Forum Renkli - Türkiye`nin En Renkli Eğlence ve Bilgi Paylaşım Platformu  



"Taklitler, Asıllarını yaşatırmış."
Go Back   Forum Renkli - Türkiye`nin En Renkli Eğlence ve Bilgi Paylaşım Platformu > Kültür & Sanat > Kültür - Tarih > Osmanlı Tarihi
Ücretsiz Kayıt ol veya Üye Girişi yapın.
Forum Renkli - Türkiye'nin En Renkli Eğlence ve Paylaşım Platformuna Hoşgeldiniz.
Forum Renkli'ye Hoşgeldiniz. Forumumuza ücretsiz KAYIT olarak, forumumuzda bilgi alışverişi yapabilir ve aramıza katılıp samimi dostluklar kurabilirsiniz.

Forumumuzda bizimle birlikte paylaşıma katılmak için buradan üye olabilirsiniz.



veya Facebook üyeliğiniz ile sitemize kayıt olabilirsiniz.
Etiketli Üyeler Listesi

Yeni Konu Aç Cevap Yaz
 
LinkBack Seçenekler Stil
Alt 12 Mart 2013, 21:25   #1 (permalink)
Fasl-ı Kırmızı

DoLaNTiN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: 05 Mart 2013
Nerden: unrealden
(Mesajlar): 3.058
(Konular): 2015
İlişki Durumu: Evli
Burç:
Renkli Para : 315426
Aldığı Beğeni: 166
Beğendikleri: 22
Ruh Halim: Huzurlu
Takım :
frasker Osmanlı'nın Manevi Sultanları

Şeyh Vefa Hazretleri

Fatih Sultan Mehmed Han cihanlar dolu aşkın sahibiydi. Allah'ın veli kullarına karşı içinde muhabbet ırmakları çağlıyordu.. Hele mürşidi Akşemseddin'e bağlılığı dillerle anlatılacak gibi değildi..
Ama gün geldi Akşemseddin İstanbul'u ve İstanbul'un Fatihini terk etti. Görevi devam ediyorduHakkı dileyenleri Hakka ulaştırmak amacıyla Allahu Teala'dan almış olduğu görevi yerine getirmek üzere Göynük'e gitti ve orada kaldı.. Kaldı ama Fatih de onun hasretine dayanamıyordu.

O cihanlar aydınlatan yüce pir gitmiş İstanbul kendisine dar gelmeye başlamıştı. Sıkılan gönlünü kim feyiz ırmaklarıyla dolduracaktı? Yalnızlığın ızdırabını nasıl çekecekti?..
Genç ve dirayetli hükümdar günlerce düşündü Koskoca bir imparatorluk Allah dostlarından uzak nasıl idare edilebilirdi. Onlar olmasa bu devlet nasıl ayakta kalabilirdi. Fatih Sultan Akşemsettinin ellerinde şekillenmişti. Allah'ın ilmini ondan almaya başlamıştı feyz ırmaklarını gönlüne ilk kez o çağlatmıştı.Hep mürşidinin izinde onun dedikleri doğrultusunda hareket etmeyi düsturu haline getirmişti. Şimdi bu kalp o nurlardan mahsun kalamazdı.
.. Düşündü de bir çare buldu aklınca.. Aklına Şeyh Vefa geldi.. Niçin olmasındı? Onu çağırır ondan nice gayb incileri elde ederdi.. Derhal bir yakınını Pir efendinin evine gönderdi:
-Tez varıp Vefa Hazretlerine selamlarımı söyle.. Kendilerini sarayımızda görmekten saadet duyacağız!..
Padişahın adamı sokaklarda rüzgar rüzgar uçarak Vefa Pirin evine vardı. Ve kapının halkasını tutup çaldı:
İçeriden bir velinin yumuşak sesi aksetti:
-Kim o?
Dışarıdaki aceleyle cevap verdi:
-Padişahın adamıyım pir efendiyle görüşmek ve onu saraya götürmek için geldim!..
Veli:
-Bir dakika dedi; Pir efendiye sorayım. Sizi kabul buyurursa ancak o zaman kapıyı açarım!.
Ve koştu yüce pirin huzuruna anlattı.. Pir düşünceliydi:
-Koş dedi; benim namıma o adamdan özür dile. Bu davete icabet etmeyeceğim!..
Veli kapıya varıp pirin sözlerini bir bir anlattı.Padişahın adamı şaşkın bir türlü aklı bu işi kavramıyordu.. Padişah davet etsin de gitme.. Hiç olur muydu?
Burnundan soluya soluya sarayın yolunu tuttu. Gelip olanları tane tane anlattı.. Fatih'i kızacak köpürecek öfkelenecek sanıyordu. Ne var ki koca sultan gülüyordu.. Büyüklük ince gönüllülük Hak anlayışı işte buydu.. Koca devletin koca reisi zaferler kazanmış orduların başbuğu ışıklar dolu gözlerini ufuklara dikip:

-O gelmezse dedi; biz onun ayağına gideriz!..
Artık sıra kendisindeydi. O arif kişiydi kalkar gider evinin eşiğinde boyun bükerdi.. Nitekim öyle de yaptı. Istanbul'un eğri büğrü sokaklarına koyuldu. Herhangi bir insan gibi tozlu yollarda gidiyordu. Yolu onu evinin kapısına kadar götürdü. Demir kapı yine kapalı idi.. Bahçede ne bir kul ne bir can ne bir nefes. Hiç kimsecikler yoktu.. Yüce Fatih bunun ne demek olduğunu anlamıştı.. Güzel yüzünde ızdırap çizgileri gezindi. Yaralı gönlüne bir hançer daha saplanmıştı.. Halbuki o yaralı ceylanlarla dönmüştü. Dinlenecek derdini dökecek bir makam sığınacak bir gönül arıyordu… Ne ki güzellerin cefası da çok olurdu. Bu yola baş koyan her cefaya katlanmalıydı.
Koca sultan nermin ellerini demir kapının parmaklarına takıp mırıldandı:
-Ey Vefa sende hiç vefa kokusu yok mu?
Pir Vefa ise indirilmiş hücre penceresinden manzaraya bakıyordu. Gözlerinde iki damla yaş vardı. O da pek mahzun olmuştu:

Çağ açıp çağ kapayan hünkar boynunu büküp evden uzaklaştı. Fakat içindeki arzu ateşi büsbütün alevlenmişti.. Bu alevler dolu dünyada yaşamak ne kadar da zordu..
O günlerden birinde erenlerden biri dayanamadı:
-Ey yüzü Ülker yıldızına benzeyen pirim dedi; madem ki hünkarı görmek istemezsin neden gelişinden rengin sararır mahzun olur gözyaşını tutamazsın
Pir Vefa aya benzeyen yüzünü ona tutup dedi ki:
-Ah çocuğum ah! Bilmezsin benimde onu görme arzum o derece fazladır. Lalkin Rabbimizin takdiridir ki bu onun imtihanıdır ve geçici bir müddettir . Allahu Teala'nın bundan muhakkak ki bir muradı vardır. Elbette koskoca imparatorluğu tek başına idare edemiyecektir. Allah ona onun dilinden öğretecek birini zamanı gelince mutlaka gönderecektir lakin şimdi bu yangındır bu hasret onun imtihanı…




DoLaNTiN isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı
Alt 12 Mart 2013, 21:25   #2 (permalink)
Fasl-ı Kırmızı

DoLaNTiN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: 05 Mart 2013
Nerden: unrealden
(Mesajlar): 3.058
(Konular): 2015
İlişki Durumu: Evli
Burç:
Renkli Para : 315426
Aldığı Beğeni: 166
Beğendikleri: 22
Ruh Halim: Huzurlu
Takım :
Standart

Hazreti Halid Bin Zeyd

HAZRETİ HALİD BİN ZEYD
(EYÜP SULTAN HAZRETLERİ)

O ki İstanbul'un medâr-ı iftiharı Nebîler Nebîsinin mihmendârı...

O ki; Sahâbîler sarayının meşhur sultanlarından ve Peygamberler Peygamberinin bağrı yanık sevdalılarından biri...

Medine'de dünyaya gelen Hazret-i Halid Bin Zeyd Allah Resûlü'nden duyduğu bir söz üzerine İstanbul surlarına kadar gelmiş ve beka âlemine orada göçmüştür.

Varlığın sebebi olan Cenâb-ı Peygamber (S.A.V) kâinatın merkezine îmân bayrağını dikmiş insanları Rabbin birliğine davete başlamıştı...

13 sene Mekke müşrikleriyle pençeleşen Allah'ın Resûlü nihayet Yüce Hakk'ın emriyle Medine yollarına düştü. Kâinatın Efendisi Medine'ye girdikleri zaman gördüler ki; şehir cıvıl cıvıl kaynamakta ve insanlar saadetle taşmakta...

Güzel Medine'nin etrafı Evz ve Hazrec kabileleriyle çevriliydi. Her kabilenin reisi kendini yola atıyor peygamber devesinin yularını tutup yalvarıyordu:

-Ey Allah'ın Resûlü! Ey kokusu güzel Peygamber! Bize buyurunuz! Size yabancı olmayan saygıdeğer düşmanlarınızı tepelemeye gücü yeten ailemize misafir olunuz! Bize şeref bahşediniz...

Mülkün Seyyidi olan Cenab-ı Peygamber kendilerini karşılayan bu vefakâr insanlara hitap ediyorlardı;

- Deveyi kendi hâline bırakınız. Çünkü o memurdur emir olunduğu yere gider; ona yol veriniz!..

Nebîler Nebîsini taşıyan Kusvâ isimli deve yürüyor halkı da peşinden sürüklüyordu. Bütün gözler hayretle açılmış herkes heyecandan boğulur gibi olmuştu. Nihayet deve; döndü dolaştı ve ensârın büyüklerinden Ebû Eyyûb Hazretleri'nin hanesi önünde çöküverdi.

Artık göklerin ötesindeki mânâyı getiren Allah'ın Resûlü orada kalacaklardı. Hazreti Halid (r.a) yaralı bir ceylan gibi koştu. Gözlerinin yaşı iplik iplik akıyordu. Sevinç ve saadet içinde sesini yükseltti:

- Anam babam sana feda olsun ey Allah'ın Resûlü! Buyurunuz hanemize şeref veriniz!..

Hazret-i Halid ensarın en ileri gelenlerindendi. Akabe biatında bulunmuş ve oracıkta Allah'ın Resûlü'nün mübarek elini tutarak ona biat etmiş ve İslâmiyet'e can atmıştı. Sadece kendi müslüman olmakla kalmamış bütün kabilesini de İslâm dairesinin içine almıştı. İşte Cenab-ı Peygamber şimdi kendi hanesindeydi. Âlemde böyle bir devlet kime nasip olurdu ki?..

Varlığın sebebi olan Hazret-i Peygamber ona dedi ki:

- Ey Eba Eyyûb! Sendeki emaneti bize ver:

Ebû Eyyûb hayeretle sordu:

- O emanet nedir ey Allah'ın Resûlü?

- Bize ait bir mektup!..

Gerçekten de onda bir mektup vardı. Babadan evlâda intikal ede ede gelmiş nihayet Ebû Eyyûb'un eline geçmişti. Bu mektup; Tüban Ebû Keris Es'ad isminde biri tarafından yediyüz sene evvel yazılmıştı. Kâinatın Efendisinin şan ve şerefini belirtiyor ve Ona îmân ediyor şöyle diyordu:

- Ben Hazret-i Ahmed'in Allah tarafından gönderileceğine kesin olarak kanâat getirdim! Ömrüm onun ömrüne yetişseydi muhakkak Ona yardımcı olurdum.

O günden sonra kâinatın Efendisi yedi ay boyunca Hazret-i Halid'in evinde kaldılar. Ebû Eyyûb ve zevcesi; Hazret-i Peygamber'in bütün hizmetlerini aşk ve şevk içinde yapıyorlardı.

Gönlü eşsiz incilerle dolu yüce sahâbî Nebîler Nebîsinin bütün gazalarına iştirak etmişti. Allah Resûlü'nün öteler âlemine geçişlerinden sonra da İslâm ordularında yer aldı ve durmadan kılıç salladı. Allah'ın Resûl'üne karşı o kadar candan bir muhabbet taşıyordu ki bu aşkın kanatlarını saymaya sayılar kâfi gelmez...

Ve kâinatın Efendisinin şanlar şerefler dolu hayatı son bulmuş cennetteki ebedî saraylarına gitmişlerdi. Onun gidişi Ebû Eyyûb'un yüreğine sanki mızrak gibi saplanmıştı. Gözleri bulut gibi yaş döküyor gönlü alev alev yanıyordu. Fakat Peygamberler Peygamberi bu dünyadan ayrıldı diye Ebû Eyyûb'un görevi bitmiyor asıl mukaddes vazife bundan sonra başlıyordu.

Nihayetsiz olan mülkün seyyidi ve Kevser havuzunun sahibi Yüce Peygamberden; "İstanbul fetholunacaktır! Onu fetheden emir ne güzel bir emir onun askeri ne güzel bir askerdir!.." müjdesini duymamış mıydı?

O hâlde duracak zaman değildi. Son nefesine kadar bu ilâhi müjdenin gerçekleşmesi için gayret göstermeliydi. Ebû Eyyûb (r.a) gözlerini yeni ufuklara dikmişti. Peygamber Aleyhisselâm'dan sonra İslâm devletinin başına geçen halifeler devrinde de cihad ordularında yerini almıştı.

Hazreti Ebû Eyyûb-el Ensarî'nin gönlü çırpınan bir alev gibiydi. Fetih güneşinin ışıklarını görmek istiyordu. Toprakların her zerresini bir ikbâl yıldızına çevirecek olan fetih elbette gerçekleşecekti. Çünkü kâinatın hilkat sebebi Yüce Peygamberimiz buyurmuştu ki:

"Allah Rum Konstantiniyye'sini (yani İstanbul'u) mü'minlere tesbih ve tekbirlerle açmadıkça kıyâmet kopmaz!.."

Artık güzel İstanbul'un surlarına toslamanın zamanı gelmişti. Hicretin 52. senesi İslâm ordusu harekete geçti. Denizleri kaynata kaynata yoluna devam eden İslâm ordusu tâ İstanbul surlarına kadar gelip dayandı. Surların çevresinde müthiş bir cenk başlamıştı. Savaşın devam ettiği günlerde Hazret-i Halid'i amansız bir hastalık yakalamıştı. Artık ölüm yatağındaydı. Ordunun başkumandanı Yezid derhal onun huzuruna koştu ve dedi:

- Bir arzun var mı Ey Eyyûb'ün babası?

Hazret-i Halid (r.a) kuruyan dudaklarını dili ile ıslatıp tane tane cevap verdi:

- Ben ölür ölmez; beni alıp tâ ilerilere surların dibine varıncaya dek götürünüz ve oracıkta toprağa veriniz... Kabrimin üzerinde atlarınızla yürüyüp dümdüz yapınız.

- Ya Halid! Bunu ne maksatla yapmamızı istiyorsun?

- Maksadım odur ki; İstanbul'u fethe gelen İslâm orduları gayrete gelsin ve benim kabrimin surların dibinde olduğunu bilsin. Bu onlara şevk ve cesaret verecektir...

Peygamber sancaktarı Hazret-i Halid (r.a) daha fazla konuşamadı... Îmân dudakları bir yay gibi gerildi kelime-i tevhidi heceleyen sesi birden kesildi. Şanlı sahâbî artık bekâ âlemine açılan kapıdan adımını atmıştı.

Zaman ırmağı durmadan akmıştı. Takvimler 1453'ü gösteriyordu. Hazret-i Halid (r.a) İstanbul surlarının dibinde yatalı 784 sene olmuştu. Türk-İslâm ordusunun başında bulunan genç hükümdar Fatih Sultan Mehmed mürşidi Akşemseddin Hazretleri'nin işaretiyle 28 Mayıs gecesi yaptıkları genel bir hücum sonunda Bizans'ın elinden İstanbul'u almıştı. Peygamberler Peygamberinin ilâhi müjdesi gerçekleşmiş Fatih yıllardır özlemini çektiği zaferi elde etmişti.

Genç padişahın işi henüz bitmemişti. Sultan; sahâbînin surlar dibinde yattığını biliyordu. Fakat mübarek kabir neresiydi? Türk İstanbul'u yapmaya oradan başlamalıydı... El uzatıp başvuracağı biri vardı. Hemen yüzü aydınlandı. Ak Şeyh'in çadırına koştu. Gönlü inciler dolu büyük velî Fatih'in iki elmas kılıç gibi ışıldayan gözlerine hayran hayran baktı ve gülümsedi:

- Devletlim yine neyiniz var?

Fatih Sultan ışık dolu gözlerini yere eğdi ve dedi:

- Sevgili Pirim! Ebû Eyyûb-el Ensarî'nin kabrini bulmanı istiyorum!..

- Güç bir şey istiyorsunuz Sultanım!

-Allah'ın izniyle sizin çözemediğiniz bir düğüm olamaz!

-İnşaallah size karşı mahçup olmam!

-İnşaallah!

Yüce mürşidin gözlerinde ışıklar yanıp sönüyordu. Fezâlar kadar derin gözlerini bir noktaya dikmişti...

Dervişlerine emir buyurdu:

- Seccademi şu noktaya seriniz!

Emir aynen yerine getirildi. Ak Şeyh derin bir vecd içinde namaza durdu. İki rekât namaz kılıp selâm verdi. Tekrar secdeye kapandı. Göz ırmağı yine akmaya başlamıştı. Hem hıçkırıyor hem de Yüce Allah'a yalvarıyordu. Bir süre sonra o has incinin başı yerden doğruldu. O derin gözleri ağlamaktan kırmızı yakutlara dönmüştü. Fatih Sultan derhâl koştu mürşidinin ellerine sarıldı. Ak Şeyh'in îmân dudakları kıpırdadı:

- Hünkârım! İlâhi hikmete bakınız ki; seccademizi Hazret-i Halid (r.a)'ın kabri üzerine sermişiz. Hemen bu noktayı kazsınlar!..

Talebelerden üç kişi ileriye fırladılar. İşaret edilen yere kazmayı vurdular. Kazma savuranlardan biri de Fatih Sultan'dı. Az zaman sonra toprağın bağrı deşildi. Kazmaların dişleri somadaki mermerden yapılma bir taşa değince madenî bir ses duyuldu. Alıp baktılar. Mermer üzerinde kûfi yazı ile:

"Hâzâ kabri Ebû Eyyûb-el Ensarî!" yazıyordu.

Fatih ve dervişlerinin tekbir sesleri birden ufukları tuttu. Hazır bulunanlar derhâl secdeye kapandılar. İşte böylece yüce sahâbînin kabri bulunmuş ve İstanbul'un fethi tamam olmuştu.

Cihan padişahının İstanbul'da temelini attığı ilk binalar Eyüp Sultan türbesi ve camisi oldu...

Artık Eyüp Sultan'sız bir İstanbul düşünülemez...




DoLaNTiN isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı
Reklam Alanı
Alt 12 Mart 2013, 21:25   #3 (permalink)
Fasl-ı Kırmızı

DoLaNTiN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: 05 Mart 2013
Nerden: unrealden
(Mesajlar): 3.058
(Konular): 2015
İlişki Durumu: Evli
Burç:
Renkli Para : 315426
Aldığı Beğeni: 166
Beğendikleri: 22
Ruh Halim: Huzurlu
Takım :
Standart

Derya Ali Baba Hazretleri

Fetih ordusunun sakası…Kerametlerini o demde göstermiş namsız ve nişansız bir veli…

Sene 1453…Fetih ordusu İstanbul surlarına kadar dayanmış ve İstanbul'un düğüm düğüm olmuş çözülmek bilmez kaderi açılmak üzere…
Genç hükümdar kır atının üstünde heybet ve celâlletle haykırıyor nur serpen ordu dalga dalga oradan oraya akıyor…Şehir neredeyse düştü düşecek…Köhne Bizans'ın bir solukluk işi kalmış. Askerin sevinci yüzlerde benek benek gezinip dururken evet bütün bu saadet gönüllerden taşarken hiç beklenmedik bir şey oldu.. Bütün bu sevinci gölgeleyen ve yüreklere zehirli hançerler gibi oturan bir haber dalga dalga yayıldı:
-Fetih ordusu susuz kalmak tehlikesiyle karşı karşıya kuyular boş musluklar kuru çeşmeler sessiz!.
Kötü haber bir anda korkunç bir süratle her tarafı sardı ve nihayet Fatih Sultan'ın kulağına kadar geldi.
-Ordu susuzluktan kırılacak!..
Genç hükümdarın yüzünde celal şimşeği yanıp söndü ve
-Tiz varıp saka başını bana getiriniz!. Diye haykırdı.
Nefes nefese bir koşuşmadır başladı.. Az sonra sırtında kırbası hafiften beli bükülmüş fakat yüzünde nurlar harelenen Ali Efendi genç padişahın huzuruna getirildi…
Fetih ordusunun başbuğu telaşlı ve üzüntülüydü. Aksine Ali Efendi tebessümler yağdırarak genç hükümdarın güzel yüzüne nazar ediyordu. Artık bu kadarı da fazla idi.Fatih'in sabrı kararı iradesi elden gitmek üzereydi.
- Ey sakabaşı olanlardan haberin yokmuş gibi duruyorsun! Ordu susuz kalmış asker susuzluktan kırılmak üzere. Neden tedbir almazsın da bizi müşkül duruma düşürürsün söyle neden?
Sakabaşı Ali Efendi sanki Hızır'ın kutlu çeşmesine malik gibi bir tavırın içindeydi. Hiçbir şey olmamış gibi sakin ve güleçti:
-Devletlü Padişahım merak buyurmayınız su çok!
Fatih büsbütün öfkelendi:
-Alay mı edersin sakabaşı?
-Haşa sultanım!..
-Benim askerim susuzluktan kıvranıyor bu ne biçim söz ki sen işin dalgasındasın!
- İş bildiğiniz gibi değil devletlüm!.
-Ben su istiyorum bre!.Sen hala konuşuyorsun
Ali Efendi birden arkasını döndü ve sırtındaki kırbayı Padişaha göstererek tane tane konuştu:
-Ben yalan söylemem sultanım!..Bakın istediğiniz kadar su…Bunun ile kaç orduyu sularım ben. Yeterki siz su isteyin!..
Genç hükümdar yerinden bir ok gibi fırladı. Fena halde öfkelenmişti. Elini su kırbasına takıp içine bir nazar etti…
O da ne?
Gözleri yuvalarının içinde fır fır dönüyordu. Çünkü gördüğü manzara akılları oynatacak derecede dehşetti. Kırbada sanki okyanus kaynıyordu. Bir değil belki yüzlerce orduya yetecek su vardı..Belki gözlerim aldanmıştır diye düşündü…Tekrar tekrar baktı…
Ali Babanın kırbası denizler misali çağlıyordu…
Bu defa paşalara vezirlere seslendi:
- Tiz koşun ve siz de bakın!..
Paşalar ve vezirler tarifi imkansız bir merakla Ali Efendi'nin başına düştü. Kırbaya göz atan içeride deryaların kaynadığını görüyordu…
Fatih Sultan'ın sesi yine gök gibi gümbürdedi
- Bre nedir bu yaptığın?
Ali Efendi neler olduğunu tek tek anlatmaya başladı.:
- Ey alem Padişahı!.. Su işte burada. Fakat ben askere suyu doyumluk vermiyorum. Çünkü onlar cenk meydanında vuruşuyor ve terliyor. Diledikleri kadar su versem belki hasta olurlar ve zaferimiz tehlikeye girer..
Yüzünde hiç öfke eseri görülmeyen Ali Efendi sözünü bitirir bitirmez sırtındaki kırbayı olanca kuvvetiyle yere vurdu. Herkez gözlerini hayret ve dehşetle açmış ona bakıyordu. Kırbanın düşüp parçalandığı yerde az sonra bir su hem de coşkun bir su…
Sanki toprak ağlıyor da gözyaşlarını fetih ordusunun ayaklarına sepiyordu…
O dem oracıkta bir su pınar pınar çağlamaya başladı. Fatih Sultan Muhammed Han sakabaşı Ali Efendi'nin kerametler sahibi mübarek bir zat olduğunu anladı ve ona:
- Ne murad edersin ey derya Ali? Iste ki verelim!..
Derya Ali'nin bu dünya ile nesi olabilirdi ki…O tamamiyle gönlünü yüce Rabbine bağlamış Hakkın zikriyle ömür nefeslerinin incilerini pırıldatmıştı. Bir başka sevdanın bir başka aşkın deryasında gark olmuştu.

O fetih ordusunda çarpışan nice Allah dostu vardı ki adı sanı bilinmez ama onlar Allah yolunda Allah için kurmuş oldukları bu devletin her döneminde onu yükseltmek için çabalamışlar ömür nefeslerini bu uğurda tüketmişlerdi.




DoLaNTiN isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı
Reklam Alanı
Alt 12 Mart 2013, 21:25   #4 (permalink)
Fasl-ı Kırmızı

DoLaNTiN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: 05 Mart 2013
Nerden: unrealden
(Mesajlar): 3.058
(Konular): 2015
İlişki Durumu: Evli
Burç:
Renkli Para : 315426
Aldığı Beğeni: 166
Beğendikleri: 22
Ruh Halim: Huzurlu
Takım :
Standart

Somuncu Baba Hazretleri

Somuncu Baba adı ile anılan tasavvuf büyüğü Şeyh Ebû HâmÎdeddin-i AksarayÎ Bursa'da ekmekçilik yapmıştı. Çevresinde çok sevilen ve sayılan bir kişi olan Somuncu Baba yaptığı ekmekleri satarak geçimini sağlıyordu. 1358 yılında Bursa'ya geldiği ve topraktan iki fırın kurarak ekmek yaptığı söylenir. Yaptığı ekmekleri alan bir daha almak istiyordu. Çünkü bu lezzet başka hiçbir ekmekte yoktu.

Somuncu Baba somunlarını yaparken kardığı hamuru Allah Allah zikri ile pişiriyordu. Bütün Bursa halkı bu tadı başka hiçbir ekmekte bulamıyorlardı. Ne yazık ki iki küçük fırında ancak 90 ekmek oda zorlukla çıkıyordu. Bir merkebi vardı Bursa sokaklarında sabah akşam onunla ekmek satıyordu. Günde iki kez Bursa sokakları onun saçı sakalı ağarmış ve nurlu yüzü ile şenleniyordu. Ekmek ihtiyacı olmayan bile onun o kulağa hoş gelen sesini ve nurlu yüzünü görmek için sokağa fırlıyordu.

-Somunlar MÜ'MİNLER!

Evet Somuncu Baba Bursa sokaklarında mü'minlere ekmek satıyor ekmeklerin mis gibi kokusu her yanı sarıyordu.

Bu ara Emir Sultan Hazretleri de Bursa'da idi ve çömlekçilik yapmakta idi. Emir Sultan Hazretlerini babası şu sözlerle büyütmüştü.

- Ey Oğlum! Resûl'ü babandan ve annenden daha fazla sevmelisin. Soyunla öğünmelisin ağzından hiç yalan çıkmamalı. İlim öğrenmekte asla üşenmemelisin. Selam vermeden hiçbir topluluğa girmemelisin.!
Emir Sultan'ın yaptığı çömlekleri de dervişler Bursa çarşılarında satarlardı. O çömlekle yapılan yemeklerin lezzeti başka bir kapta bulunmazdı.

Bu iki ulu kişinin bu âlemde tanışması şöyle rivayet edilir:
Somuncu Baba bir gün fırınlarının yanında duruyor ve ekmeklerin pişmesini bekliyordu. Başında yeşil bir sarık sırtında nohudi renkte bir elbise olan genç bir adam geldi.elinde bir çömlek vardıüstünde de bir kapak.

- Selâmün aleyküm babam diyerek Somuncu Baba'nın yanına sokukldu.

- Aleykümselâm diyen Somuncu Bababu genç ziyaretçiyi şefkatli bakışlarla süzdü hiç konuşmadan tanıştılar.

Somuncu Baba sordu:
-Çömlekte aş var herhalde .

Emir Sultan:
-Evet baba'm diye cevap verdi.

Çömleği Emir Sultan'nın elinden alan Somuncu Baba:
-Koyayım fırına o da ekmeklerle pişsin dedi.

Fırının Kapağını açtı. Kürekle çömleği içeri sürecekti. Hayretle çömleğin fırına girmediği gördü. Bir iki deneme ama nafile. Çömlek fırından içeri girmiyordu. Döndü sımsıcak bakışlarla Emir Sultan'ı süzdü. "Anladım" diye mırıldandı.

-Bunu ancak sen koyabilirsin fırına.Buyur kendin sür.

Emir Sultan saygı ile küreği aldı fırına sürdü. Ama fırın buz gibiydi. Ateş yoktu. Hayret etme sırası Emir Sultan'daydı. Somuncu Baba rahatlatan bir gülümseme ile baktı Emir Sultan'a. Yumuşacık bir sesle:

-Birazdan pişer dedi.

Mana aleminde zaten tanışıyorlardı. Zahirde de bu olay tanışmalarına vesile oldu.

Somuncu Baba hem somunlarını satıyor hem de öğrencilerine ders vermeye devam ediyordu. İlm-i ledun sahibi Somuncu Baba Bursa halkını İRŞAD ediyordu.

Yıldırım Beyazıd zamanında Bursa'daki ünlü Ulu Caminin açılışı yapılacaktı. Emir Sultan Yıldırım Beyazıd'ın kızı Hindu Sultanla evlenmiş onun damadı olmuştu. Ulu Caminin açılış konuşması için Yıldırım Beyazıd damadı Emir Sultanı görevlendirdi.

-Ulu Caminin açılışını sen yap dedi. Yıldırım Bayezid Han bu ricada bulunurken biliyor du ki karşısında Rabbinin sevdiklerinden dostlarından bir zat vardı. Bu da Yıldırım Bayezid Han'ın gözünde Emir sultanı damat olmasından çok daha öte mertebelere taşıyordu.

Emir Sultan Besmele ile konuşmasına başlamak için hazırlanırken durdu ve Allahu Teala'dan aldığı bir işaretle
"Devrin Gavs-ı Azamı buradayken konuşma yapma yetkisi bizim değildir"diyerek cemaatin içinde bir başka Allah dostunun daha olduğunu onlara bildirdi. İşte şimdi Yıldırım Han'ın gözleri bir başka ışıkla parlıyordu. Allah'ın o devirde yaşayan en yüksek mertebeye sahip evliyalarından biri oradaydı. Yıldırım Han Allah dostlarına karşı olan sevgiyi ve saygıyı atalarından öğrenmişti. Biliyordu ki koskoca bir imparatorluğun temelleri evliyalarla birlikte atılmış onlarla şekillenmişti. O mübareklerin duasıyla çıkıyordu her seferine Allah için Allah yolunda savaşıyordu. Damadının cemaate bildirdiği zat emin adımlarla ve büyük bir mütevazilikle minbere doğru ilerliyordu.

İnsanlar ancak o an Somuncu Babanın Allah'ın ne büyük bir evliyası olduğunu öğrenebilmişlerdi.
Somuncu Baba meraklı bakışlar arasında minbere çıktı ve cemaate Allah'ın katında sahip oldukları ilimlere göre üç ayrı konuşma yaptı. Konu takvaydıön takva ekber takva bihakkın takvayı anlatıyor.

Ön takvayı avam da anladı havas da anladı hass-ül havas da anladı dedi.
. Ekber takvayı havas da anladı hass-ül havas da anladı dedi. Sıra bihakkın takvaya gelince bunu sadece hass-ül havas anladı dedi.

Somuncu Baba konuşmasını bitirince minberden iniyor. Avamdan havastan hass-ül havastan birer kişi Somuncu Babayı o akşam yemeğe davet ediyorlar. Ayrı ayrı yerlerde... Somuncu Baba hepsinin davetini kabul ediyor.
Ertesi gün hass-ül havas diyor ki:
-Dün gece Somuncu Baba bizdeydi çok güzel sohbet yaptı.

Havas diyor ki:
-Nasıl olur Somuncu Baba bizdeydi sohbeti esas bize yaptı.

Avam:
-İkiniz de yanılıyorsunuz Somuncu Baba bizdeydi diyor.

Günlerden cuma... Cuma ezanı okunurken Ulu Camiye Somuncu Baba üç kapıdan aynı anda giriyor. ruhları. O günden sonra da Somuncu Babayı gören olmamış.

Yolu belirlenmişti Hakk'tan yana yol tutmuştu. Hakk'ı dileyenleri Hakk'a kavuşturmak ve Osmanlıyı Nizamul Alem Osmanlı yapanları yetiştirmek üzere yollara revan oldu.




DoLaNTiN isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı
Alt 12 Mart 2013, 21:25   #5 (permalink)
Fasl-ı Kırmızı

DoLaNTiN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: 05 Mart 2013
Nerden: unrealden
(Mesajlar): 3.058
(Konular): 2015
İlişki Durumu: Evli
Burç:
Renkli Para : 315426
Aldığı Beğeni: 166
Beğendikleri: 22
Ruh Halim: Huzurlu
Takım :
Standart

Sümbül Efendi Hazretleri

Sümbül Sinan ile cihangir padişah Yavuz Selim Han arasında geçen bir hadise vardır ki efsane çapında güzel. Çirkinleri güzelleştiren dikenleri güller haline getiren etrafta ıtırlar ve miskler saçan bu veli kullar Osmanlı'nın batmaz güneşleridir onlar…
Yıl 1512… Alem padişahı Yavuz Sultan Selim vezir vüzerasını paşasını kumandanını alimini ulemasını yanına alıp Bursa istikametinde yola revan oldu. Bursa'da aziz cedlerinin kabirlerini ziyaret edecekti. Yeşil Bursa'ya şanlar şereflerle girdi. O sırada Koca Mustafa Paşa küçük vezir sıfatıyle hünkarın yanında bulunuyordu.
Türbeleri bir bir ziyarete başladılar. Ziyaret sırası talihsiz Cem Sultan'a gelmişti. Padişah sandukanın başında derin düşüncelere daldı.
Yüreğine sanki zehirli hançerler çakılıp kalmıştı. Amcası Cem'in çileli hayatı gözünün önünde billurlaştı. Başına neler gelmemisti ki vatan topraklarını terk etmiş kafirlerin azap diyarında son uykusuna dalmıştı.
Cem Sultan güzel vatandan aziz topraktan uzakta gündüzü olmayan hicran gecelerinde ne acılarla kıvranıp zari zari ağlamıştı. Ne mısralar söylemiş fakat kimsenin yüreğini yumuşatamamıştı. Nihayet ecel rüzgarı can kandilini söndürmüştü. Ama nasıl söndürüş?
Kuruyan dudaklarına bir damla su verecek kimsesi bile yoktu başında. Firkat şimşeğiyle yana yana vefasız dünyadan ayrılmıştı.
Yavuz Sultan babasıyla amcasının aralarını bozanın küçük vezir olduğunu düşünüyordu ve O'na haddini bildirmek niyetindeydi.
Yavuz Selim Han'ın yüzünde damar damar gazap belirdi. İstanbul'a döner dönmez kükredi:
_Tiz küçük vezirin camisi yıkılsın. Böyle bir adamın camisi de imareti de İstanbul'a gerekmez yerle bir edilsinler.
Yavuz bu kükreyişi gökleri titreten alem padişahı. Emrine kim karşı koyabilirdi ki….Lakin nedendi bu kadar öfke başka birşey daha vardı içini yakan kavuran bir arayış ama kime nereye…

Kama kürek balta alanlar yola koyuldu. Padişahın emriyle Koca Mustafa Paşa Camii'ni yıkmaya gidiyorlardı. Gürül gürül avlu kapısından içeri doldular.
Sümbül Efendi hiçbir şeyden habersiz gibi toprak kazmakla meşguldü. Çapasını bir yana fırlatıp padişahın adamlarının yüzüne sakin sakin baktı ve dedi ki:
_ Hayrola ne istersiniz?
Sanki herkesin dili tutulmuştu. Şu sevimli Şeyhin hitabı ve bakışı gelenleri mecnuna döndürmüştü. Şeyhin mana dolu gözleri insanın ta ciğerine oklar yağdırıyordu. Mümkün müydü ona karşı durulsun? Padişahın adamları da karşı duramadılar ve izleri üzerine geri dönüp dediler ki:
_ Biz o camiye elimizi süremeyiz.
Bu söz dalgalana dalgalana ta hünkarın huzuruına kadar vardı. Hem de cihanı titreten heybetli hünkarın. İsmi Yavuz'a çıkmış bir padişahın emri yerine getirilmesin. Bu hiç olacak şey mi ki? Ne var ki olanlar oldu kimsecikler o dergaha kazma vurmaya cesaret edemedi.
Hünkarın yüzünde celal şimşekleri öyle bir çaktı ki görenler ak çiçekli söğüt dalı gibi titrediler.
Hünkarın gür sesi kubbelerde çınladı:
_ Tiz atımı hazırlayınız o yeri ben kendim yerle bir edeyim!..
Ve öfkeyle atına atladı yanına alacakalrını aldı. Rüzgar rüzgar uçarak Sümbül Efendi'nin dergahına vardı. Nazlı Sümbül'ün inciler dolu gönlüne Hakk ilham yağmurunu yağdırmıştır bile. Sümbül Efendi derhal hırkasını sırtına tacını başına giydi. Birkaç dervişiyle cami avlusunda beklemeye koyuldu.
Şimşek şimşek gelen hünkar atının nal seslerini duyunca gözlerini kapadı. Yanık gönlünün diliyle:
_ Ya Allah ya Fettah ya Cebbar! Diye inledi.
Cihan padişahı Yavuz Selim Han kapı önünde attan atladı ok gibi ileriye fırladı. Yüzünde yine alevler oynaşıyordu. Küt küt yürüyerek birkaç adım atmıştı ki hızı birdenbire kesiliverdi.
Onu olduğu yerde çivi gibi çakan neydi ki?
Aşıklar ve dervişler niyaz duruşunda başları yerdeydi. Dervişlerin ortasında ise dergahın şeyhi süt gibi beyaz sakalıyla ve arslan gibi dik başıyla Yavuz'a nazar ediyordu. Öyle bir nazar ki bu Allah'ın nazarıydı. Allah'ın gözlükleriyle bakıyordu Sümbül Sinan…
İnsanın ciğerinin zarına işleyen bu bakışlar taşların bile sinesindeki cevheri meydana çıkarıyordu. Kaldı ki Yavuz'un kalbini delmesin. Yavuz Sultan Selim Han daha fazla dayanamadı usul usul yürüyerek Sümbül Efendi'nin önüne kadar vardı:
_ Peki dedi; yıkılmasın!.. Gelişimiz sizi ziyaret olsun!..
_ Ey devletlim dedi; padişahların ahdinin yerine getirilmesi gerekir. Hiç değilse ocakları yıksınlar hünkar sözü vücut bulsun!..
Yavuz ne diyebilirdi ki:
_ Öyle olsun ey yol güneşi dedi.
Aradığını bulmuştu artık içini yakıp kavuran mürşidine kavuşma arzusuydu ve Onun bir tek nazarıyla sönmüştü gönlündeki yangın…
Sırtından kendisine pek yakışan beyaz samur kürkünü çıkardı hürmetlerin en güzeliyle Sümbül Efendi'ye giydirdi.
_ Ey İsa nefesli Pir dedi. Bu kürk hoş bir hatıra olarak sizde kalsın.
Ve Sümbül Efendi'nin huzurundan ayrıldı. Yarenleriyle beraber saraya davet etti. Ne var ki olup bitenlerden herkes hayretteydi. Dayanamayıp sordular:
_ Ey devletli! Bu ne acayip bir iş niyet ne idi ne oldu?
Yavuz Selim Han tatlı tatlı gülümsedi:
_ Behey ademler! Bir adamın ki elini Hakk tutar ona padişah gücü yeter mi? Bir adam ki sadece Hakk'tan korkar padişah ona ne etsin?




DoLaNTiN isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı
Alt 12 Mart 2013, 21:26   #6 (permalink)
Fasl-ı Kırmızı

DoLaNTiN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: 05 Mart 2013
Nerden: unrealden
(Mesajlar): 3.058
(Konular): 2015
İlişki Durumu: Evli
Burç:
Renkli Para : 315426
Aldığı Beğeni: 166
Beğendikleri: 22
Ruh Halim: Huzurlu
Takım :
Standart

Aziz Mahmut Hüdai Hazretleri

BUZLARI KAYNATAN AŞK

Hüdâyi Hazretleri tasavvuf denizine dalmış vahdetin halis ırmaklarından gönül kovasını doldurmuştu. Mürşidi Üfdâde Hazretlerini Allah kapılarına ulaştıran bir güneş olarak görünüyor ve onun eteğine öyle sarılıyordu. Ona öyle candan hizmet ediyordu ki; sanki başını onun yolunda ayak yapmıştı.

Bursa'da derin ve şiddetli bir kış hüküm sürüyordu. Mevsim kara kış denilen mevsimdi. Evlerin saçakları buzların billur avizeleriyle dopdoluydu.

Hüdâyi bir sabah gözlerini açtı ki; mürşidinin abdest vakti gelmiş yüce mürşid halvetten çıkmış o hâlâ abdest suyunu ısıtmaya vakit bulamamıştı. Ateş yakacak zaman da yoktu. Neredeyse mürşidi kendisine seslenecekti. Pürtelaş bakır ibriği kaptı. Kaptı ama ibrik sanki buz kesmişti. Telaştan ne yapacağını şaşırmış bir halde buz kesmiş ibriği kalbinin üstüne koydu ve sıkıca sarıldı Rabbine sığındı. Üftâde Hazretleri ağır ağır merdivenin basamaklarından iniyordu. Kucağında ibrikle Hüdâyi'yi gördü.

-Dök bakalım suyu evlâdım.
diye buyurdu.

Hüdâyi mürşidinin eline soğuk suyu nasıl dökecekti? Lâkin emri yerine getirmek gerekti. Çekinerek ve utanarak üstadının mübarek eline su dökmeye koyuldu. Üftâde Hazretleri her zamanki gibi abdestini alıyordu. Döktüğü suyun sanki kaynamış gibi soğuk havayla karşılaşınca hafif bir duman çıkardığını gören Hüdâyi şakınlık içerisinde bakarken üstadı:

-Aziz'im bu su odun ateşiyle ısınmış suya benzemiyor. Aşkının ateşi elimizi yaktı.

-Ey Rabbim! Bu Hüdâyi bana çok güzel hizmet ediyor ona da padişahlar hizmet etsin!…diye dua etti....

......

16 yıl kadar sonra Sultan Ahmed Han bir gece rüyasında; Avusturya Kralı ile güreşe tutuştu. Şiddetli bir boğuşmadan sonra sırt üstü yere düştü. Kral göğsünün üzerine çıkıp oturdu.

Bu rüyanın tesiriyle uyanan Sultan derhal tabiri için bir Allah dostu aramaya koyuldu. İşte o dem veziri kendisine Aziz Mahmud Hüdâyi Hazretleri'nden bahsetti. Sultan rüyasını kendi eliyle yazdı ve itimada şayan bir adamıyla Üsküdar'daki dergâha gönderdi.

Hüdâyi Hazretleri ise Allahû Tealâ'nın bildirmesiyle rüyadan haberdardı. Önceden tabirini yapıp aynı itinayla bir mektup şeklinde Sultan'a göndermek için hazırlamıştı. Padişahın adamı kapıyı çalınca hiçbir sual etmeden:

- Al sorularının cevabı burada.
dedi.

Sultan mektubu defalarca okudu.

- En kuvvetli dayanak topraktır insanın en kuvvetli uzvu da sırtıdır. Sırtınız toprakla birleşerek güç üstüne güç kazanıyor. Bu ise yüce İslâm'ın küffara galebesi demektir. İşte rüyanın içindeki gerçek ! Allah kılıcınızı keskin etsin...

Böylece Sultan ezelde kendisi için tayin edilen mürşidiyle tanışmıştı ve ömür nefeslerinin incilerini O'nun yanında O'na karşı hürmetlerin en güzelini göstererek tüketiyordu.

Hüdâyi Hazretleri elli yaşlarını geride bırakmışlardı. Bir gün Osmanlı Hünkarı at üstünde Üsküdar çarşısında geziniyordu. O an yol güneşi gönüllere gaybî inciler saçan sultanı Hüdâyi Hazretleriyle karşılaştı hemen atından indi ve hürmetlerin en güzeliyle mürşidine atına binmesini rica etti. Bir süre sonra Hüdâyi Hazretleri at üstünde Osmanlı İmparatorluğu'nun yüce hakanı ise yaya olarak yürüyorlardı. Bir müddet gittikten sonra:

- Ey devletlü Sultanım yanımda yaya olarak yürümenizi asla istemem. Ne var ki şeyhimin emri yerini bulsun diye bindim.
dedi ve böylece mürşidinin senelerce önce söylediği sözü vuku bulmuş oldu.

Mürşidine hürmetlerin en güzelini gösteren Osmanlı sultanları Osmanlı'yı Nizam'ul Âlem yapanlardı. Onlar koskoca bir imparatorluğu yönetirken Allah'ın en sevgililerin yardımı doğrultusunda yönetmişlerdi ve işte koskoca bir imparatorluğun temellerini bu şekilde sağlamlaştırmışlardı.




DoLaNTiN isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı
Yeni Konu Aç Cevap Yaz

Etiketler
manevi, osmanlının, sultanları


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık


Forum Renkli Sosyal Medya
Forumrenkli Facebook Forumrenkli Twitter Forumrenkli RSS
Forum Renkli Desteklediklerimiz

Forum Renkli Yasal Uyarı!

Forum Renkli Türkiye'nin en renkli eğlence ve bilgi paylaşım platformudur. Hukuka, yasalara, telif ve kişilik haklarına bağlıdır. "5651 sayılı yasada" belirtilen "Yer Sağlayıcı" olarak hizmet sunmaktadır. İlgili yasaya göre site yönetiminin tüm içerikleri kontrol etme yükümlülüğü yoktur. Bu sebep ile sitemiz, uyarıları dikkate alarak yasa dışı paylaşımlar hakkında gerekli işlemleri yapmaktadır. Oluşabilecek yasal sorumluluklar "Üyelerimize" aittir.

Forum Renkli; Arkadaşlık, Dostluk, Eğlence, Paylaşım, Msn Nickleri, Msn Sözleri, Msn Avatarları, Ödüllü Yarışmalar, Msn Sözleri, Şiirler, Şarkılar, Moda, Sağlık, Tv, Dizi, Film, Komik, Komik Resimler, Komik Videolar, Haberler, Spor Haberleri ve Güncel Bilgi Paylaşımı gibi konuların kullanıcıları tarafından önceden onay almadan anında yayınlayabildikleri bir forumdur.

Copyright© 2011 - 2013, ForumRenkli.com® Tüm Hakları Saklıdır.


Forum Renkli Alexa Forum Renkli Sitemap



vBulletin® Version 3.8.7 ile güçlendirilmiştir.
Copyright ©2000 - 2017, Jelsoft Enterprises Ltd
Inactive Reminders By Realdizayn

Search Engine Optimization by vBSEO 3.6.1 ©2011, Crawlability, Inc.

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222 223 224 225 226 227 228 229 230 231 232 233 234 235 236 237 238 239 240 241 242 243 244 245 246 247 248 249 250 251 252 253 254 255 256 257 258 259 260 261 262 263 264 265 266 267 268 269 270 271 272 273 274 275 276 277 278 279 280 281 282 283 284 285 286 287 288 289 290 291 292 293 294 295 296 297 298 299 300 301 302 303 304 305 306 307 308 309 310 311 312 313 314 315 316 317 318 319 320 321 322 323 324 325 326 327 328 329 330 331 332 333 334 335 336 337 338 339 340 341 342 343 344 345 346 347 348 349 350 351 352 353 354 355 356 357 358 359 360 361 362 363 364 365 366 367 368 369 370 371 372 373 374 375 376 377 378 379 380 381 382 383 384 385 386 387 388 389 390 391 392 393 394 395 396 397 398 399 400 401 402 403 404 405 406 407 408 409 410 411 412 413 414 415 416 417 418 419 420 421 422 423 424 425 426 427 428 429 430 431 432 433 434 435 436 437 438 439 440 441 442 443 444 445 446 447 448 449 450 451 452 453 454 455 456 457 458 459 460 461 462 463 464 465 466 467 468 469 470 471 472 473 474 475 476 477 478 479 480 481 482 483 484 485 486 487 488 489 490 491 492 493 494 495 496 497 498 499 500 501 502 503 504 505 506 507 508 509 510 511 512 513 514 515 516 517 518 519 520 521 522 523 524 525 526 527 528 529 530 531 532 533 534 535 536 537 538 539 540 541 542 543 544 545 546 547 548 549 550 551 552 553 554 555 556 557