için kullanıldığı ölçüde “sermaye”dir.”

Kapitalizmin gelişmesine paralel olarak devlet ve toplum arasındaki ilişkiler de değişim sürecine girmiştir. Geleneksel devletten farklı olarak modern devletin hükümranlık alanının gündelik yaşamı da kapsayacak biçimde geniş-lemesinde kapitalizm ve sanayileşmenin hayati bir rolü olmuştur.

Teknolojinin gelişmesine bağlı olarak özellikle ulaşım ve iletişim olanaklarıyla devletin tebaası üzerindeki denetimi artmış buna koşut merkezi bürokratik devlet yapısı güçlenmiştir. Kapitalizm ve sanayileşmeyle modern devletin oluşumu arasında yakın bir ilişki olduğunu vurgulayan Giddens (1985: 148) kapitalist girişimciliğin ilk dönemi olan onaltıncı yüzyıldan onsekizinci yüzyıla kadar mutlakıyetçi devletin hüküm sürdüğünü daha sonra sanayi kapitalizmiyle birlikte ise ulus-devletin ortaya çıktığını ileri sürer. Ona göre “kapitalizmin olgunlaşması bir taraftan toprak ve ürünlerin diğer taraftan emek-gücünün metalaşmasını kapsar ... ilki mutlakıyetçi devletle ilişkilidir. İkincisinin ... yaygınlık kazanması ulus-devletin oluşumuna bağlıdır.” Yeni bir hukuk para ve vergi sisteminin gelişmesi mutlakıyetçi devletin merkezileşmiş gücünü pekiştirir.

Osmanlı toplumsal tarihinin anlaşılmasında kapitalizmin etkisinin hissedilmeye başlamasıyla birlikte geleneksel ekonomik değerlerin bu yeni sistemle ilişkisi en önemli sorunlardan birini oluşturur. Osmanlı toplumunda hakim olan ekonomik yapı ve yaşam değerleri servetin kullanılma biçiminde belirleyici olmuştur. Osmanlı’da “..servet yığınlarının uzun zaman tüccar ve müteşebbisten ziyade siyasi nüfuz ve iktidar sahiplerinin elinde toplanmış olması” özel girişimciliğe dayalı ekonomik bir gelişmenin ortaya çıkmamasının en önemli nedenlerinden biridir. Diğer bir önemli neden ise servetin kullanılma biçimidir: “Mal ve parayı bekleyen akıbet; iktisadi bir maksat uğruna harcanmak yahut iktisadi bir talihsizliğin kurbanı olmak (mesela ticarette batırılmak) değil daha ziyade siyasi bir gaye uğruna veya siyasi bir nikbete uğrayarak harcanmak ve tüketilmektir; en fazla rastlanan şekilleriyle: gözden düşme göze gelme (servetiyle dikkati çekme) nihayet göze girmek için harcama! Hülasa kazanmak gibi tüketmek de iktisadi hayatın dışında ve ötesindedir” (Ülgener 1991: 177 180). Ancak akılcı bir hesaplamaya dayalı olarak artırılmaya çalışıldığında ve bunun için teknolojik ve bilimsel olanaklardan yararlanıldığında servetin kapitalist kullanımından söz edilebilir. Kazanma güdüsü ve akılcı hesaplamanın yanında serveti artırmak için gerekli olan teknolojik olanaklar da bu süreçte belirleyici bir rol oynar. Kazanma ve biriktirme arzusu kapitalist gelişmenin zihinsel ve kültürel arka planını oluştururken teknolojik olanaklar bu iradenin cisimleş-mesini sağlar. Bu anlamda ekonomik ve teknolojik gelişme karşılıklı olarak birbirini etkiler.

Sanayi devrimiyle birlikte Osmanlı İmparatorluğu’nun toplum-devlet ilişkilerine yön veren klasik sistemindeki fetih siyasetinin de sonu gelmiştir. Önce İmparatorluğa eski gücü kazandırılmaya çalışılmış ancak Batının ekonomik ve teknolojik üstünlüğünün fark edilmesiyle savunmacı bir değişim politikası benimsenmiştir. Savaşlarda yenilgilerin sürmesi fetih ideolojisinin siyasal biçiminin dönüşümünü gerekli hale getirmiş ve yönetimin yeniden yapılandırılması sürecine girilmiştir. Buna karşın toplumsal yaşam alanında değişim rüzgarları daha geç esmeye başlamış bireycilik özel mülkiyet ve kazanmaya dayalı bir ideolojinin gelişmesi yüzyılları bulan bir sürece yayılmıştır. Değişimin yukarıdan gelmesi toplumsal ve kültürel alanda kapitalist gelişmeyi destekleyecek değerlerin kendiliğinden belirmeyeceği gerçeği ile ilgilidir. İmparatorluğun kendine has güçlü bir devlet-toplum sistemine sahip olması sanayileşmenin etkilerine uzun süre direnmesini ve siyasal erkin toplum üzerindeki nüfuzunu koruyabilmesini sağlamasına karşın Batının gelişen sarsıcı teknolojik gücü karşısında İmparatorluk kendi sisteminde bazı yenilikler yaparak modernleşme ihtiyacını hissetmiştir. Bu süreçte değişimin dinamiğinin belirlenmesinde merkeziyetçiliğin etkili hale gelmesi devletin varlığının dışarıdan gelecek bir tehdit altında hissedilmesi ile ilişkilidir. Osmanlı’da yönetim düzeyinde gerçekleştirilen yenileşmeler Batının teknolojisini alıp kültürünü reddetmeye yönelik bir anlayışa dayanmış bu anlamda kültürel bir dönüşüm gereksiz görülmüştür. Bu çerçevede Osmanlıda modernleşme devlet aygıtının bürokratikleştirilip yenileştirilmesiyle sınırlı kalırken Cumhuriyetle birlikte anti-emperyalizmi ve bağımsızlığı vurgulayan söyleme koşut bir toplum ve kültür yaratılmaya çalışılmıştır. Bağımsız bir ulus-toplum olarak varlığın korunması ancak Batılıların sahip olduğu üstünlük araçları olan ekonomik ve teknolojik gelişmenin gerektirdiği toplumsal ve kültürel dönüşümün sağlanmasına bağlıdır. Bu üstünlük araçlarını geliştirmemek sömürgeleşmeye açık olmak demektir. Ancak bu alanlarda başarılı bir gelişme bireyler düzeyinde kazanma biriktirme istencinin yaygın ve etkin olmasıyla mümkündür. Sosyo-kültürel yapının bu niteliklerden yoksun oluşu yetkeci bir toplumsal değişim tasarımının benimsenmesini beraberinde getirmiştir. Bu anlamda Türk Devrimi halkı Müslüman ülkeler arasında biricik bir yere sahip olmuş ve bugüne kadar bu ülkelerin hemen hiç birinde benzer bir atılım gerçekleşmemiştir bu nedenle de bu ülkeler “kapitalist dünya sistemi”nin güç merkezleri tarafından daha fazla belirlenmektedirler. Türkiye yaptığı bu atılımla dünya sisteminin merkeze daha yakın bir periferisini oluşturmakta merkezden yayılan toplumsal hareketlerin belirlenmesinde görece daha etkin bir role sahip olmaktadır.

Fetih Ekonomisi ve Çözülüşü

Osmanlı devletinin kuruluş ve yükselme dönemlerinde ekonomik top¬lumsal ve siyasal sistemin şekillenmesinde fetih ideolojisi etkin bir işlevselliğe sahipti. Bu ideoloji güçlü ve dinamik bir askeri teşkilatlanmayı gerektiriyordu. Bu nedenle klasik Osmanlı sisteminde fetih ideolojisi ve bu ideolojinin taşıyıcısı olan askeri teşkilatlanma özellikle de kapıkulları siyasal sistemin şekillenmesinde hayati bir rol oynamışlardır. 15 ve 16. yüzyıllar boyunca kapıkullarının en önemli kaynağını “devşirme” uygulaması oluşturmuş sadrazamlığa kadar uzanan çok önemli idari makamlar bu kaynaktan gelenlerce doldurulmuştur. Klasik sistemde önemli bir yere sahip olan bu uygulama 17. yüzyılda Osmanlı kurumlarının yeni biçimlere evrilmesi sürecinde işlevsizleşme nedeniyle ortadan kalkmıştır. Bu süreçte padişah iktidarının kullanımı padişahtan saray halkına vezirlere paşalara ve onların aile üyelerine doğru yayılmıştır (Quataert 2004: 155-157). Kapıkulu alımında geleneksel yöntemin terk edilmesi 18. yüz-yılda barışa dayalı bir siyasetin izlenmesi ve yeniçerilere disiplin kazandırma çabaları kapıkullarının önemini azaltmıştır. Bu durum askeri yöneticiliğin yüksek devlet görevlerine geçişte bir basamak olarak kullanılması geleneğini olumsuz etkileyerek sivil bürokrasinin gelişmesini sağladı. Yine bu dönemde Safevi devletinin Şii-İslam anlayışının Osmanlı Sünni-İslam anlayışı karşısında bir tehdit oluşturması ulemanın ideolojik misyonuyla devlet içinde önemli bir konuma gelmesini sağlamış bu gelişme de bürokrasinin sivilleşmesinde önemli bir işlev görmüştür (Kunt vd. 2000: 65-66). Osmanlı tarihinde ilk defa 17. yüz-yılda askeriye sivil bürokrasi karşısında gerilemiştir. Bu aynı zamanda Osmanlı sisteminin duraklama dönemine girmesi demekti çünkü klasik Osmanlı sisteminde fetih anlayışına dayanan askeri bir yapılanmanın özellikleri baskındı.

17 yüzyıla kadar özgün savaş ekonomisi Osmanlı’nın siyasal ve toplumsal düzeninde belirleyici olmuştur. Bu döneme kadar bir taraftan ülkenin her tarafında vergi tahsili ve mahkemelerin işleyişi gibi uygulamalar miri toprak rejimi temelinde merkezi yapılanmayı pekiştirirken; diğer taraftan toplumsal sistemdeki farklılıkların varlıklarını sürdürmelerine hoşgörü ile yaklaşılması adem-i merkeziyetçi bir niteliği yansıtmaktaydı. Bu anlayışa koşut olarak yeni fethedilen topraklardaki sosyal kurumların işleyişi ve hatta toprak sistemi çok yumuşak bir geçişle Osmanlı sistemine uydurulmuştur (Cem 1999: 100-111). Osmanlıda toprağın mülkiyet hakkı devletindi ancak bazı ekonomik ve askeri yükümlülükler karşılığında kullanım hakkı belirli niteliklere sahip olan kimselere verilmekteydi. Tımar denilen bu sistem ortaçağ ekonomik şartları altında büyük bir ordunun varlığını sürdürebilmesi endişesinden doğmuş Osmanlı İmparatorluğunun siyasi yapılanması ekonomik örgütlenmesi ve toplumsal politikalarının şekillenmesinde etkili olmuştur (İnalcık 2003: 111). Tımar sistemi temelde eğitim ve donanımı sağlam güçlü bir ordunun devlet bütçesine yük getirmeden varlığını ve devamlılığını sağlayan bir teşkilatlanmaya dayanıyordu. Bu ordu özellikle kuruluş ve yükselme dönemlerinde Osmanlı devletinin en dinamik ama en az maliyete sahip askeri varlığını oluşturmuştur.

Tımara dayalı askeri düzenin Klasik Osmanlı dönemindeki önemini Koçi Bey çeşitli gözlemleriyle ortaya koymuştur. O başlangıçta (geleneksel dönem) tımar ve zeamet ehlinin çokluğundan güçlerinden ne kadar önemli hizmetler gördüklerinden ve ne kadar sağlam asker olduklarından söz ederken onlar sayesinde fetihler elde edildiğini dünyanın her tarafındaki din ve devlet düşmanlarının onlara karşı gelmeye güçlerinin yetmediğini ezanın her yerde okunmasını her memleketin sultanlarının itaatinin sağlanmasını gerçekleştirdiklerini ve iyi şöhretlerinin her tarafta yayıldığını ifade eder. Tımarın savaşta yararlılık ölçütüne göre dağıtıldığını dağıtımın usulsüz olması durumunda beylerbeyinin devlet nezdinde şikayet edilerek usulsüzlüğün önlendiğini belirtir. Ancak tımarın usulüne uygun olarak dağıtılmaması ileride sistemin çökmesinin önemli bir nedeni olacaktır (Kurt 1998: 23-26 47-50 69-71). Tımarların dağıtımında gözetilen kriterler ancak yüksek askeri yeterliliğe sahip olanların tımar özellik¬le de zeamet sahibi olabileceğini gösteriyor. Bu durum tımarlı sipahilerin eğitimlerinin mükemmelliğini açıklamaktadır.

Osmanlıdaki toprak sistemi ve siyasi idare yapılanması sipahilerin bir ekonomik sınıf ve asalet yapılanması şeklinde gelişmesine imkân vermemiştir. Bu anlamda Osmanlı toprak sistemi feodal bir yapılanma olarak görülemez. Devletin sipahiye vermiş olduğu yetkiler toprak üzerindeki sıkı devlet denetimini sağlayan memuriyetten fazla bir anlam taşımamaktaydı. Tımar rejimi devletin toprak sisteminin olduğu gibi köylünün sosyal konumunun da temel belirleyicisiydi. Devlet sipahi vasıtasıyla vergilerini merkezi hazinesinde toplar oradan maaş olarak dağıtırdı (Türkdoğan 1997a: 177-178). Osmanlıda sipahiye “sahib-i arz” yani toprağın sahibi denilmesine karşın sipahilerin toprağı kendi mülkiyetlerine geçirmeleri söz konusu değildi. Sipahi “Devletin toprak yasalarını uygular boş toprakları sözleşmeyle ve peşin ödenen bir kira ‘tapu resmi’ karşılığında talep eden köylünün tasarrufu altına verirdi. Köylü ise toprağı sürekli işlemeyi ve zorunlu vergileri ödemeyi üstlenirdi. Ekinlik bostan ya da çayır olarak aldığı toprağın kullanımını değiştiremezdi. Toprağı üç yıl boyunca bir neden olmaksızın boş bırakırsa sipahi toprağı başkasına verebilirdi” (İnalcık 2003: 114). Osmanlıda feodal bir toprak düzeninin olmayışı Batıdaki gibi bir burjuva sınıfının ortaya çıkmasını zorlaştırırken değişimin merkeziyetçi niteliğine güç kazandırmıştır.

16. yüzyıldan sonra toprak düzeninde ve askeri düzende ilk değişmeler kendini göstermeye başlamıştır. Karpat’ın (2002: 58) ifadesiyle “Aslında sipahilerin ve eski tarz tımarların çöküşü klasik dönemin sonuna işaret eder”. Bu çözülmede Koçi Bey’in gözlediği gibi tımarların dağıtılmasında gözetilen ehliyet ölçütlerinden uzaklaşma etkili olmuştur (Kurt 1998: 93-96). Aynı konuya vurgu yapan Lütfi Paşa tımar ve zeametlerin işletebilecek kişilere verilmesi ve vezirlerin kendi emrinde bulunan kimselere zeamet vermemesi gerektiğine ve sipahiye verilecek olan tımarların birleştirilmemesi gereğine dikkat çekmiştir (Kütükoğlu 1991: 65-66). Tımar dağıtımının bozulmasında etkili olan diğer bir neden ise tımar kayıtlarının tutulduğu devlet dairelerindeki karışıklıktır. Bu karışıklılar seferlerde büyük bir dikkatle yapılması gereken tımar sahiplerinin yoklamalarının düzenli yapılamaması ve yoklama kayıtlarının bir sonraki tımar dağıtımına kaynaklık etmek üzere itina ile korunamamasından kaynaklanmış-tır. Kayıtlar o kadar karışık bir hal almıştır ki boş kalan veya sahibi ölen tımarları tespit etmek çoğu kez mümkün olmamıştır. Bu durum usulsüzlüklere yol açmıştır (Barkan 1997: 320-321). Tımara dayalı toprak sistemindeki çözülmeye daha sonra dış ve iç ekonomik gelişmelere bağlı yeni sorunlar eklenmiştir.

Yeni ticaret yollarının bulunmasıyla Osmanlı’nın nüfuz alanındaki yolların önemlerini yitirmeleri hammadde ve hububat kaçakçılığının yaygınlaşması paranın sürekli değer kaybetmesi fethedilen toprakların yeni ve büyük masraflara yol açması hububat kaçakçılığının ordunun iaşesinin karşılanmasını daha masraflı bir hale getirmesi yeniçerilerin maaşlarındaki artışlar gibi nedenlerle Osmanlı devleti çok büyük bir mali krizle karşı karşıya kalmıştır. Daha önce memur-askerlere dağıtılan toprak geliri devlete ödemeyi garanti eden mültezimlere ihale edilmeye başlanmış garanti altına alınan para ile devlet ekonomik bir rahatlama sağlamayı amaçlamıştır. Böylece sipahi ordusu tedricen sah¬neden çekilirken Osmanlı geleneksel düzenini sonlandıran süreç başlamıştır (Cem 1999: 158-174). Tımarların en çok para getiren mültezimlere verilmeye başlanmasının iki önemli sonucu vardır: mültezimler devlete ödediklerinden daha fazla vergiyi halktan toplamak için baskıcı bir yönteme başvurmuşlar ve kendilerine verilen toprakları kendi mülkleri haline getirmeye çalışmışlardır. Zaten işlerliğini kaybetmiş olan tımar sistemi Tanzimatla birlikte ortadan kalkmıştır (Cin 1992: 82-85). Ekonomik alanda ortaya çıkan gelişmeler tımar siste¬minin sonunu hazırladığı gibi diğer geleneksel Osmanlı kurumları üzerinde de derin etkiler bırakmıştır.

Fetihlerin durması Avrupa teknolojisi karşısında gerileme gibi nedenler¬den kaynaklanan ekonomik alandaki altın ve gümüş sıkıntılarının etkisiyle tımarların dağıtımında yeterlilik kriterleri yerlerini kısa sürede bol nakit sağlama kriterine bıraktı. Bu duruma tımarların dağıtımında etkili olan hediye ve rüşvet ilişkileri de eklenmiştir. Tımar sisteminin bozulmasına toprak düzeni ve onunla ilişkili olan diğer kurumların çözülmeleri ve yeniden yapılanmaları eşlik etmiştir.

Büyük ve derin iç değişimler yaşayan klasik Osmanlı sistemi 17. yüzyılın sonunda çözülmeye başlamış buna savaş yenilgileri de eklenince yönetim ve toplumun yeniden yapılandırılması çabaları hız kazanmıştır. Bu süreç “... merkezi yönetimin sıkı kontrolü altında katı bir şekilde yapılanmış toplumsal düzenden toplumsal grupların farklılaştığı ve kendilerini piyasa güçlerinin baskısına uydurdukları daha esnek bir sisteme geçişten ibarettir”. Savaş yenilgilerinin yanında Batıdaki ekonomik gelişmelerin etkisinin hissedildiği bu dönem değişim dinamiklerinin gelişmesinde yeni bir evreyi temsil etmekteydi. Batı etkisi Osmanlı ekonomisini Batıya yakın kentlerinden başlamak üzere küresel ekonomik ilişkiler içine çekmiştir (Karpat 2002:64-65). Yeni bir toplumsal düzen ve yeni sosyal grupların varlıklarının ve etkinliklerinin arttığı bu dönemde ekonomik ve toplumsal gelişmelerin devletler arası ilişkiler tarafından belirlendiği görülmektedir. Bu bağlamda savaş-ekonomi ilişkisi birbirileri üzerinde belirleyiciliği olan iki süreç olarak karşımıza çıkmaktadır.
Genç Osmanlı ekonomisinin 1760’lı yıllar öncesinde yayılma ve genişleme eğilimine daha sonraki uzunca dönemde ise daralma eğilimine sahip olduğuna dikkat çekerek ekonomideki bu eğilimlerin savaşların sonuçlarıyla ilişkili olduğunu ileri sürer. Ona göre 18. yüzyılın ikinci yarısında öncelikle savaşın ekonomiden istediği mal ve hizmetler miktar olarak artmış girilen savaşlardaki başarısızlıklara savaşların getirdiği yükler de eklenince ekonomik kaynakların kullanımındaki dengeler alt üst olmuştur. Bu dönemde savaş için talep edilen malların fiyatlarında ve bütçe giderlerindeki büyük artış ekonomik dengelerin kontrolden çıkmasında etkili olmuştur. Özellikle önlenemeyen bütçe açıklarının tetiklediği yatırım ve üretim sorunları enflasyon sorununun baş göstermesini beraberinde getirmiştir (Genç 2000: 211-222). Osmanlıda ekonomik ve askeri alanda yaşanan sorunlar güçlü bir askeri yapılanma ve dinamik bir savaş gücünün ancak güçlü ve dinamik bir ekonomik gelişme ile mümkün olacağını göstermiştir. Kapitalizme geçişle birlikte ekonomik yapılanma ülke sınırlarını aşan etkileşimler çerçevesinde belirlenmeye başlamıştır. Bu etkileşimlerde sosyal yapının iç deviniminden kaynaklanan grupların ve gelişmelerin yönlendiricisi olacak bir esneklik ve dinamizme sahip olmaması devleti gelişmeler karşısında savunmacı ve statükocu bir marjinalliğe itmiştir.

Sipahiliğin 17. yüzyıl başlarında çöküşüyle ayanlar toprak tahsisi ve vergilerin tahsilatı süreçlerinde yer aldılar. Ayanların genelinde tam otonomi istemi merkezi bağlılığı reddetme ve vergiden kaçma eğilimlerine rastlanmaz. Onların talepleri can ve mal güvenliklerinin sağlanması tanınmaları ve idari bir görevde istihdam edilmeleriyle sınırlıydı. Ayanlar yerel idarelerini adet ve gelenekler kadar etkinlik pratiklik gibi temeller üzerine kurarak Avrupa’daki bilimsel ekonomik ve teknik gelişmişliğin ürünlerini adapte edebilecek yerel yapıların örneklerini sunmuşlardır (Karpat 2002:70-75). 17. yüzyıl başlarından itibaren merkezi idarenin ekonomik ihtiyaçlarını para (nakit) olarak karşılama eğilimi vergileri toplamada geniş yetkilerle donatılmış olan beylerbeyilerinin vergileri nakde dönüştürmede yerel toplumsal liderlere dayanmalarına neden olmuştur. Bu işlev ayanların sosyal güçlerini pekiştirmekle kalmamış onların devlet yönetiminde söz sahibi olmalarına da neden olmuştur (Kunt vd. 2000: 68-69). Eski toprak sisteminin zayıflamasıyla birlikte müftülerden beylerbeyilerine yeniçerilerden kadılara kadar geniş kesimler ayan olma yarışına girmişlerdir. 16. Yüz-yıldan itibaren “avarız” “imdad-ı seferiyye” “imdad-ı hazeriyye” gibi vergilerin toplanmasında vilayet ayanlarına başvurulması ayanların devlet karşısındaki önemlerini artırmıştır. Yine bu yüzyıldan itibaren ülkede baş gösteren altın ve gümüş kıtlığı köylülerin vergi yükümlülüklerini artırmış onların ayanlara büyük faizler karşılığında borçlanmalarına neden olmuştur. Borçlarını ödeyemeyen köylülerin çoğu çok küçük ücretler karşılığında topraklarını ayanlara satmaya mecbur olmuşlardır. Bütün bu etmenler sonucunda ayanlardan bazıları devlet karşısında sığınılacak bir otorite merkezi olarak algılanacak kadar güç elde etmişlerdir (Özkaya 1994: 7-12). Ayanların nüfuzlarının artmasında kapısız kalan leventlerin onlara katılması da etkili olmuştur. 17. ve 18. yüzyılların sosyal ve ekonomik şartları sonucunda eşkıyalık yapan bir sosyal grup olarak ortaya çıkmış olan leventlerin ayanların maiyetine girmeleri ayanlara askeri bir güç kazandırmıştır (Özkaya 1994: 105-106). 18. yüzyıla gelindiğinde ayanların konumları daha güçlenmişti. Ubicini (1998: 21) bu yüzyıl sonlarına doğru ayan ve derebeylerinin Osmanlı merkezi yönetiminin otoritesini tehdit edebilecek bir boyuta ulaştığını belirtir. Bu dönemde Osmanlı topraklarının dörtte üçü ayanlar ve derebeyleri tarafından kontrol edilmekteydi. Ayanların konumu sosyal yapının şekillenmesinde o derece öneme sahiptir ki; Mardin Batı toplumlarının geçirmiş olduğu sosyal biçim değişiminin üç önemli dinamiğini sayarken sanayi devrimi ve pazar devriminin yanına “etats” ya da “corps constitues” adı verilen eşraf topluluklarının etkisini koyar. Nitekim Fransız ihtilali bunlar tarafından başlatılmıştır (Mardin 1997: 28).

Ayanların “bir sınıf olarak ortaya çıkabilmenin maddi gereklerini yerine getirmelerinin yanısıra siyasi iktidarı paylaşma yolunda öznel niyetleri de” olmasına karşın merkezin gösterdiği direnç onların feodal bir sınıf olarak ortaya çıkmalarını ve toprak yapısını temelden değiştirmelerini engellemiştir (Keyder 2003: 29). “Batı’daki mülkiyet biçimi her an geri alınabilen imtiyazların yerini sağlamlaşmış hakların alması demekti. Bu kapitalist mülkiyet ilişkilerinin temelidir ve iki noktayı vurgular: İlk olarak mülk bir mutlaktır;...kişinin belli bir mülk üzerindeki sahiplik hakları geri alınamaz. İkinci olarak mülkiyet aktarılabilir; bu da toprağı bir “meta”ya dönüştürür” (Arıcanlı 1998: 130).

Merkezi devlet bürokrasisi köylünün bağımsızlığı ilkesine sahip çıkmıştır. Ayan toprak üzerindeki devlet mülkiyetini sarsmış olsa da devletten özerk bir ekonomik yapılanma ortaya koyamamış mutlak mülkiyet sahipliği gerçekleş-mediğinden feodalizmdeki pre-kapitalist niteliklerin Osmanlı toplumunda ortaya çıkması sağlanamamıştır (Keyder 1998: 9-11).
Osmanlı toplumunun kendi koşulları içinde ortaya çıkan ayanlar Batı feodalizmindeki derebeylerinden farklı özelliklere ve işlevlere sahip olmuşlardır. Ayanların güçleri klasik Osmanlı ekonomisinin çözülmeye başlamasıyla birlikte artmış bağımsız bir güç olmamaları devletin onları istediği zaman tasfiye etmesini kolaylaştırmıştır. Batıdaki derebeylerinden farklı olarak yerleşik toplumsal ve siyasal yapı içinde devletten bağımsız olarak kendilerini vazgeçilmez ve meşru kılacak bir temelden yoksun olmuşlardır. Diğer taraftan Osmanlının toplumsal ve ekonomik tarihindeki değişim sürecinde önemli işlevler görebilecek bir sınıf olma potansiyeline sahip olan ayanlar merkezi otoritenin onların ortaya çıkışlarındaki sosyo-ekonomik koşulları yeterince dikkate almaması nedeniyle bu işlevleri yerine getirememişlerdir. Böylece merkezi idarenin alternatifi ve hedefi konumuna yerleştirilen ayanların ortadan kaldırılması yalnızca bir sosyal sınıfın gelişmesini engellemekle kalmamış; Osmanlı-Türk toplumunun iç ve dış koşulların gerektirdiği modernleşme geleceğini etkileyecek bir hamle de olmuştur.

Toplumsal ve ekonomik değişme sürecinde ortaya çıkan farklılaşmaları iç ve dış etkileşim ağlarıyla açıklayabilecek bir ufuk ile değerlendirmek çok önemlidir. Böyle bir ufkun eksikliği gelişmelere farklı tutuculuklarla yaklaşmayı doğurur ve değişim dinamiklerinin gerektirdiği yeniliklerin anlaşılmasını zorlaştırır. Bu bağlamda Osmanlı modernleşmesinde değişim dinamikleri daha çok geleneksel yapı perspektifinden hareketle değerlendirilmiş ayanların ekonomik gelişme adına taşıdığı değişim potansiyeli kavranamamıştır. Değişimin gerekliliği yönetim aygıtının modernleştirilmesi alanında görüldüğü halde toplumsal alanda ortaya çıkabilecek farklılaşmalar merkezi otorite tarafından sınırlandırılmıştır. Bu anlamda Weber’in patrimonyalizm tezi modernleşme döneminde sürdürülen toplum ve devlet arasındaki ilişkilerin anlaşılmasında katkı sağlayıcıdır.





Sanayileşen Batıyla Karşılaşma Sürecinde Değişimin İdari ve Askeri Dinamikleri

Sanayi devriminden sonra Batıda gerçekleştirilen ekonomik atılımlar Osmanlı yöneticileri tarafından gözlenmiştir. Bazı yöneticiler bu gelişmelerin Osmanlı geleneksel düzenini tehdit edecek nitelikte olduklarını fark edip birtakım düzenlemeler yapma yoluna gitmişlerdir. Fakat geleneksel yapıya olan güven bu yapıya ait ilişkilerin sağlamlığı ve bu yapılanmanın sağladığı toplumsal konumlardan çıkar elde edenlerin etkinlikleri değişimin geniş kitlelere yayılmasını engellemiştir.

“Onsekizinci yüzyıl başında modernleşme yolunda Osmanlı devleti Avrupa’yla birlikte ana toplumsal ve ekonomik şartlara -ama siyasal ve felsefi olanlara değil-haiz görünüyordu. 1696-1730 arası alınan tedbirler ... kapitalist ekonominin ön şartlarını yaratan birtakım pragmatik düzenlemeler yaptığını gösteriyordu. Süreç tamamlanamadı ... modernleşme çabasının başarısızlığı üst yönetimin politikalarını alt toplumsal sınıfların ve bürokrasinin fikir ve çıkarlarına uyduramamasına bağlıydı” (Karpat 2002: 69-70). Bu doğrultuda Lale devrinden itibaren gerçekleştirilen yenilikleri halk katmanlarına inememiş bir üst tabaka hareketi olarak değerlendirmek mümkündür (Tükdoğan 2002: 199 200). Geleneksel ilişkiler ağının hakim olduğu bu dönemde geleneksel Osmanlı kurumlarının yeterliliğinin tartışma konusu yapılması yenileşmenin ilk adımıdır. Askeri başarısızlıkların pekiştirdiği yenileşmenin gerekliliği düşüncesinin saray ve idarece kabullenilmesi öncelikle askeri alanda modernleşme girişimlerinin başlamasında etkili olmuştur.

Osmanlı’da askeri ve idari alanda başlayan yenileşmelere daha sonra toplumsal yaşamda tedrici olarak ortaya çıkan değişmeler eşlik etmiştir. Ortaylı’ya (2002:13-17) göre 19. yüzyılda ive kazanan toplumsal değişimin açıklanmasında buhar gücünün sanayide kullanımının sonuçları deniz ve kara ulaşımındaki gelişmeler ve Batının teknolojik üstünlüğü gibi dışsal etkenlerin yanında Osmanlı toplumunun kendi iç dinamikleri de önemlidir. Batıdaki değişimi ilk olarak Batıya giden tüccarlar ve sefirler algıladı zaman içinde ise farklı toplum kesimleri arasında yayılarak değişimi temsil eden yeni bir “aydın” zümre ortaya çıktı. Aydınlar Batıya bir hayranlık güdüsüyle yaklaşmaktan çok kökü 19. yüzyıldan çok öncelere dayanan bir değişim zorunluluğunun itimiyle hareket etmiş ama hemen her toplumsal katmanda görülen değişimin algılanmasındaki zorluklar nedeniyle tepkilerle karşılaşmış fakat değişimin taşıyıcısı olmaktan geri durmamıştır.

17. yüzyıldaki değişimin belirleyici karakteri merkezi yönlendirmenin şe-killendirdiği düzenlemeler olmaktan ziyade sosyal itimli etkileşimler neticesinde ortaya çıkmış görece özgür işleyen süreçler olmalarıdır. Bu dönemde Karpat’ın (2002: 17-20) belirttiği gibi Avrupa etkisi ve yerel güçlerin artan ağır-lıkları sonucunda geleneksel kurumlar biçimsel varlıklarını devam ettirmekle beraber içerik ve işlevsel değişimlere uğramışlardır. Bir taraftan toplumun yapı taşları olan küçük cemaat birliklerinin daha büyük toplumsal örgütler altında birleşerek yeni kimlikler oluşturması diğer taraftan toplumsal bütünlüğün önemli psikolojik dinamiklerini oluşturan “uç” anlayışı ve fetih idealinin şehir yaşamına geçilmesiyle önemini yitirmesi değişimi hızlandırdı. Bu değişim sürecinde yerel otoriteler eleştirilerini merkezi idareye yöneltmiş olmalarına karşın merkezi otorite toplumsal meşruiyet ve uzlaşının tek kaynağı konumuna sahip olmayı sürdürerek bütün sorunların kökeninde devletin zayıflamasını görmüş ve merkezi otoriteyi güçlendirici bir modernleşme politikası benimsemiştir.

17. yüzyılda Batı toplumlarında sanayi devrimini hazırlayan ve dünyanın diğer toplumlarını etkileyen geniş çaplı değişmelerin Osmanlılarca izlenmesine rağmen kendi sistemleri açısından sonuçlarının yeterince öngörülemediğini söylemek mümkündür. Bunda iki etken vardır: değişim etkilerinin daha üstün bir din olduğuna inanılan İslamın yarattığı medeniyetin rakibi olan Hıristiyan dünyasından gelmesi Osmanlının yüzyıllar boyunca sürdürmüş olduğu güçlü devlete olan aşırı güven. Berkes’in (1975:17-20) vurguladığı gibi değişimin etkileri öncelikle toprağın kullanımında ortaya çıkmış toprağın kullanım şekline bağlı olan ekonomik idari bilimsel ve sanayi alanlarında da yapısal değişimler belirmiş ancak değişim yeni bir dünya sisteminin şartlarının kendini kabul ettirmesi olarak değil geleneksel sistemden ayrılmadan kaynaklanan bir bozulma olarak kabul edilerek yanlış bir değerlendirmeye tabi tutulmuş sonuçta geleneksel sisteme dönüş mümkün olmadığı gibi çözülmenin de önüne geçilememiştir. Geleneksel Osmanlı toprak rejiminde derebeyleşme akımı ve bu akımın neden olduğu köylünün sömürülmesi tarımsal verimliliğin düşmesi köylünün şehre göç etmesinin yanında şehirlerde sanayinin gerilemesi devlet maliyesinin ve ekonomisinin çökmesi ve idari yapının bozulması değişimin yanlış anlamlandırılmasından kaynaklanmıştır. Avrupa ile ilişkilerin dini hukuk eksenli gaza ve fetih anlayışıyla ele alınması ekonomik hele de merkantalist bir zihniyete sahip olunmayış reformların bu dönemde yalnız geleneksel yapıya dönmek için yapılan girişimler olarak kalmasına neden olmuştur.

17. ve 18. yüzyıllarda ortaya çıkan değişme eğilimleri toplumsal dinamiklere değil merkezi iktidara daha fazla güç kazandırma çabaları ile sonuçlanmış merkezi iktidar kendisinin zayıflamakta olduğunu görerek geleneksel gücünü toparlama çabasına girmiştir. Diğer taraftan 18. yüzyıldan itibaren sanayileşme merkeziyetçi bir devlet eğilimini güçlendirmiştir. Merkeziyetçi bir devlet “mali idari hukuki alanda standart ve bütüncül bir kontrol” mekanizması kurmaya ve işletmeye çalışır. Uzmanlaşmış ve sayıca artmış bir bürokrasi mükemmelleştirilmiş bir bürokratik kayıt mekanizması merkeziyetçi devletin temel karakteristikleridir. Böyle bir devletin mutlaka yetkeci veya totaliter vasıflara sahip olması gerekmez (Ortaylı 2002: 123). Merkezileşmiş devlet akılcı işleyen organları vasıtasıyla toplumsal kontrolün sağlanmasında ve toplumu kendi gücünün pekiştirmek için kullanmada başarılı bir yapılanmadır. Bu bağlamda Mardin’e (1991: 42-45) göre geleneksel Osmanlı yönetimi İslami ve bürokratik nitelikleri aynı anda bünyesinde barındırıyordu. Osmanlı devleti gerileme sürecine girince bu süreçte İslami temsil eden ulemaya göre; gerileme Müslümanların dini görevlerini ihmal etmeleri inanç zafiyeti içinde olmaları ve buna bağlı olarak himaye güçlerini kaybetmelerine bağlı iken; asker ve memurlardan oluşan bürokratlara göre devlet yapısındaki zaaf ve bozulmalar gerilemeyi getirmiştir. Geleneksel yönetimin değişmeye başlaması bürokratik yapının ağırlık kazanmasıyla sonuçlanmış ve asker-memur zümresinin çözüm önerileri doğrultusunda aydınlanma damgalı Avrupa idari ve iktisadi kurumlarının aktarımına gidilmiştir.

Geleneksel yapının değiştirilerek modern anlayışla idarenin yeniden yapılandırılması süreci protestolardan ihtilallere kadar uzanan bir tepkiler zinciri ile karşılanmıştır. Batı karakterli modernleşmeyi destekleyen Osmanlı bürokrasisi devlet içindeki diğer güç odaklarıyla (ulema asker ayanlar hatta sultan) çatışmaya girmiş iç ve dış gelişmeler ve bu alanlarda karşılaşılan sorunlar akılcı çözümler gerektirdiği için bürokratları ulemadan daha prestijli bir konuma yükseltmiştir (Mardin 1998:154 158-159). Modernleşme süreci yönetim ile toplum arasında yeni ilişki biçimlerini ve bu ilişkilerde işlevsel olabilecek yeterlilik kriterleri getirmiştir. Geleneksel yapıda yönetim erkine sahip olanlar modernleşme sürecinin gerektirdiği işleri yürütebilecek donanıma sahip olmadıklarından geleneksel konumlarını kaybederlerken modern niteliklere sahip olan bürokratlar bu sürecin önemli aktörleri olmuşlardır.

Osmanlı Devletini çökmekten kurtarmanın bir yolu olarak başvurulan modernleşme-Batılılaşma öncelikle savaşlardaki yenilgiler nedeniyle ordunun ıslahı çalışmalarıyla ortaya çıktı. Paralel bir gelişme Batıdaki gibi merkeziyetçi bir siyasetin oluşturulmasıydı. Bu siyaset çerçevesinde ayan ve derebeylerin varlıklarına son verilmiş yeniçeriler ortadan kaldırılmıştır (Kuran 1997: 122-123). Bu anlamda siyasal ve ekonomik değişme dinamiklerinin dışarıdan geldiği Osmanlıda merkeziyetçilik bu değişimin başarılı olarak yönlendirilmesinde işlevsel olmuştur.

Büyük İmparatorluğun Merkezileşme Refleksi

Batıda gerçekleştirilen sanayi devrimi etki alanındaki toplumların hemen her alanında büyük değişimlere neden olmuştur. Değişimin gerektirdiği yeniden yapılanma dinamiğine sahip olamayan toplumlar bu dinamiğe sahip olanlar karşısında yıpranmış ve gerilemişlerdir. Bu toplumlar kurumsal yapılarını gözden geçirip yeniden şekillendirme ihtiyacı duymuşlar bu işlerde değişimi yönlendiren toplumları örnek almışlardır.

Askeri hukuki ve idari alanlarda 17. yüzyıl başlarından itibaren Osmanlı-nın zamanın gerektirdiği yenilikleri yapamamış olması devlet sistemini içeride ve dışarıda zayıf hale getirmiş devletin karşılaştığı sorunları çözebilecek yeniliklerin yapılması kaçınılmaz olmuştur (Ongunsu 1999: 6-7). 19. yüzyıla gelindiğinde Osmanlı modernleşme girişimlerinin temel amacı merkezi idareye tamamen sadık bir ordu oluşturup bu ordu vasıtasıyla ekonomik kaynaklar ve ayanlar üzerinde merkezin kontrolünü sağlamaktı. Osmanlı bürokrasisi kendi gücüne alternatif oluşturabilecek meşruiyet araçlarından uzak olan yerel ve yabancı gayrimüslim unsurların ekonomik kaynakları kullanmalarına müsamaha gösterirken Müslüman halkın ve ulemanın desteğini alan ayanlara bu kaynakların kullanım fırsatını tanımamıştır. Liberalleşme anayasallaşma ve demokratikleşme modernleşmeyi halka yaymaktan çok seçkinlerin konumlarını güçlendirmiştir (Karpat 2002: 77-80). Modernleşmede merkezi idareyi alternatifsiz kılma çabaları Müslüman halk ve grupları yabancılaştırıcı bir boyuta varmış gayrimüslim halk üzerinden Batı etkisi ve kurumlarının etkinliklerinin önü açılarak geleneğin modernleşmesini dışlayan bir yapılanmaya gidilmiştir.

Osmanlıda modernleşme çabalarına ordudan başlanmış olmasında geleneksel askeri yapının yeni savaş teknikleri karşısında yetersiz kalmasının fark edilmesi kadar modernleşme girişimlerinin karşılaşması muhtemel dirençlere karşı yenilikçi iradeyi destekleyen bir güç oluşturma amacı da etkili olmuştur. Ordunun modernleştirilmesi merkezi güçlendirerek diğer alanlardaki yeniliklerin önünün açılmasında işlevsel olacaktı.

Batıdaki gelişmeler hakkında bilgi sahibi olan III. Selim yalnızca idari ve askeri alanı değil sosyo-ekonomik alanı da kapsayan bir değişim tasarlamıştı. Bu proje çerçevesinde 1793 yılında tımar ve zeamet kanununu çıkarmış bu kanunla tımar ve zeamet uygulamalarındaki aksaklıklar giderilerek eyaletlerde valilerin (ve onların şahsında merkezin) konumu güçlendirilmeye çalışılmıştır (Ünal 1998: 136-141). III. Selim Orduyu yeni bir eğitime dayalı olarak yenileş-tirmeyi ulemanın etkinliğini azaltmayı ve Avrupa’daki bilimsel ve ekonomik gelişmeleri aktarmayı amaçlamıştı (Karal 1999: 24-25). Bu süreçte askeri okullarda Batılı bir eğitim alan subaylar yeni bir aydın sınıf oluşturmuş Batıda elçilikler açılmış buralarda görev yapan elçiler Batıdaki gelişmelerin aktarılmasında rol oynamışlardır (Lewis 1996:59-63). Anlayış ve kavrayış farklılıklarıyla bu kesim II. Mahmut ve Tanzimat dönemi modernleşme çabalarında önemli işlev-ler görmüşlerdir.

Padişah ve devlet otoritesinin sağlanmasının Anadolu ve Rumeli’nin güçlü ayanlarıyla anlaşmayı gerektirdiği düşüncesiyle onlarla bir görüşme yapılmış ve Sened-i İttifak adı verilen belge imzalanmıştır. Bu belgeyle ayanlar kendilerini padişaha ve merkezi otoriteye kabul ettirmiş olsalar da merkezi otoritenin varlığını tehdit edecek bir özerkliğe kavuştukları söylenemez. Yine de bu belge merkezi otoriteyi rahatsız etmiş ve II. Mahmut gücünü artırınca bu belgenin aslını yok etmiştir. Daha sonra ulema ve İstanbul halkının desteğini alarak yeniçerileri acımasızca ortadan kaldıran II. Mahmut Anadolu ve Rumeli’nin önde gelen mülk sahiplerini etkisizleştirmesine (Ortaylı 2002: 33-38) karşın bunların Tanzimat döneminde ve sonrasında varlıklarını sürdürdükleri ve yeniliklere karşı olumsuz tavır sergilemeye devam ettikleri görülecektir (Berkes 2002: 245). Osmanlı ayanlarının genelinde merkezi otorite tarafından tanınmak dışında bir otonomi isteğinin bulunmadığını ifade etmiştik. Bu dönemde İmparatorluğun merkezi idaresindeki zafiyet ve bu zafiyeti giderme girişimleri ayanları “ötekileşme” sürecine itmiştir. Bu durum onların merkezi yönetim tarafından daha büyük bir tepki ile karşılanmalarını doğurmuştur.

Osmanlı İmparatorluğunun duraklama gerileme ve dağılma süreçlerinde girişilen reform çabaları merkezi-bürokratik bir devlet yapılanmasını sağlamayı amaçlamıştı. Özellikle 18. yüzyıldan itibaren karşılaşılan ekonomik askeri ve toplumsal sorunlar yönetimde ve halkta gelecek adına bir ümitsizlik doğurmuş bunun sonucunda yönetimlerde sorunların tartışılması için danışma meclislerinin sayıları artırılarak idarenin etkinleştirilmesi amaçlanmıştır. Yine bu çerçevede III. Selim reformlarının yasalaşmasıyla merkezin gücü etkinleştirilmiştir (Findley 1994: 100-101). Reformlara yaklaşımlar arasında farklılıklar görülmesine karşın bunlar özde değildi; bütün reform girişimlerinde belirleyici olan merkezi devletin etkinliğini artırarak ülke genelinde merkezi kontrolü sağlayan mekanizmaların geliştirilmesiydi. Bu yaklaşım II. Mahmut dönemine damgasını vurmuştur. Mardin’in (1998: 167) vurguladığı gibi Sened-i İttifak ayanlar üzerinde devlet kontrolünü sağlamayı amaçlamış ve Batılı anlamda merkezi bürokratik bir devlete dönüşümün ilk adımlarından biri olmuştur. Aynı şekilde Karpat (2002:83-87) ayanların ortadan kaldırılmasını toplumsal ve ekonomik açıdan önemli gelişmelerin başlangıcı olarak görmektedir: İlk olarak taşranın ekonomik kaynaklarının mutlak hakimiyeti tekrar devletin oldu; ikinci olarak sultan ve bürokrasinin yönetim yetkisini paylaşacak bir güç odağı kalmadı; üçüncü olarak bürokrasi ekonomik kaynakların kontrolü ve yetki paylaşımına neden olabilecek sosyal gruplara tepki geliştirdi. Bu merkezileşme süreci yeniçerilerin kaldırılması ve ardından Bektaşi dergahının kapatılması evkaf vekaletinin kurulmasıyla devam etti. Ahmad’ın (1995: 40-41) belirttiği gibi; II. Mahmut dönemi reformcuları bir yandan vilayetlerdeki yerel liderler ve başkentteki yeniçeriler karşısında merkezi idarenin otoritesini güçlendirmeye çalışırlarken; diğer yandan padişahın mutlak otoritesi karşısında Babıali memurlarına özerklik kazandırmaya çalışmışlardır. Bu amaçla özerk hareket edebilen yeniçeri ağası yerine başkomutan ve savaş bakanından emir alan seraskerlik kuruldu. Sultanın hanehalkı üst makamlara getirilerek bakanlıklar esasına dayanan hükümet yapısının ve modern bürokrasinin temelleri atıldı.

İdari alandaki reformlarla Babıali memurlarının büyük imtiyazlar kazanmaları bürokrasiyi daha güçlü bir hale getirdi ve bu süreçte ulemanın gücü zayıfladı (Mardin 1998: 169-171). Ulemanın güç kaynağı olan vakıfların onların elinden alınarak evkaf müdürlüğüne bağlanması ve daha önce saraydan tamamen bağımsız olan şeyhülislamlığın devlet dairesi haline getirilerek özerkliğinin sona erdirilmesi medreselerin idare ve denetimi öğretmenlerin ve yargıçların atanması hatta fetva verme yetkisinin şeyhülislamdan alınarak yeni kurulan ilgili nazırlıklara verilmesi Lewis’in (1996: 94-98) belirttiği gibi merkezileşme yolunda atılan önemli adımlardandır. Ulemanın toplumsal kontrolü kaybetmesindeki diğer önemli nedenler ise laik bir hukuk ve eğitim sisteminin yaygın-laşması ve basının hayata girmesiyle ideoloji üreten yeni odakların oluşmasıdır. II.Mahmut’tan sonra ordunun reformcu çizgide yeniden inşa edilmesiyle reformcular taşra ayanlarına mutaassıp ulemaya ve taraftarlarına karşı sağlam bir müttefik ve güven merkezi oluşturmuşlardır (Ortaylı 2002: 92 97).

II. Mahmut döneminde önceki merkezileşme çabalarında belirleyici olan saray ve geleneksel Osmanlı kurumlarının güçlendirilmesi yaklaşımından farklı olarak modern-bürokratik bir temelde şekillenen ve görece geleneksel kurumları dışlayan merkezi bir devlet aygıtı geliştirme yaklaşımı dikkati çeker. Modern bürokratik devletin oluşumuna öncelik verilmesi bürokratların diğer toplumsal sınıflardan daha ayrıcalıklı bir konuma sahip olmalarını da beraberinde getirmiştir.İmparatorluğun içindeki gelişmeler kadar dışındaki gelişmeler de modern bürokratik devlet örgütünün oluşturulmasına katkı sağlamıştır. Askeri alanda yapılan büyük reformlar askeriyenin yönetimdeki etkisini azaltarak bürokratik idareye geçiş zeminini hazırlamıştır. Özellikle Avrupa’daki gelişmelerin Osmanlı devletinin varlığını sürdürmesinin askeri gücünün yanında Avrupa devletleriyle diplomatik ilişkilerine bağlı olduğu düşüncesini doğurması merkezi ve bürokratik bir yapılanmayı gerekli kılmıştır (Findley 1994: 52-53). Bürokrasideki akılcılaşma ile merkezi iktidarın eski yapısı modernleştirilmeye çalışılmış hükümet yapısında sorumluluk ve yetkileri faaliyet alanlarıyla sınırlı olan nazırlıkların oluşturulmasıyla önceki dönemlerde padişah sadrazam ve şeyhülislamda toplanmış olan yetkiler dağıtılmıştır (Ünal 1998: 275; Turhan 1994: 148). 1835 yılına gelindiğinde merkezi hükümet kalemiyye seyfiyye ve ilmiye olmak üzere üçlü bir yapıya kavuşturulmuştur. Bilim ve teknik alanındaki ihtiyaçlar temelinde Babıalinin bakanlıklara bölünmesiyle bürokrasisinin geleneksel yapının güçlü sınıfları olan asker ve ulemanın otoritelerini elde etmesi amaçlanmıştır. Hükümet dairelerindeki bürokratik düzenlemelere yönetici ve kalemiyye mensuplarının her yıl yeniden atanması geleneğinin kaldırılması ve memurlara düzenli maaş verilmesi uygulamalarıyla devam edilmiştir. Memurların mallarına el koyma esasına dayalı geleneksel cezalandırma usulünün yerine suçların ve cezalarının tanımlanması esasına dayalı bir sisteme geçilmesi akılcı bürokratikleşme doğrultusunda önemli bir adımdır. Aynı amaçla vilayet yönetimlerinde nüfus sayımları ve kadastro verilerinden yararlanarak herkesten gücü ölçüsünde vergi almaya yönelik bir kurumsallaşmayı sağlamak için mültezimlerin yerine merkezi hükümetin maaşlı “muhassıl”ları görevlendirilmiştir (Shaw ve Shaw 2000: 66-70).

Yenilikler askeri ve idari alanla sınırlı değildi. Bu doğrultuda tüm halk tabakalarında ortak olan halk kılığı belirlendi. İlköğretim zorunlu hale getirilirken yükseköğretim yapan Harbiye ve Tıbbiye okulları açıldı. Yüksek ihtisas için Avrupa’ya öğrenciler gönderildi. Türkçe ve Türkiye konusunda yazılan Fransızca eserlerden tercümeler yapıldı (Ülken 1992: 38). II. Mahmut hükümet merkezini keyfilik temelinde şekillenen bir yapılanmadan arındırarak kanun ve kurallara dayanan ve yeterlilik ölçütleriyle belirlenen akılcı-bürokratik bir yapılanmaya tabi tutmuştur.

İdarenin akılcılaştırılması ve etkinleştirilmesi yoluyla İmparatorluğun gücünü tebaa üzerinde hissettirerek eyaletlerin merkeze bağlılığı sağlanmıştır. Merkezden eyaletlere atanan ve merkeze bağlı çalışan memurlar aracılığıyla bu yapılanmanın eyaletlerde de yaygınlaştırılmasına çalışılmıştır. Merkeziyetçi bürokratik yapılanma doğrultusunda vilayet yönetimlerinde valilerin maaşa bağlanmasıyla merkezi idareden bağımsız olarak vergi toplayıp harcamalarının önüne geçilmiştir. Yine köy ve mahalle muhtarlıklarının kurulması nüfus sayımının yapılması posta teşkilatının kurulması ve yabancı ülkelere seyahat için pasaport uygulamasına geçilmesi merkeziyetçi bürokratik devletin kurulması adına atılmış önemli adımlardı (Ortaylı 2002: 47-48).

1831 yılında yapılan genel nüfus sayımı eyaletlere ait nüfus ve emlak bilgilerinin tespitini sağladığı gibi askerlik işleri vergilerin tahsili ve bu işlere ait kayıtlarının tutulması gibi konularda merkezi bir yapılanmaya katkıda bulunmuştur (Çabuk 1996: 183-184; Lewis 1996: 91). Aynı yılda Takvim-i Vekayi’nin yayınlanmaya başlanması merkezi hükümet ile eyaletleri yaklaştırmış özellikle memurların okumaları sağlanarak merkezin görüş ve politikalarının eyaletlerde etkin olmalarına çalışılmıştır. Yolların yapımı telgrafın (1855) ve demiryollarının kullanımının başlaması (Lewis 1996: 95-96) ve seyahatler için “mürur tezkereleri” ülke dışına seyahat edebilmek için pasaport kullanılmaya başlanması ve ülke genelinde örgütlenmiş olan bir polis teşkilatının hayata geçirilmesinin önemi hakkında araştırmalar yapılması merkezi devlet örgütlenmesi için atılmış adımlardandır (Turhan 1994: 147-148). Merkezi hükümet yapısında gerçekleştirilen bürokratik örgütlenme merkezde odaklanıp eyaletlere doğru genişleyen bir dalgalanma hareketi halinde genişleyerek eyaletleri hükümet merkezine bağlamıştır. Böylece II. Mahmut dönemi modern bürokrasinin oluşum aşamasını temsil etmiştir. İç ve dış toplumsal ve ekonomik koşulların sonucunda gerçekleştirilen bu oluşum daha bilinçli reform çabalarıyla geliştirilme ihtiyacındaydı.

Değişimden Dönüşüme: Yetkeci-Savunmacı Nöbet Değiştirme

Osmanlının Batı karşısında gerilemesi aydınlar arasında önemli bir sorun haline gelmediği için Tanzimat’a kadar olan sürede yapılan ıslahat hareketleri fikri bir temelden yoksun kalmıştır. Buna bağlı olarak Avrupa’nın üstünlüğünün ve bunun karşısında Osmanlının gerileyişinin arkasındaki kurumsal nedenler görülememiştir. Osmanlı uleması Batılı anlamda bilimsel bir anlayıştan yoksun olduğundan ülkenin kötü durumunu pozitif bilim verileri temelinde değil dini ve duygusal açılardan ele almıştır. Ulemanın etkisiyle uzun yıllar boyunca Batıya ve Batı medeniyetine “kafir” anlayışıyla yaklaşan halk kitlesinin de reform girişimine olumlu yaklaşması düşünülemezdi. Bu durumda reformlar ancak yukarıdan aşağıya gerçekleştirilebilirdi. Sonuçta bazı aydın ve dirayetli sultanlar ve vezirler Osmanlı ıslahat hareketlerinin öncüleri olmuşlardır (Karal 1999: 17 ). Tanzimat hareketi birbirlerinden farklı yönlerde hareket eden ve farklı etkilere sahip olan hareketlerin yıprattığı Osmanlı devlet yapısına güç ve dayanıklılık kazandırma siyasi birliği sağlama ve bu birliğin dayandığı yapısal unsurları güçlendirme amacından doğmuştur. 19. Yüzyıl ilk yarısında Osmanlı siyasi bünyesi bir çöküş manzarası arz ediyordu. Her şeyden önce devletin dayandığı askeri teokratik yapı geçerliliğini kaybetmeye başlamıştı. Yenilgilerin de etkisiyle gittikçe artan bir disiplinsizlik orduda hakim olmuş ve bu kurum nüfuz ve itibarını kaybederek devletin otoritesinin koruyucusu olma konumundan uzaklaşmıştı. Avrupa’daki ulusalcı ve devrimci hareketler ırksal-dinsel türdeşlikten yoksun olan Osmanlı tebaası arasında uyanışlara neden olmuştu. Yabancı devletlerin etkileri kapitülasyonların baskısı ve iç kayıtsızlık bu uyanışı güdülemiş hatta bu süreç sonunda gayrimüslim unsurlar ayrıcalıklı bir konuma sahip olmuşlardır. Bu şartlar güçlü bir merkezi idarenin kurulmasını kaçınılmaz kılmıştır. Sonuçta Tanzimat hareketi ayrılma eğilimine sahip olan unsurları yeni ilkeler etrafında toplayarak hatta ülke yönetimini bu ilkelere dayandırarak farklı unsurlar arasında birliği oluşturacak düzeni tesis edecek ve ortak amaçların yerleşmesini sağlayacak güçlü bir yapıya ulaşmayı amaçlamıştır (Abadan 1999: 33-34).

Tanzimatla birlikte dinsel ve ırksal bağlılıkların yerine ortak ilkelere dayanan bir bağlılık getirilerek anayasal vatandaşlığa giden ilk adım atılmıştır. Böylece modern bürokratik devletin hükümranlığına meşru bir temel oluşturulmuştur. Tanzimat döneminde İmparatorluğun gerilemesinin nedenleri ilk kez as¬keri alan dışında aranmış ve devletin siyasi yapısı teşkilatının esasları ile idare şekli dağılmaya doğru giden sürecin etmenleri olarak öne çıkarılmıştır (Turhan 1994: 153). 1839 Hatt-ı Hümayunu ile ülkedeki “aydın bürokrat grup; İmpara-torluğun işlevini yitirmiş kurumlarını ve sarsılan merkezi otoriteyi kurmak devleti mali idari adli alanlarda düzenli bir yapıya kavuşturmak için egemenlik dizginini ele geçirdiler”. Bu dönemde Osmanlı devleti Avrupa’da gerçekleş-tirilen sanayi devriminden sonra ortaya çıkan sosyal ve ekonomik değişime kurumsal bazda ayak uyduramamanın sancılarını çekiyordu. Otorite sorunları ayan ve ulusalcı isyanlarla sonuçlanmıştı. Egemenliği ele alan aydın bürokrat grup yeni idari yapılanma ile İmparatorluğun yapısal dönüşüm sorunlarına çare bulmayı amaçlıyordu. Osmanlı aydın ve bürokratları Avrupa kökenli eşitlik düşüncesiyle yeni bir “Osmanlılık” siyaseti üreterek Müslüman- gayrimüslim ayrımcılığını gidererek ulusal ayrılıkçı isyanları önleyip devletin gücünü ve bütünlüğünü sağlamayı amaçlamışlardı (Ortaylı 2000: 16-17). Hukuk sistemindeki yenileşmeyle bu bütünlüğün merkezi yönetimde temsili sağlanmıştır. Osmanlı parlamentarizminin özünü teşkil eden ve “kararname ve nizamnameleri hazırlayacak ve yargıda temyiz görevini görecek meclislerin kurulması” Tanzimat dönemindeki en önemli idari yeniliklerden birisidir. Meclis-i Ali-yi Tanzimat Tanzimat dönemi hukuk reformlarının gerçekleştirilmesi kadar mahkemelerin kuruluş işleyiş ve yaygınlık kazanmasında önemli işlevler görmüştür (Ortaylı 2002:148). II. Mahmut’un gerçekleştirdiği modern devlet teşkilatlanması Ülkenin (1992: 38) belirttiği gibi çağdaş hukukun esaslarını taşıyan “Gülhane Hatt-ı Hümayunu” ile idare hukuku temeline dayandırılmıştır. Yine bu beyanname ile vergi ve adliye sistemi modern devlet anlayışına uygun bir yapılanma kazanmıştır.

Batıda görevlendirilen Osmanlı elçileri Batı hakkında sistematik bilgiler vererek Batı dünyasının daha iyi anlaşılmasına katkıda bulunurlarken II. Mahmut dönemi sonlarına doğru Batıdaki özgün niteliklerden birine dikkat çekmişlerdir. “Kameralizm” olarak adlandırılan bu nitelik eğitimi halka yay-mayı ve halkın mülkiyet haklarını garanti altına almayı içeriyordu. Batıda halkın verimliliğini artırma amacıyla uygulanan ve ulusal devletlerin kurulması ile orta sınıfların güç kazanması paralelinde yürüyen bu politika ile ulusal bütünlüğün sağlanması ve feodal toplumsal kalıntıların temizlenmesi amaçlanmıştır. Bu anlamda Gülhane Hatt-ı Hümayunu kameralizm etkisi taşır. Bu dönemdeki bazı Osmanlı aydın ve devlet adamları Batı gelişmişliğinin özünü bu doğrultuda bir siyasal yapılanmada görmüşler İmparatorluğun “Osmanlılık” çatısı altında yeniden bir bütünlük kazanacağını düşünmüşlerdir (Mardin 1997: 11-13). Halkın ekonomik gücünün gelişmesi ve eğitimin yaygınlaşmasıyla devletin güçlendirilmesi amaçlanırken farklı grupların varlığı bu amaç doğrultusunda ortak bir seferberliği olanaksızlaştırmıştır. “Osmanlılık” farklı etnik ve dinsel grupları tek bir bütünlük altında toplamayı amaçlamış olsa da ayrılıkçı eğilimler çağın yükselen akımlarını temsil ettiği için bunların önüne geçilememiştir.

Yerleşik geleneklere dayanan değerlerin tasfiyesinin zorluğu ve uluslararası çıkar ilişkilerinin Osmanlı devletinin toprak bütünlüğünü koruma ihtiyacı-nı doğurması gibi nedenlerle Tanzimat hareketi geleneksel Osmanlı devletinin merkeziyetçiliğini aşan bir merkezi-bürokratik yapının gerçekleştirilmesi projesi olmuştur (Berkes 2002: 244). Tanzimat döneminde sadrazam ve onun çevresinde bulunan bürokrat kadro otorite sahibi olmuş daha sonra sırasıyla I. Meş-rutiyet döneminde saray II. Meşrutiyet döneminde ise siyasi bir cemiyet olan İttihat ve Terakki modern bir yetkecilik sergilemişlerdir. Bu üç dönemin ideolojileri farklı fakat sistemleri aynı olmuştur. Babıali bürokratlarının egemenlik döneminde modern bir merkeziyetçilik kurulmuş Osmanlı bürokrasisi geleneksel çizgisinden ayrılarak toplumu kontrol araçlarını değiştirmiştir. Tanzimat devlet adamlarının genel itibariyle sivil bürokrasi kökenli olmaları Osmanlı devlet yapısındaki değişmenin önemli bir göstergesidir. Geleneksel asker yönetici anlayışı yerini sivil yönetici anlayışına terk etmeye başlamıştır. Tanzimat’tan sonra yapılan vilayet düzenlemelerinde yine Babıali kökenli valilerin atanması ve onlara askeri yöneticilerin yetkilerinden ayrı ve dengeleyici yetkiler verilmesi sivil bürokrasinin etkinliğini artırmıştır (Ortaylı 2002: 89-92; 109-110). Böylece merkezi yapılanmanın odağı saraydan Babıali bürokrasisine kaymıştır. Sivil bürokrasinin merkezi yönetimde hakim olması yeni bir yönetim ve yönetici anlayışının gelişmesine katkıda bulunarak geleneksel askeri-teokratik yönetimden uzaklaşıp modern bürokratik devlet yapılanmasına geçişte önemli bir mesafe alınmasını sağlamıştır.
Tanzimat yöneticileri eyaletlerde merkezi yönetimin hakimiyetini kurmak istemişlerdir. Bu amaçla eyaletlere merkezi hükümetçe görevlendirilen ve valilere değil de merkezi hükümete karşı sorumlulukları olan memurlar atanmıştır. Vergileri geleneksel hukuk anlayışları dışında mükelleflerin ödeme gücüne göre toplayan “muhassıl-ı emval”ler bu memur tipinin örneklerindendir. Böyle yapılarak valilerin özerkliklerinin engellenmesi amaçlanmıştır. Yine eyaletlerin nüfus ve servet eşitliği temelinde alt birimlere bölünmesi eyalet alt idari birimlerinde danışma meclislerinin kurulması ve ordunun eyalet birimlerine bölünüp başlarına İstanbul’dan atanan ve İstanbul’a karşı sorumlu olan müşirlerin atanması merkezi idarenin hakimiyetini artırma çabalarıdır (Shaw ve Shaw 2000: 117-120). Eyalet yönetimlerinde bir yandan sivil kimliği temsil eden valilerin konumları güçlendirilmeye çalışılırken diğer yandan özerk hareket olanakları sınırlandırılarak merkezi idareden bağımsız hareket etmelerinin önüne geçilmeye çalışılmıştır.




DoLaNTiN isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı
Yeni Konu Aç Cevap Yaz

Etiketler
cumhuriyete, dönüşümü, ekonominin, hanedanlıktan, toplum, ve


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık


Forum Renkli Sosyal Medya
Forumrenkli Facebook Forumrenkli Twitter Forumrenkli RSS
Forum Renkli Desteklediklerimiz

Forum Renkli Yasal Uyarı!

Forum Renkli Türkiye'nin en renkli eğlence ve bilgi paylaşım platformudur. Hukuka, yasalara, telif ve kişilik haklarına bağlıdır. "5651 sayılı yasada" belirtilen "Yer Sağlayıcı" olarak hizmet sunmaktadır. İlgili yasaya göre site yönetiminin tüm içerikleri kontrol etme yükümlülüğü yoktur. Bu sebep ile sitemiz, uyarıları dikkate alarak yasa dışı paylaşımlar hakkında gerekli işlemleri yapmaktadır. Oluşabilecek yasal sorumluluklar "Üyelerimize" aittir.

Forum Renkli; Arkadaşlık, Dostluk, Eğlence, Paylaşım, Msn Nickleri, Msn Sözleri, Msn Avatarları, Ödüllü Yarışmalar, Msn Sözleri, Şiirler, Şarkılar, Moda, Sağlık, Tv, Dizi, Film, Komik, Komik Resimler, Komik Videolar, Haberler, Spor Haberleri ve Güncel Bilgi Paylaşımı gibi konuların kullanıcıları tarafından önceden onay almadan anında yayınlayabildikleri bir forumdur.

Copyright© 2011 - 2013, ForumRenkli.com® Tüm Hakları Saklıdır.


Forum Renkli Alexa Forum Renkli Sitemap



vBulletin® Version 3.8.7 ile güçlendirilmiştir.
Copyright ©2000 - 2017, Jelsoft Enterprises Ltd
Inactive Reminders By Realdizayn

Search Engine Optimization by vBSEO 3.6.1 ©2011, Crawlability, Inc.

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222 223 224 225 226 227 228 229 230 231 232 233 234 235 236 237 238 239 240 241 242 243 244 245 246 247 248 249 250 251 252 253 254 255 256 257 258 259 260 261 262 263 264 265 266 267 268 269 270 271 272 273 274 275 276 277 278 279 280 281 282 283 284 285 286 287 288 289 290 291 292 293 294 295 296 297 298 299 300 301 302 303 304 305 306 307 308 309 310 311 312 313 314 315 316 317 318 319 320 321 322 323 324 325 326 327 328 329 330 331 332 333 334 335 336 337 338 339 340 341 342 343 344 345 346 347 348 349 350 351 352 353 354 355 356 357 358 359 360 361 362 363 364 365 366 367 368 369 370 371 372 373 374 375 376 377 378 379 380 381 382 383 384 385 386 387 388 389 390 391 392 393 394 395 396 397 398 399 400 401 402 403 404 405 406 407 408 409 410 411 412 413 414 415 416 417 418 419 420 421 422 423 424 425 426 427 428 429 430 431 432 433 434 435 436 437 438 439 440 441 442 443 444 445 446 447 448 449 450 451 452 453 454 455 456 457 458 459 460 461 462 463 464 465 466 467 468 469 470 471 472 473 474 475 476 477 478 479 480 481 482 483 484 485 486 487 488 489 490 491 492 493 494 495 496 497 498 499 500 501 502 503 504 505 506 507 508 509 510 511 512 513 514 515 516 517 518 519 520 521 522 523 524 525 526 527 528 529 530 531 532 533 534 535 536 537 538 539 540 541 542 543 544 545 546 547 548 549 550 551 552 553 554 555 556 557